Yenişehir Wiki
Advertisement

D. {{Alıntı|konum=sağ|{{RNK}}|10px|30px}}
<div style="font-size:150%;">'''Büyük Punto'''</div> Şablon:Risale bakınız


RNK şablon sayfası
Arapça font problemi

Risale
Risale:Risale
Risale:Risale-i Nur
Risale: Mukaddime (Muhakemat)
Risale:Lemeat (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Makaleler (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Lemeat'tan (Kastamonu)
Risale:Teşhis-ül İllet (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Divan-ı Harb-i Örfi (Asar-ı Bediiyye)
Risale:İşarat-ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz
Risale:Hakikat Çekirdekleri (Mektubat)
Risale:Hakikat Çekirdekleri (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Hakikat Çekirdekleri (2) (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Tarihçe-i Hayatın Zeyli (Asar-ı Bediiyye)
Risale
Risale:Hutbe-i Şamiye
Risale:Hutbe-i Şamiye (Asar-ı Bediiyye)

RNK : Risale-i Nur Külliyatı’ndan
Kuran:Kur'an .
Risale:Evrad .
Risale:33 Hadis .
Risale:Hazret-i Üstadın Tashih ve Tasarrufları Hakkında (Asar-ı Bediiyye) Risale:Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap (Asar-ı Bediiyye)
Tüm risaleler :Risale:Risale-i Nur : Evrad
Büyük boy kitaplar: Sözler - Mektubat - Lem'alar - Şuâlar - Tarihçe-i Hayat - İşarat-ül İ'caz - Mesnevi-i Nuriye - Asâ-yı Musa - Barla Lahikası - Kastamonu Lahikası - Emirdağ Lahikası-1 ve Emirdağ Lahikası-2 -Sikke-i Tasdik-i Gaybi
Mesnevi-i Nuriye *İ’tizar *Mukaddime *Lem'alar Risalesi *Reşhalar *Lasiyyemalar *Katre *Hubab *Habbe *Zühre *Zerre *Şemme Risalesi *Onuncu Risale *Şule *Nokta *Münderecat Hakkında *Fihrist
Orta boy kitaplar:Muhakemat - İman ve Küfür Muvazeneleri
Küçük boy kitaplar: Âyet-ül Kübrâ - Bediüzzaman Cevap Veriyor - Divan-ı Harb-i Örfî - Elhüccet-üz Zehrâ - Ene ve Zerre Risalesi - Esma-i Sitte - Gençlik Rehberi - Hakikat Nurları - Hanımlar Rehberi - Hastalar Risalesi - Haşir Risalesi - Hizmet Rehberi - Hutbe-i Şamiye - İçtihad Risalesi - İhlas Risalesi - İhtiyarlar Risalesi - İman Hakikatleri - Konferans - Küçük Sözler - Lâtif Nükteler - Meyve Risalesi - Miftâh-ul İman - Mi'rac ve Şakk-ı Kamer Risaleleri - Mirkat-üs Sünnet - Mu'cizât-ı Ahmediye - Mu'cizât-ı Kur'aniye - Münâcât - Münazarat - Nur Aleminin Bir Anahtarı - Nur Çeşmesi - Nur'un İlk Kapısı - Otuz Üç Pencere - Rahmet ve Şefkat İlaçları - Ramazan-İktisat-Şükür Risaleleri - Sünuhat-Tulûat-İşârât - Sünuhat - Tulûat - İşârât Sünuhat - Tulûat - İşârât Tabiat Risalesi - Uhuvvet Risalesi - Üstad Hz.'nin Hulusi Ağabeye Gönderdiği Mektuplar - Üstad Hazretlerinin Mehmet Kayalar Ağabeye Gönderdiği Mektuplar Yirmi Üçüncü Söz - Zühret-ün Nur
Diğer risaleler ve parçalar: Âsâr-ı Bedîiyye - Tılsımlar - Sirac-ün Nur (*3. Şua (Münacat Risalesi) 25. Lem'a (Hastalar Risalesi) 25. Lem'a'nın Zeyli 17. Mektub (Çocuk Taziyenamesi) 26. Lem'a (İhtiyarlar Risalesi) 26. Lem'a'nın Zeyli 21. Mektub 4. Şua (Ayet-i Hasbiye Risalesi) 13. Lem'a (Hikmet-ül İstiaze Risalesi) 33. Mektup (Aynı Zamanda 33. Söz Pencereler Risalesi) Eski Said'in Yeni Said'e İnkılabı Zamanındaki Hazin Münacatı 12. Şua (Denizli Müdafaanamesi) 5. Şua Hasan Feyzi'nin Manzumesi)- Fihrist Risalesi - Zülfikâr - Ta'likât #Kızıl İcaz #Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Abdurrahman) #28. Mektup'un 6. Meselesi (Vehhabi meselesi) #18. Lem'a #Şualar, 14. Şua, Hata-Savab Cedveli #Maidet-ül Kur'an (Tılsımlar Mecmuasının Zeyli) #Hazinet-ül Bürhan (Tılsımlar Mecmuasının Zeyli) #İnna A'tayna'nın Sırrı #Gayrı Münteşir (Neşredilmemiş) Kısımlar *Gayrı Münteşir Mektuplar *Risalelerden Gayrı Münteşir Kısımlar *Barla Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Kastamonu Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Emirdağ-1 Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Emirdağ-2 Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Denizli Hapsinden Gayrı Münteşir Kısımlar *Afyon Hapsinden Gayrı Münteşir Kısımlar #Risale:Müdafaat Üstad Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaaları ve Resmi Makamlara Dilekçeleri *Birinci Millet Meclisinde Neşredilen Beyanname *Barla ve Isparta Hayatı (1926-1934) *Eskişehir Mahkemesi (1935) *Isparta ve Denizli Mahkemesi (1944) *Denizli Mahkemesi Talebe Müdafaaları *Emirdağ Hayatı (Denizli Hapsinden Sonra) *Afyon Mahkemesi (1948 - 1949) *Afyon Mahkemesi Talebe Müdafaaları *Afyon Mahkemesi Kararnamesi *Temyiz Mahkemesi *Temyiz Mahkemesi Talebe Müdafaaları *Emirdağ Hayatı (Afyon Hapsinden Sonra) *Urfa Ehl-i Vukufuna Cevap (1951) *Gençlik Rehberi Mahkemesi (1952) *Samsun Mahkemesi (1952 *Isparta Mahkemesi (1956) *Emirdağ Hayatı (Isparta Mahkemesinden Sonra) *Diğer Talebe Müdafaaları
#İşarat-ül İ'caz (A. Badıllı Tercümesi) İşarat-ül İ'caz اشارات الاعجاز فى مظانّ الايجاز İşarat-ul İ'caz KUR'AN'IN ÎCÂZ YERLERİNDEKİ İ'CÂZ İŞARETLERİ *Mütercimin İzahları *Mukaddeme *Fatiha Suresi Tefsiri *Bakara 1: Huruf-u Mukattaa *Bakara 2: Kur'anın Hidayeti ve Şüphesizliği *Bakara 3: Allaha İman - Namaz - Zekat *Bakara 4: Kitaplara ve Ahirete İman *Bakara 5: Müminlerin Hidayeti ve Felahı *Bakara 6: Küfrün Mahiyeti *Bakara 7: Kalplerin Mühürlenmesi *Bakara 8: Münafıklar Bahsi *Bakara 9-10: Münafıkların Aldatması *Bakara 11-12: Münafıkların Fesad Çıkarması *Bakara 13: Münafıkların İmanda İkiyüzlülüğü *Bakara 14-15: Münafıkların Müminlerle Alay Etmesi *Bakara 16: Hidayeti Verip Dalaleti Satın Almaları *Bakara 17-18: Münafıklar Hakkında Ateş Temsili *Bakara 19-20: Münafıklar Hakkında Yağmur Temsili *Bakara 21-22: İbadet ve Tevhid Bahsi *Bakara 23-24: Nübüvvet Bahsi *Bakara 25: Cennet Bahsi *Bakara 26-27: Temsil Bahsi *Bakara 28: Yeniden Yaratılış *Bakara 29: Yedi Kat Sema Bahsi *Bakara 30: Hilafet-i İnsaniye *Bakara 31-33: Talim-i Esma *İstikbalin Hâkim-i Mutlakı Kur'andır
#Mesnevi-i Nuriye (A. Badıllı Tercümesi) Risale-i Nur Külliyatından Mesnevî-i Nuriye (Türkçe Tercümesi) Müellifi Bediüzzaman Said-i Nursî Mütercim: Abdülkadir Badıllı Tenbih: (Mesnevî-i Nuriye) ismi, Türkçe tercümesine Hz. Üstad tarafından konulmuştur. Arapça ismi her ne kadar "El-Mesneviyy-ül Arabiyy-ün Nurî'dir. İsim, ism-i müzekker olduğundan, Mesnevî'den sonra (Nuriye) değil, (Nurî) gelmesi lâzımdır. Fakat bu sıfat Türkçe telaffuzunda ağır ve nâmüsta'mel bir sıfat olduğu gibi; "El-Mesneviyy-ül Arabî Li-r Resail-in Nuriye" yani, "Nur Risalelerinin Arabî Mesnevîsi" manasında dahi olduğu için, "Risale"nin müfredi veya Risalelerin cem'i için sıfat olarak Nuriye gelmesi lâzım olduğundan "Mesnevî-i Nuriye" ismi tam yerindedir. (Mütercim) *Takdimler, Mukaddeme, Tenbih, İhtar, İtizar *Lem'alar *Reşhalar *Lasiyyemalar *Katre *Katrenin Zeyli *Habab *Hababın Zeyli *Habbe *Habbenin Zeyli *Habbenin Zeylinin Zeyli *Zehre *Zehrenin Zeyli *Zerre *Şemme *14. Reşha *5. Ders *Şule *Şulenin Zeyli *Nur *Kızıl İcazdan Bazı Parçalar
#Rumuzat-ı Semaniye Bu risalenin sebeb-i telifi, Kur’ân’ın tercümesini Kur’ân yerinde camilerde okutmak olan dehşetli suikastına karşı bir nevi mukabeledir. Ziyade tafsilât ve lüzumsuz bahisler girmiş. Fakat o mücahidâne ve heyecanlı mukabelede kıymettar bir gaybî anahtarı hissedip meczubâne arattırmak içinde, lüzumsuz tafsilât ve zaif ve pek ince emareler dahi girmiş. Kalbime geldi ki: Yirmi Dokuzuncu Mektubun gayet ehemmiyetli ve lüzumlu ve parlak ve îcazlı olan Birinci Makamı, bu İkinci Makamın bütün kusûratını ve israfatını affettirir. Ben de kemâl-i sürurla şükrettim, o kusurları unuttum. *Birinci Parça: 28.Mektubun 7.Meselesinin Hatimesi *İkinci Parça: 28.Mektubun 8.Meselesi *Üçüncü Parça: 29.Mektubun 3.Kısmı *Dördüncü Parça: 29.Mektubun 4.Kısmı *Beşinci Parça: 29.Mektubun 8.Kısmı
#Tefekkürname: 29. Lem'a-yı Arabî #Arabî Münacat Risalesi: Bediüzzaman Hazretlerinin hakkında "Otuz birinci Lem'a'nın Üçüncü Şuaı olan Risale-i Münacattan Arabi bir parçadır. Gelen âyet-i uzmanın A'zamî bir tefsiridir." dediği Arapça bir münacat. #Arabi El-Hüccet-üz Zehrâ Risalesi: Bediüzzaman Hazretlerinin hakkında "Çok ehemiyetli Arabi bir risaleciktir. El hüccet-üz zehrâ risalesinden bir kısmının bir hülasasıdır" dediği Arapça bir parça. #Hizb-ül Mesnevi-ül Arabî: Bediüzzaman Hazretlerinin hakkında "Risale-i Nur'dan ehemmeyetle intişar eden Arabî Mesnevi-i Nuriye'nin içindeki kıymettar risalelerde eski Said'in yeni Said'e inkılabı zamanında dergh-ı ilahiyeye karşı münacatları, istiğfarları, tesbihatları ilm-el yakin derecesinde imanî şehadetlerinden parçalardır" dediği Arapça bir parça. #Ettefekkür-ul İmaniyyür Refi': Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiye'nin İkinci Babı olarak te'lif edilmiştir. 29. Lem'a'daki kısım ve meali için 'buraya', Şualarda geçen ve bir kısmının Abdülmecid abi tarafından yapılan tercümesi için 'buraya' bakabilirsiniz. #Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Hamza) #Kur'an Hattı Risaleler #Ayet ve Hadis Mealleri
S=Risale:Sözler . SÖZLER . Birinci Söz . İkinci Söz . Üçüncü Söz . Dördüncü Söz . Beşinci Söz . Altıncı Söz . Yedinci Söz . Sekizinci Söz . Dokuzuncu Söz . Onuncu Söz . On Birinci Söz . On İkinci Söz . On Üçüncü Söz . On Dördüncü Söz . On Beşinci Söz . On Altıncı Söz . On Yedinci Söz . On Sekizinci Söz . On Dokuzuncu Söz . Yirminci Söz . Yirmi Birinci Söz . Yirmi İkinci Söz . Yirmi Üçüncü Söz . Yirmi Dördüncü Söz . Yirmi Beşinci Söz . Yirmi Altıncı Söz . Yirmi Yedinci Söz . Yirmi Sekizinci Söz . Yirmi Dokuzuncu Söz . Otuzuncu Söz . Otuz Birinci Söz . Otuz İkinci Söz . Otuz Üçüncü Söz . Lemeat . Konferans . Fihrist
M=Risale:Mektubat . MEKTUBAT . Birinci Mektup . İkinci Mektup . Üçüncü Mektup . Dördüncü Mektup . Beşinci Mektup . Altıncı Mektup . Yedinci Mektup . Sekizinci Mektup . Dokuzuncu Mektup . Onuncu Mektup . On Birinci Mektup . On İkinci Mektup . On Üçüncü Mektup . On Dördüncü Mektup . On Beşinci Mektup . On Altıncı Mektup . On Yedinci Mektup . On Sekizinci Mektup . On Dokuzuncu Mektup . Yirminci Mektup . Yirmi Birinci Mektup . Yirmi İkinci Mektup . Yirmi Üçüncü Mektup . Yirmi Dördüncü Mektup . Yirmi Beşinci Mektup . Yirmi Altıncı Mektup . Yirmi Yedinci Mektup . Yirmi Sekizinci Mektup . Yirmi Dokuzuncu Mektup . Otuzuncu Mektup . Otuz Birinci Mektup . Otuz İkinci Mektup . Otuz Üçüncü Mektup . İşarat-ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz . Hakikat Çekirdekleri . Gönüller Fatihi Büyük Üstada . Fihriste-i Mektubat . Hakikat Işıkları . Dua
L=Risale:Lem'alar . LEM'ALAR . Birinci Lem'a . İkinci Lem'a . Üçüncü Lem'a . Dördüncü Lem'a . Beşinci Lem'a . Altıncı Lem'a . Yedinci Lem'a . Sekizinci Lem'a . Dokuzuncu Lem'a . Onuncu Lem'a . On Birinci Lem'a . On İkinci Lem'a . On Üçüncü Lem'a . On Dördüncü Lem'a . On Beşinci Lem'a . On Altıncı Lem'a .On Yedinci Lem'a . On Sekizinci Lem'a . On Dokuzuncu Lem'a . Yirminci Lem'a . Yirmi Birinci Lem'a . Yirmi İkinci Lem'a .Yirmi Üçüncü Lem'a . Yirmi Dördüncü Lem'a . Yirmi Beşinci Lem'a .Yirmi Altıncı Lem'a . Yirmi Yedinci Lem'a . Yirmi Sekizinci Lem'a .*Yirmi Dokuzuncu Lem'a . Otuzuncu Lem'a . Otuz Birinci Lem'a .Otuz İkinci Lem'a . Otuz Üçüncü Lem'a . Münâcat .Fihrist . Dua
Ş=Şualar .Risale:Şuâlar . ŞUÂLAR . İkinci Şuâ . Üçüncü Şuâ .Dördüncü Şuâ .Altıncı Şuâ . Yedinci Şuâ . Dokuzuncu Şuâ . On Birinci Şuâ . On İkinci Şuâ . On Üçüncü Şuâ . On Dördüncü Şuâ .Beşinci Şuâ . On Beşinci Şuâ . Birinci Şuâ . Sekizinci Şuâ *Yirmi Dokuzuncu Lem’a’dan İkinci Bab . Eddâî .Dua . İçindekiler
TH =Risale:Tarihçe-i Hayat . BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ TARİHÇE-İ HAYATI . Ön Söz .Giriş . İlk Hayatı . Barla Hayatı . Eskişehir Hayatı .Kastamonu Hayatı .Denizli Hayatı .Emirdağ Hayatı - Afyon Hayatı - Isparta Hayatı - Hariç Memleketler - Bedîüzzaman ve Risale-i Nur - Dua - İçindekiler
İİ. İŞARATÜ’L-İ’CAZ . Risale:İşarat-ül İ'caz . Tenbih . İfadetü’l-Meram . Kur'an'ın Tarifi . Fatiha Suresi . Bakara Suresi 1-3. âyetler . Bakara Suresi 4-5. âyetler . Bakara Suresi 6. âyet . Bakara Suresi 7. âyet . Bakara Suresi 8. âyet - Bakara Suresi 9-10. âyetler . Bakara Suresi 11-12. âyetler . Bakara Suresi 13. âyet . Bakara Suresi 14-15. âyetler . Bakara Suresi 16. âyet . Bakara Suresi 17-20. âyetler . Bakara Suresi 21-22. âyetler . Bakara Suresi 23-24. âyetler . Bakara Suresi 25. âyet Bakara Suresi 26-27. âyetler . Bakara Suresi 28. âyet Bakara Suresi 29. âyet . Bakara Suresi 30. âyet . Bakara Suresi 31-33. âyetler . Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları . Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası . Dua . Fihrist
MN= MESNEVÎ-İ NURİYE . İ’tizar . Mukaddime . Lem'alar Risalesi . Reşhalar . Lasiyyemalar . Katre . Hubab . Habbe . Zühre . Zerre . Şemme Risalesi . Onuncu Risale . Şule - Nokta . Münderecat Hakkında - Fihrist
AM=ASÂ-YI MUSA: Risale:Asa-yı Musa .Mukaddimat - Asa-yı Musa’dan Birinci Kısım - Birinci Mesele - İkinci Meselenin Bir Hülâsası - Üçüncü Mesele - Dördüncü Mesele - Beşinci Mesele - Altıncı Mesele - Yedinci Mesele - Sekizinci Meselenin Bir Hülâsası - Dokuzuncu Mesele - Onuncu Mesele - On Birinci Mesele - Asa-yı Musa’dan İkinci Kısım - Birinci Hüccet-i İmaniye - İkinci Hüccet-i İmaniye - Üçüncü Hüccet-i İmaniye - Dördüncü Hüccet-i İmaniye - Beşinci Hüccet-i İmaniye - Altıncı Hüccet-i İmaniye - Yedinci Hüccet-i İmaniye - Sekizinci Hüccet-i İmaniye - Dokuzuncu Hüccet-i İmaniye - Onuncu Hüccet-i İmaniye - On Birinci Hüccet-i İmaniye - Fihrist
BL BARLA LÂHİKASI- Risale:Barla Lahikası - : Takdim - Yedinci Risale olan Yedinci Mesele - Mukaddime - Yirmi Yedinci Mektup ve Zeylleri - Yirmi Yedinci Mektup'un Zeyli ve İkinci Kısmı - İkinci Zeyl - Yirmi Yedinci Mektup'un Üçüncü Zeyli - Yirmi Yedinci Mektup'un Üçüncü Kısmı ve Üçüncü Zeylin Nihayetidir - Mektubat'ın Üçüncü Kısmı (1) - Mektubat'ın Üçüncü Kısmı (2) - Kastamonu ve Emirdağ'da Yazılan Mektuplar
EL-2 EMİRDAĞ LÂHİKASI – 1 .Risale:Emirdağ Lahikası-1 . Yirmi Yedinci Mektup’tan Takdim - Birinci Kısım Mektuplar - İkinci Kısım Mektuplar - Üçüncü Kısım Mektuplar
EL-2 EMİRDAĞ LÂHİKASI – 2: Risale:Emirdağ Lahikası-2 . Yirmi Yedinci Mektup’tan (Emirdağ’ında ve Isparta’da Son İkametlerinde Yazılan Mektuplardır) Giriş - Birinci Kısım Mektuplar - İkinci Kısım Mektuplar - Üçüncü Kısım Mektuplar
KL Risale:Kastamonu Lahikası. Yirmi Yedinci Mektup’tan KASTAMONU LÂHİKASI: Takdim - Lemeat'tan Önceki Mektuplar - Lemeat'tan - Lemeat'tan Sonraki Mektuplar
STG SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBÎ *Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1 *Birinci Şuâ *Sekizinci Şuâ *On Sekizinci Lem'a *Yirmi Sekizinci Lem'a *Sekizinci Lem'a *Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2 *Dua

Önceki Risale: Eski Said'in Yeni Said'e İnkılabı Zamanındaki Hazin MünacatıSirac-ün Nur5. Şua: Sonraki Risale

Risale-i Nur’dan

On İkinci Şuâ

[Denizli Müdafaanamesi]

1. Parça[]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

وَ بِهٖ نَسْتَعٖينُ

[On sekiz sene sükûttan sonra mecburiyet tahtında bu istida mahkemeye ve sureti Ankara'ya makamata verilmişken; tekrar vermeğe mecbur olduğum iddianameye karşı itiraznamemdir.]

