FANDOM


Bakınız

REFREF - Refref


Mirac
Mirac kandili
Burak
Sidretülmünteha
Miraciye
Süt
Hilye
Refref/Evliya Çelebi Seyahatnamesi Refref/KAYNAK



EtimolojisiEdit

Yeşil kumaş ve bez, kenar saçağı, ince ve nazik ipek kumaş, ince ve nazik kumaş, döşek, minder, yastık döşeme, perde; perde ve örtü gibi şeylerin saçak yerlerine gelen fazlaları, saçakları; raf, terek, çeper; çadır, gömlek ve zırhın parçası, yanı ve en alt tarafı ve bunların etekleri; dış duvar: Kuşu çok olan çimenlik; salkım söğüd gibi dalları sarkık olan nazik ve latif ağaç; ağaç ve bitkilerden sarkan güzel dallar; her şeyin kenarlarında fazlası kalıp bükülen ve kıvrılan yerleri ve etekleri; güzel bahçelere benzeyen dokuma kilim ve halılar; pencere; bir çeşit deniz balığı, araba çamurluğu anlamında kullanılan bir sözcük.

Kur'an ve refref Edit

Kur'ân-ı Kerim'de yastık, minder ve döşek anlamına gelir: Cennete girenler "Yeşil yastıklar, yahud minder ve döşekler üzerine (alâ refrefin hudrin) ve güzel döşemelere yaslanarak nimetlenirler" (er-Rahmân 55/76).

İbn Abbas'tan gelen rivayete göre de bu âyette refref'in manası cennet bahçeleri, demektir. Bu âyette "refref", cins ismi veya refrefenin cem'i ismi (çoğul ismi) olarak ahdar veya hadrâ'nın çoğulu olan "hudr" ile sıfatlanmıştır. Refref, (refârif) şeklinde de çoğul yapılır. Nitekim şâz kıraatlerden birisinde er-Rahmân suresi, 76. âyet, "alâ refârife hudrin" şeklinde de okunmuştur.

Hadislerde Mirac ve refrefEdit

Mi'râc hadislerinin bir kısmında refrefi bisât (örtü, perde ve sergi) anlamına gelir:

Buhârî'nin Sahih'indeki rivâyete göre Abdullah b. Mesud "Andolsun Rasûlüllah, Rabbinin pek büyük âyetlerini gördü" (en-Necm, 53/18) âyetini tefsir ederken "muhakkak ufku kaplamış ve örtmüş olduğu halde yeşil bir refref (perde) gördü" demiştir. (Buhârî, Tefsirü Sureti'n-Necm)

Tirmizi'nin rivayetinde; Abdullah h. Mesud "Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı” (en-Necm, 78/11) âyetini tefsir ederken "Rasûlullah, Cebrail'i yerle gök arasını doldurmuş olduğu halde refref'den (yeşil kumaştan) bir hulle içinde gördü" der (Tirmizi, en-Necm süresi tefsiri). İbn Mes'ûd'un bu hadisi Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde "Hz. Peygamber cennetin yeşil bir refrefini (örtüsünü, tabakasını) baktığı ufku kaplamış olduğu halde gördü" şeklinde geçer (Müsned, V, 449).

Bazı rivayetlere göre Mi'râc gecesinde Hz. Muhammed'in (s.a.s) Sidre'den sonra veya cennet ve cehennemi gördükten sofra oturduğu döşek veya cennet yaygısının ismi de refref'dir. Hz. Muhammed (s.a.s) bu refref isimli döşeğe oturarak çok yükseklere çıktı.

Refref: Hz. Peygamberin mi'rac gecesinde bindiği bineklerden sonuncusunun da ismidir.


