Yenişehir Wiki
Advertisement

Önceki Risale: ŞuleMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Nur: Sonraki Risale

Şu'lenin Bir Zeyli[]

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّهِ وَ الصَّلاَةُ عَلَى نَبِيِّهِ

İlem 1[]

Ey aziz kardeş bil ki! Muhit bir nur-u mahzdan hiçbir şey tesettür edip gizlenemez. Hem bir kudret-i gayr-i mütenahiyenin dairesinden hiçbir emir ve bir iş çıkıp hariç kalamaz. Yoksa o nur ve o kudret gayr-ı mütenahî iken, bir mütenahînin tahdidiyle nihayetlenmesi lâzım gelecektir. Bu ise çok vecihlerle muhaldir.

Hem dahi kâinatta hükümferma olan hikmet-i mutlaka, herşeyin liyakat ve kabiliyetine göre bir feyz-i vücud bahşetmiş ve etmektedir. Nasılki darb-ı meselde denilir: "Karınca kaderince" ve "Herkes denizden kabı kadar su alabilir."

Hem küçük mahluk, o mukaddir-i kadir-i hakimi büyükten meşgul edemediği gibi, şerefli dahi, onu hakirin ahvalini görmekten şaşırtamaz.

Hem o maddeden mücerred, zahir ve bâtını ihata eden zat, en büyük bir mahluk, en küçük bir mahluku ondan gizleyemediği gibi, bir nev' dahi bir ferdi ondan perdeleyemez. Belki bazan maddeten küçük bir mahluk, san'at cihetinden büyükten daha büyük olur. Hem küçüklerin nev'i, kesret-i efrad cihetiyle azîm, kesir ve kebirdir.

Hem, de azamet-i mutlaka asla ve kat'â şirketi kabul edemez ve ona tahammülü yoktur.

Hem, hilkat ve icadda, rızıklandırma ve i'tay-ı hayatta gözle görülen sühulet-i mutlaka ve sür'at-i mutlaka ve ittikan-ı mutlak içindeki cûd-u mutlak ile beraber, tam bir tanıttırmanın iradesiyle birlikte, bir zîcemal'in kendi cemal-i mutlak ve kemal-i mutlakını müşahede etmek ve teşhirini istemek muhabbeti; Hem bütün bunlarla beraber, umum ayât-ı tekviniyenin şehadetiyle, kâinatta bir rahmet-i mutlaka ve gına-yı mutlakın varlığı, elbette şeksiz ve şübhesiz bir surette, bu mezkûr esbaba binaen, küçücük olan hayvanat ve kuşçukların vücudlarını dahi iktiza ederler, belki birinci derecede isterler. Zira maharet-i san'at itibariyle, o edakk-ı dakik olan küçük, vücud ve hayat hakikatına ve şartlarına, aynı zamanda nuranî olan kudret-i ezeliyeye daha çok yakındır.

İlem 2[]

Bil ey ene! Eğer senin nefsin sana her şeyden daha çok sevgili ise, (çünkü herşeyden ziyade maddeten sana yakın odur.) O halde senin Rabbin daha çok sana mahbub olması lâzımdır. Zira senin Rabbin, senin nefsinden de sana yakındır. Görmüyor musun ki, senin ihtiyar ve hayalinin bile ulaşamadıkları cismindeki esrar-ı mürekkebe, Rabbin için onlar hazır ve müşaheddir.

İlem 3[]

Ey kardeş bil ki! Hâdisat-ı kâinat içinde asla tesadüf yoktur. Evet bağ ve bostanlara bak ve kulak ver ki, nasıl bakana; bir Sani-i Alim ve Muhit'in ayât-ı hikmetini, gayet karışıklık içinde nihayet intizamın lisanıyla; ve çok çeşitli şeylerin kemal-i imtizacı içinde kemal-i imtiyazının diliyle kıraat ediyorlar.