Malûm olsun ki; Kastamonu'da üç defa menzilimi taharri etmek için gelen iki müddeiumumî ve iki taharri komiserine ve üçüncüde polis müdürüne ve altı-yedi komiser ve polislere ve Isparta'da müddeiumumînin suallerine ve Denizli ve Afyon Mahkemelerine karşı dediğim ayn-ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyle ki:

Onlara dedim: Ben, onsekiz-yirmi senedir münzevi yaşıyorum. Hem Kastamonu'da sekiz senedir karakol karşısında ve sair yerlerde dahi yirmi senedir daima tarassud ve nezaret altında kaç defa menzilimi taharri ettikleri halde, dünya ile, siyaset ile hiçbir tereşşuh, hiçbir emare görülmedi. Eğer bir karışık halim olsaydı, oranın adliye ve zabıtası bilmedi veya bildi aldırmadı ise, elbette benden ziyade onlar mes'uldürler. Eğer yoksa, bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevilere ilişilmediği halde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz!

Biz Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur'u değil dünya cereyanlarına, belki kâinata da âlet edemeyiz. Hem Kur'an bizi siyasetten şiddetle men'etmiş. Evet Risale-i Nur'un vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlarla gayet kat'î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlar ile Kur'ana hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur'u hiçbir şeye âlet edemeyiz.

Evvelâ:

Kur'anın elmas gibi hakikatlarını, ehl-i gaflet nazarında bir propaganda-i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymetdar hakikatlara ihanet etmemektir.

Sâniyen:

Risale-i Nur'un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men' etmiş. Çünki tokada ve belaya müstehak ve küfr-ü mutlaka düşmüş bir-iki dinsize müteallik yedi-sekiz çoluk-çocuk, hasta, ihtiyar masumlar bulunur. Musibet ve bela gelse, o bîçareler dahi yanarlar. Bunun için, neticenin de husulü meşkuk olduğu halde, siyaset yoluyla idare ve asayişin zararına hayat-ı içtimaiyeye karışmaktan şiddetle men'edilmişiz.

Sâlisen:

Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acib zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zarurîdir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir. Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, asayişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise; bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur'un, yüzbin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv-u nâfi' haline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilayetleri buna şahiddir.

Demek Risale-i Nur'un ekseriyet-i mutlaka eczalarına ilişenler, herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ederler. Risale-i Nur'un, yüzotuz risalelerinin bu vatana yüzotuz büyük faidesini ve hasenesini, vehham ehl-i gafletin sathî nazarlarında kusurlu tevehhüm edilen iki-üç risalenin mevhum zararları çürütemez. Onları bunlar ile çürüten, gayet derecede insafsız bir zalimdir.

Amma benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurları ise, bilmecburiye istemeyerek derim ki:

On sekiz (şimdi Yirmi iki) sene müddetinde gurbette haps-i münferid hükmünde, yalnız ve münzevi olarak hayat geçiren..

(1) ve bu müddet zarfında ihtiyarıyla bir defa çarşıya ve mecma-ı nas büyük câmilere gitmeyen..

(2) ve çok tazyik ve sıkıntı verildiği halde, bütün emsali menfîlere muhalif olarak istirahatı için bir tek defa hükûmete müracaat etmeyen..

(3) ve yirmi sene zarfında hiçbir gazeteyi okumayan..

(4) ve dinlemeyen..

(5) ve merak etmeyen..

(6) ve tam iki sene[(*):[1])]

Kastamonu'da ve yedi sene başka menfalarında bütün yakın ve görüşen dostlarının şehadetiyle, küre-i arz yüzündeki boğuşmaları ve harbleri ve sulh olmuş ve olmamış ve daha kimler harb ettiklerini bilmeyen..

(7) ve merak etmeyen..

(8) ve sormayan..

(9) ve üç sene yakınında konuşan radyoyu üç defadan başka dinlemeyen..

(10) ve hayat-ı ebediyeyi imha eden.. ve hayat-ı dünyeviyeyi dahi elem içinde eleme, azab içinde azaba çeviren küfr-ü mutlaka karşı galibane Risale-i Nur ile mukabele ettiğine onun ile imanlarını kurtaran yüzbin şahidin şehadetiyle isbat eden..

(11) ve Kur'andan tereşşuh eden Risale-i Nur ile ölümü yüzbin adam hakkında i'dam-ı ebedîden terhis tezkeresine çeviren..

(12) bir adama bu derece ilişmek ve me'yus etmek ve onu ağlatmakla, o masum yüzbinler kardeşlerini ağlatmaya hangi kanun var? Hangi maslahat var? Adalet namına emsalsiz bir gadr olmaz mı? Ve kanun hesabına, emsalsiz bir kanunsuzluk değil mi?

Eğer bu taharrilerde bazı vazifedar memurların itiraz ettikleri gibi derseniz ki: Sen ve bir-iki risalen rejime ve usûlümüze muhalif gidiyorsunuz?

Elcevab:

Evvelen:

Bu yeni usûlünüzün münzevilerin çilehanelerine girmeğe hiçbir hakkı yoktur.

Sâniyen:

Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve asayişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur. Hattâ Hazret-i Ömer'in (R.A.) taht-ı hâkimiyetindeki hristiyanlara, kanun-u şeriatı ve Kur'anı inkâr ettikleri halde ilişilmiyordu.

Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdan düsturu ile Risale-i Nur'un bir kısım şakirdleri; idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usûlünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse hattâ rejimin sahibine adavet etse, onlara kanunen ilişilmez. Risaleler ise, o gibi risalelere mahrem demişiz, neşrini men'etmişiz. Hattâ bu defa bu hâdiseye sebebiyet veren risale Kastamonu'da sekiz sene zarfında bir veya iki defa bir tek nüsha birisi bana getirdi. Aynı günde kaybettirdik. Şimdi siz onu zor ile teşhir ediyorsunuz ve iştihar da etti.

Malûmdur ki; bir mektubda kusur olsa, yalnız o kusurlu kelimeler sansür edilir, mütebâkisine izin verilir. Eskişehir Mahkemesinde dört ay tedkikat neticesinde, yüz Nur Risalelerinde medar-ı tenkid yalnız onbeş kelime bulmaları ve şimdi dörtyüz sahifeli Zülfikar'ın yalnız iki sahifesinde irsiyet ve tesettür âyetlerinin otuz sene evvel yazılmış tefsiri bulunması ve şimdiki kanun-u medenîye uygun gelmemesi kat'î isbat eder ki; onun hedefi dünya değil, herkes ona muhtaçtır. O dörtyüz sahifelik herkese menfaatli Zülfikar, iki sahife için müsadere edilmez. O iki sahife çıkarılsın, o mecmuamız bize iade edilsin ve onun iadesi hakkımızdır.

Eğer dinsizliği bir nevi siyaset zannedip, bu hâdisede bazıların dedikleri gibi derseniz: "Bu risalelerin ile medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun."

Ben de derim:

"Dinsiz bir millet yaşayamaz" dünyaca bir umumî düsturdur ve bilhâssa küfr-ü mutlak olsa Cehennem'den daha ziyade elîm bir azabı dünyada dahi verdiğini, Risale-i Nur'dan Gençlik Rehberi gayet kat'î bir surette isbat etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab'edildi. Bir müslüman el'iyazü billah, eğer irtidad etse, küfr-ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr-ü meşkukta kalmaz. Ecnebi dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet-i hayat noktasında, mazi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünki geçmiş ve gelecek mevcudatın ölümleri ve ebedî müfarakatları, onun dalaleti cihetiyle, onun kalbine mütemadiyen hadsiz firakları ve elemleri yağdırıyor. Eğer iman gelse kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. "Biz ölmemişiz, mahvolmamışız" lisan-ı halleriyle diyerek, o cehennemî halet, cennet lezzetine çevrilir.

Madem hakikat budur, size ihtar ediyorum: Kur'ana dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz. O mağlub olmaz, bu memlekete yazık olur. {(Haşiye): [2].} O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa her gün biri kesilse, hakikat-ı Kur'aniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem.

Yirmi seneden beri bir münzevinin elbette ifadedeki kusuruna bakılmaz. Risale-i Nur'u müdafaa ettiği için, saded haricine çıktı denilmez. Madem Eskişehir Mahkemesi, mahrem ve gayr-ı mahrem yüz risaleleri dört ay tedkikten sonra yalnız bir-iki risalede hafif bir cezaya temas edecek bir-iki maddeden başka bulmamış ve yüzyirmi adamdan onbeşine altışar ay ceza verdi. Biz dahi o cezayı muzzaf bir surette çektik.

Ve madem birkaç sene evvel Risale-i Nur'un bütün eczaları Isparta hükûmetinin eline geçti. Birkaç ay tedkikten sonra, sahiblerine iade edilmiş.

Ve madem o cezadan sonra Kastamonu'da sekiz sene zarfında şiddetli taharriyatta zabıtayı ve adliyeyi alâkadar edecek bir tereşşuh bulunmamış.

Ve madem Kastamonu'daki son taharride bir kısım risalelerimin, hiç bulunmayacak ve neşredilmeyecek bir tarzda kaç sene evvel odun yığınları altına saklanmış olduğu göründü ve heyet-i zabıtaca tahakkuk etti.

Ve madem Kastamonu'da polis müdürü ve adliyesi o saklanmış zararsız kitablarımı bana iade etmek üzere kat'î söz verdikleri halde, ikinci gün birden Isparta'dan tevkif emri geldiğinden, daha o emanetlerimi almadan sevkedildim. Ve madem Denizli ve Ankara Mahkemeleri bizi beraet ve umum risalelerimizi bize iade ettiler.

Elbette ve elbette bu mezkûr altı hakikata binaen, Denizli Mahkemesi ve müddeiumumîsi gibi, Afyon adliyesi ve müddeiumumîsi benim çok ehemmiyetli bu hukukumu nazar-ı dikkate almaları, vazifeleri muktezasıdır. Ve hukuk-u umumiyeyi müdafaa eden müddeiumumîden, Risale-i Nur münasebetiyle ehemmiyetli bir hukuk-u âmme hükmüne geçen bu şahsî hukukumu da müdafaa edeceğine ümidvarım ve bekliyorum.

Yirmi iki seneden beri hayat-ı içtimaiyeden çekilen ve şimdiki kanunları ve tarz-ı müdafaayı bilmeyen ve Eskişehir ve Denizli Mahkemelerinde cerh edilmez yüz sahifelik müdafaatını, bu yeni mahkemeye karşı da aynen takdim eden ve o zamana kadar, kusurlarının cezasını çeken ve ondan sonra Kastamonu'da ve Emirdağı'nda mütemadiyen tarassud altında ve haps-i münferid tarzında yaşayan Yeni Said, sükût ile sözü Eski Said'e bırakıyor. O da diyor ki:

Yeni Said dünyadan yüzünü çevirdiği için, ehl-i dünya ile konuşmayı, müdafaat-ı kat'iyye mecburiyeti olmadan yapmıyor, lüzum görmüyor. Fakat bu mes'elede çok masum rençber ve esnaf adamlar bize az bir münasebetiyle tevkif edilerek, iş zamanında, çoluk-çocuklarına nafaka tedarik edemediklerinden, şiddetli rikkatime dokundu. Derinden derine beni ağlattı. Kasem ederim, eğer mümkün olsaydı, onların bütün zahmetlerini kendime alırdım. Zâten bir kusur varsa benimdir. Onlar masumdurlar.

İşte bu elîm halet için, Yeni Said'in sükûtuna rağmen, ben diyorum: Madem Isparta ve Denizli ve Afyon müddeiumumîlerinin yüzer lüzumsuz suallerine bîçare Yeni Said cevab veriyor. Benim de, on üç sene evvel, başta Kaya Şükrü olarak, dâhiliye vekaletinden ve şimdiki adliye vekaletinden hukukumuzu müdafaa niyetiyle üç sual sormak bir hakkımdır:

Birincisi:

Risale-i Nur'un talebesi olmayan ve yanında yalnız âdi bir mektubumuz bulunan Eğirdir'li bir adamın bir jandarma çavuşuyla vukuatsız bir münakaşa-i lisaniyesi yüzünden, beni ve yüzyirmi adamı tevkif ile, dört ay mahkeme tahkikinden sonra, onbeş bîçareden başka bütün beraet kazanmakla, masumiyetleri tahakkuk eden, yüzden ziyade adamlara binler lira zarar vermek, hangi kanun iledir. Böyle imkânatı vukuat yerinde istimal etmek hangi usûl iledir? Ve Denizli'de dokuz ay tedkikten sonra, beraet kazanan yetmiş bîçarelere binler lira zarar vermek, adaletin hangi düsturu iledir?

İkinci Sual:

وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى

ferman-ı esasîsi ile bir kardeşin hatasıyla, diğer öz kardeşi mes'ul olmadığı halde, yanlış mana verilmemek için neşrini men'ettiğimiz ve sekiz sene zarfında, bir veya iki defa elime geçen ve yirmibeş seneden daha evvel aslı yazılan ve ehemmiyetli noktalarda imanı şübhelerden ve manası anlaşılmayan bir kısım müteşabih hadîsleri inkârdan kurtaran bir küçük risalenin bizden uzak bir yerde, bilmediğimiz bir adamda bulunması ile ve yanlış mana verilmesiyle ve Kütahya ve Balıkesir tarafında bir dokunaklı mektub bulunmasıyla bizleri o vakit Ramazan-ı Şerifte ve şimdi bu dehşetli soğukta pekçok masum rençber ve esnafları, hattâ âdi ve eski bir mektubumuz yanında bulunmasıyla ve arabası beni gezdirmesiyle ve bize bir dostluk münasebetiyle veya bir kitabımı okumasıyla tevkif edip, perişan etmek ve maddeten ve manen onlara ve vatana ve millete lüzumsuz bir evham yüzünden, binler lira zarar vermek, hangi adalet kanunuyladır? Adliyenin, hangi madde-i kanuniyesiyledir? Ayağımızı yanlış atmamak için, o kanunları bilmek taleb ediyoruz.

Evet, [(*):[3]]

tevkifimizin bir sebebinin bir hakikatı şudur ki: Bir kısım hadîslerin manası ve tevili bilinmemesinden, "Akıl kabul etmiyor" diye inkâr edenlere karşı avamın imanını kurtarmak fikriyle, çok zaman evvel Dâr-ül Hikmet-i İslâmiyede iken ve daha evvel aslı yazılan Beşinci Şua farz-ı muhal olarak, dünyaya ve siyasete baksa ve bu zamanda da yazılsa, madem gizlidir

(1) ve neşredilmiyor

(2) taharriyatta bizde bulunmadı

(3) ve gaybî haberleri doğrudur

(4) ve imanî şübheleri izale eder

(5) ve asayişe dokunmuyor

(6) ve mübareze etmiyor

(7) ve yalnız ihbar eder

(8) ve şahısları tayin etmiyor

(9) ve ilmî bir hakikatı, küllî bir surette beyan eder.

(10) Elbette o hakikat-ı hadîsiye bu zamanda dahi bir kısım şahıslara mutabık çıksa ve münakaşaya sebeb olmamak için mahkemelerin teşhir ve neşirlerinden evvel bizce tam mahrem tutulsa,

(11) adalet cihetinde hiçbir vecihle bir suç teşkil etmez.

(12) Hem bir şeyi reddetmek ayrıdır ve ilmen kabul etmemek veya amel etmemek bütün bütün ayrıdır. O risale yakın bir istikbalde gelecek bir rejimi ilmen kabul etmiyor diye bir suç olduğuna, dünyada adliyelerin bir kanunu bulunmasına ihtimal vermiyoruz.

Elhasıl:

Hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi dehşetli bir zehire çeviren ve lezzetini imha eden küfr-ü mutlakı otuz seneden beri köküyle kesen ve tabiiyyunun dehşetli bir fikr-i küfrîlerini öldürmeğe muvaffak olan ve bu milletin iki hayatının saadet düsturlarını hârika hüccetleriyle parlak bir surette isbat eden ve Kur'anın hakikat-ı arşiyesine dayanan Risale-i Nur, böyle küçük bir risalenin bir-iki maddesiyle değil, belki bin kusuru dahi olsa onun binler büyük haseneleri onları affettirir diye dava ediyoruz ve isbatına da hazırız.

Üçüncü sual:

Bir mektubun yirmi kelimesinde beş kelime kusurlu görülse, o beş kelime sansür edilir. Mütebâkisine izin vermek bir düstur iken, Eskişehir Mahkemesi'nin dört ay tedkikten sonra, yüzbin kelime içinde zahirî nazarda zararlı tevehhüm edilen yalnız onbeş kelimeden başka bulmamasıyla ve heyet-i vekile de dört yüz sahifeli Zülfikar'ın yalnız iki sahifesinde (şimdiki kanuna uygun olmamasından) otuz sene evvel yazılan iki âyetin tefsirinden başka ilişmemesi ve Denizli ve Ankara ehl-i vukufu onbeş sehivden başka ilişmemesiyle ve şimdiye kadar yüzbinler adamın ıslahına vesile olmasıyla, vatana ve millete bin büyük menfaatı tahakkuk eden Risale-i Nur'a, küçük bir hizmet eden veya kendi imanını kurtardığı için bir risalesini yazan ve Emirdağı'nda garib ve ihtiyarlığıma şefkaten bana kardeşlik eden Çalışkanlar gibi rıza-yı İlahî için bana hizmet eden bîçareleri iş mevsiminde ve dehşetli kışta taht-ı tevkife almak, hükûmet-i cumhuriyenin hangi prensibiyle kabil-i tevfik olabilir? Ve hangi kanunu, müsaade etmeğe imkânı var?

Madem cumhuriyet prensipleri hürriyet-i vicdan kanunu ile dinsizlere ilişmiyor, elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünya ile mübareze etmeyen ve âhiretine ve imanına ve vatanına dahi nâfi' bir tarzda çalışan dindarlara da ilişmemek gerektir ve elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıda ve ilâç gibi bir hacet-i zaruriyesi olan takvayı ve salahatı bu mazhar-ı enbiya olan Asya'da hükmeden ehl-i siyaset yasak etmez ve edemez biliyoruz. Yirmi seneden beri münzevi yaşayan ve yirmi sene evvelki Said'in kafasıyla sorduğu bu suallerde bu zamanın tarz-ı telakkisine uygun gelmeyen kusurlarına bakmamak insaniyetin muktezasıdır.

Vatan ve millet ve asayişin menfaatı hesabına bunu da hatırlatmak bir vazife-i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risale-i Nur'a az bir münasebetle taht-ı tevkife alınmak, gücendirmek yüzünden vatana ve asayişe dindarane menfaatı bulunan pekçok zâtları idare aleyhine çevirebilir, anarşiliğe meydan verir. Evet Risale-i Nur ile imanlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaatdar vaziyete girenler yüzbinden çok ziyadedir. Hükûmet-i cumhuriyenin belki her büyük dairesinde ve milletin her tabakasında faideli ve müstakimane bir surette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil, belki himaye etmek elzemdir.

Şekvamızı dinlemeyen ve bizi söyletmeyen ve bahanelerle sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşiliğe meydan açıyorlar diye kuvvetli bir vehim hatırımıza geliyor.

Hem maslahat-ı hükûmet namına derim: Madem Beşinci Şua'ı hem Denizli, hem Ankara Mahkemeleri tedkik edip ilişmemişler, bize verdiler. Elbette onu, yeniden resmiyete koyup dedikodulara meydan açmamak, idarece zarurîdir. Biz o risaleyi, mahkemelerin ellerine geçmeden ve onu teşhirlerinden evvel gizlediğimiz gibi, Afyon hükûmet ve mahkemesi dahi onu medar-ı sual ve cevab etmemeli.

Çünkü kuvvetlidir, reddedilmez! Kabl-el vuku' haber vermiş, doğru çıkmış.

Hem hedefi dünya değil, olsa olsa ölmüş gitmiş bir şahsa, müteaddid manalarından bir manası muvafık geliyor. Onun dostluğu taassubuyla o gaybî ihbarı ve manayı, resmiyete koymamayı ve bizi onunla muahaze etmekle daha ziyade teşhirine yol açmamayı, vatan ve millet ve asayiş ve idare hesabına ihtar etmeye vicdanım beni mecbur eyledi.

Şiddetli hasta ve çok zayıf ve ihtiyar ve hayli zaman münzevi, mevkuf Said Nursi

2. Parça[]

Bu fıkra bir casus vasıtasıyla resmî memurların eline geçtiği için, lâhikaya girmiştir.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Ramazan-ı Şerif'ten birgün evvel, gizli zındık düşmanlarım tarafından verildiğine kuvvetli ihtimal verdiğimiz ve doktorun tasdikiyle bir zehirlenmek hastalığıyla hararetim kırk dereceden geçmeye başlamış iken, Kastamonu'da adliye müddeiumumîleri ve taharri komiserleri, menzilimi taharri etmeye geldiler. Ben o dakikadan sonra, başıma gelen dehşetli taarruzu, bir hiss-i kabl-el vuku' ile anlayarak ve "Şiddetli zehirli hastalığım dahi ölüme gidiyor" diye Isparta Vilayetinde kıymetdar kardeşlerimin kucaklarında teslim-i ruh edip o mübarek toprakta defnolmamı, kalben niyaz ettim. Hizb-ül Ekber-ül Kur'anı açtım. Birden bu âyet-i kerime

وَ اصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَ سَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ

karşıma çıktı. "Bana bak!" dedi. Ben de baktım, üç kuvvetli emare ile mana-yı işarî bana ve bize teselli veriyor. Şimdi başımıza gelen bu musibeti bir cihette hiçe indirdi ve Isparta'ya mevkufen beşinci nefyimi, o kalbî duamın kabul olmasına delil eyledi.