MİRÂC: BURAK: SİDRETÜLMÜNTEHÂ: REFREF: kavramlarıEdit

MİRÂC: Merdiven

Resûlullah efendimiz, Mekke şehrinden, Kudüsteki Mescidi Aksâya geldikleri zaman, peygamberlerin rûhları, insan şekillerinde orada hazır bulundu. Bir anda Kudüsten yedinci göke kadar, bilinmeyen bir mîrâc ile çıkarıldı. (Mevlânâ Hâlidi Bağdâdî)

Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem elli iki yaşında uyanık iken, beden ile, hicretten altı ay önce Receb ayının yirmi yedinci gecesi, Mekkei mükerremede Mescidi Harâmdan Kudüse ve oradan göklere ve bilinmeyen yerlere götürülüp, g etirilmesi.

Mirâc gecesi bir cemâate uğradım. Önlerine nefis yemekler koymuşlar. Bir yanda da leş duruyor. O nefis yemekleri bırakmış, leş yiyorlardı. Bunlar kimlerdir? dedim. Cebrâil aleyhisselâm; Bunlar, helâli terk edip, harama meyl eden erkek ve kadınlardır. Helâl malları varken, haram yiyen kimselerdir dedi. (Hadîsi şerîfMeâricünNübüvve)

Mirâca götürüldüğüm gece, Cennette bir seviyeden yüksek yapılmış köşkler gördüm. Dedim ki: Yâ Cebrâil! Bunlar kimin içindir? Buyurdu ki: Öfkesini yutanlar ve insanları affedenler içindir. (Hadîsi şerîfRâmûzülEhâdîs)

Mirâc gecesi, çok fecî ve elîm bir şekilde kendi kendilerine azâb eden bir takım insanlar gördüm. Cebrâil aleyhisselâma sordum ki: Yâ Cebrâil! Bunların günâhı nedir? Niçin böyle kendi kendilerine azâb ederler? Cebrâil aleyhisselâm dedi ki: Bunlar, başkalarının ayblarını (kusûrlarını) açığa çıkaranlardır. (Hadîsi şerîfMeâricünNübüvve)

Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma olan ihsânlarının en şereflilerinden biri de, Ona mirâc mûcizesini vermesidir. Bu mûcizeyi Ondan başka hiçbir peygambere vermemiştir. Resûlullahın Mekkeden Mescidi Aksâya götürüldüğü, Kurânı kerîmde İsr â sûresinin birinci âyeti kerîmesinde açıkça bildiriliyor (mirâcın bu kısmına isrâ denir). Buna inanmıyan kâfir olur. Mescidi Aksâdan göğe çıkarıldığını meşhûr hadîsler haber veriyor. Buna inanmıyan ise, bidat ehli, sapık ve fâsık (günahkar) olur. Mîrâcın uyanık iken ve cesed ile olduğunu, Eshâbı kirâmın ve Tâbiînin ve hadîs âlimlerinin ve fıkıh âlimlerinin ve kelâm âlimlerinin çoğunluğu haber vermişlerdir. Böyle olduğunu sahîh hadîsler bildirmektedir. Mirâc çok defâ olmuştu. Bunlardan biri uyanık iken ve cesed ile idi. Ötekiler yalnız rûh ile idi. Âişe (r.anhâ) rüyâda rûh ile olan mirâclardan birini haber vermektedir. Onun bu haberi, uyanık iken cesed ile olan mirâcın yok olduğunu göstermez. (Abdülhak Dehlevî, İsmâil Hakkı Bursevî, Muhammed Behâüddîn)

Beş vakit namaz mirâc gecesi farz oldu. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, mirâcda cennetleri ve cehennemleri ve Allahü teâlâyı gördü. Yalnız bu görmesi, dünyâ görmesi ile değil, âhiret görmesi ile oldu. Çünkü o gece zaman ve mekân çe vresinden dışarı çıktı. Bu görmeğe dünyâda gördü demek, mecâz olarak denilmiştir. Dünyâdan gidip gördüğü ve yine bu dünyâya geldiği için böyle denilmiştir. (İmâmı Rabbânî)

BURAK:
Peygamber efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gece (mîrac gecesinde) üzerine bindiği ve kendisini Mekkeden Kudüsü şerîfe kadar götüren (taşıyan) Cennet hayvanı. Burak, dünyâ hayvanlarından değildir. Erkekliği ve dişiliği yoktur. Çok hızlı giderdi.
Bana Burak getirildi. O, katırdan küçük, merkepten büyük, uzun ve beyaz bir hayvandır. Ayağını gözün görebildiği yerin ötesine kadar (rahatça) atabiliyordu. Ona bindim. (Hadîsi şerîf - Şifâi Şerîf)

SİDRETÜLMÜNTEHÂ:
Yedinci kat semâda (gökte) Arşın sağında bulunan ağaç. Bu hususta değişik rivâyetler vardır.

