Yenişehir Wiki
Advertisement

Bu risaleyi sonradan neşredilen küçük kitaptan okumak için İşarat sayfasına gidin.

Önceki Risale: RumûzÂsâr-ı BediiyyeTulûât: Sonraki Risale

ﺇﺷﺎﺭﺍﺕ

İşârât

Müellifi

Bediüzzaman Said-i Nursî

İfade[]

Bundan altı sene evvel, şu zelzelenin bidayetinde, İşârât-ül İ'caz tefsirini yazarken,

ﻭَ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ

beyanı sadedinde, şu risaledeki fehmimi aynen yazmıştım. Zaman fehmimi teyid ettiğinden neşrediyorum. Zeyli perakende hakikatlerden bir aşûradır.

ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ

1. Parça[]

ﻭَ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ

Şu cümle-i âliyenin itnâbında bir îcaz-ı i'cazî var..

Çünki ﻳَﺘَﺼَﺪَّﻗُﻮﻥَ veya ﻳُﺰَﻛُّﻮﻥَ gibi kısa bir cümleye bedel, bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın şerait-i makbuliyetini fehme ihsas ve nikât-ı hüsnünü ihsan ediyor. Sadaka beş şart ile tam sadaka olabilir:

Birincisi[]

Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta israf etmemektir. Şu şarta imaen ﻣِﻤَّﺎ'daki ﻣِﻦْ'i teb'îziyeyi menar etmiştir.

İkincisi[]

Kendi malından vermeli, yoksa Ali'den alıp Veli'ye vermemeli. Şuna işareten hasrı ifade eden ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ'deki takdimi ayar etmiştir.

Üçüncüsü[]

Minnet etmemektir. Buna remzen ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎ'deki hakikî mâlik kim olduğunu ve sadaka veren yalnız vasıta olduğunu göstermekle, şu şarta medar etmiştir.

Dördüncüsü[]

Tıyb-ı nefs ile, rıza-i kalb ile olmalı. Havf-ı fakr ile olmamalı. Şuna telvihan ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎ'daki nûn-u azametle:

ﺍَﻧَﺎ ﺍﻟﺮَّﺯَّﺍﻕُ ﺫُﻭ ﺍﻟْﻘُﻮَّﺓِ ﺍﻟْﻤَﺘِﻴﻦُ

manasına remzedip şu şarta emare etmiştir.

Beşincisi[]

Sadakayı alan sefahette değil, belki nafakasında ve hacat-ı zaruriyesinde sarfetmeli. Şuna telmihan ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ'nin maddesini alâmet etmiştir.

Altıncı şart[]

Kemâldir... Mal'a hasr edilmemeli. Zîrâ tasadduk malda olduğu gibi; ilimde, fikirde, fiilde de olur. Şu ta'mime ﻣَﺎ lafzındaki umum ile îma ve ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ'deki ıtlak ile işaret etmiştir. Çünki makam-ı hitabîde ıtlak, ta'mimdir.

İslâmiyetin bir rükn-ü mühimmi olan zekat, beşerin hayat-ı nev'iyesi için ehemmiyeti şudur:

Hadîste var; ﺍَﻟﺰَّﻛَﺎﺓُ ﻗَﻨْﻄَﺮَﺓُ ﺍﻟْﺎِﺳْﻠﺎَﻡِ yani zekat bir köprüdür ki, müslüman, kardeşi olan müslümana muavenet için ondan geçer. Zîrâ memurun-bih olan teavün, o vasıta iledir. Ve nev'-i beşerin heyet-i içtimaiyedeki nizamın sırat-ül müstakimi odur. İnsanlar içinde madde-i hayatın cereyanına rabıta odur. Terakkiyat-ı beşerdeki zehirlere tiryak odur.

Evet, zekatın vücûb-u kat'îsinde ve onun kabilesi olan sadakaya ve karz-ı hasene da'vet-i Kur'ânîde; ve ribanın vesailiyle beraber hurmet-i şedidesinde azîm bir hikmet, âlî bir maslahat, vasi' bir rahmet vardır.