İlem 4[]

Ey nefis bil ki! Eğer sen herşeyi bir Vahide nisbet edip tevhid etmezsen; âlemdeki bütün enva'ın umum ferdleri üzerine tecelli eden Cenab-ı Allah'ın tecelliyat-ı esması adedince ilahların vücudunu farzetmeye muztar kalacaksın.

Evet, meselâ nasılki sen, güneşten gözünü yumsan veya ondan gaflet etsen veyahut güneşin tecellisiyle deniz yüzündeki damlacıklarda parlayan güneşçiklerin vücudunu güneşten nisbetini kat'etsen; o zaman o katarat adedince her birisinde bil'asale birer hakikî güneşi kabul etmeye muztar kalırsın. Halbuki o katre, küçük bir mumu, bir lambayı dahi istiab edemezken, acaba âlemin lâmbası olan güneşi nasıl istiab edecektir?

İlem 5[]

Ey kardeş bil ki! Mahlukatın taifeleri ve masnuatın sınıfları; Hazret-i Şâhid-i Celil-i Ezelî'nin nazarına arz ve zuhur için gayet rekabet ve iştiyakla bezenip, süslenerek yarış edercesine müsabakakârane bir iştiyak ile hareket ettiklerini ehl-i tedkikçe açıkça müşahede olunmaktadır ki, o Şahid-i Celil-i Ezelî, onların hepsini, hem daima, hem bütün dakaik-ı mehasinleriyle müşahede etmektedir. Zira görüyoruz, masnuat öyle bir hey'et izhar ediyorlar ki; O vaziyet, nazar-ı dikkati ve istihsan ve hayreti celbedecek olan nihayetsiz ittikan-ı san'atın letaifini tazammun etmektedirler.

Demek anlaşılıyor ki; masnuatın bu süsleniş ve bezenişleri ve zuhura gelmek için müsabaka yolunda şu helaketli vaziyeti göstermeleri, elbette ve her halde lâyetenahî bir nazara kendilerini arzetmek için olabilir. İşte o nazar ise, ancak Şâhid-i Ezelî'nin nazarıdır ki; mahlukatı halketmiş, tâ ki onların muhtelif etvarlarının aynasında cemal ve celal ve kemalinin celevat-ı envarını müşahede etsin. Sonra da, o kenz-i hafi olan cilve-i esmasını irae etmekle kendini tanıttırmak üzere, onun üstünde zîşuur mahlukatı şâhid olarak istişhad etsin.

Şu halde herşeyin gayat-ı vücudunun en a'lâsı ve bütün zîhayatın hukuk-u hayatının en kıymetlisi; kendi Fâtır-ı Zülcelallerinin i'ta eylemiş olduğu üniforma ve nişanlarıyla süslenerek, esmasının âsârına mazhariyetle, onun nazarına görünmek ve zahir olmaktır. Ve böylesi bir hayatın en tatlı lezzeti ise, kendi Fâtırının nazarına olan bu şuhudu şuuren hissedip bilmektir.

Amma mevcudatın, kendi ihvanı olan sair mahlukatın da nazarlarına görünmesi, hayatın ikinci bir gayesidir. Lakin bu gaye, evvelki gayeye nisbetle, bir mütenahînin, gayr-ı mütenahî olan bir şeye nisbeti gibidir.

Amma, insanlar arasında iştihar etmiş olan -hayatın hakkı- ki, bir nevi rahatlık ile beraber, hıfz-ı hayattır diye söylenen şey, Hayy-ı Kayyum'un, Ehad-i Samed'in en yüksek, en kıymetli, en acib, en garib, en latif ve en şerif olan kudretinin mu'cizatıyla vücuda gelen bir hayatın hukukunun milyonlar cüz'ünden bir tek cüz'ü olmaya dahi az, küçük, denî ve hakir gelir. Belki hayatın muhafazası ve rahatlığından ibaret olan "hukuk-u hayat" ancak birinci gayeye bir vesile olmak haysiyetiyle ve vesilelikte kaldığı müddetçe, dünya hayatında onunla bir müşerrefiyettir. Fakat eğer o, vesilelikten maksud-u aslî makamına çıksa, o zaman zeval ile hebaen mensura gidip bütün bütün sukut edecektir.