Kurânı kerîmde meâlen buyruldu ki:

(Muhammed aleyhisselâm, Cebrâil aleyhisselâmı hakîkî sûreti ile) diğer bir inişinde Sidretülmüntehânın yanında gördü.

(Necm sûresi: 13,14)

İbni Mesûd radıyallahü anh anlatıyor: Resûli ekremin ayrılığı yaklaştığı sırada vâlidemiz hazreti Âişenin evinde ziyâretine gittik. Resûli ekrem bize bakarak gözleri yaşardıktan sonra şöyle buyurdu: Hoş geldiniz. Allah sizi mübârek etsin, korusun ve size nusret (kurtuluş) versin. Takvâyı (Allahtan korkmayı) size tavsiye ederim ve sizi Allaha emânet ederim. Ben sizi Ondan açıkça korkuturum. Onun memleketinde ve kulları arasında Ona karşı gelmeyin. Ölüm yaklaştı. Cenneti mevâya, Sidrei müntehâya ve cenâbı Allaha yönelme vakti geldi. Size ve benden sonra dînimize girenlere Allahın selâm ve rahmetini benden okuyun! (Hadîsi şerîf İhyâu Ulûmiddîn)

Sehâvet (cömertlik), Allahın cömerdliğinden gelir. Cömerd olun ki, Allahü teâlâ da size cömerdlik etsin. İyi biliniz ki, cenâbı Hak cömerdliği bir insan sûretinde yarattı. Başını, Tûbâ ağacının gövdesine yerleştirdi. Dallarını da, Sidretülmüntehânın dallarına bağladı. Sonra bir kısım dallarını da dünyâya sarkıttı. Bu dallardan birine yapışanı, o dal çeker Cennete götürür. Dikkat edin, cömerdlik îmândandır. Îmân ise Cennettedir... (Hadîsi şerîfİhyâu Ulûmiddîn)

Resûlullah efendimiz, mîrâc yâni göklere çıkarıldığı ve bilinmeyen âlemleri gezdiği ve gördüğü gece, Mekkei mükerremeden Sidretülmüntehâya kadar, Cebrâil aleyhisselâm ile birlikte gitti. Sidrede, Cebrâil aleyhisselâmı altı yüz kanadı ile kendi şek linde gördü. Cebrâil aleyhisselâm Sidrede kaldı. (Mevlânâ Hâlidi Bağdâdî)

Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem, Cennette bulunduğu makâmın ismi Vesîledir. Burası, Cennetin en yüksek derecesidir. Cennetteki herkese birer dalı yetişecek olan Sidretülmüntehâ ağacının kökü oradadır. Cennettekilere her nîmet, bu dall ardan gelecektir. (Nişâncızâde)

Saîd, Cennetlik kimsenin rûhu, bal arısı kadar insan şeklindedir. Melekler, bu rûhu Cennet ipeklerinden bir ipeğe sararlar. Birçok kat semâyı geçtikten sonra, Sidretülmüntehâya kadar giderler. Orada bu kimdir diye sorarlar, Cebrâil aleyhisselâm, ya nımdaki bu kimse filandır diyerek, o kimsenin güzel ve sevdiği isimleri ile haber verir. Burada bulunan melekler; Hoş ve safâ geldi. Her iyiliğini Allahü teâlânın rızâsı için yapan zâta merhabâ der. (İmâmı Gazâlî)

REFREF:

İnce, yumuşak kumaş, bir çeşit döşek; Peygamber efendimizin mîrâc esnâsında (bilinmeyen yerlere götürüldüğü, Cenneti ve Cehennemi gördüğü gece) bindikleri Cennet yaygısı.