Birinci emare: (Şeddeler sayılır) hesab-ı ebcedî ile binüçyüz altmışiki (1362), bu senenin Arabî aynı tarihine tevafuk edip, manasıyla der: "Sabreyle! Başına gelen kaza-yı Rabbaniyeye teslim ol! Sen inayet gözü altındasın, merak etme! Gecelerde tesbihat ve tahmidata devam eyle!"

Tahlil: Üç ر , altıyüz (600); dört ن , ikiyüz (200); bir س bir م , yüz (100); bir ص , bir ف , bir م , iki yüz on (210); dört ك , bir ع , yüz elli (150); üç ح , bir و , bir ى , kırk (40); bir ل , dokuz ب , bir د, bir و , dört "elif", altmış iki (62) eder. Yekûnü binüçyüz altmışiki (1362) ederek, bu senenin aynı tarihine ve başımıza gelen musibetin aynı dakikasına tam tamına tevafuku, kuvvetli bir emaredir.

........

Üçüncü emarenin beyanına şimdilik lüzum olmadığından yazdırılmadı.

Said Nursî

3. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

(Başta üçüncü sahifenin âhirinde “Kur’ân bizi siyasetten şiddetle men’etmiş” cümlesinin bir izâhıdır ve hâşiyesidir.)

Bu defaki küçük müdafaatımda ve istidamda demiştim ki:

Risale-i Nur'daki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten men'etmiş. Çünki masumlar belaya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunun izahını istediler. Ben de dedim:

Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harbden gelen istibdadat-ı askeriye ve dalaletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak, o halette o da azlem olacak veyahud mağlub kalacak. Çünkü mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir-iki adamın hatasıyla yirmi-otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder.

Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zayiata mukabil yalnız biri kazanır, mağlub vaziyetinde kalır.

Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesiyle, o ehl-i hak dahi bir-ikinin hatasıyla yirmi-otuz bîçareleri ezseler, o vakit hak namına dehşetli bir haksızlık ederler.

İşte Kur'anın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik.

Hem madem herşey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zor ile, icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adalete, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zıddır, muhaliftir.

Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zabıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur.

Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir taun-u beşerî ve maddiyyunluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevketmek var.

Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevketseler, Kur'anın kuvvetiyle, Allah'ın inayetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr-ü mutlaka ve o zındıkaya teslim-i silâh etmeyiz!..

Said Nursî

4. Parça[]

(Bu gelen fıkra buraya müsveddeye girdi. Belki bir hikmeti var diye çıkarmadık.)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Bu hâdise tesiriyle ben kendimi masum kardeşlerime rıza-yı kalb ile feda etmeye kat'î azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte, Celcelutiye'yi okudum. Birden hatıra geldi ki, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh: "Yâ Rab! Eman ver!" diye dua etmiş; inşâallah, o duanın sırrıyla selâmete çıkarsınız.

Evet, Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, Kaside-i Celcelutiye'de iki suretle Risale-i Nur'dan haber verdiği gibi, Âyet-ül Kübra Risalesine işareten

وَ بِاْلاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّٖى مِنَ الْفَجَتْ

der. Bu işarette îma eder ki: Âyet-ül Kübra yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek ve Âyet-ül Kübra hakkı için o fecet ve musibetten şakirdlerine eman ver, diye niyaz eder, o risaleyi ve menbaını şefaatçı yapar. Evet Âyet-ül Kübra Risalesinin tab'ı bahanesiyle gelen musibet, aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti.

Hem o kasidede Risale-i Nur'un mühim eczalarına tertibiyle işaretlerin hâtimesinde, mukabil sahifede der:

وَ تِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصَّهَا ٭ وَ حَقِّقْ مَعَانٖيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ

Yani: "İşte Risale-i Nur'un sözleri harfleri ki, onlara işaretler eyledik. Sen onların hâssalarını topla ve manalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur." der. "Harflerin manalarını tahkik et." karinesiyle manayı ifade etmeyen hecaî harfler murad olmayıp, belki kelimeler manasındaki "Sözler" namıyla risaleler muraddır.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسٖينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

5. Parça[]

RESMİ, BİR CİDDİ HASB-I HÂLİMİ VE EHEMMİYETLİ ŞEKVÂLARIMI, DENİZLİ MAHKEMESİNİN REİSLERİNE VE MÜDDEİUMÛMÎSİNE VE SORGU HÂKİMLERİNE TAKDİM EDİYORUM.

Efendiler! Yirmi seneden beri, hayât-ı içtimâiyeyi âhiret hesabına olmadan, alâkası düşüncesi beni incittiğinden bilemiyorum. İfadedeki kusurlarıma bakmayınız, afvediniz.

Ben dokuz sene evvel, dünyaca bir büyük adamın evhamına uğradım. Yüz risâlelerimi tetkikten sonra, yalnız bir risâlemi, bir iki meselesiyle, bir sene ceza verdiler. Ben de, hem o cezayı, hem sekiz sene haps-i münferid hükmünde, bir odada karakol karşısında, yalnız vakit geçirdim. Tâ ki, ehl-i siyasetin evhamına dokunacak bir halim bulunmasın. Kastamonu hükümeti ve adliyesi ve zabıtası beni tasdik eder. Ve o cezadan sonra çok def’a menzilimi taharrilerde, karışık bir hâlim görünmedi ve bulunmadı. Eğer bulunsa idi, ya Kastamonu hükümeti bilmedi veya aldırmadı. Benden ziyâde onlar mes'ul olur.

Mâdem hükümet prensibi, cumhuriyetin serbestiyet-i vicdan düstûruyla. dinsizlere sefahetçilere ilişmiyor. Elbette mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete karışmayan dindarlara da, o prensip hükmüyle ilişmez ve ilişmemeli.

Kastamonu'da sekiz sene nezaret ve tarassut altındaki hayatım, zâbıta ve adliyenin tasdikiyle sabittir ki; şimdi bana ilişenler, hükümet-i cumhuriyenin prensibi ile ve kanunu ile değil, belki evham ve garaz yüzünden, habbeyi kubbe yaptılar. Evet, vehim ve inat ile, bir habbeyi bir dağ gibi gösterdiklerinin çok emârelerinden, iki üçünü müsaadenizle beyân ediyorum.

Birisi: On beş sene evvel bana hizmet eden ve Eskişehir Mahkemesinde beraatinden sonra, daha hayatından dahi haberim olmayan ba’zı zatları ve hiç görmediğim ve bir mektupta çabuk Kur’ân okumuş ve îmanî risâleleri yazıyor diye hoşuma gitmiş, ben de Maşaallah, Barekellah dediğim, on iki on üç yaşlarında tahmin ettiğim ba’zı çocukları ve Eskişehir Mahkemesinde bahsi geçen, fakat ehemmiyet verilmeyen bir kısım eski mektuplarım yüzünden, ba’zı rençber ve esnafları ellerine kelepçe vurup, benim şimdiki mevhum suçumun şerikleri olarak, taht-ı tevkife alınmalarıdır.

İkincisi: Kastamonu adliyesi ve zâbıtası, gâyet dikkatli bir aramada, bütün kitaplarımı ve mektuplarımı ve gizli eşyamı aldıkları halde,. beni değil tevkif, belki kitaplarımı ve eşyamı taahhüdlerine binâen, bana iade edeceklerini beklerken, birden Isparta müddei umûmîsinin tevkif iş'arı üzerine, adliyedeki emanetlerimi almadan sevk edildim.

Isparta'da gayr-i mevkuf olarak bir sual cevap beklerken, en müthiş bir câni gibi, tecrid-i mutlak içinde, gâyet âdi bir bahâne ile, yâni bir jandarmanın akşam namazımı, yol üstünde câmiin dışında kazaya kalmamak için müsaade etmesi bahânesiyle, öyle bir sıkıntı, o müdde-i umûmînin emriyle verildi ki, ifadeye gittiğim vakit, hem benim, hem ma’sûm biçâre arkadaşlarıma ve yolda şimendifer içinde kelepçe vurmalarıdır.

O risâle ile isim müşabeheti bulunan ve sırf îmanî olan Yedinci Şuâ eski harfler ile tab' edilmesi sebebiyle, o yedinciyi bu Beşinci Şua tevehhüm edip, yirmi senelik Risâle-i Nur eczalarını ve on beş seneden beri yazılan ve ele geçen mektupları, ne mürûr-u zamanı, ve ne de afv kanunlarını ve ne de, Eskişehir Mahkemesinin tebrie ve tahliye ve tasfiyesini nazara almayarak, öyle lüzumsuz ve ma’nasız sualler ve verdikleri yanlış ma’nalarla, Isparta müddei umûmîsi muahezeye çalıştı.

Ezcümle: Yirmi sene evvel, bir rivâyete binâen demiştim: “Dehşetli Süfyan İstanbul'da ölecek. Dikilitaşta şeytan bağıracak ve dünyaya işittirecek. Yâni radyo ile öldü diye ilân edecek” İşte bu cümledeki “diye” kelimesini müddei umûmî okumadı ve i’tirâz etti. “Sen öldü diyorsun” dedi. Ben de dedim; “diye” kelimesi var, sonra sustu. Daha çok emâreler var ki, bana karşı bir habbeyi, evham ve garaz yüzünden yüz kubbe yapılmış.

Hatta en acibi şudur ki, hiçbir şey bulamadıklarından, Eskişehir Mahkemesinden beraat kazandığımız, “Tarikatçılık, cem'iyyetçilik ve dîni hissiyatı âlet etmek, emniyet-i dâhiliyyeye zarar vermek” ihtimali ve imkânı gibi, eski nakaratı tazelemek ve yüz elli sahifelik müdafaâtım ile, gâyet kat’i reddedilen o asılsız bahâneler ile, bizi muaheze etmeleridir.

Ben, bütün bu asılsız bahânelere karşı derim:

Eğer bu sekiz sene bana dikkatle bakan ve ilişmeyen Kastamonu hükümetini ve dokuz sene evvel, bir iki risâlenin bir iki mes'elesiyle, yalnız bir sene ceza verebilen, başkasına ilişmeyen, Eskişehir Mahkemesini ve bir sene evvel Risâle-i Nur'un bütün eczalarını, üç ay tetkikten sonra aynen iade eden Isparta Adliyesini itham edebilirlerse ve şimdi benim münâsebetimle tevkif olunanların münâsebetleri derecesine, benimle ve Risâle-i Nur'la münâsebetleri bulunan ve bu milletin ruhen en mübârek ve bir cihette ve keyfiyetçe ekseriyet teşkil eden, o hadsiz ve zararsız mütedeyyin zatları mahkemeye sokabilirlerse o vehham mu'terizler, Risâle-i Nur'un bu yeni meselesini muannid ve hakkımda evhamlı Isparta müddei ûmumisi gibi, inceden inceye tetkike çalışıp, o yirmi sene mahsulunu, birden bu senenin mahsulüdür, hiç afv kanununa rast gelmemiş diye bizleri onunla ithâm ederek, mahkemeye verebilirler.

Yoksa koca milletin hatırı olan adâlet ve hak ve kanunu, ba’zı şahısların hatırı için kırmakla, en ziyâde bîtaraf ve hiç te'sirat-ı hâriciye altına girmeyen ve pâdişâhları âdi adamlar sırasında önünde diz çöktüren, mâhiyet-i adâlet, onları dâiresinin haricine atacak.

Ben Denizli Mahkemesine teslim olmuşum. Onu hakkımda bir adâlet dâiresi bilmek ve görmek, Hâlıkımın rahmetinden beklerim.

Mâdem, şimdi hayatım Denizli Mahkemesiyle alakadardır. Elbette sıhhatim dahi ona bakar. Ben hastalığım için şefkatli bir hekim istedim, bekledim. Gelmeden, burada doktorların hey'etine yazdığım istirhamnâmeyi, şimdi benim bir resmi merciim mahkemenin hâkimlerine sûretini takdim ediyorum.

Doktorlara hitaben yazmıştım ki;

Siz hekim olmak haysiyetiyle şefkat etmek, sizin meslekçe ehemmiyetli bir seciyeniz olması ve hakîkat-ı mevti ve ölüm mâhiyetini, her taifeden ziyâde sizin bilmenizin lüzumu ve küçük bir kâinat hükmünde olan insanın teşrihatındaki hikmet-i Rabbânîye, her meslekten ziyâde mesleğinizde medâr-ı nazar bulunması nokta-i nazarda, müddei umûmîden evvel bizimle alakanız var.

Çünkü bu meselemizde, bütün vatanı alakadar edecek olan Risâle-i Nur'a bir nevi taarruz var. Risâle-i Nur ise, ism-i Hakîm ve ism-i Rahîme mazhar olduğu için, en ehemmiyetli bir esası da şefkat olduğundan büyük bir ma’nevî doktordur. Ve her gün nev-i beşerde otuz bin cenaze ile, (Ölüm haktır) diye imza edilen, hakîkat-ı mevtin tılsımını ve dehşetli ölümün sevimli muammasını açarak, sırr-ı Kur'ân ile ölümü, yüz binler adam hakkında idam-ı ebedi mâhiyetinden çıkarıp, terhis tezkeresine çeviren ve ehl-i îman hakkında ölüm, terhis tezkeresi olduğunu, o derece kat’i isbat etmiş ve hakîki teselli vermiş ki, yirmi seneye yakındır, zındıklara maddiyunlara, tabiiyyunlara meydan okuduğu halde, hiçbir feylesof, hiçbir mes'elesini cerh edememiş olan Risâle-i Nur'u müdafaaya mecbûr olduğumdan ve sıhhatim birkaç vecihte muhtel olmasından, nazar-ı şefkatinizi ciddi bir sûrette rica ediyorum.

Çünkü ben on sekiz senedir, bir içtimâî hastalık sebebi ile, haps-i münferid hükmünde, münzevi yalnız yaşamışım ve yirmi senedir yine, içtimâî ma’nevî bir rahatsızlık cihetiyle, hiçbir gazeteyi ne okudum ve ne dinledim ve ne de merak ettim. Ve yine ehemmiyetli bir maraz-ı içtimâî cihetiyle, şimdi iki sene ve iki aydır, zemin yüzündeki harplerden ve hâdiselerden, hiçbir haber almadım ve merak etmedim ve sormadım. Halbuki ben Risâle-i Nur i’tibâriyle, binler adam kadar alakadarım.

Saniyen: Gerçi, ben, on sekiz sene haps-i münferid hükmünde, yalnız bir odada yaşamışım. Fakat menzilim, bu haps-i münferid gibi dar, rutubetli ufûnetli, manzarasız, Güneşşsiz değildi. Teneffüs ederdim. Bir iki dostumla görüşürdüm.

Hem şimdi ihtiyarım, yetmiş yaşındayım. Hem zaîfim, iyi bir hizmetçiye ihtiyacım var. Hem kırk elli senelik bir kulunç illetine müptelayım. Soğuğa dayanamıyorum. Bu geçen bütün Ramazanda, yalnız iki ekmek yiyebildim. Onun için benim sıhhatimin muhafazası, bu ağır şerâit altında, vazifenize ve himmetinize bakar

Benim ehemmiyetsiz şahsım, şahsım i’tibârıyla sıhhatim dahi ehemmiyetsizdir. Fakat mâdem zararsız bir sûrette, hem vatana, hem millete, hem idareye, hem asayişe, hem inzibata, büyük faideleri tahakkuk eden ve yüz bin adamlar, onunla îmanlarını tehlikelerden kurtaran ve yüz otuz risâle, binler nüshalarıyla nâşir-i efkârı bulunan ve dünya cereyanlarından hiçbir cereyanla alakası bulunmayan ve siyasetten bilkülliye tecerrüd eden ve asılsız bir evham yüzünden, bir seneden beri aleyhine hücum planı çevrilen îmanî ve Kur'ânî ve sırf uhrevî bir tâife-i azîmenin müdafaâsı ve evhamın zararından kurtulması, benim sıhhatim ile ve i’tidâl-i demimle bağlanmış.

Elbette siz, binler ma’sûm şâkirdlerin hayır duâlarını kazanmak niyetiyle, sıhhatimin şerâitine ciddiyetle bakarsınız. Tevkif altına alınmış müttehem adamın sıhhati ne ehemmiyeti var diye yalnız resmi baksanız, hekimlikteki hikmet ve şefkat ve insaniyet incinecekler. Benim de şimdiki insanlardan ümidim kesilecek.

Hayli ihtiyar, çoktan hasta ve çok zaîf ve cidden tam müteessir mevkuf

Said Nursî

6. Parça[]

Efendiler, Hâkimler;

Çok geniş, Risâle-i Nur'a âid, Isparta müddei ûmumisinin hem mükerrer, hem intizamsız, hem muhtelif, hem çok suallerine karşı, benim de Risâle-i Nur'u müdafaâ mecbûriyetiyle, böyle intizamsız ve parça parça ve ba’zan mükerrer ifadelerime, nazar-ı müsamaha ile bakmanızı rica ederim.

Risâle-i Nur'un kıymetini gösteren ba’zı husûsi mahrem risâleler ki; Kerâmat-ı Aleviye ve Kerâmat-ı Gavsiye ve İşârât-ı Kur'âniye risâleleridir.

Elinize geçmek ve geçmiş ihtimaliyle derim: Bu mahkemenin, Risâle-i Nur'a i’tirâz ve tenkit değil, onu müdâfaâ etmek bir vazifesi olduğunu iddia ediyorum.

Evet, vahdet-i mesele cihetiyle, o mezkur üç mahrem risâleler, yüzer işârâtıyla Risâle-i Nur'u tasdik ve hakkaniyetine imza basıyorlar. Bir da’vada bu kadar emâreler şehâdet ettikleri halde, o da’va çürütülmez.

Risâle-i Nur'un arkasında otuz üç âyât-ı Kur'âniye işârâtı ve Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh'ın üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbaratı ve Gavs-ı A'zamın sarahata yakın şehâdatı vardır. Ona hücum, bunlara hücumdur.

Evet, mâdem ölüm öldürülememiş ve kabir kapısı kapanmıyor ve hayat-ı dünyeviye sür'atle hiçliğe gidiyor, elbette Risâle-i Nur gibi kudsi ve kat’i bir esere eşedd-i ihtiyaç vardır.

7. Parça[]

(Bu fıkra dahi müsveddeye girdi, daha çıkarmadık)

Hapisteki kardeşlerime yazdığım bir mektubdur.

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Sorgu hâkimi beni isticvab için çağırdığı gün, ben kardeşlerimi nasıl müdafaa edeyim diye düşünürken, İmam-ı Gazalî'nin "Hizb-ül Masun"unu açtım. Birden bu âyetler nazarıma göründü:

اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا ٭ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ

اَللّٰهُ حَفٖيظٌ عَلَيْهِمْ ٭ طُوبٰى لَهُمْ

Baktım ki: Birinci âyet, -şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa,

اٰمَنُوا

deki "vav" dahi meddedir- makam-ı cifrîsi ve ebcedîsi binüçyüz altmışiki (1362) eder ki, tam tamına bu senenin aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz zamana, hem manası, hem makamı tevafuk ediyor. Elhamdülillah dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor.

Sonra hatırıma geldi ki: "Acaba netice ne olacak?" diye merak ettim. Gördüm:

اَللّٰهُ حَفٖيظٌ عَلَيْهِمْ ٭ طُوبٰى لَهُمْ

deki iki cümle, tenvin sayılmak şartıyla, makam-ı cifrîsi aynen binüçyüz altmışiki, (eğer bir med sayılmazsa, iki; eğer sayılsa, üç eder) tam tamına hıfz-ı İlahiyeye pek çok muhtaç olduğumuz bu zamanın, bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihine tevafuk ederek, bir seneden beri büyük bir dairede ve geniş bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında mahfuziyetimize teminat ile teselli veriyor.

Risale-i Nur’un bu hâdisede daha parlak fütuhatı hâkim dairelerde bulunmasından şimdiki muvakkat tevakkuf bizi me'yus etmez ve etmemeli. Ve Âyet-ül Kübra'nın tab'ı sebebiyle müsaderesi, onun parlak makamına nazar-ı dikkati her taraftan ona celbetmesine bir ilânname telakki ediyorum.

مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ

en güzel bir düstûr-u tesellidir.

Bu teslimiyetle beraber, gâyet kuvvetli bir tesanüde ve birbirinin kusuruna bakmamaya ve Risâle-i Nur'a karşı alakayı gevşetmek değil, belki daha ziyâde kuvvetleştirmeye şiddetle ihtiyacımız var.

Ben görüyorum, bize hücum edenler, en ziyâde tesanüdümüzü bozmak istiyorlar ve en ziyâde bana karşı ihânet derecesinde hürmeti kırmaya çalışıyorlar. Güya Risâle-i Nur'a karşı hürmet, benden ileri geliyor. Beni kırmakla, o kırılır diye, divâneliklerinden zan ediyorlar.

Hem şiddetli bir sûrette konuşmakdan beni men’ediyorlar. Tâ ki hakîkat-ı mes'ele anlaşılmasın. Ve Risâle-i Nur sussun.

O bedbahtlar bilmiyorlar ki; benim zaif dilimin susmasıyla, etrafda binler kardeşlerimin kuvvetli dilleri ve Risâle-i Nur'un memlekette intişar eden binler nüshalarının parlak lîsanları konuşuyorlar. Ve susmazlar ve susturulmazlar.