Eğer sahife-i âlemde tarihî bir nazarla dikkat ve cem'iyet-i beşeriyenin mesavîsinin esasları teftiş edilse görülecektir ki; bütün ihtilâlât ve fesadın aslı ve ma'deni ve bütün ahlâk-ı rezilenin mahrek ve menba'ı, tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi Küre-i Arz patladı ve izdivacından, medenî insanlardan canavarlar doğdu.

Birinci Kelime: Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!.

İkinci Kelime: İstirahatım için zahmet çek, sen çalış ben yiyeyim!.

Merhametsiz nefisperest olan birinci kelime-i gaddaredir ki; âlem-i insanı zelzeleye getirip, kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da zekattır ve zekatın mükemmili olan sadakattır. Ve onun mütemmimi olan karz-ı hasendir.

Harîs, hodgâm, zalim olan ikinci kelimedir ki, beşerin terakkiyatını öyle sarsıyor ki, herc ü merc ateşine atmak üzeredir.

Şu dâhiye-i dehyanın tek bir devası var; o da hurmet-i ribadır ve faizin bütün vesailini hayat-ı içtimaîden ref' etmektir. Hodgâm ellerde servetin inhisarına vesile olan riba kapları, bankaları seddir. Evet bu kapılar ile servet ve temellük, kalil adamlarda toplanır. Bu iki düstur ile tevzi' edilmezse, gasbedilecektir.

Evet heyet-i içtimaiyedeki intizamın şartı, tabakat-ı beşer birbirinden uzaklaşmamak; tabaka-yı havass tabaka-yı avamdan, taife-i ağniya taife-i fukaradan ayrılmasın ki, sıla-i rahm kopmasın. Halbuki ribanın hayatı ve zekatın mevti ile, geniş bir mesafe açılmış, öyle bir uzaklık olmuş ki; hayt-ı vasl kopmuş...

Tabaka-yı süflâdan, tabaka-yı ulyâya karşı ihtiram, itaât, tahabbüb yerine; yalnız ihtilal sadâsı, hased sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryadı yükselip işitilir.

Tabaka-yı ulyâdan, tabaka-yı süflâya merhamet, ihsan ve taltife bedel; yalnız zulmün ateşi, tahakkümün sa'ikası, tahkirin ra'dı iniyor.

İşte bu halet-i ruhiyedendir ki, sebeb-i tevazu' ve terahhum olan havastaki meziyet, tekebbür ve gurura sebeb olmuştur. Şefkate, acımaya ve yardıma sebeb olan fukara aczi, avamın fakrı; esaretlerine, sefaletlerine sebeb olmuştur.

Eğer şahid istersen; âlem-i medenî'nin fesad ve rezaletine bak! zaman çok şahidleri gösterecektir.

Elhasıl:

Tabakatın musalahası, birbirine yakınlaştırmasının çare-i yegânesi: erkân-ı İslâmiyetten olan zekatı, heyet-i içtimaiyenin tedvirine vâsi', âlî düstur ittihaz etmektir. İslâmiyette en büyük kebire olan ribayı vesailiyle ilga etmektir. Adalet-i Kur'âniye âlem kapısında durup, ribaya yasaktır, girmeye hakkın yoktur, der.

Zaman ihtiyarlandıkça Kur'an gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor.

Meselâ:

ﺍِﻥْ ﻳَﻜُﻦْ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻋِﺸْﺮُﻭﻥَ ..ﺍﻟﺦ

Meselâ:

ﺗَﺠْﺮِﻯ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮِ..ﺍﻟﺦ

Meselâ:

ﻗُﺘِﻞَ ﺍَﺻْﺤَﺎﺏُ ﺍﻟْﺎُﺧْﺪُﻭﺩِ..ﺍﻟﺦ

Meselâ... Meselâ... ilh.