Resûlullah efendimiz, mîrâc gecesinde, Cebrâil aleyhisselâm ile Burak adındaki beyaz hayvana bindi. Altıncı gökteki Sidretülmüntehâ ağacının yanına geldiler. Cebrâil aleyhisselâm Sidrede kaldı ve; Kıl kadar ilerlersem, yanar yok olurum dedi. Resûlullah efendimiz, Cenneti, Cehennemi ve sayısız şeyleri gördü. Sonra Refref üzerine oturdu. Bir anda çok yükseklere çıktı. Hicâb denilen yetmiş bin perdeden geçti. Her hicâb arası çok uzak idi. Her perdede vazîfeli melekler vardı. Refref, Peygamber efendimizi birer birer o perdelerden geçirdi. (Halebî)

Söyleşirken Cebrâil ile kelâm

Geldi Refref önüne verdi selâm. (Süleymân Çelebi)

Refref'in kutlu süvarisi - İskender Pala'nın güzel bir yazısıEdit

Dudakları şeker ezenlerden biri diyor ki, bir zamanlar, adaletli sokakların kenti olan Bağdat'ta, siyaha bürünmüş bir dilenci, Abbasi halifelerinin iftiharı olan Harun Reşit'in yolunu kesti ve "Harun!" dedi

"Sana bir hediye getirdim. Bir hediye ki senden önceki hiçbir hükümdar böylesine değerli bir cevhere sahip olmadı." Halife kederli bir günündeydi ve adamları dilenciyi yanından uzaklaştırmak istediler. O biçare ise hiç telaşlanmadan, yırtık giysisinin yakasına elini uzattı, eskimiş, kirlenmiş, yazıları dağılmak üzere olan bir kâğıt parçası çıkardı, halifeye sundu. Dilenci sözlerine başlarken "kıymetli bir cevher" demişti, herkes halifeye sunduğu şeyin, en azından bir yakut veya elmas olmasını bekliyordu. Bu yüzden, kirli bir kâğıt parçası elbette muhafızları öfkelendirdi. Oysa kâğıdı eline alan öfkelenmemiş; bilakis yüzü aydınlanıvermişti. Sevindiği, çok sevindiği belli oluyordu. Öyle ki kâğıda baktıkça şad oldu, dudakları kıpırdadıkça abad oldu. Üzüntüsü dağıldı, kederi gitti. Dünyalar onun olmuş gibi bir hale yetti. Fakire o derece çok bahşişler verdi, o kadar hazineler sundu ki, daha evvel bir hükümdarın, bir dilenciye hiç bu kadar yüksek bir ihsanda bulunduğunu tarih yazmamıştı. Bununla yetinmedi, sırtındaki mücevher işlemeli kaftanını zavallının omuzlarına giydirdi, parmağındaki mücevher yüzüğü avucuna sıkıştırdı. Durmadı, sarayına koştu, altın ve gümüşten ne varsa fakir fukaraya dağıtılmasını buyurdu.

Geceydi... Harun sevincinden uyuyamıyordu. Bir ara dalar gibi oldu. O sırada rüyasına iki cihanın serveri, evvelkilerin ve sonrakilerin efendisi, kâinatın övüncü Muhammed Mustafa girdi. Lütfen ve keremen buyuruyordu ki;

"Ey Harun!.. Mademki benim hilyemi görünce böylesine memnun ve şâd oldun, mademki beni yakından tanımakla hürmetini çoğaltıp salavat okudun; o fakir ki senin ihsanlarınla zengin oldu; şimdi ben de sana öyle zengin bir müjde vereyim ki beni sevenlere ibret olsun. Çünkü Allah Teala 'Ey Habibim!" buyurdu, "Senin hilyeni görenler şâd olsun, onu muhafaza edeni belalardan muhafaza edeyim, onu (zihninde veya üzerinde) taşıyanı kıyamete dek koruyayım, cehennem ateşi o kişiye haram olsun, bir azaba uğramasın, didarımı görsün!'."