Biz onların bütün tazyik ve sıkıntı vermelerine karşı, îman-ı tahkiki kuvvetiyle ve sırrıyla kabre îman ile girmek ve şirket-i ma’nevîye ile her birimiz, yüzer lîsanla duâ ve tesbihat ve a'mal-i saliha yapmak olan iki kudsî ve cihandeğer kıymetli ve medâr-ı sürûr kazancımızla mukabele edip, geçmiş zahmetlerin sevaplarını ve ma’nevî lezzetlerini ve gelecek meşakkatlerin hazırda yokluğunu düşünerek, yalnız hazır saatteki musîbete karşı, sabr içinde şükür etmeliyiz.

Mâdem ben, sizin elemlerinizle de müteellimim ve sizden pekçok ziyâde tazyika ma’rûz olduğum halde, sabır ve tahammül ediyorum, elbette sizler benim tesellilerime ihtiyacınız çok olmaz diye çok teselli yazmıyorum.

Said Nursî

8. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Emniyet Müdürü Müddei Umûmî ile beraber, hapiste yanıma geldikleri vakit, bu mektubu verdim. O da vâliye vermiş.

Emniyet dâiresindeki Hey'et-i Zâbıtaya bir ma’rûzatımdır.

Efendiler!

Benim başıma evham yüzünden gelen hâdise ile, hey'et-i zâbıta emniyet-i dahiliye cihetiyle çok alakadardır diye, size de bir hakîkatı beyân edeceğim. Çünkü hem Kastamonu'da, hem Ankara'da hem Isparta'da taharri me'murları ve komiserler, bizim esrarımızı anlamak için çok temas ettiler. Kastamonu zâbıtası bildi ki, biz zâbıta vazifesine endişe vermek değil, belki yardım ediyoruz. Ve Isparta zâbıtası dahi, müteaddid temasında bizi ve Risâle-i Nur'u ve şâkirdlerini, asayiş ve inzibat cihetinde yardımcı ve dost görmeğe başladılar. Hatta en mahrem esrarımızı ki, Isparta müddei umûmîsi dinlemesinden telaş ettiği halde, bila tereddüd Isparta zâbıtasına verecektim. Ve benimle gelecek sivil komiserler ile gönderecektim: Fakat beni kelepçelediler. Onlar da gelmediler. Ben de, gönderemedim.

Evet, gerçi şahsım i’tibârıyla, ehemmiyetsiz ve kıymetim yok, fakat kırk senedir memleketin çok yerleriyle alakadar olmuşum. O yerlerde ciddi dostlarım ve hakîki kardeşlerim ve Risâle-i Nur dersinde arkadaşlarım kesretle varlar.

Eğer onların vaziyeti, inzibat ve asayiş lehinde olmasa idi, elbette şimdiye kadar, bir vukuatları görünecekti.

Halbuki hem Eskişehir Mahkemesinde, hem bu def’a da vukuata binâen değil, belki imkâna bina edilmiş. Yâni, yapmış diye ilişmiyorlar, belki yapabilir diye, evham yüzünden ilişiyorlar.

İşte buranın zabıtasına, en mahrem esrarımı bilaperva içine alan müdafaatımı, isterlerse takdim edeceğim. Çünkü ekser vilayetlere Risâle-i Nur ve şâkirdleri girmişler. Herhalde Denizli'ye eğer girmemişse, girecek.

Böyle hasbi, fahri bir tarzda fenalığı, ahlaksızlığı, anarşiliği, serseriliği izaleye ciddi çalışan ve te'siratını Kastamonu'da ve Isparta havalisinde gösteren yılmaz, geri çekilmez bir inzibat kuvvetini, buranın emniyet dâiresi nazara alıp, asayiş lehinde isti'mal etmek varken, bu kuvvete endişeli ve müttehem nazariyle baksa birkaç cihette zarardır diye arz ediyorum.

Ben buranın adliyesine karşı ehemmiyetsiz şahsım değil, belki memlekete zararsız bir sûrette menfaatli ve kıymetli Risâle-i Nur ve şâkirdlerini nazara alıp müdafaa ettiğim halde, “Sen kendini müdafaa et” diye beni acip bir câni tarzında her şeyden ve konuşmaktan tecrit ve haps-i münferide, ve sıhhatime ve ihtiyarlığıma tam dokunacak bir şekilde soktular.

Sonra doktorları hastalığım haysiyetiyle istedim. Onlara hitaben derdimi yazdım. Birkaç gün te'hirden sonra, bir doktor geldi. Öyle bir acele ile baktı ki; “Güya müttehem ve vatana muzır bir şahsiyetin sıhhati ne ehemmiyeti var.” diye ma’nasını fehm ettim. Daha onlara hitaben yazdığım istirhamnâmeyi vermedim. Şimdi en son size de müracaat ediyorum. Bu gurbette hiç dost bulamayan ve herkes ona müttehem nazarıyla bakan bir adamın derdini de dinlemek gerekdir.

Bir vazife ile, bir sivil polis gönderebilirsiniz. Tâ ki hakîkat-i hâli anlasın, size haber versin. Ve Isparta ve Denizli adliyelerine karşı müdafaatımın sûretini size getirsin. Ve zâbıta ile Risâle-i Nur şâkirdlerinin ortasına anlaşmamazlık girmesin.

Haps-i münferidde mevkuf

Said Nursî

9. Parça[]

(En mühim parça budur)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

Bir Cuma gününün birkaç saatinin bir mahsulüdür

Yirmi senedir hayat-ı içtimaiyeyi ve bilhâssa böyle resmî ve ince ve siyasî hayatı terketmişim. O hallere karşı alınması lâzım gelen vaziyeti bilmiyorum ve düşünmüyorum ve düşünmesi beni cidden incitiyor. Fakat mecburiyetle başka mahkemede insafsız bir zâtın intizamsız ve mükerrer ve lüzumsuz pekçok suallerine verdiğim cevabların hâtimesi ve hülâsası olan bu intizamsız müdafaatım ve istidamda belki saded harici ve lüzumsuz tekrarat ve intizamsızlık ve aleyhime dönecek şiddetli tabirler ve bilmediğim yeni kanunlara muhalif ifadeler bulunabilir. Fakat madem hakikat üzere gidiyor, hakikatın hatırı için o kusurlara bakmamak gerektir. O istida ve müdafaatım, "Dokuz Esas" üzerine gidiyor.

Birincisi:

Madem hükûmet-i cumhuriye, cumhuriyetteki hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmiyor. Elbette dindarlara ve takvacılara da ilişmemek gerektir. Ve madem dinsiz bir millet yaşamaz ve Asya din noktasında Avrupa'ya benzemez ve İslâmiyet hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde hristiyanlığa uymaz ve dinsiz bir müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın tehacümatına karşı, salabet-i diniyesini kahramanane müdafaa eden bu vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyanet, salahat ve bilhâssa iman hakikatlarının öğrenmesi yerlerine hiçbir terakkiyat, hiçbir medeniyet tutamaz ve o ihtiyacı onlara unutturamaz.

Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risale-i Nur'a adalet ve kanun ve asayiş cihetinde ilişemez ve iliştirmemeli.

İkinci Esas:

Madem bir şeyi reddetmek başkadır ve onun ile amel etmemek bütün bütün başkadır. Ve her hükûmette şiddetli muhalifler bulunur ve Mecusi hâkimiyeti altında Müslümanlar ve hükûmet-i İslâmiye-i Ömeriyede Yahudiler ve Hristiyanlar bulunması ve asayişe ve idareye ilişmeyenin hürriyet-i şahsiyesi her hükûmette vardır ve ilişilmez ve hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz.

Ve madem asayişe ve idareye ve siyasete ilişmek isteyen herhalde hiç şübhesiz gazetelerle ve dünya hâdisatı ile alâkadar olacak, tâ kendine yardım eden cereyanları ve vaziyetleri ve hâdisatı bilsin, tâ yanlış ayağını atmasın.

Ve Risale-i Nur ise; şakirdlerini o derece men'etmiş ki, benim yakın dostlarım biliyorlar ki; yirmi beş senedir değil gazeteleri okumak, belki sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terkettirmiş. Şimdi on senedir, kat'iyyen dünya cereyanlarından ve vaziyetlerinden, Alman'ın mağlubiyeti ve Bolşevik'in istilasından başka hiçbir haber almayacak derecede beni hayat-ı içtimaiyeden çekmiş.

Elbette ve elbette, hikmet-i hükûmet ve kanun-u siyaset ve düstur-u adalet bana ve benim gibi kardeşlerime ilişemez ve ilişen herhalde ya evhamından, ya garazından veya inadından ilişir.

Üçüncü Esas:

Sâbık mahkememizde bir müddeiumumînin yanlış bir mana ile Beşinci Şua'ya dair suallerinde kanun hesabına değil, belki bir ölmüş şahsın dostluğu taassubu hesabına manasız ve lüzumsuz itirazları sebebiyle bu gelecek uzunca tafsilâtı vermeğe mecbur oldum.

Evvelâ:

Bu Beşinci Şua'yı hükûmetin eline geçmeden evvel biz mahrem tutuyoruz, (1) neşretmiyoruz (2).

Hem bütün taharrilerde bende bulunmadı. (3)

Hem sekiz senede bir iki defa, bir iki saat elime geçti. (4)

Hem maksadı yalnız avamın imanlarını şübhelerden ve müteşabih hadîsleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. (5)

Hem ehl-i siyaset ve dünya ile mübareze etmez, yalnız ihbar eder. (7)

Hem şahısları tayin etmiyor. (8)

Küllî bir surette, bir hakikat-i hadisiyeyi beyan eder. Fakat bir zaman sonra o küllî hakikati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni te'lif edilmiş zannıyla itiraz ettiler.

Hem o risalenin aslı, Dâr-ül Hikmet'ten daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra tanzim edildi, Risale-i Nur'a girdi. Şöyle ki:

Hürriyetten bir sene evvel İstanbul'a geldim. O zaman Japonya'nın baş kumandanı, İslâm ülemasından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sual ettiler.

Ezcümle: bir hadîste: "Âhirzamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar, alnında (Hâzâ kâfir) yazılmış bulunur." diye hadîs var deyip benden sordular.

Dedim: "Bir acib şahıs, bu milletin başına geçer ve sabah kalkar başına şapka giyer ve giydirir."

Bu cevabdan sonra bunu sordular: "Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?"

Dedim: "Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşâallah müslüman edecek."

Sonra dediler: "Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile Süfyan olduğu bilinecek?"

Ben de cevaben dedim: "Bir darb-ı mesel var: Çok israflı adama "Eli deliktir" denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zayi' oluyor, deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya mübtela olup, onun ile hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak."

Sonra birisi sordu ki: "O Süfyan öldüğü zaman İstanbul'da Dikili Taş'ta şeytan dünyaya bağıracak ki; filan öldü."

O vakit ben dedim: "Telgrafla haber verilecek." Fakat bir zaman sonra radyo çıkmış işittim. Eski cevabım tam değilmiş bildim.

Sekiz sene sonra Dâr-ül Hikmet'te iken dedim: "Şeytan gibi radyo ile dünyaya işittirecek."

Sonra Sedd-i Zülkarneyn ve Ye'cüc ve Me'cüc ve dabbetülarz ve Deccal ve nüzul-ü İsa (A.S.) hakkında sualler sormuşlardı. Ben de cevab vermiştim. Hattâ eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar.

Bir zaman sonra Mustafa Kemal iki defa şifre ile, Van vilayetinin eski valisi ve benim dostum Tahsin Bey'in vasıtasıyla beni -neşredilen Hutuvat-ı Sitte'ye mükâfaten taltif için- Ankara'ya celb etti, gittim. Şeyh Sünusî Kürdçe lisanı bilmediğinden beni onun yerinde üçyüz lira maaşla vilayat-ı şarkıye vaiz-i umumîsi, hem meb'us, hem diyanet riyaseti dairesinde Dâr-ül Hikmet a'zâlarıyla beraber eski vazifem ile memnun etmek ve benim Van'da temelini attığım Medreset-üz Zehra ve şark dârülfünunuma Sultan Reşad'ın verdiği ondokuz bin altun lira -ikiyüz meb'us içinde yüzaltmışüç meb'usun imzasıyla- yüzellibin banknota iblağ edilerek kabul edildiği halde; ben Beşinci Şua aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarfettim. Fakat bazı zalim ve insafsız memurlar, bana dünyaya bakacak iki-üç risaleyi yazdırdılar.

Sonra bazı zâtlar, âhirzaman hâdisatını haber veren müteşabih hadîsleri sual etmek münasebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim. Risale-i Nur'un Beşinci Şuaı namını aldı.

Risale-i Nur'un numaraları, te'lif tertibiyle değil. Meselâ, Otuz üçüncü Mektub, Birinci Mektub'dan daha evvel te'lif edilmiş ve bu Beşinci Şua'nın aslı ve Risale-i Nur'un bir kısım eczaları, Risale-i Nur'dan evvel te'lif edilmiş. Her ne ise...

Bu makamda bir müddeiumumînin, Mustafa Kemal'e dostluğu taassubuyla, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış itiraz ve sualleri beni bu saded harici gibi izahatı vermeğe mecbur eyledi. Ben onun, adliye kanunu namına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misal olarak beyan ediyorum.

O Dedi: "Beşinci Şua'da sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki, onu rakıdan ve şarabdan su tulumbası gibi tabirlerle tezyif etmişsin?"

Ben onun bütün bütün manasız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukabil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun bir hissesi olabilir. Nasılki ordunun ganîmeti, malları, erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.

Evet, nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, âdeta vatan haini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü bütün şerefi ve manevî ganîmeti o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfîler ve tahribat ve kusurlar başa verilir.

Çünkü bir şeyin vücudu, bütün şeraitin ve erkânının vücudu ile olur ki; kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademi ile ve bir rüknün bozulması ile olur, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücudîdir. Başlar sahib çıkamazlar. Fenalıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir. Reisler mes'ul olurlar. Hak ve hakikat böyle iken nasılki bir aşiret fütuhat yapsa "Âferin Hasan Ağa", mağlub olsa "Aşirete tuh" diye aşiret tezyif edilse, bütün bütün hakikatın aksine hükmedilir. Aynen öyle de; beni ittiham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatın aksine bir hatasıyla, güya adliye namına hükmetti.

Aynen bunun hatası gibi: Eski harb-i umumîden biraz evvel, ben Van'da iken bazı dindar ve müttaki zâtlar yanıma geldiler. Dediler ki: "Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirak et. Biz bu reislere isyan edeceğiz."

Ben de dedim:

"O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onun ile mes'ul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüzbin evliya var. Ben bu orduya karşı kılınç çekmem ve size iştirak etmem."

O zâtlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler, neticesiz Bitlis hâdisesi vücuda geldi. Az zaman sonra, harb-i umumî patladı. O ordu, din namına iştirak etti, cihada girdi. O ordudan yüzbin şehidler evliya mertebesine çıkıp beni o davamda tasdik edip kanlarıyla velayet fermanlarını imzaladılar. Her ne ise..

Biraz uzun söylemeye mecbur oldum. Çünkü hiçbir hissiyatla ve haricî tesiratla müteessir olmamak mahiyetinin kat'î bir hâssası bulunan adalet hakikatı namına, cüz'î ve hata hissiyat ve tarafgirlik ile bize ve Risale-i Nur'a karşı müzeyyifane hareket eden bir müddeiumumînin acib vaziyeti, beni bu uzun ifadeye sevketti.

Dördüncü Esas:

Eskişehir Mahkemesi, yüzer risaleleri ve mektubları dört ay tedkikten sonra yalnız yüzyirmi adamdan, onbeş adama altışar ay ceza ve bana da, yüz risaleden yalnız bir-iki risalede onbeş kelime ile bir sene ceza verebildi. Tarîkatçılık ve cem'iyetçilik ve şapka mes'elelerinde beraet ettirdiler. Biz dahi o cezayı çektik. Ondan sonra Kastamonu'da çok defa taharrilerde hiçbir ilişiğimi bulmadılar. Ve kaç sene evvel Isparta'da mahrem ve gayr-ı mahrem Risale-i Nur'un bütün eczaları bilâ-istisna hükûmetin eline geçti. Üç ay tedkikten sonra umumu sahiblerine iade edildi. Birkaç sene sonra, Denizli ve Ankara Mahkemelerinde bütün risaleler iki sene kaldı. Tamamen bize iade edildi.

Madem hakikat budur: Beni ve Risale-i Nur'un şakirdlerini ittiham eden ve o gibi kanun namına kanunsuz ve garazla ve hissiyatla bizi muahaze edenler, elbette bizden evvel hem Eskişehir Mahkemesini, hem Kastamonu hükûmetini ve zabıtasını, hem Isparta Adliyesini, hem Denizli Mahkemesini, hem Ankara'nın Ağır Ceza Mahkemesini ittiham edip, onları -varsa- suçumuza tam teşrik ediyorlar.

Çünkü bir suçumuz olsa idi, bu üç-dört hükûmet yakınında çok zaman tecessüsüyle görmedi veya aldırmadı ve iki mahkeme iki sene inceden inceye bakıp bilmedi veya aldırmadı; bizden ziyade onlar suçlu olurlar. Halbuki bizde dünyaya karışmak arzusu bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.

Evet, Divan-ı Harb-i Örfî'de ve Mustafa Kemal'in hiddetine karşı divan-ı riyasette, şiddetli ve dokunaklı ve serbest müdafaa eden bir adam, onsekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor diye onu ittiham eden, elbette bir garazla eder. Biz Denizli müddeiumumîsinden ümid ettiğimiz gibi, Afyon müddeiumumîsinden de ümid ederiz ki; bizi böylelerin itirazından ve garazlarından kurtarsın ve hakikat-ı adaleti göstersinler.

Beşinci Esas:

Risale-i Nur şakirdlerinin, mümkün olduğu kadar, siyasete ve idare işine ve hükûmetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünkü hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her şeye bedel kâfi geliyor.

Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklaliyetini ve ihlasını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak.

Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdad ile, birinin hatasıyla onun masum çok tarafdarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa, mağlub düşecek.

Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında, Kur'anın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatları bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek.

Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.

Altıncı Esas:

Bu mes'elede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale-i Nur'a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'ana bağlanmış ve Kur'an dahi arş-ı a'zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün. Hem bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç âyât-ı Kur'aniyenin işaratıyla ve İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın üç keramet-i gaybiyesi ile ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes'ul olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî telafi edilmeyecek derecede zarar olacak. [(*):[4]]

Risale-i Nur'a karşı gizli düşmanlarımızdan bazı zındıkların şeytanetiyle çevrilen plânlar ve hücumlar inşâallah bozulacaklar, onun şakirdleri başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle mağlub edilmezler.

Eğer maddî müdafaadan Kur'an men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şakirdler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet-i kat'iyye derecesinde onlara zulmedilse ve Risale-i Nur'a hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münafıklar bin derece pişman olacaklar.

Elhasıl;

Madem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize ve imanî hizmetimize ilişmesinler.

10. Parça[]

Denizli'nin insaflı Müddei umûmîsinin iddianâmesine karşı evvelen (beş altı esas) olarak, Müddei umûmî beye evvelce yazılan bir küçük müdafaayı, bir i’tirâznâme ve sâniyen mahkemenin elinde bulunan, Eskişehir müddei umûmîsinin iddianâmesine mukabil verilen, eski i’tirâznâme ve müdafaayı ve sâlisen küçük müdafaadaki (Beş altı esasa) (Üç dört esası) bir i’tirâznâme olarak, iddia makamına, ağır ceza mahkemesine takdim ediyorum:

Birinci Esas:

İddianâmade başka yerlerdeki sathî tahkikata binâen, bize bir cem’iyyet-i siyasiye noktasında bakmış. Buna cevabımız:

Evvelâ:

Bütün benim ile arkadaşlık eden zâtların şehadetiyle ondokuz seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve sormayan ve bu on sene beş aydır harb-i umumîden, Alman'ın mağlubiyetinden ve komünistin dehşetinden başka hiçbir haber almayan ve merak etmeyen ve bilmeyen bir adamın elbette siyasetle hiçbir alâkası yoktur ve siyasî cem'iyetlerle hiçbir münasebeti olmaz.

Ve Sâniyen:

Risale-i Nur'un yüz otuz parçaları meydandadır. İçinde imanî hakikatlardan başka bir hedef, bir maksad-ı dünyevî olmadığını anlayan Eskişehir Mahkemesi, -yalnız bir-iki risaleden başka- ilişmemesi ve Denizli Mahkemesi hiçbirine ilişmemesi ve koca Kastamonu zabıtasının sekiz sene zarfında daimî tarassudla beraber iki hizmetçimden ve yalnız üç adamdan başka bahane ile müttehem hiçbir kimseyi bulmaması kat'î bir hüccettir ki: Risale-i Nur şakirdleri hiçbir vecihle siyasî cem'iyet değiller.

Eğer iddianamedeki cem'iyetten maksadı, imanî ve uhrevî bir cemaat ise; ona cevaben deriz ki: Eğer dârülfünun talebelerine ve her nevi esnafa birer cem'iyet namı verilse, bize de o neviden bir cem'iyet namı verilebilir.

Eğer dinî hissiyatla emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl edecek bir cemaat namı veriyorsanız, buna mukabil deriz: Yirmi sene zarfında bu fırtınalı halde Nur şakirdleri hiçbir yerde hiçbir vukuatla emniyet-i dâhiliyeye ilişmemeleri ve iliştikleri ne hükûmetçe ve ne de mahkemelerce kaydedilmemesi bu ittihamı çürütüyor.