2. Parça[]

ﻋﺎﺷﻮﺭﺍ

ﺱ - ﻣَﻦْ ﺍَﻧْﺖَ؟ ﺍَﺍَﻧْﺖَ ﺍَﻧْﺖَ ﺑَﻌْﺪَ ﻣَﻮْﺗِﻚَ؟ ﻭَ ﻫَﻞْ ﻟِﺨَﺮَﺍﺏِ ﺍﻟْﺒَﺪَﻥِ ﺗَﺎْﺛِﻴﺮٌ ﻓِﻰ ﻭَﺣْﺪَﺓِ ﺍﻟﺮُّﻭﺡِ؟

ﺝ - ﺍَﻧَﺎ ﺗَﻮَﻟَّﺪْﺕُ ﺍﻟْﺎَﻥَ ﻣُﺘَﻠَﺨِّﺼًﺎ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺎﻧِﻴﻦَ ﺳَﻌِﻴﺪًﺍ ﺗَﻤَﺨَّﻀُﻮﺍ ﻓِﻰ ﺍَﺭْﺑَﻌِﻴﻦَ ﺳَﻨَﺔً ﺑِﻘِﻴَﺎﻣَﺎﺕٍ ﻣُﺴَﻠْﺴَﻠَﺔٍ ﻭَ ﺍﺳْﺘِﻨْﺴَﺎﺧَﺎﺕٍ ﻣُﺘَﺴَﻠْﺴِﻠَﺔٍ ﻓَﻬَﺬَﺍ ﺍﻟﺴَّﻌِﻴﺪُ ﺣَﻰٌّ ﻧَﺎﻃِﻖٌ ﻣَﻴِّﺘُﻮﻥَ. ﻟَﻮْ ﺑِﺎﻟْﺎِﻧْﺠِﻤَﺎﺩِ ﺗَﻤَﺎﺳَﻚَ ﻣَٓﺎﺀُ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ ﻭَﺗَﻤَﺜَّﻞَ ﺍُﻭﻟَﺌِﻚَ ﺍﻟﺴَّﻌِﻴﺪُﻭﻥَ ﻭَﺗَﺮَﺍَﻭْﺍ ﻟَﻤَﺎ ﺗَﻌَﺎﺭَﻓُﻮﺍ. ﺗَﺪَﺣْﺮَﺟْﺖُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﻃْﻮَﺍﺭِ ﻓَﺘَﻔَﺮَّﻕَ ﻣِﻨِّﻰ ﻣَﺎ ﺫَﺍﻥَ ﻭَ ﺍَﺧَﺬْﺕُ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻣَﺎ ﺷَﺎﻥَ. ﻓَﻜَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﺍَﻧَﺎ ﺍﻟْﺎَﻥَ ﻫُﻮَ ﺍَﻧَﺎ ﻓِﻰ ﻫَﺎﺗِﻴﻚَ ﺍﻟْﻤَﺮَﺍﺣِﻞِ ﻛَﺬَﻟِﻚَ ﺍَﻧَﺎ ﺍَﻧَﺎ ﻓِﻴﻤَﺎ ﻳَﺎْﺗِﻰ ﺑِﻤَﻮْﺗِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻨَﺎﺯِﻝِ ﺍِﻟﺎَّ ﺍَﻧَّﻪُ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺳَﻨَﺔٍ ﺑِﻤُﻬَﺎﺟِﺮَﺓِ ﺍﺛْﻨَﻴْﻦِ ﻟِﺴَﺎﻛِﻨِﻰ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﺒِﻠﺎَﺩِ ﻳُﺠَﺪِّﺩُ ﺍَﻧَﺎ ﻟِﺒَﺎﺳَﻪُ ﻓَﻴَﻠْﺒَﺲُ ﺍﻟﺴَّﻌِﻴﺪَ ﺍﻟْﺠَﺪِﻳﺪَ ﻭَﻳَﺨْﻠَﻊُ ﺍﻟْﻌَﺘِﻴﻖَ

Türkçesi:

S- Kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilali ruhun şahsiyetine tesir etmez mi?