O günden sonra, zarif insanlar, kendilerine Hilye nüshasıyla gelen bir dilenciyi geri çevirmediler; devletlular, hilyeyi vasıta ederek talepte bulunan hiç kimseyi kapılarından boş döndürmediler... Hilye hürmetine suçluları affetmek, hilye yüzü suyuna küs ile barışmak bir gelenek oldu...

Hakanî Mehmet Bey (ö.1605) anlattı bu hikâyeyi bize. Hilye-i Saadet adlı o muhteşem eserinde. Hilye, Türk'e özgü bir edebi tür oldu sonra. Türk ruhunda uyanmış bir sevginin çiçekleri oldu, hasbahçelerde gül gül açtı. Kâh şiire döküldü, kâh nakşa yansıdı... Ama illa ki hat olup çizildi, münhanilerde birikip keşidelerde uzayarak yazıldı, yazıldı, durmadan yazıldı...

Peki hilyeler neyi anlatırdı; Harun'u o derece sevindiren neydi?!..

Hilyeler, kâinatın incisini ve Refref'in süvarisini anlatıyordu. Onun vücut yapısını, güzel ahlâkını, hâl ve hareket tarzını, tavır ve davranışlarını, mahzâ O'nu anlatıyordu. O ki eşref-i mahlukat idi, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmişti. O ki bütün şahsî ve hususî hayatı ümmetine örnek idi, o ki bakışıyla ve duruşuyla, durması ve kımıldamasıyla ümmetine rehber idi. O'nu tanımak, O'nu bilmek bunun için önemliydi ve Hilyeler aslında bir özleme cevap veren yüzyılları kuşatmış bir hasret hayalinin cevabıydı. Hilyeler, O'nu tanımak, bilmek isteyen hasret gönüllerin özlemiydi. Hilyeler rehberini görmek isteyen uzak yolcuların asırlar süren en ihtişamlı emeli, belki O'nu görmeyenlerin yüzyıllarca biriken özleminin adıydı. Hilye, binlerce yıl kaç binlerce Ebubekir'lerin, Ömer'lerin, Osman'ların; sonra Amine'lerin, Hatice'lerin, Ayşe'lerin hasretiydi ama Fatıma'nın ağzından gözyaşı olup dökülmüştü:

"Babacığım! Senin yüzünü bundan sonra göremeyeceğim!.."

İşte o vakit Efendim Muhammed, çağırdı Ali'yi yanına, o yiğitler yiğidi Ali'yi ve buyurdu:

"Hilyemi yaz ki vasıflarımı görmek beni görmek gibidir." İlmin hazinesi ile kapısı arasında geçen bu konuşma bize hilyeleri verdi. Ve Ali yazdı, O'nun "Beni rüyâsında gören kimse, beni sağlığımda görmüş gibi olur; çünki şeytan benim sûretime giremez." buyurduğunu bilerek yazdı. Yazdı ki O'nu cihan tanısın, yazdı ki O'nu can tanısın. Hayatta göremeyenler rüyasında görerek tanısın, rüyada doymayanlar hayal edebilsin tanısın... Hele ezberlesin okusun, okusun ezberlesin...

O'nu en ziyade şairler ve hattatlar tanıdı. Şairler O'nu tanımak için mısra mısra damıttılar ince fikirlerini, hattatlar harf harf yürüttüler zarif sanatlarını. Hz. Ali'nin yazdıklarını yeniden yazdılar; bıkmadan usanmadan, usanmadan, bıkmadan... Ve "Hz. Ali, Hz. Peygamber'i vasfettiği zaman şöyle buyurdu: Hz. Peygamber'in boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında 'nübüvvet mührü' vardı. Bu, O'nun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O'nun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O'nu her şeyden çok severlerdi. O'nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: 'Ben, gerek O'ndan ve gerekse O'ndan sonra, Rasûlullah gibi birisini görmedim' demek suretiyle O'nu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah'ın salat ve selamı O'nun üzerine olsun."

Mi'rac kandiliniz mübarek olsun. Ve yarından tezi yok, evinize bir Hilye kitabı veya levhası götürün...

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.