Eğer hissiyat-ı diniyeyi kuvvetlendirmesinden istikbalde emniyet-i dâhiliyeye zarar verebilir diye bir cem'iyet namı verilmiş ise buna mukabil deriz:

Evvelen:

Başta Diyanet Riyaseti, bütün vaizler aynı hizmeti görüyorlar.

Sâniyen:

Risale-i Nur şakirdlerinin değil emniyete ve asayişe zarar vermek, belki bütün kuvvet ve kanaatlarıyla milleti anarşilikten muhafaza ve emniyet ve asayişi temin etmek için çalıştıklarına delil ise, birinci esasta beyan edilmiş.

Evet, biz bir cemaatız. Hedefimiz ve proğramımız evvelâ kendimizi, sonra milletimizi i'dam-ı ebedîden ve daimî, berzahî haps-i münferidden kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhafaza etmek ve iki hayatımızı imhaya vesile olan zındıkaya karşı Risale-i Nur'un çelik gibi hakikatlarıyla kendimizi muhafazadır.

İkinci Esas:

Risalelerde bazı dokunaklı cümleler var diye başka yerlerin nâkıs ve sathî tahkikatlarına binaen bizi ittiham ediyorlar. Buna mukabil deriz:

Madem maksadımız iman ve âhirettir, ehl-i dünya ile mübareze değil. Ve madem o pek cüz'î ve yalnız bir-iki risaleye mahsus ilişmek kasdî değil, belki maksadımıza yürürken onlara çarpmışız. Elbette bir garaz-ı siyasî manasında olamaz. Ve madem imkânat başkadır, vukuat başkadır. Hakkımızda asayişe zarar yapmış değil "yapabilir" diye ittiham ise; herkes bir adamı öldürebilir diye ittiham gibi manasız bir ittihamdır. Ve madem yirmi sene müddetinde yirmibinler adamda ve binler nüshalar ve mektublarda hem Eskişehir, hem Kastamonu, hem Isparta, hem Denizli şiddetli tedkik ve taharrilerde hakikî bir suç teşkil edecek maddeleri bulamadılar. Eskişehir Mahkemesi bir şey bulamadığından mecburiyetle bir lastikli kanun maddesinden tek bir küçük risale ile bizi mes'ul ettiği gibi; bütün dinî dersini vereni dahi mes'ul eder bir tarzda, yüz adamdan onbeş adama altışar ay ceza verebildi. Acaba bizim gibi bir adamın sizden olsa, bir senede yirmi mahrem mektubları bu tarzda tedkik edilse, onu mes'ul ve mahcub edecek yirmi cümle bulunmaz mı? Halbuki bizde yirmi bin adamdan yirmi bin nüsha risale ve mektublarda hakikî mes'ul edecek yirmi cümle bulamamalarından gösteriyor ki:

Risale-i Nur'un hedefi doğrudan doğruya âhirettir. Dünya ile alış-verişi yoktur.

Üçüncü Esas:

Denizli Mahkemesi'nin insaflı müddeiumumîsinin başka yerlerin insafsız ve sathî zabıtnamelerine binaen iddianamede kaydettiği maddeler gibi Afyon Mahkemesi dahi sorguda gördüğümüz vaziyet delaletiyle, aleyhimizde aynı maddeler ve tarihsiz mektublar; hem yirmi ve onbeş ve on sene zarfındaki muhaberelerden ve kat'î cevabı üçüncü esasta ve iddiamın ikinci sualinde bulunan Beşinci Şua'da ve yüzotuz risalelerin yalnız dört-beş risalelerinde ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden geçen ve cezasını çektiren ve af kanunları gören ve Denizli beraetini gören mektublar ve risalelerde ittihamımıza medar bazı bahaneler var.

Acaba 31 Mart hâdisesinde Bâb-ı Seraskerî'de Şeyhülislâm ve ülemayı dinlemeyen sekiz taburu bir nutuk ile itaate getiren bir adam, sekiz sene zarfında -zabıtnamelere göre- çalışmış. Böyle yirmi-otuz adamı kandırabilmiş. Meselâ, koca Kastamonu'da beş adamı iğfal edebilmiş denilebilir mi? İşte Kastamonu'da, Denizli hâdisesinde mahrem ve gayr-ı mahrem bütün evrak ve kitablarımı odunlar yığını altından çıkarıp, üç ay tedkikten sonra yalnız Feyzi, Emin, Hilmi, Tevfik ve Sadık'tan başka kimseyi o koca Kastamonu'da bulmadılar. Bu beş zât ise, lillah için bana şahsî hizmet münasebetiyle ve üçbuçuk senede Emirdağı'nda üç kardeş ve üç-dört adamı bulup göndermişler. Eğer o sathî zabıtnameler gibi yapsa idim, beş-on değil belki beşyüz, belki beşbin ve belki beşyüz bin adamları kandırabilirdim.

O zabıtnamelerde ne kadar yanlışlar bulunduğuna, Denizli Mahkemesinde söylediğim gibi bir-iki nümuneyi beyan ediyorum:

Zaman-ı Saadetten şimdiye kadar cari bir âdet-i İslâmiyeye ittibaen Risale-i Nur'un hususî menba'ları olan yüzer âyât-ı meşhureyi büyük bir en'am gibi Hizb-i Kur'anî yaptığımızı, "Dinde tahrifat yapıyor" diye muahaze etmişler.

Hem bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnamede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesi bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi, bizi ittiham etmek istiyor.

Hem Ankara'da hükûmetin riyasetinde bulunan malûm birisine ettiğim itirazlara ve ağır sözlere karşı o reis mukabele etmeyip sükût etmesi ve o öldükten sonra, onun yanlışını gösteren bir hakikat-ı hadîsiyeyi kırk sene evvel beyandaki fıtrî ve lüzumlu ve küllî ve mahrem tenkidlerim, makam-ı iddia cerbezesiyle ona tam tatbik ile bize medar-ı mes'uliyet yapılmış. Ölmüş ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede? Hükûmetin ve milletin bir hatırası ve Cenab-ı Hakk'ın bir tecelli-i hâkimiyeti olan adalet kanunları nerede?

Hem biz hükûmet-i cumhuriye esaslarından en ziyade kendimize medar-ı istinad ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz hürriyet-i vicdan esası, bizim aleyhimizde medar-ı mes'uliyet tutulmuş; güya biz hürriyet-i vicdan esasına muarız gidiyoruz.

Hem bir risalede, medeniyetin seyyiatını ve kusurlarını tenkid ettiğimden hatır u hayalime gelmeyen bir şeyi zabıtnamelerde isnad ediyor: Güya ben radyo {(Haşiye): [5]} ve tayyare ve şimendiferin kullanılmasını kabul etmiyorum diye, terakkiyat-ı hazıra aleyhinde bulunduğumla mes'ul ediyor.

İşte bu nümunelere kıyasen ne kadar hilaf-ı adalet bir muamele olduğunu, inşâallah insaflı ve adaletli olan Denizli müddeiumumîsi ve mahkemesi gibi, Afyon Mahkemesi göstererek, o zabıtnamelerin evhamlarına ehemmiyet vermeyecekler.

Hem en acibi budur ki; başka mahkemenin müddei umûmîsi benden sordu: “Mahrem Beşinci Şuâ'da demişsin; “Ordu dizginini, o dehşetli şahsın elinden kurtaracak.” Muradın orduyu hükümete karşı itaatsizliğe sevk etmektir.” Ben de dedim: Maksadım o kumandan ya ölecek veya tebdîl edilecek, ordu onun tahakkümünden kurtulacak demektir.

Acaba; Hem gâyet mahrem, sekiz senede yalnız iki def’a elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhir zamana âid bir hadîsin ma’nasını, küllî bir sûrette beyân eden, hem aslı eskide te'lif edilen bir risâle, hem bir tek nefer görmediği halde, nasıl sebeb-i itham olur. Maatteesüf o insafsızların o acip ithamı, iddianemeye girmiş.

Hem en garibi şudur ki; bir yerde demişim: Cenab-ı Hakk'ın büyük nimetleri olan tayyare ve şimendifer ve radyoyu, büyük şükür ile mukabele lâzım iken; beşer şükür etmedi, tayyarelerle başlarına bombalar yağdı. Ve radyo öyle büyük bir nimet-i İlahiyedir ki ona mukabil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız-ı Kur'an olup zemin yüzündeki bütün insanlara Kur'anı dinlettirsin. Yirminci Söz'de Kur'anın medeniyet hârikalarından gaybî haber verdiğini beyan ederken, bir âyetin işareti olarak, kâfirler şimendiferle âlem-i İslâmı mağlub ederler demişim. İslâmı bu hârikalara teşvik ettiğim halde bir sebeb-i ittiham olarak şimendifer, tayyare ve radyo gibi terakkiyat-ı hazıra aleyhindedir diye sâbık mahkemelerin bazı müddeiumumîleri bizi ittiham etmiş.

Hem hiçbir münasebeti olmadığı halde, bir adam Risale-i Nur'un ikinci bir ismi olan Risalet-ün Nur tabirinden, "Kur'anın nurundan bir risalettir, yani bir ilhamdır ve risaletin şeriat vazifesini yapan bir vâristir." demiş. Bir iddianamede başka yerin verdiği yanlış mana ile, güya "Risale-i Nur bir resuldür" diye benim için bir sebeb-i ittiham tutulmuş.

Hem müdafaatımda yirmi yerde kat'î bir surette hüccetlerle isbat etmişiz ki, bütün dünyaya karşı da olsa dini ve Kur'anı ve Risale-i Nur'u âlet edemeyiz ve edilmez ve biz onların bir hakikatını dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz. Ve bu davanın emareleri yirmi senede binlerdir.

Madem öyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz: "Hasbünallahü ve ni'melvekil"

Said Nursî

11. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Efendiler! Size kat’i haber veriyorum ki; buradaki zâtların, bizimle ve Risâle-i Nur'la münâsebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakîki kardeşlerim ve hakîkat yolunda hakîkatlı arkadaşlarım var.

Biz, Risâle-i Nur'un keşfiyat-ı kat'iyesiyle, iki kere iki dört eder derecesinde, sarsılmaz bir kanaatle bilmişiz ki: Ölüm bizim için, sırr-ı Kur'ân ile, îdam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş; ve bize muhalif ve dalâlette gidenler için, o kat’i ölüm, ya î’dam-ı ebedîdir. (Eğer âhirete kat’i îmanı yoksa), veya ebedî karanlıklı haps-i münferiddir (Eğer âhirete inansa ve sefahet ve dalâlette gitmiş ise.)

Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum. Mâdem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz?

Biz, en ağır cezanıza karşı kendimizi, âlem-i nura gitmek için, bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemâl-i metanetle bekliyoruz.

Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, îdam-ı ebedî ile ve haps-i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda, o dehşetli cezayı çekeceklerini müşahade derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz. Onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz.

Bu kat’i ve ehemmiyetli hakîkatı isbat etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım. Değil vukufsuz, garazkâr, ma’nevîyatta behresiz, ehl-i vukufa karşı, belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı, gündüz gibi isbat etmezsem, her cezaya razıyım.

İşte yalnız bir nümûne olarak, iki Cum'a gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risâle-i Nur'un umdelerini ve hülâsa ve esaslarını beyân ederek, Risâle-i Nur'un bir müdafaanâmesi hükmüne geçen Meyve Risâlesini ibraz ediyorum ve Ankara makamatına vermek için, yeni harfler ile yazdırmağa müşkilâtlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse, bana şimdiki tecrid-i mutlak içinde, her hakaret ve işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim.

Elhâsıl: Ya, Risâle-i Nur'u tam serbest bırakınız, veyahut bu kuvvetli ve zedelenmez hakîkatı elinizden gelirse kırınız. Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim, fakat mecbûr ettiniz, belki de sizi ikaz etmek lâzım idi ki, kader-i İlâhî bizi bu yola sevketti. Biz de;

مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ

düstûr-u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sıkıntılarınızı sabır ile karşılıyacağız, diye azmettik.

Mevkuf Said Nursî

12. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

[İddianâmeye karşı i’tirâznâmemin tetimmesidir]

Bu i’tirâzda muhatabım, Denizli mahkemesi ve müddei umûmîsi değil, belki başta Isparta ve İnebolu müddei umûmîleri olarak, yanlış ve nâkıs zabıtnâmeleriyle, buradaki acîb iddianâmeyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham me'murlardır.

Evvelâ: aslı ve faslı olmayan ve hatırıma gelmiyen bir siyâsî cem’iyyet nâmını, ma’sûm ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risâle-i Nur talebelerine takıp ve o dâire içine giren ve îman ve âhiretinden başka hiçbir maksadları bulunmayan biçâreleri, o cem’iyyetin nâşiri, ya fa'al bir rüknü veya mensubu veya Risâle-i Nur'u okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp, mahkemeye vermek, ne kadar adâletin mâhiyetinden uzak olduğuna kat’i bir hüccet şudur ki:

Kur'ân aleyhinde yazılan Doktor Duzi'nin ve sâir zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara, “Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i İlmiyye” düstûruyla bir suç sayılmadığı halde, hakîkat-ı Kur'âniyeyi ve îmaniyeyi öğrenmeye gâyet muhtaç ve müştak olanlara Güneş gibi bildiren Risâle-i Nur'u okumak ve yazmak bir suç sayılmış.

Ve hem, yüzer risâle içinde, yanlış ma’na verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki üç risâlede, yalnız birkaç cümlelerini bahâne gösterip ittiham etmiş.

Halbuki o risâleleri (biri müstesna) Eskişehir mahkemesi tetkik etmiş, îcabına bakmış. Ve müstesna ise, hem istidamda ve hem i’tirâznâmemde gâyet kat’i cevap verildiği ve “Elimizde nur var, siyaset topuzu yok!” diye Eskişehir mahkemesinde, yirmi vecihle kat’i isbat edildiği halde, o insafsız müddeiler, üç mahrem ve neşr olmayan risâlelerin üç dört cümlelerini, bütün Risâle-i Nur'a teşmil eder gibi, Risâle-i Nur'u okuyan ve yazanı suçlu ve beni de “Hükümet ile mübareze eder” diye ittiham etmişler.

Ben ve bana yakın ve benim ile görüşen bütün dostlarımı işhad ve kasemle te'min ederim ki, bu on seneden ziyâdedir ki, iki reisten ve bir meb'ustan ve Kastamonu valisinden başka, hükümetin erkanını, vükelasını; kumandanları, me'murları, meb'usları kimler olduğunu kat'iyyen bilmiyorum. Ve bilmeyi de merak etmemişim. Acaba hiç imkânı var mı ki, bir adam mübareze ettiği adamları tanımasın ve bilmeye merak etmesin? Dost mu, düşman mı? karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin.

Bu hallerden anlaşılıyor ki; bil'iltizam, herhalde beni mahkûm etmek için, gâyet asılsız bahâneleri îcad ederler.

Mâdem keyfiyet böyledir, ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim; Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem. Ve hiç ehemmiyeti yok. Çünkü ben, kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve ma’sûm bir iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek benim için büyük saadettir.

Risâle-i Nur'un binler hüccetleriyle kat’i îmanım var ki, ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer idam da olsa; bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saadetin ve rahmetin anahtarı olur.

Fakat siz, ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükümeti bizimle sebepsiz meşgul eden insafsızlar! Kat’i biliniz ve titreyiniz ki; siz, idam-ı ebedi ile ve ebedi haps-i münferid ile mahkum oluyorsunuz. İntikamımız sizden pekçok ve muzaaf bir sûrette alınıyor görüyoruz; hatta size acıyoruz.

Evet, bu şehri yüz def’a mezaristana boşaltan ölüm hakîkatı, elbette hayattan ziyâde, bir istediği var. Ve onun idamından kurtulmak çâresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ı zarûri ve kat’isidir.

Acaba bu çâreyi kendine bulan Risâle-i Nur şakirtlerini ve o çâreyi binler hüccetler ile bulduran Risâle-i Nur'u âdi bahâneler ile ittiham edenler, ne kadar kendileri hakîkat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, divâneler de anlar.

Bu insafsızları aldatan ve hiçbir münâsebeti olmayan bir siyâsi cem’iyyet vehmini veren üç maddedir.

Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim, benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları, bir cem’iyyet vehmini vermiş.

İkincisi: Risâle-i Nur'un ba’zı şâkirdleri, her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunları müsaade eden ve ilişmiyen ve cemâat-i İslâmiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden, bir cem’iyyet zannedilmiş. Halbuki, o mahdut üç-dört şâkirdin niyetleri, cem’iyyet memiyet değil, belki sırf hizmet-i îmaniyede hâlis bir kardeşlik ve uhrevî bir tesanüddür.

Üçüncüsü: O insafsızlar, kendilerini dalâlet ve dünya-perestlikte bildiklerinden ve hükümetin ba’zı kanunlarını kendilerine müsait bulduklarından fikren diyorlar ki: “Herhalde Said ve arkadaşları, bizlere ve hükümetin bizim medenice nâmeşru hevesatımıza müsait kanunlarına muhaliftirler. Öyle ise muhalif bir cem’iyyet-i siyasiyedirler.”

Ben de derim: Hey bedbahtlar! Dünya ebedi olsaydı; ve insan içinde dâimî kalsaydı; ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsaydı; belki bu iftiranızda bir ma’na bulunabilirdi. Hem eğer ben siyasetle işe girseydim, yüz risâlede on cümle değil, belki bin cümleyi, siyasetvârî ve mübarezekârâne bulacaktınız.

Hem farz-ı muhal olarak, eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksadlarına ve keyflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye –ki, şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabul ettiremez– haydi, böyle de olsa, mâdem bu yirmi senede hiçbir vukuatımız gösterilmiyor, ve hükümet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükümette şiddetli muhalifler bulunur; elbette yine adliye kanunu ile bizleri mes'ul etmezsiniz! Son sözün

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ٭ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ

Said Nursî

13. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zabta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve latif bir vâkıa-i müdafaayı beyan ediyorum.

Orada benden sordular ki: Cumhuriyet hakkında fikrin nedir? Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâlî bir türbe kubbesinde inzivada idim, bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O Cumhuriyetperverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.

Sonra dediler: Sen selef-i sâlihîne muhalefet ediyorsun?

Cevaben diyordum: Hulefa-i Raşidîn; herbiri hem halife hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber (R.A.) Aşere-i Mübeşşere'ye ve Sahabe-i Kiram'a elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.

İşte ey müddeiumumî ve mahkeme a'zâları! Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle, beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki; lâik manası, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telakki ederim.

On senedir -şimdi yirmi sene oluyor- ki, hayat-ı siyasiye ve içtimaiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. El'iyazü billah, eğer dinsizlik hesabına, imanına ve âhiretine çalışanları mes'ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ-perva ilân ve ihtar ederim ki:

Bin canım olsa, imana ve âhiretime feda etmeğe hazırım. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَكٖيلُ

olarak siz beni i'dam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim:

Ben Risale-i Nur'un keşf-i kat'îsiyle i'dam olmuyorum, belki terhis edilip, nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum ve sizi, ey dalalet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İ'dam-ı ebedî ile ve daimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden tamamıyla intikamımı sizden alarak kemal-i rahat-ı kalble teslim-i ruh etmeye hazırım!

Mevkuf

Said Nursî

14. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Efendiler!

Çok emarelerle kat'î kanaatım gelmiş ki; hükûmet hesabına, "hissiyat-ı diniyeyi âlet ederek emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl etmek" için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim imanımız için ve imana ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki:

Yirmi sene zarfında, Risale-i Nur'un yirmibin nüshaları ve parçalarını yirmi bin adamlar okuyup kabul ettikleri halde, Risale-i Nur'un şakirdleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukuat olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Halbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukuatlar ile kendini gösterecekti. Demek hürriyet-i vicdan prensibine zıd olarak, bütün dindar nasihatçılara şamil, lastikli bir kanunun 163'üncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân-ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.

Madem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi feda olsun! Her ceza ve i'damınıza hazırız! Hapsin harici bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenadır. Bize karşı gelen böyle bir istibdad-ı mutlak altında hiçbir hürriyet -ne hürriyet-i ilmiye, ne hürriyet-i vicdan, ne hürriyet-i diniye- olmamasından, ehl-i namus ve diyanet ve tarafdar-ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka çaresi kalmaz. Biz de

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

diyerek Rabbimize dayanıyoruz.

Mevkuf

Said Nursî

15. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi!

Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricam var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır; hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid-i mutlak içindeyim. Hattâ iddianame, onbeş dakikadan sonra benden alındı. Hem avukat tutmak iktidarım yok. Hattâ size takdim ettiğim müdafaatımın, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak ancak yeni harf ile bir suretini alabildim. Hem Risale-i Nur'un bir nevi müdafaanamesi ve mesleğinin hülâsası olan Meyve Risalesi'nin bir suretini müddeiumuma vermek için ve bir-iki suretini Ankara makamatına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Halbuki Eskişehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaatımızı onda, yeni harfle bir-iki nüsha yazdık; hem o mahkeme dahi yazdı.

İşte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsaade ediniz, biz celbedeceğiz. Tâ ki hem müdafaatımı, hem Risale-i Nur'un müdafaanamesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki-üç suretini alıp, hem Adliye Vekaletine, hem Heyet-i Vekileye, hem Meclis-i Meb'usana, hem Şûra-yı Devlete göndereceğiz. Çünki iddianamede bütün esas, Risale-i Nur'dur ve Risale-i Nur'a ait dava ve itiraz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddî alâkadar edecek ve dolayısıyla âlem-i İslâmın nazar-ı dikkatini ehemmiyetli bir surette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir.