C- Ben bu anda, seksen Said'den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil[*[1]] istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.

Şu (Said) yetmiş dokuz meyyit, bir hayy-ı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim.

Öyle de: Mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhaceret-i umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir; yırtılmış Said'i atar, yeni Said'i giyer.

3. Parça[]

"İn'ikas[*[2]] ya hüviyeti veya hüviyetle hasiyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar."

Biri birinden eltaf ve eşeff kudretin çok âyineleri vardır. Camdan suya, sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, hattâ zamana, hattâ fikre ilââhir.. tenevvü' ediyor. Suda kesifin aksi, aslın aynı değilse, nuranîde gayrı da değil, havada aynıdır.

Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimat olur. Kudretin şu matbaasında sırr-ı tenasülü, kalem-i sun'-u İlahî acib istinsah ediyor.

ﻓَﺘَﺒَﺎﺭَﻙَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺍَﺣْﺴَﻦُ ﺍﻟْﺨَﺎﻟِﻘِﻴﻦَ

Misleyn Telakki Edilen Zıddeyn[]

Zevkî olan sofiye vahdet-ül vücûdu, Allah hesabına kâinatı inkârdır.

Fikrî olan felsefe ve zaîf-ül itikadların lisanında olan vahdet-ül vücûd ise, hâşâ kâinat hesabına Allah'ı inkârdır.

Biri vahdet-üş şuhud, diğeri vahdet-ül mevcudu tazammun eder.

ﺍَﻳْﻦَ ﺍﻟﺜُّﺮَﻳَّﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﺮَﻯ

Nazar mes'ele-i zevkiyede tasarruf etse bozar. Zevkî, keşfî olan emir, nazar-ı fikir mizanı ile tartılmaz, ona inse katılaşır, çirkinleşir.

Meselâ: Toprak altında bir çekirdek, havada ondan çiçekli bir sünbül var. Âlem-i türabda nazar, çekirdeğe dikkat etse ince esasatı görür. Hava âlemindeki müzehher sünbülü onlara irca' ile izah edemez. Çekirdek içine sıkıştıramaz. İşte zevk burada bakar.. Nazar orada... Rü'yet değişir.

Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.

Demişler:

ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﻣَﻦِ ﺍﺧْﺘَﻔَﻰ ﻟِﺸِﺪَّﺓِ ﻇُﻬُﻮﺭِﻩِ

Ben de derim:

ﻧَﻌَﻢْ ﻭَ ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﻣَﻦِ ﺍﺧْﺘَﻔَﻰ ﻟِﻌَﺪَﻡِ ﺿِﺪِّﻩِ

ﻭَﻟَﻮْﻟﺎَ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔُ ﻭَﺍﻟﺰَّﻣْﻬَﺮِﻳﺮُ ﻟَﻤَﺎ ﻋَﺬَّﺑَﺖْ ﺟَﻬَﻨَّﻢُ ﻭَﻟﺎَ ﺍَﺣْﺮَﻗَﺖْ

Cennet olmasa, Cehennem tazib etmez. Zemherir olmasa, ihrak etmez.

Nefisperestlerin Nazar-ı Dikkatine![]

Bir lokma kırk paraya,[*[3]] bir lokma on kuruşa; ağıza girmeden, boğazdan geçtikten ... birdirler.

Yalnız birkaç saniye, ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan zaikayı taltif ve memnun etmek için, birden o'na gitmek, israfın en sefihidir.

Eskide ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar var idi. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.