Evet ey gafil! Acaba zannediyor musun ki; meselâ Nar meyvesinin acib san'atının gayesi, yalnız bir dakikalık lezzet için gafilane onu yemen ve çiğnemen olsun.. Kellâ!. Belki ancak o Nar meyvesi, başta mükevvin-i kâinat nazarına, sonra bütün kâinat enzarına manasını ifade eden yazılmış bir kelimedir. Manasını ifade ettikten sonra, vazifesi sona erer, oda vefat edip ağzından midene girer, defnolur. İşte bu gayeye zaman ve bekadan bir an-ı seyyale dahi kâfidir. Öyle ise, hiç bir şeyde israf ve abesiyet yoktur.

Hem dahi bil ki! Faik bir cemali bulunan herkesin, en hakikî lezzeti; kendi cemalini müşahede etmektir. Bu da iki tarzda olur:

Birisi: Bizzat kendi şuhuduyla görmek.. Diğeri: mahlukatına kendi masnuatını irae etmek suretiyle onları şâhid göstererek müşahede etmektir. Amma başkasını mülahaza etmek suretiyle, onlara nisbet ile hasıl olan bir tefevvukun lezzeti ise, gayr-ı zatîdir. Belki arazî ve zaif bir surettir. Ve umur-u nisbiye ve izafiyeye mahsus karışık bir şeydir.

Fakat lizatihî mahbub olan mücerred, sermedî bir kemal-i zatî ve cemal-i hakikî sahibi ki, لَهُ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى hakikatıyla muttasıf olan bir zat, bize kendi Resulünün lisanından haber vermiştir ki:

اِنَّهُ خَلَقَ الْخَلْقَ لِيُعْرَفَ

Yani bütün mahlukatı aynalar tarzında tasvir etmiş, tâ ki, lizatihî ve bizatihi mahbub olan kendi mukaddes cemalinin tecelliyatını o aynalarda müşahede etsin.

İlem 6[]

Bil ey fani olan kişi! Senin bazı cihetlerden fenaya gitmekliğin olsa dahi, Cenab-ı Hayy-i Baki'nin daire-i şuhudundaki ilim ve malûmunda meşhud olmaklığının bekası sana kâfidir.

Yahu, herşeyi sahib-i hakikîsine ver! Ve ona nisbet eyle. Hem onun ismiyle al, sonra da istirahat et! Yoksa sabıkan geçtiği gibi; Cenab-ı Hakk'ın tecelliyat-ı esması adedince, belki yine ânifen tekrar be-tekrar zikri geçtiği üzere, zerrat-ı kâinat sayısınca ilahların kabulüne muztar kalacaksın. Ve keza toprağın eczaları adedince...

Evet toprak cinsinden hangi cüz' olursa olsun, sayısız ve adedsiz mütenevvi' masnuat-ı muntazamanın husulüne salih bir vaziyette olduğunu görüyorsun.

فَسُبحَانَ مَن تَنَزَّهَ عَنِ اْلاَشْبَاهِ ذَاتُهُ .. وَ تَقَدَّسَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ اْلاَمثَالِ صِفَاتُهُ .. وَ دَلَّتْ عَلَى وَحْدَانِيَّتِهِ مَصْنُوعَاتُهُ .. وَ شَهِدَتْ بِرُبُوبِيَّتِهِ آيَاتُهُ .. وَ اَحَاطَ بِكُلِّ شَىْءٍ عِلْمُهُ و قُدْرَتُهُ .. جَلَّ جَلاَلُهُ. وَ لاَ اِلۤهَ اِلاَّهُوَ

Önceki Risale: ŞuleMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Nur: Sonraki Risale

Advertisement