Evet, Risale-i Nur'a perde altında hücum eden, ecnebi parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan âlem-i İslâmın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: "Risale-i Nur ve şakirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var."

Hey bedbahtlar! Risale-i Nur'un gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder. Emniyeti, asayişi, hürriyeti, adaleti temin ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanamesi hükmündeki Meyve Risalesi'dir. Bunu âlî bir heyet-i ilmiye ve içtimaiye tedkik etsinler, eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli i'dama razıyım!

Mevkuf

Said Nursî

16. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Reis Beyefendi!

Kararnamede üç madde esas tutulmuş:

Birisi:

Cem'iyettir. Ben buradaki bütün Risale-i Nur şakirdlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhad ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: "Bir cem'iyet-i siyasiye veya cem'iyet-i nakşiye teşkil edeceğiz." Daima dediğim budur: Biz imanımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl-i iman dâhil oldukları ve üçyüz milyondan ziyade efradı bulunan bir mukaddes cemaat-ı İslâmiyeden başka mabeynimizde medar-ı bahs olmadığını ve Kur'anda "Hizbullah" namı verilen ve umum ehl-i imanın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'ana hizmetimiz için Hizb-ül Kur'an, Hizbullah dairesinde bulmuşuz. Eğer kararnamede bu mana murad ise, bütün ruhumuzla, kemal-i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka manalar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!

İkinci Madde:

Kararnamenin itirafıyla, Kastamonu zabıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve kat'iyyen mahrem tutulan Tesettür Risalesi ve Hücumat-ı Sitte ve Zeyli Risalesi gibi kitablardan bazı cümlelerine yanlış mana vererek dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasını çektiğimiz suç ile mes'ul etmek istiyor.

Üçüncü Madde:

Kararnamede kaç yerinde: "Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir." gibi tabirlerle imkânat, vukuat yerinde istimal edilmiş. Herkes mümkündür ki bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ul olabilir mi?

Mevkuf

Said Nursî

17. Parça[]

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ

Eski Said'in matbu' "Lemaat" başındaki acib imzası az tağyir ile şimdiki halime ve yetmişinci sene-i ömrüme tam muvafık gelmesi cihetiyle yazdım. Münasib görseniz hem müdafaatın, hem Meyve'nin, hem küçük mektubların âhirinde imza yerinde yazarsınız. İşte o garib imza, gelen üçbuçuk satırdır:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

اَلدَّاعٖى

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde Said'den altmış dokuz emvat bâ-âsam{(*):[6]}

âlâma

Yetmişinci olmuştur o mezara bir mezar taşı, beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm'a

Ümidim var ki, istikbal semavatı zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâma

Zira yemin-i yümn-ü imandır, verir emn-ü eman ü emniyeti enâma.

18. Parça[]

Elmas kalemli, altın başlı, mu’cizeli Kur’an’ın katibi Hüsrev’in mutabık bir fıkrsıdır

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Risale-in Nur'un kerametlerindendir ki: Üstadımız Radıyallahü Anhü çok defa risalelerde: "Ey mülhidler ve ey zındıklar! Risale-in Nur'a ilişmeyiniz. Eğer ilişirseniz, yakında sizi bekleyen belalar, sel gibi başınıza yağacaktır." diye on seneden beri kerratla söylüyorlardı.

Bu hususta şahid olduğumuz felâketlerden birincisi:

Dört sene evvel Erzincan'da vukua gelen hareket-i arz olmuştur. O vakitler münafıklar, desiselerle Isparta mıntıkasında Sava ve Kuleönü ve civarı köylerdeki Risale-i Nur talebelerine iliştiler. Otuz-kırk kadar Risale-i Nur talebelerini "Câmiye gitmiyorsunuz, takiyye (takke) giyiyorsunuz, tarîkat dersi veriyorsunuz." diye mahkemeye sevketmişlerdi. Cenab-ı Hak, İzmir civarını ve Azerîleri ve civarındaki halkı dehşetler içinde bırakan zelzeleler ile Risale-i Nur'un bir vesile-i def'-i bela olduğunu gösterdi. Bu zelzelelerden bir hafta sonra, mahkemeye sevkedilmiş olan o kardeşlerimizin hepsi beraet ettirilerek kurtulmuşlardı.

İkincisi:

Yine vakit vakit Risale-i Nur talebelerinin arkalarında koşmakta devam eden mülhidler, hatt-ı Kur'an ile çocuk okuttuklarını bahane ederek Isparta'da müteveffa Mehmed Zühdü (Rahmetullahi Aleyh) ile Sava Karyesinden Hâfız Mehmed (Rahmetullahi Aleyh) ismindeki iki Risale-in Nur talebesine hücum etmişler. Nur dersini okuyan çocukları, bu iki kardeşimizin evlerinden alınan Risale-i Nur eczalarıyla birlikte mahkemeye sevkedilmiş. Merhum Mehmed Zühdü, para cezasıyla mahkûm edilmek istenilmiş. Neticede, merkezi Erbaa ve Tokat'ta vukua gelen ikinci bir korkunç zelzele ile Cenab-ı Hak, Risale-in Nur bir vesile-i def'-i bela olmakla şakirdlerine yardım ederek üstadlarının verdiği haberin sıhhatini tasdik etmek için o kardeşimizi beraet ettirmiş ve alınan bütün Risale-i Nur eczalarını kendilerine iade ettirmiştir.

Üçüncüsü ise:

İçinde bulunduğumuz Denizli Hapishanesindeki musibetin başımıza gelmesine sebeb olan o münafıklar; rumi bin üçyüz ellidokuz (1359) senesinde tekrar başta sevgili Üstadımız olduğu halde, bize ve Risale-in Nur'a hücum ettiler. Bir kısmımızı Isparta'dan topladılar, bir kısmını Çivril'den Isparta'ya getirdiler, sevgili Üstadımızı da yalnız olarak Kastamonu'dan Isparta'ya sevkettiler. Daha başka vilayetlerden de arkadaşlarımız Isparta'ya getirilmişti. Ehl-i garazın iğfaline kapılan Isparta adliyesi, Risale-in Nur'un gayesi haricinde bulunan cephelerde, bizce manası olmayan ithamlar altında bizi sıkıyordu. Bilhâssa kıymetdar Üstadımızı daha çok tazyik ettikleri vakit, Üstadımıza lüzumlu lüzumsuz birçok sualler açan Isparta müddeiumumîsinin: "Bu belalar dediğin nedir?" diye olan sualine cevaben: Evet demiş, zındıklar eğer Risale-in Nur'a ve şakirdlerine ilişseler, yakında bekleyen belaların hareket-i arz suretiyle geleceğini söylemişti.

Daha sonra bizi Denizli'ye sevkettiler. Kastamonu, İstanbul, Ankara dâhil olmak üzere on vilayetten adliyelere sevkedilen yüzü mütecaviz Risale-i Nur talebelerinin bir kısmı bırakılmış, yetmiş kişiden ibaret olan bir diğer kısmı da Denizli'de "Medrese-i Yusufiye" namını alan hapiste bulunuyordu. Bizim bütün müracaatlarımıza sudan cevab veriliyor, sevgili Üstadımız daha çok tazyik ve sıkıntı içerisinde yaşattırılıyor, ufunetli, rutubetli, zulmetli, havasız bir yerde bütün bütün konuşmaktan ve temastan men'edilmek suretiyle haps-i münferidde azab çektiriliyordu.

İşte bu sıralarda Denizli zindanının bu dehşetli ızdırablarını geçirmekte idik. Allah'tan başka hiçbir istinadgâhları bulunmayan bu bîçarelerin bir kısmı Kastamonu'dan, diğer bir kısmı İnebolu'dan, diğer bir kısmı da İstanbul'dan henüz gelmemişlerdi. Şu vatanın her köşesinde hak ve hakikat için çırpınan ve saf kalbleriyle necatları için Rabb-ı Rahîmlerine iltica eden pek çok masumların semavatı delip geçen ve Arş-ür Rahman'a dayanan âhları boşa gitmedi. Allah-ü Zülcelal Hazretleri, o mübarek Üstadımızın Isparta'da söylediği gibi, masumları Cennet'e götüren, zalimleri Cehennem'e yuvarlayan dehşetli bir diğer zelzeleyi gönderdi. Karşısında Risale-in Nur müdafaa vaziyetinde bulunmamasından çok haneler harab oldu, çok insanlar enkaz altında ezildi, çokları sokak ortalarında kaldı.

Henüz memleketlerinin hapishanelerinde bulunan kardeşlerimizden Kastamonu'dan Mehmed Feyzi ve Sadık ve Emin ve Hilmi ve İnebolu'dan Ahmed Nazif, Denizli Hapishanesine sevkedildiklerinde şu malûmatı verdiler:

"Zelzele tam gece saat sekizde başladı. Bütün arkadaşlar, Lâ ilahe İllallah zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekte idi. O sırada hatırımıza geldi: Risale-in Nur'u aşkla ve bir saik ile üç-beş defa şefaatçı ederek Cenab-ı Hak'tan halas istedik. Elhamdülillah, derhal sâkin oldu.

Kastamonu'da ise, o gece kal'adan kopan çok büyük bir taş, aşağıya yuvarlanarak bir haneyi ezmiş, birçok hanelerde yarıklar, çıkıklıklar olmuş, birkaç ev çökmüş, hükûmet binası yarılmış, daha bunun gibi hasarat ve zayiat olmuş. Fakat zelzele her gün olmak suretiyle bir müddet devam etmiş. Tosya'da bin beşyüz ev harab olmuş, ölü ve yaralı mikdarı çok fazla imiş. Kargı ve Osmancık tamamen, Lâdik ve sair mahallerde zayiat fazla mikdarda imiş. İnebolu'da bir minarenin alemi eğrilmiş, ufak tefek çatlaklıklar olmuş, hasarat ve zayiat olmamış."

Kastamonu’dan Mehmed Feyzi, Kastamonu’dan Sadık, Kastamonu’dan Emin, ineboludan Ahmed Nazif Üçüncü olan bu hareket-i arzdan sonra, yine Risale-in Nur'a ve talebelerine ve müellifine hücum eden ehl-i garazın sözünü dinleyen adliye, aynı tarzda bizi sıkmakta devam ediyordu. Zındıka tarafdarları, mübarek Üstadımızın ihbarları olan ve Risale-i Nur'un büyük kerametlerinden olup zelzeleler eliyle gelen beliyyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı. Risale-in Nur'un İlahî ve Kur'anî hakikatlarına karşı cephe alan bu zümrenin başına bir dördüncü tokat daha geldi.

Garibi şu ki, biz şubatın üçüncü günü mahkemeye çağrılmıştık. Izdırab ve elemleri içinde yüreklerimizi ağlatan hastalıklı haliyle kendisinden sorulan suallere cevab vermek için altmışbeş kadar talebesinin önünde ayağa kalkan mübarek Üstadımızın cevabları arasında "O zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek!" kelimeleri, tekrar tekrar heyet-i hâkimenin yüzlerine karşı ağzından dökülüyordu.

Birkaç defa mahkemeye gidip geldikten sonra, 7 Şubat 1944 tarihli İstanbul'da münteşir "Hemşehri" ismindeki bir gazete elime geçti. Gazete okumaya ve radyo dinlemeye hevesli olmamaklığımla beraber, "Yirminci asrın medenîleriyiz." diyerek bugünkü terakkiyat-ı beşeriyeyi kendilerinden bilen, Allah'ı unutan, âhirete inanmayan insanların başlarına Cenab-ı Hakk'ın, motorlu vasıtalar eliyle nasıl ateşler yağdırdığını, o münkirlerin dünkü cennet hayatlarının bugünkü cehennemî hâlât içinde nasıl geçmekte olduğunu bilmek ve Risale-in Nur'un bereketiyle Anadolu'yu bu dehşetli ateş yağmurundan nasıl muhafaza etmekte olduğunu görmek ve şükretmek haletinden gelen bir merak ile bazı bu gibi havadisleri sorardım ve dinlerdim.

İşte bu gazetenin de harb boğuşmalarına ait resimlerine bakıyordum. Nazarıma çarpan büyük yazı ile yazılmış bir sütunda, Anadolu'nun yirmibir vilayetini sarsan ve şubatın birinci gününün gecesinde sabaha karşı herkes uykuda iken vukua gelen ve pek çok zayiata mal olan dehşetli bir zelzeleyi haber veriyordu. Derhal, şubatın üçünde mahkemede sevgili Üstadımızın heyet-i hâkimeye "Zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek" diye tekrar tekrar söylediği sözleri hatırladım. "Eyvah!" dedim, "Risale-i Nur ıslah eder, ifsad etmez, imar eder, harab etmez; mes'ud eder, perişan etmez" diye söylerken, "Aksiyle bizi ve Risale-in Nur'u ittiham etmek, Hâlık'ın hoşuna gitmiyor." dedim.

İşte merkezi Gerede, Bolu ve Düzce olan bu kanlı zelzele, Risale-in Nur'un dördüncü bir kerameti idi. Bu gazete şu malûmatı veriyor: Ankara, Bolu, Zonguldak, Çankırı ve İzmit vilayetlerinde fazla kayıplar varmış. Gerede'de ikibin ev yıkılmış, yıkılmayan evler de oturulmayacak derecede harab olmuş, binden fazla ölü varmış, enkaz altından mütemadiyen ölü çıkartılıyormuş. Düzce'de zarar çokmuş, ölü ve yaralıların mikdarı malûm değilmiş. Ankara'da yüz üç ölü ve bir o kadar da yaralı varmış. Bine yakın ev yıkılmış. Debbağhane'de iki ev çökmüş, bazı köylerde sarsıntıyı müteakib yangınlar olmuş. İlk sarsıntı çok kuvvetli olmuş, sarsıntıyı yer altından gelen bir takım gürültüler takib etmiş. Bolu'dan ve diğer yerlerin köylerinden bir hafta geçtiği halde henüz malûmat alınamıyormuş. Diğer bir yerde ikiyüz ev yıkılmış, onbir ölü varmış. Bolu ile telgraf ve telefon hatları kesilmiş, zelzele mıntıkasında şiddetli bir kar fırtınası hüküm sürüyormuş. İzmit'te zelzele olurken şimşekler çakmış, şehir birkaç sâniye aydınlık içinde kalmış. Birçok yerlerde halk çırılçıplak sokaklara fırlamış. Dünyanın bütün rasathaneleri bu büyük Anadolu zelzelesini kaydetmiş. Bir İngiliz rasathanesi sarsıntının çok harab edici olduğunu bildirmiştir. Sinop'da aynı günde çok korkunç bir fırtına olmuş, gökgürültüleri ve şimşeklerle gittikçe şiddetini artırmıştır.

Daha sonra başka bir gazetede, tamamlayıcı ve hayret verici şu malûmatları gördüm: Zelzeleden evvel kediler, köpekler üçer beşer olarak toplanmışlar, düşünceli, hüzünlü gibi alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele olurken ve gerekse olmadan evvel veya olduktan sonra da bu hayvanlardan hiçbiri görülmemiş; kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler. Bir garibi de şu ki: Bu hayvanlar isyanımızdan mütevellid olarak başımıza gelecek felâketleri lisan-ı halleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da biz anlamıyoruz diyerek taaccüb ediyorlar.

İşte Üstadımız Bedîüzzaman uzun senelerden beri "Zındıklar Risale-i Nur'a dokunmasınlar ve şakirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse yakından bekleyen felâketler, onları yüz defa pişman edecek." diye Risale-in Nur ile haber verdiği yüzler hâdisat içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatlı felâket daha...

Cenab-ı Hak bize ve Risale-in Nur'a taarruz edenlerin kalblerine iman ve başlarına hakikatı görecek akıl ihsan etsin. Bizi bu zindanlardan, onları da bu felâketlerden kurtarsın, âmîn!

Hüsrev

19. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Evet, ben de Hüsrev'in zelzele hakkında tafsilen yazdığı keramet-i Nuriyeyi tasdik ederim ve kanaatım da o merkezdedir. Çünki Risale-i Nur ve şakirdlerine dört defa şiddetli taarruzların aynı zamanında dört defa dehşetli zelzelenin hücumu tam tamına tevafukları tesadüfî olmadığı gibi; Risale-i Nur'un iki merkez-i intişarı olan Isparta ve Kastamonu'nun sair yerlere nisbeten âfâttan mahfuz kalmaları ve Sure-i Ve'l-Asr işaretiyle, âhirzamanın en büyük bir hasaret-i insaniyesi olan bu ikinci harb-i umumîden çare-i necat ise iman ve amel-i sâlih olmasından, Risale-i Nur'un Anadolu'nun her tarafında iman-ı tahkikîyi neşri zamanına Anadolu'nun fevkalâde olarak bu hasaret-i azîme-i harbiyeden kurtulması tam tamına tevafuku dahi tesadüfî olamaz.

Hem Risale-i Nur'un hizmetine zarar veren veya hizmette kusur edenlere aynı zamanında gelen şefkat veya hiddet tokatlarının yüzer vukuatları tam tamına tevafukları tesadüfî olmadığı gibi, Risale-i Nur'a hüsn-ü hizmet edenlerin hemen hemen bilâ-istisna maişetinde vüs'at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat görmelerinin binler hâdiseleri dahi tesadüfî olamaz.

Said Nursî

20. Parça[]

(Elmas kalemli kahraman Hüsrev’in zelzele hakkındaki fıkrasını tasdik eden Emirdağı’ndaki bir hadise)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Aziz, Sıddık, Kardeşlerim!

Evvelâ:

Şimdi tam tahakkuk etti ki; zelzele, Risale-in Nur ile alâkadardır. Hüsrev'in müdafaatımda yazılan dört zelzele mes'elesini tasdik eden bu geceki şiddetli dört defa zelzele, bana ve Nurlara ve bu memlekete kat'î bir sû'-i kasd eseri olarak hükûmet içerisinde hizmetçime bağırarak bana tahkirkârane ihanet ve şetmedip "Git ona söyle" diyen ve kaymakamın emr-i cebriyle "Hasta da olsa buraya getiriniz" bekçilere ve jandarmalara emir veren ve Afyon'un perde altındaki büyük memura dayanan Emirdağ zabıtası, hem Nur şakirdlerinin şevklerine, hem Nurların burada yazılmasına, hem bana ehemmiyetli sıkıntı vermesi aynı vakitte, böyle burada görülmeyen bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki; Risale-i Nur bir vesile-i def'-i beladır; ta'tile uğradıkça, bela fırsat bulup gelir.

Said Nursî

21. Parça[]

(MAHKEMEDE SON SÖZDEN BİR PARÇADIR)

Efendiler

Her hükümetin adliyesi, kanundan başka bir istinâdgâhı yoktur. Ve onun adliyesi, her merkezde aynı kanun ile amel eder. Ve yüz cinâyeti bulunan bir adamın dahi, müdafaaya hakkı var. O hakkından men'edilemez. Ve bu memlekette mâdem Kur'ân serbesttir. Kur'ân'ın hakîkatlerini küfre karşı müdafaa etmek vazifesi, yasak edilmedi, biliyordum.

Halbuki; bu altı aydır, beni konuşmaktan ve görüşmekten kanunsuz olarak men'ettiler. Ve Eskişehir hapsinde, adliye malûmâtı altında, müdafaattan başka on risâle daha te'lif ettim. Ve müteaddid nüshalar yazıldığı halde, bize kanun cihetinde ilişmediler. Burada ise, yeni harf bilmediğimden, mecbûriyetle eski yazı ile müdafaatımı yazdım. Benim yazım pek nakıs, herkes okuyamaz, diye başkalara yazdırdım.

Risâle-i Nur'un mes'elesi, hem hükümeti, hem âlem-i islâmı tam alâkadar edecek bir umûmî hadise hükmünde bulunmasıyla, hem benim ve arkadaşlarımın mes'elenin vahdeti haysiyetiyle bir müdafaanâme ve Risâle-i Nur'un mâhiyetini gösteren o hakîkatları, cerh edilmez diye isbat eden, onun bir nev'i müdafaanâmesi hükmünde bulunan Meyve Risâlesini, herbirinden üç dört nüsha yazdırmıştım. Tâ ki hem burada adliyeye ve Ankara makamatına vereyim. Birden onları kanunsuz olarak, evrak-ı muzırra gibi elimden aldılar, daha vermediler.

Sonra çok yalvardım, bize bir makinayı müsaade ediniz. Ta hakkımızı müdafaa edeceğiz. Kanunsuz olarak müsaade etmediler.

Ben mecbûriyetle, temas edemediğim arkadaşlar vasıtasiyle, yeni hurufla üç nüsha yazdırdım. Biri Ankara ağır ceza mahkemesine ki; evraklarımız ve kitaplarımız oraya gönderilmiş. Birisi de Reis-i Cumhura, diğer biri de, Diyanet işleri riyasetine göndermek için hazırladık.

Fakat makine ve serbestiyet verilmediği için, el yazısı müşevveş ve noksan ve okunmaz diye, onların okunmasına yardım etmek fikriyle, iki alâkadar me'murlara söyledik, bize müsaade yüzü gösterdiler.

Mâdem kitaplarımız eski harfle, Ankara'ya mahkemeye gönderildi. Biz dahi yeni harfle, eski harfle iki müdafaa göndereceğiz, diye hapishâne müdürüne verdik. O da sabahleyin dedi; eski harfle yasaktır. Ben daha bunları size vermem diye kanunsuz müsadere etti.