Lezzetperestlerin Nazar-ı Dikkatine![]

İnsan eski zamanını düşünse, ya lisanı veya kalbi ya âh âh! veya oh oh! tahattur veya telaffuz edecektir. Âh, müstetir elemin tercümanıdır. Oh, ruhta muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir. Âh'ı dedirten, lezaiz-i mazîyenin tasavvur-u zevalidir. Çünki zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet de elemdir. Şâirlerin divanları, tasavvur-u zeval-i lezzetten gelen bir elem-i fikrînin birer feryadıdır.

Oh, yani Elhamdülillah dedirten, âlâm-ı maziyenin tasavvur-u zevali, verdiği lezzet-i ruhaniyenin ünvanıdır. Demek muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli, hoş geldin demeli.

Evlenmeli Bekârlık, Bîkârların Kârıdır[]

Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivac, tasfiye tehzib eder.

4. Parça[]

S- Hangi cem'iyettensin, neden muhalefeti şiddetle tenkid ediyorsun?

C- Şüheda cem'iyetindenim. Tek bir veliyi inkâr veya istihfaf etmek, meş'umdur. Öyle ise, iki milyon evliyaullah olan şühedayı inkâr etmek ve kanlarını heder saymak, meş'umların en meş'umudur.

Zira muhalefet der: "Haksız olarak harbe girildi, hasmımız haklı idiler. Cihad değildi." İşte şu hüküm, iki milyon şühedanın şehâdetini inkârdır.

Bence en çok duamız bu olmalı:

ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﻟﺎَ ﺗَﺠْﻌَﻞْ ﺑَﺎْﺳَﻨَﺎ ﺑَﻴْﻨَﻨَﺎ

Bir hakikat var ki; en bedevî ve hattâ vahşî insanlar dahi o hakikata karşı serfüru-bürde-i itaât ve ihtiramdırlar: Bir aşiretten mütehasım iki kabile, haric bir hasım zuhûr etse, sevk-i tabiî ile dâhilî husumet ta'til edilir. Şâyan-ı istiğrabdır ki; medenî, münevver telakki edilenler, o vahşilerden çok aşağıdırlar; husumet-i hariciyenin zuhûruyla, dâhilî husumeti teşdid ederler. Eğer medeniyet ve fen böyle ise, insanın saadeti vahşet ve cehalettedir.

5. Parça[]

Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Şu kuzusuna süt, bu yavrusuna kay verir.

6. Parça[]

Bâtıl şeyleri tasvir, safî zihinleri idlâldir ve cerhtir. Ba'dehu cerh ve red ile, tedavî ya olur, ya olmaz.

Bîçare İstanbul mütebayin, dâhiyane prensiplerin telkinat-ı musırraneleriyle kabiliyet-i telakkuhiyesini kaybetmiştir. Zihni âlüfte olmuştur.

7. Parça[]

Nisyan bir nimettir, yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakimi unutturur.

8. Parça[]

Derecat-ı hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir. Kalbdeki misali, hakikata inkılab eder.

Zulmetli Münevver[]

Efkâr-ı hazırada cehl-i basiti cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebeb; meçhul bir şeye parlak bir isim takmakla, "anladım" zannetmek; ve meçhul şeyleri ona irca' ile, "izah ettim" zannetmektir. Halbuki tarif, ya hadd, ya resim ile olur. Yoksa vâzı'ı cahil ve müsemmaya mümas olan vechi muzlim ve göze çarpan vechi şeffâf bir ism-i camid ile olmaz. Manyetizma, telepati, kuvve-i mıknatısiye gibi.

İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı din, nur-u hayattır[]

Ümmet şeriata temessükü nisbetinde terakkî, tesahülü nisbetinde tedennisi hakâik-i tarihiyedendir.

Önceki Risale: RumûzÂsâr-ı BediiyyeTulûât: Sonraki Risale

  1. Müstensih kalem-i kudrettir. (Müellif)
  2. Tulûât'ın âhirine dikkat. (Müellif)
  3. Mugaddilikte ikisi bir iken, hevesî san'atlar birinin kıymetine vergiler ilâve ediyor. (Müellif)
Advertisement