Ben dedim; bütün buradaki arkadaşlarımın müdafaası hükmündedir. Çünkü mes'ele birdir. Her birinin elinde hakkını müdafaa etmek için bulunmak, kanunen haklarıdır.

Hem mâdem altı aydan sonra, şimdi makineye müsaade ettiniz. Tashihli nüshalardan bir nüshayı, makine ile makamata verilmek için yazana veriniz ve bir nüshayı da bana veriniz ki, onunla tashih edeyim diye çok ısrar ettim. Yalnız bir nüsha bana verdi. Ötekileri müsadere etti vermedi.

Halbuki, kendi itirafıyla ayn-ı hakîkat olduğunu söyledi. Reis-i Cumhura ve ağır ceza mahkemesine ve meclis-i meb'usan riyasetine ayn-ı hakîkat bir müdafaanâme risâlesini müsadere etmek için, dünyada hiçbir kanun olamaz ve ihtimal vermiyorum.

Hem aynı mes'elede, müşterek adamların ellerinde, o müşterek müdafaanâme bulunmasının yasak olması, hiçbir hükümetin kanununda yoktur ve olamaz biliyorum. Biz böyle hilâf-ı kanun mes'elelere hedef olmuşuz. Şimdiye kadar sabrettik, sabrımız kalmadı.

Risâle-i Nur'un hukukunu müdafaa etmek için, ehemmiyetli bir talebim ve bir ricam var. Risâle-i Nur, umum âlem-i İslâma taalluk edecek hakaiki cami' olduğundan, muhakkik ulemâdan ve feylesoflardan ehl-i vukuf bir hey'et-i ilmiyeyi teşkil edip, (gâyet mahremler mahdud bir iki risâle hariç olarak) bütün risâlelerimi tetkik için, Denizli Ağır Ceza mahkemesi, Ankara Ağır Ceza mahkemesine sevk etmiştir.

Bu memlekete maddi ve ma’nevî bereketi ve fevkalade hizmeti, otuz üç âyât-ı Kur’âniyenin işârâtiyle ve İmâm-ı Ali (R.A.)'nin üç keramat-ı gaybiyesiyle ve Gavs-ı A'zam’ın (K.S.) kat'i ihbarıyla, tahakkuk etmiş olan Risâle-i Nur'a âid da’va ve i’tirâz cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki, çok ehemmiyet verilmesin.

Belki bu milleti ve memleketi ve hükümeti ciddi alâkadar edecek, dolayısıyla âlem-i islâmın nazar-ı dikkatini ehemmiyetli bir sûrette celb edecek bir küllî hâdise hükmünde umûmî bir mes'eledir.

Evet, Risâle-i Nur'a perde altında hücum edenler, ecnebi parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan âlem-i islâmın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için, siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirenlerdir ki; hükümeti iğfal ve adliyeyi iki def'adır şaşırtıp ve der: “Risâle-i Nur ve Şâkirdleri dîni siyasete âlet eder. Emniyete zarar ihtimali var.”

Risâle-i Nur'un gerçi siyasetle alâkası yoktur, fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdâd-ı mutlakı esasıyla bozar, red eder. Emniyeti, âsâyişi hürriyeti, (adâleti te'min ettiğine, yüzer hüccetlerden bu) müdâfaanâmesi hükmündeki Meyve Risâlesini takdim ediyorum.

22. Parça[]

Aziz, sıddık kardeşlerim!

(Müdafaatımla münasebetdar olması cihetiyle bu bir iki mektub bu makama girmiş)

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Aziz, Sıddık, Kardeşlerim!

Bize ihbar edene ve yazana zarar gelmemek için, şimdilik ehl-i vukufun ittifakıyla kararlarını size göndermeyeceğim. Bu son ehl-i vukuf, bütün kuvvetiyle bizi kurtarmak ve ehl-i dalalet ve bid'iyyatın şerrinden muhafaza etmek için çalışmışlar. Bize isnad edilen bütün suçlardan tebrie ediyorlar. Ve Risale-i Nur'dan tam ders aldıklarını ihsas edip, Risale-i Nur'un ilmî ve imanî kısmının ekseriyet-i mutlaka ile vâkıfane yazıldığını ve Said ise hem samimî, hem ciddî kanaatlerini beyan ederek ondaki kuvvet ve iktidar; isnad edildiği gibi tarîkat icadı veya cem'iyet kurmak veya hükûmet ile mübareze etmek değildir, belki yalnız Kur'anın hakikatlarını muhtaçlara bildirmek kuvvet ve iktidarıdır diye müttefikan karar vermişler.

Ve gayr-ı ilmî tabir ettikleri mahremlere karşı demişler ki: "Bazan cezbeye ve şuurun heyecanına ve ihtilâl-i ruhiyeye kapılmasından, bu eserler ile mes'ul olmamak lâzım geliyor." manasını ifham ediyorlar.

Ve "Eski Said", "Yeni Said" tabirinde, iki şahsiyet ve ikincisinde fevkalâde bir kuvvet-i imaniye ve ilm-i hakaik-i Kur'aniye manasını, feylesofların hatırı için "Bir nevi cezbe ve ihtilâl-i dimağiye ihtimali var." diye hem bizi şiddetli tabiratın mes'uliyetinden kurtarmak, hem muarızlarımızı okşamak için "Sem u basar cihetinde hallüsinasyon hastalığı ihtimali nazar-ı dikkate alınabilir." demişler.

Onların bu ihtimalini esasıyla çürüten, ellerine geçen ve bütün akılları geri bırakan Nur Risaleleri ve bütün avukatlara hayret veren Müdafaa ve Meyve Risaleleri kâfi ve vâfi bir cevabdır. Ben çok şükrediyorum ki, bir hadîs-i şerifin mazhariyeti bu ihtimal ile bana verilmiş.

Hem o ehl-i vukuf, bütün kardeşlerimizi ve beni tam tebrie edip derler: "Said'in âlimane ve vâkıfane eserlerine iman ve âhiretleri için bağlanmışlar; hiçbir cihette hükûmete karşı bir sû'-i kasdlarına dair bir sarahat ve bir emare, ne muhaberelerinde ve ne de kitab ve risalelerinde bulmadık." diye o heyetin ittifakıyla karar verip biri feylesof Necati, biri Yusuf Ziya (âlim), biri de feylesof Yusuf namlarında imza etmişler.

Latif bir tevafuktur ki; biz bu hapse kendimiz hakkında bir medrese-i Yusufiye ve Meyve Risalesi onun meyvesidir dediğimiz gibi, bu iki Yusuf dahi perde altında "Biz dahi o Medrese-i Yusufiye'deki derse hissedarız" lisan-ı halleriyle ifade etmeleridir.

Hem cezbeye latif bir delilleridir ki: "Otuz üçüncü Söz ve otuzüç pencereli Otuz üçüncü Mektub" gibi tabirleri, hem kendi kedisinin "Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!" tesbihini işitmesi, hem kendini bir mezar taşı görmesi, cezbe ve hallüsinasyon ihtimaline delil göstermeleridir.

23. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

(Müdafaata alakası bulunan bir mektubdur)

Aziz, Sıddık, Kardeşlerim!

Madem biz, çok emarelerle inayet altındayız ve madem gayet çok ve insafsız düşmanlara karşı Risale-i Nur mağlub olmadı, Maarif Vekili'ni ve Halk Fırkası'nı bir derece susturdu ve madem bu kadar geniş bir sahada ve mes'elemizi pek ziyade i'zam ile hükûmeti telaşa düşürenler, her halde iftiralarını ve yalanlarını bir derece setretmeye bahaneler ile çalışacaklar. Elbette bize lâzım: Kemal-i teslimiyetle sabır ve temkinde bulunmak ve bilhâssa inkisar-ı hayale düşmemek ve bazan ümidin hilaf-ı zuhuruyla me'yus olmamak ve muvakkat fırtınalar ile sarsılmamak!

Evet, gerçi inkisar-ı hayal, ehl-i dünyada kuvve-i maneviyelerini ve şevklerini kırar; fakat meşakkat ve mücahede ve sıkıntıların altında inayet ve rahmetiniltifatlarını gören Risale-i Nur şakirdlerine inkisar-ı hayal, gayretlerini ve ileri atılmasını ve ciddiyetlerini takviye etmek lâzım geliyor.

Kırk sene evvel ehl-i siyaset, bana bir cinnet-i muvakkata isnadıyla tımarhaneye sevkettiler. Ben onlara dedim: Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum; o çeşit akıldan istifa ediyorum;

وَ كُلُّ النَّاسِ مَجْنُونٌ وَ لٰكِنْ عَلٰى قَدَرِ الْهَوٰى اِخْتَلَفَ الْجُنُونُ

kaidesini sizlerde görüyorum demiştim.

Şimdi dahi beni ve kardeşlerimi şiddetli bir mes'uliyetten kurtarmak fikriyle bana mahrem risale cihetiyle arasıra bir cezbe, bir cinnet-i muvakkata isnad edenlere aynı sözleri tekrarla beraber, iki cihetle memnunum:

Birisi:

Hadîs-i sahihte vardır ki: "Bir adam kemal-i imanı kazandığına, avam-ı nâsın akıllarının tavrı haricindeki yüksek hallerini mecnunluk, divanelik saymaları, onun kemal-i imanına ve tam itikadına delalet eder." diye ferman ediyor.

İkinci cihet:

Ben, bu hapisteki kardeşlerimin selâmetleri ve necatları ve zulümden kurtulmaları için; değil yalnız bir divanelik isnadını, belki kemal-i fahr u ferahla tamam aklımı ve hayatımı feda etmesini kabul ediyorum.

Hattâ siz münasib görürseniz, o üç zâtlara benim tarafımdan bir teşekkürname yazılsın ve onları manevî kazançlarımıza teşrik ettiğimiz bildirilsin.

24. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Ben muhterem ehl-i vukufun raporunu hakkımızda adâlet ve hakkaniyet noktasında, onlara bütün ruhumla teşekkür ediyorum. Onların yüz risâleden fazla kitapları, kısa bir zamanda tetkik etmeleri cihetiyle, elbette ba’zı noksanları bulunur. Ben de, o zatların raporlarına bir yardım niyetiyle birkaç noktasını îzah edeceğim. Onları tenkid etmiyorum, belki tetkiklerine yardım ediyorum. Hatta bana verdikleri cezbe ve arasıra ihtilâl-i ruhiyi, kemâl-i memnuniyetle kabul ediyorum.

Fakat bu kadar var ki, onların tasdikiyle de, gâyet vâkıfane ilmi eserler ki, yüz yirmi yedi risâledir. Bunları en meşhur ulemâlar ve âkiller hayretler ve takdirler ile karşılıyorlar. Değil bir meczub, belki en meşhur muhakkik ulemâlar, fikren o dereceye yetişemiyorlar. Demek ne benim ve ne de başkasının değil, belki Kur’ân-ı Azimuşşanın hakîkatlarıdırlar. Biz de kaleme almışız.

Fakat şahsım hakkındaki cezbe ve ihtilâl-i ruhiyi, bu noktadan kabul ediyorum. Çünkü ben şimdiki insanların çoklarını divâne görüyorum. Benim aklım, onların akıllarının cinsinden değildir. Ya ben divâneyim, ya onlar divânedirler. Elbette onlar çokluk olmasından cinnet-i muvakkata ve ara sıra meczubiyet, benim hakkım oluyor.

Bununla beraber, yüksek ehl-i vukufun insaflı raporları gelinceye kadar, bizim medâr-ı ittihamımız olan, hissiyat-ı dîniyyeyi âlet edip, emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl etmek teşviki ve cem’iyyet kurmak ve tarikat gütmek esaslarını red ettikleri ve risâlelerde ve mektuplarda buna dâir hiçbir emâre bulunmadığına, müttefikan karar vermeleri, cumhuriyet hükümetinin adliyesinin bu ilmî hey'etinin, dünyaca yüksek kıymetlerini ve hakîkatı hiçbir şeye feda etmediklerini gösterdiğinden, ruh-u canımızla onlara hem teşekkür, hem duâ ediyoruz.

Raporun birkaç cümlelerine bir küçük îzahtır:

Meşihat ve adliyenin yanması münâsebetiyle, bir sözüme yanlış ma’na verilmiş. Şöyle ki; bundan on dokuz sene evvel, haksız bir sûrette İstanbul'a menfi olarak perîşan bir sûrette gönderildiğim vakit, bir zaman meşihattaki Dârü’l-Hikmette bulunduğumdan meşihatı sordum, ne haldedir? Dediler: “Büyük kızların lisesi olmuş.” Ben de hiddet ettim. Bir bedduâ ettim. Hem dedim: “Yâ Rabbi meşihatı kurtar.” O gece kısmen yandı.

Ben de o münâsebetle dedim; ba’zan ateş temizlik yapıyor. Bu fakîr millete beş milyon zarar veren adliyenin yanması da, belki inşâallah bir temizliktir. O zarar telâfi edilir, dediğim halde, zararımıza bir rıza ma’nası verilmiş.

Hem bundan otuz sene evvel, matbû lemaât nâmındaki eserimde, ma’nevî bir meclis-i ruhânide, rüya gibi bir vakıada, ruhâniler benden sual sormuşlar. Ben de cevap vermiştim.

Ezcümle: “Eski harb-i umûmîde mağlubiyetinizin hikmeti nedir?” Ben de bir cevap vermişim.

Yirmi sene o hadiseden sonra, aynen öyle bir halde ben soruyorum: “Neden bizim hükümet galib tarafını tutmadı, ta ki Arabistanı, Hindistanı, Afrikayı kurtarsın” Bana o rüya gibi vakıada cevap verdiler ki: “Senin eskiden verdiğin cevabın sana cevaptır.” “Yâni eğer galib tarafı tutulsa idi, şimdi Avrupaya pek yakın olan bu civarda, kolayca tatbik edilen yeni îcadlar, Haremeyn-i Şerifeyn gibi yerlerde dahi, müşkilatlar içinde tatbika çalışmak ihtimaline binâen, Kader-i İlâhî mağlubiyetimize fetva verdiği gibi, galip tarafını tutturmadı.” diye gâyet müteessirâne yazıldığı halde, zararımıza, mağlubiyetimize bir rıza gösterir gibi bir ibare zan edilmiş.

Bir de cifir ve ebced hesapları, değil yalnız Muhyiddin-i Arab gibi dahi muhakkiklerin, belki ekser edibler ve ulemâların, husûsan ehl-i keşfin mabeyninde câri, bir medâr-ı istihrac-ı esrardır.

Kur’ân-ı Azimüşşanın sûreleri başındaki mukattaât-ı hurufun, bu hesap ile münâsebeti bulunduğunu, bu Hadîs-i Şerif isbat ediyor:

Bir zaman yahudi ulemâsından bir kısmı, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma demişler: “Senin ümmetin müddeti azdır ki

işâret ediyor.” Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki;”

gibi daha çok var.” onlar bu cevaptan sonra susmuşlar. Demek işârât-ı Kur'âniyenin cifir ile münâsebeti var. Mâdem Kur'ân'ın işârâtı çok tarzlarda, çok cihetlerle oluyor ve var ve muhakkaktır ve belağat noktasında işârâtıyla çok hakaiki ve ahkâmı ifade ediyor. Hadsiz tefsirler ve muhtelif on iki mezheb, onun işârâtını nazara almışlar.

Elbette muntazam kâideleri bulunan ve riyazi hesap nev'inde işârâtı ile gaybî haberleri, onun i'cazının yüksek makamına yakışır. Ve Risâle-i Nur'un mahrem cüzleri, o işârâtı kaydetmesiyle, hem Kur'âna hizmet, hem Risâle-i Nur Kur'ânın bir hakîkatı ve ma’nevî bir mu'cizesi olduğunu isbat etmek cihetiyle, ehl-i vukufun takdirine layıkdır.

Hem, bir da’vaya, bin emâre hükmünde, bin işâret bulunsa, o da’va sarahat-ı kat'iye derecesinde sübut bulduğu cihetinde, o istihraclara Risâle-i Nur'un verdiği ehemmiyet, ihtilâl-i ruhî değil, belki tam bir inkişâfât-ı ruhiye eseri olabilir.

Bir de cezbeye bir emâre “kendimi bir mezartaşı gördüğüm beyân edilmiş” Ben bu muhterem zatların bu acelelik ile hükümlerine, otuz sene evvel söylediğim bu fıkrayı tekrar ediyorum:

Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde Said'den yetmiş dokuz emvat bâ-âsam âlâma.

Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş. Beraber ağlıyor hüsrân-ı İslâm'a. Mezar taşımla pür-emvat enîndar o mezârımla Revânım sâha-i ukba-yı ferdâma. Yakînim var ki: İstikbâl semavâtı, zemîn-i Asya bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm'a.

Zîra yemin-i yümn-i îmandır

Verir emn-ü eman ile enâma...

Hem cezbeye bir emâre olarak, kedisinin “Ya Rahîm” dediğini işitmesini beyân etmişler. Buna cevaben lâtif bir vakıa beyân ediyorum. Bir vakit “Kedilere ne için mübârek denilmiş, halbuki insana karşı sadakatı yok, bir canavar görünüyorlar.” dediğim gecesinde, kedi yavrusundan birisi, yastığıma gelip ağzını kulağıma yapıştırdı. “Ya Rahîm, Ya Rahîm,” deyip taifesine karşı tahkirimi yüzüme vurdu. Ma’nen “biz her iyiliği Rahîm'den biliyoruz. İt gibi esbâba perestiş etmiyoruz. Onun için bize mübârek, onlara pis denilmiş.” diye hatırıma geldi.

Sabahleyin bana hizmet eden Hafız Tevfik, Süleyman, Abdullah Çavuş, Merhum Hafız Ahmed, ve merhum Mustafa Çavuş, daha başkaları yanıma geldiler. Vakıayı söyledim. Abdurrahîm nâmını alan bir yaşındaki o kediyi okşadım. Onlar aynen benim gibi, “Ya Rahîm, Ya Rahîm”i Abdurrahim'den işittiler. Sonra başka kedilere baktık. Onların da mırmırları, dikkatle dinlenilse “Ya Rahîm”dir. Fakat Abdurrahim gibi sâfî değildirler.

Yalnız bir noktada, Risâle-i Nur'a bir haksızlık olduğu cihetle, hatırlatmak lazımdır. Şöyle ki:

Muhterem ehl-i vukufun yüz yirmi yedi ilmi risâleleri tam takdir ile, vâkıfane olduğunu beyân ettikleri yerde, yalnız üç küçük mahrem risâleleri, gayr-i ilmi ve şaşırtıcı ve normal olmadığı bir halde olmasına mukabil tutmaları, Risâle-i Nur'un yüz yirmi yedi risâlesini, onlarca musaddak yüksek kıymetlerine ve binler hakîkatlerine karşı üç ve dört risâlenin onlarca şaşırtıcı üç dört mes'eleleri mukabil tutulmaz diye, o zatlara hatırlatıyorum.

Hem bir kardeşimizin bir hadisin hükmüyle ve Mevlânâ Hâlid'in hayatı, dört cihetle bu biçâre Said'in hayatıyla tevâfuk etmesiyle, “Risâle-i Nur dahi, Mevlânâ Halid gibi müceddiddir.” diye beyânı benim benliğime ve şahsıma verilmiş. Halbuki: Ben bütün arkadaşlarımı işhâd ediyorum ki, ben benlik peşinde koşmuyorum. Ve reddediyorum. Ve bana, şahsıma karşı ziyâde hüsn-ü zan edenleri men'edip, hatırlarını çok def’a kırıyorum.

(Teşekkürün Bir Tetimmesidir)

Muhterem ehl-i vukufun raporunda, medâr-ı nazar ve i’tirâz edilmiş “Risâle-i Nur'un şâkirtleri, ehl-i Cennet olacakları ve îmanla kabre girecekleri” cümlesine “Aşere-i Mübeşşere'den başka şahsıyla, ismiyle bu fazilete kimse yetişemez” diye, bir nev'i i’tirâza karşı deriz: Bu mes'elede şahıs ismiyle tayin edilmemiş, yalnız kuvvetli işâretler ile

gibi âyetlerin îman ve amel-i salih sâhipleri ehl-i Cennettir dedikleri misillü, Risâle-i Nur'un şeytanları dahi susturan îman-ı tahkiki dersini alan şâkirdleri, îman ile kabre gireceklerine kuvvetli emâreler ile hükmedilse; elbette medâr-ı i’tirâz olamaz.

Hem o zatlar acelelik cihetiyle, Risâle-i Nur'a âid kerâmetleri bana isnad oluyor diye, medâr-ı tenkid ederek demişler: Bir veli kerâmet da’va etmez.

Elcevab: O pekçok hadiseler kerâmetler değil, belki ikramlardır. İkram ise izharları bir şükürdür. Hem onlar benim değil. Ve benim hiç bir cihetle o kerâmetlere liyâkatım olmadığını, bütün kardeşlerime mükerreren söylemişim ve yazmışım. Belki binden ziyâde o vakıalar, Kur’ânın bir mu'cize-i ma’nevîyesi olan Risâle-i Nur'un makbuliyetine dâir, Kur’ân'ın i'caz-ı ma’nevîsinden tereşşuh etmiş Risâle-i Nur'un, ikram nev'inden kerâmetleridir. Benim ne haddim var ki, onlara sâhip çıkayım.

Said Nursî

25. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Ankara ehl-i vukufun ittifakıyla, bizi şimdiye kadar suçlu vehmini veren” emniyeti ihlâl, (1) cem’iyyet kurmak, (2) tarikat gütmek, (3) hükümete ve siyasete ilişmek” (4) maddelerinden tebrie etmeleri ve ma’sûmiyetimize karar vermeleri insaflarını ve hak-perestliklerini gösterdiklerinden, onların az zamanda, beş sandık, iki çuval kitap ve mektup ve evrakın tetkikinde aleyhimizde toplanan çok evham ve ağır şerâit içinde benim şahsımın aleyhindeki ba’zı tenkidleri, beni müteessir etmiyor. Bilakis kalben memnun oluyorum. Çünkü; bilmediğim düşünmediğim ve ba’zı kusurlarımla Risâle-i Nur'a ve îman hizmetine zarar olan bir kısım şeyleri öğrendim. Fakat evvelce takdim edilen teşekkürnâmede, kısmen îzah ettiğimiz gibi, şimdi raporu gördüğümden sonra, sekiz dokuz yerde acelelik sebebiyle sehivler ve iltibaslar ve anlamamazlıklar ve yanlışlıklar düşmüş. Ben bu zâtları tenkit değil, belki onların bu mes'elede kazanacakları hayrat ve hesenatlarına yardım fikriyle, o sehivlerin sahihini beyân edeceğiz.

Birincisi: Onlar ittifakla, yüzde doksan risâleler, gâyet takdir ile beraber derler: Bunlarda müellif hem samimi, hem hasbi, hem ilim ve hakîkat ve din esaslarından ayrılmamıştır. Bu doksan kitapta, dîni âlet etmek veya cem’iyyet teşkil etmek ile emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarihtir.

Ve şâkirdleri birbiriyle ve Said ile muhabere mektubları da bu nevdendir deyip, muhakkikâne karar verdikleri, bir de şahsımın bir kusurunu böyle beyân için diyorlar: Said ba’zan bu âyetin yüz hikmetinden beşi beyân olunacak der ve bu ise ilmî vakarına yakışmaz.

Hem bazan “Bu risâle dört buçuk saatte yazıldı “ der. Ve bu söz ise: kendini medhe ve muhatabını hayrete düşürmek mâhiyetinde bir küçüklüktür.

Elcevab: Ben kusuru ve küçüklüğü nefsime memnuniyetle kabul etmekle beraber derim:

Bu çeşit sözlerimin sebebi, kendimi beğendirmek değil, hâşâ, belki “Risâle-i Nur, Kur'ân'ın bütün nükte ve hikmetlerini ihâta edemez. Ancak yüzde dördünü-beşini beyân edebilir, diye Kur'ânın vüs'ât-i ma’nadaki i'caz-ı ma’nevîsine ihtâr ve işârettir.

Ve dört veya altı veya on iki saatte te'lif edildi demekle Risâle-i Nur doğrudan doğruya Kur'ân-ın şâkirdidir. Ve O'nun hazır malını, hazinesinden çabuk çıkarır, satar demekle, kendini medh değil, belki Risâle-i Nur'un makbuliyetine bir emâre ve bu kıymetli malda müflis bir hizmetkârı olduğunu göstermek niyetiyle, başka kitaplardan veya diğer fikirlerden ve kendi tefekkürlerinden olmadığını bildirmektir.

Evet, yirmi seneden beri, Kur'ân'dan ve Risâle-i Nur'dan başka hiçbir kitabı yanında bulundurmayan ve okumayan ve hiçbir gazete ve mecmuaları bilmeyen ve istemeyen bir adam, o niyetle öyle söyleyebilir.

İkinci Sehiv: Hazret-i Ali'nin ( R.A) kasidesinde

ebced hesabıyla, bin üç yüz ellide Said-i Kürdî gelecektir, çıkıyor. Bir mahrem Risâleden almışlar.

Elcevab: Hülagu'dan ve lâtin hurufundan ve İslâm Deccalından ve bir kısım ulemâların yanlışlarından, kat-î haber veren İmâm-ı Ali (R.A.) o cümle ile biçâre Said'e diyor: “Sen o zamana yetişeceksin. Cenâb-ı Hakdan muhafazanı niyaz eyle.” denilmiş. Yoksa hâşâ kendime bir paye vermek hiç hatırıma gelmemiş.

Ve hem o sahife raporlarında, Deccalın mühim kuvveti yahudidir. Mançur, Moğol ve Kırgız anarşist ve sosyalisttir. Halbuki o sehivdir. Sahihi: Deccalın mühim bir kuvveti yahudidir, yâni komiteleridir. Ve ye'cüc me'cüc ise Çin ve Maçinde bulunan anarşistler ve sosyalistlerin müfritleri olan koministlerden denilmiş.

Üçüncü Sehiv: Yanlış ma’na vermeğe raporda, Said ba’zan kerâmetler yazar. “Yazmak istemezdim, bana yazdırıldı.” Hem ba’zan “Bu cevap ma’nevî canibden geldi” ve “Hakîkat aleminden bildirildi.” Hem bazan “kudsi bir müjde veriyor.” “Her yüz senede bir müceddit gelir” fikriyle kendisinin zamanın müceddidi olduğu fikrini uyandırıyor demişler.

Elcevab: Hâşâ bin def’a hâşâ. Benim haddim değil ki, o kerâmetleri benliğime mâl edeyim. Belki benim pekçok kusurlarımla beraber Risâle-i Nur ile îman hizmetinde çalışmamıza bir ikrâm-ı İlâhî ve o hizmetin makbuliyetine dâir bir emâre göstermek ve “Ne ile yaşıyor, nasıl geçiniyor?” diyenlere karşı da, bereket-i İlâhîye, bu hizmetimizi dünya maişetine âlet etmeye mecbûr etmiyor demektir.

Hem bu yazdığımız hakîkatlar benim fikrim, malım değil. Belki herkesin kalbinin bir köşesinde bulunan bir lümme-i şeytanî ve vesveseci bulunduğu gibi, bir lümme-i ilham ve meleki bulunduğuna, ehl-i hakîkat ve diyanetin hükümlerine binâen, kalbimde dahi herkes gibi, ba’zan ihtiyarım haricinde ve fikrimin fevkinde hatırıma bir hakîkat hutur eder. Yâni Kur'ân'dan ve ma’nevî bir canibden bir nevi ilham hükmünde, bir güzel nükte ifham edilir demektir.

Ve hiç hatırıma gelmiyor ki, Yeni Said zamanında ve nefsin şerrinden ve benliğinden çok korkan ve belâsını çeken şahsıma, böyle bir mevki' verdiğimi veya vermek istediğimi tahattur etmiyorum.

Belki Risâle-i Nur'da isbat edilmiş ki: Bu zaman cemâat zamanıdır. Şahs-ı ma’nevî hükmeder. Eski zamanda dalâlet bir şahıstan geldiği cihetle, karşısına bir dâhi-i hidayet çıkardı. Şimdi ise cemâat şeklinde bir şahs-ı ma’nevî olmasından, onun karşısında ancak bir şahs-ı ma’nevî mukabele edebilir.

Yalnız eskiden beri ehl-i hakîkat mabeyninde câri ve üstadına karşı fart-ı muhabbetten gelen fevkalhad hüsn-ü zanları tadil etmek ve ni'met-i İlâhîyeye karşı küfran ve inkâr etmemek niyetiyle, müceddidlik vazifesi olabilir. Fakat benim değil Risâle-i Nur'undur. Belki bu zamana bakan, Kur'ân'ın bir cilve-i hakîkatıdır. Risâle-i Nur onu temsil eder. Ben neci oluyorum ki, kendime da’va edeyim.

Dördüncü Sehiv: Isparta'ya yağmur yağdırması, yazı bahara çevirmesi kerâmetidir. Şâkirdleri tarafından denilmiş.

Elcevab: Yağdırmak, çevirmek değil, belki Risâle-i Nur bereketiyle yağdı ve döndü denilmiş,.

Said Nursî

26. Parça[]

(Mahkemede son sözün bir paçasıdır.)

Bir inâyettir ki: Ehl-i vukuf, beş sandık yüz otuz risâlelerde, beş ay tetkikte, on beş i’tirâz ve zâhiri yanlış bulmuşlar. Ve onların beş yaprak raporlarında, on beş yanlışları ve sehivleri mahkemede isbat edilmiş.

31 Mayıs 1944 Çarşamba günü, mahkemede bir saat devam eden müddei umûmun okuduğu iddianâmesine karşı, iki dakikada hazırlanan ve okunan bir mukabeledir.

Efendiler!

Yirmi sene bir mazlûmiyet hayatında, yüz kitaplarında, en mahrem, mektup ve risâlelerinde, asabiyetle bi'l-iltizam onu mahkûm etmek fikriyle, yalnız sekiz, dokuz sehivli bahânelerden başka bulmamaları gösteriyor ki: Risâle-i Nur mahkûm olamaz. Kim var ki; yirmi sene mazlûmiyet hayatında, bin yanlışı olmasın. Bu mahkeme yalnız bu hazır zamanı değil, belki istikbâlin dehşetli tenkid ve i’tirâzlarını nazara almalı, öylece muhakeme etsin.

27. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Reis Beyefendi!

Ankara makamatına ve reis-i cumhura istida suretinde gönderdiğim müdafaanamemi ve başvekaletin de bunu ehemmiyetle kabul ettiklerini gösteren cevabî mektubunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam-ı iddianın aleyhimizde beyan ettiği asılsız, ittihamkârane evhamın kat'î cevabları bu müdafaatımda vardır. Sair yerlerin garazkârane ve sathî zabıtnamelerine bina edilen buranın ehl-i vukuf raporunda hilaf-ı vaki' ve mantıksız çok sözler vardır ki, onlara karşı da bu itiraznamem takdim edilmişti. Ezcümle:

Size evvelce arzettiğim gibi, Eskişehir Mahkemesine, 163 üncü madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiştim: Hükûmet-i Cumhuriyenin ikiyüz meb'usu içinde aynı rakam 163 meb'usun imzalarıyla Van'daki dârülfünunuma (medreseme) yüzellibin banknot tahsisat kabul etmeleri ve onun ile hükûmet-i Cumhuriyenin bana karşı teveccühü, bu 163 üncü maddeyi hakkımda hükümden ıskat ediyor, dediğim halde; o ehl-i vukuf, "163 meb'us Said aleyhinde takibat yapmışlar" diye tahrif etmiş.

İşte makam-ı iddia da, bu ehl-i vukufun böyle bütün bütün asılsız ittihamlarına binaen bizi mes'ul tutuyor. Halbuki meclisinizin kararıyla, en yüksek heyet-i ilmiye ve fenniyenin tedkikine ve tahkikine havale edilen Risale-i Nur'un bütün eczaları tedkikten sonra bil'ittifak, hakkımızda verdiği kararda: "Said'in ve Risale-i Nur şakirdlerinin yazılarında; dini, mukaddesatı âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teşvik veya bir cem'iyet kurmak ve hükûmete karşı bir sû'-i maksadı bulunmak kasdında olduğunu gösterir bir sarahat ve emare olmadığını ve Said'in şakirdleri, muhaberelerinde hükûmete karşı kötü bir kasd beslemek, bir cem'iyet kurmak veya tarîkat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmaktadır." diye müttefikan karar vermişler.

Hem ehl-i vukuf "Said Nursî'nin yüzde doksan risalesi, hem samimî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esaslarından hiçbir cihetle ayrılmamışlar; bunlarda dini âlet etmek veya cem'iyet teşkil etmekle emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarihtir. Şakirdlerin birbiriyle ve Said Nursî'yle muhabere mektubları da bu nevidendirler. Beş-on mahrem ve şekvalı ve gayr-ı ilmî olan risalelerden başka bütün risaleleri herbiri bir âyetin tefsiri ve bir hadîs-i şerifin hakikatı namına yazılmışlardır. Din, iman, Allah, peygamber, âhiret akidelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsiller ile yazılmış ve ilmî görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'aları ve faideli menkıbeleri ihtiva eden mevcudun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve asayişe ilişecek hiçbir ciheti yoktur." diye müttefikan karar vermişlerdir.

İşte makam-ı iddia, bu yüksek ehl-i vukufun raporuna bakmayarak eski ve müşevveş ve nâkıs rapora binaen acib tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkalhad müteessir bulunmaktayız. Bu insaflı mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştırmayız.

Hattâ temsilde hata olmasın bir bektaşiye: "Ne için namaz kılmıyorsun?" demişler. O da: "Kur'anda

لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ

var" demiş. Ona demişler: "Bunun arkasını, yani

وَ اَنْتُمْ سُكَارٰى

yı da oku" denildiğinde, "Ben hâfız değilim" demiş olması kabîlinden, Risale-i Nur'un bir cümlesini tutup o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyan eden âhirini almayarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaanamemde, o iddianameye karşı mukayese edildiğinde bunun otuz-kırk misali görülecektir. Bu nümunelerden latif bir vakıayı beyan ediyorum:

Eskişehir mahkemesinde makam-ı iddianın nasılsa bir sehiv neticesi, Risale-i Nur'un iman derslerine "Halkları ifsad ediyor" gibi bir tabir ve sonradan o tabirden vazgeçtiği halde, Risale-i Nur şakirdlerinden Abdürrezzak namında bir zât mahkemeden bir sene sonra demiş:

"Hey bedbaht! Otuzüç âyât-ı Kur'aniye işaratının takdirine mazhar ve İmam-ı Ali'nin (R.A.) üç kerametinin ihbar-ı gaybîsiyle ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbarıyla kıymet-i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdını tenvir ve irşad eden ve imanlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale-i Nur'un irşadlarına "ifsad" diyorsun. Allah'tan korkmuyorsun, dilin kurusun!" demiş.

Şimdi bu şakirdin haklı olarak bu sözünü makam-ı iddia gördüğü halde, "Said, etrafına fesad saçmış" tabirini insafınıza ve vicdanınıza havale ediyorum.

Makam-ı iddia, Risale-i Nur'un içtimaî derslerine ilişmek fikriyle, "Dinin tahtı ve makamı vicdandır, hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla içtimaî keşmekeşler olmuştur." dedi.

Ben de derim ki: "Din yalnız iman değil, belki amel-i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür. Acaba katl, zina, sirkat, kumar, şarab gibi hayat-ı içtimaiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men'etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfi gelir mi? O halde her hanede, belki herkesin yanında daima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler.

İşte Risale-i Nur amel-i sâlih noktasında, iman canibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gazab-ı İlahîyi hatırına getirmekle fenalıktan kolayca kurtarır.

Hem makam-ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerametkârane bir tevafukunun imza edilmesiyle "bir cem'iyet efradı" diye manasız bir emare beyan etmiş. Acaba esnafların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nevi imzalara cem'iyet ünvanı verilir mi? Eskişehir'de aynı böyle bir vehim oldu. Cevab verdiğim ve Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi'ni gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar.

Eğer mabeynimizde dünyevî bir cem'iyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemal-i nefretle benden kaçacak idiler.

Demek nasıl ben ve biz, İmam-ı Gazalî ile irtibatımız var, kopmuyor; çünki uhrevîdir, dünyaya bakmıyor. Aynen öyle de; bu masum ve safi ve hâlis dindarlar, benim gibi bir bîçareye iman derslerinin hatırı için bir kuvvetli alâka göstermişler. Ondan bu asılsız mevhum bir cem'iyet-i siyasiye vehmini vermiş. Son sözüm:

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ

Mevkuf, haps-i münferidde

Said Nursî

28. Parça[]

Bu gelen kısım çok ehemmiyetlidir

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Son Sözün Bir Mühim Parçası

Efendiler!

Reis bey, dikkat ediniz! Risale-i Nur'u ve şakirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına, hakikat-ı Kur'aniye ve hakaik-i imaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle; binüçyüz seneden beri her senede üçyüz milyon onda yürümüş ve üçyüz milyar müslümanların hakikata ve saadet-i dâreyne giden cadde-i kübralarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve itirazlarını kendinize celbetmektir. Çünki o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere dualar ve hasenatlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübarek vatanın başına bir kıyamet kopmaya vesile olmaktır.

Acaba mahkeme-i kübrada, bu üçyüz milyar davacıların karşısında sizden sorulsa ki: "Doktor Duzi'nin, baştan nihayete kadar serapa İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve firenkçe "Tarih-i İslâm" namındaki eseri gibi, zındıkların kütübhanelerinizdeki eserlerine, kitablarına ve serbest okumalarına ve o kitabların şakirdleri kanununuzca cem'iyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî Turancılık gibi siyasetinize muhalif cem'iyetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız iman ve Kur'an cadde-i kübrasında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını i'dam-ı ebedîden ve haps-i münferidden kurtarmak için Kur'anın hakikî tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasî cem'iyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem'iyet namı verip ilişmişsiniz. Onları pek acib bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz." dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.

Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle, vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka "cumhuriyet" namı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla sefahet-i mutlaka "medeniyet" ismini vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye "kanun" ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.

Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale-i Nur şakirdlerine şiddetli bir surette taarruz ve zulüm zamanlarına tevafuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işaretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semavî ve arzî belalardan siz mes'ulsünüz!

Denizli Hapishanesinde tecrid-i mutlak ve haps-i münferidde mevkuf

Said Nursî

29. Parça[]

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Son Sözün Bir Kısmı

Efendiler!

Şimdiki hayat-ı içtimaiyeyi bilemediğimden, makam-ı iddianın gidişatına göre, sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahane olmak için, pek musırrane ileri sürdüğünüz cem'iyetçilik ittihamına karşı pek çok kat'î cevablarımızı Ankara ehl-i vukufunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber, bu derece bu noktada ısrarınıza çok hayret ve taaccübde bulunurken kalbime bu mana geldi:

Madem hayat-ı içtimaiyenin bir temel taşı ve fıtrat-ı beşeriyenin bir hacet-i zaruriyesi ve aile hayatından tâ kabîle ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli rabıta ve her insanın kâinatta gördüğü ve tek başına mukabele edemediği medar-ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin îfasına mani maddî ve manevî esbabın tehacümatına karşı bir nokta-i istinad ve medar-ı teselli olan dostluk ve kardeşane cemaat ve toplanmak ve samimane uhrevî cem'iyet ve uhuvvet, hem siyasî cebhesi olmadığı halde ve bilhâssa hem dünya, hem din, hem âhiret saadetlerine kat'î vesile olarak iman ve Kur'an dersinde hâlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesanüd taşıyan Risale-i Nur şakirdlerinin pek çok takdir ve tahsine şâyan ders-i imanda toplanmalarına, "cem'iyet-i siyasiye" namını verenler, elbette ve herhalde ya gayet fena bir surette aldanmış veya gayet gaddar bir anarşisttir ki, hem insaniyete vahşiyane düşmanlık eder, hem İslâmiyet'e nemrudane adavet eder, hem hayat-ı içtimaiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddi tavrıyla husumet eder ve bu vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye ve dinî mukaddesata karşı mürtedane, mütemerridane, anudane mücadele eder.

Veya ecnebi hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan el-hannas bir zındıktır ki; hükûmeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır, tâ o şeytanlara, firavunlara, anarşistlere karşı şimdiye kadar istimal ettiğimiz manevî silâhlarımızı kardeşlerimize ve vatanımıza çevirsin veya kırdırsın.

Mevkuf

Said Nursî

30. Parça[]

Efendiler!

Otuz-kırk seneden beri ecnebi hesabına ve küfür ve ilhad namına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur'an hakikatına ve iman hakikatlarına her vesile ile hücum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad komitesine karşı, bu mes'elemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitaben, fakat sizin huzurunuzda zahiren sizin ile birkaç söz konuşacağıma müsaade ediniz.

(Fakat ikinci gün beraet kararı, o dehşetli konuşmayı geriye bıraktı.)

Tecrid-i mutlakta ve haps-i münferidde

Mevkuf

Said Nursî

31. Parça[]

Mühim Bir Suale Hakikatlı Bir Cevabdır.

Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: "Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan'a ve vilayat-ı şarkıyeye, Şeyh Sünusî yerine vaiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun!" dediler.

Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer-otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi' olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim:

Eğer Ankara'ya gönderilen Risale-i Nur'un şiddetli tokatları için beni i'dama mahkûm eden zâtlar, Risale-i Nur ile imanlarını kurtarıp i'dam-ı ebedîden necat bulsalar, siz şahid olunuz, ben onları da ruh u canımla helâl ederim!

Beraetimizden sonra Denizli'de beni tarassudla taciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale-i Nur'un kabil-i inkâr olmayan bir kerametidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektublarımda ve binler şakirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tedkikatta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hârika vaziyeti versin. Bir tek adamın, birkaç senedeki mahrem esrarı meydana çıksa, elbette onu mes'ul ve mahcub edecek yirmi madde bulunacak.

Madem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: "Pek hârika ve mağlub olmaz bir dehâ bu işi çeviriyor." veya diyeceksiniz: "Gayet inayetkârane bir hıfz-ı İlahîdir." Elbette böyle bir dehâ ile mübareze etmek hatadır, millete ve vatana büyük bir zarardır. Ve böyle bir hıfz-ı İlahî ve inayet-i Rabbaniyeye karşı gelmek; firavunane bir temerrüddür.

Eğer deseniz:

"Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezaret etmesek derslerinle ve gizli esrarınla hayat-ı içtimaiyemizi bulandırabilirsin."

Ben de derim:

Benim derslerim, bilâ-istisna bütünü, hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş; bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış. Kırk-elli bin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği halde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib-i mes'uliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla beraetimize; ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüzotuz risaleden beş-on kelime bahane edip, yalnız kanaat-ı vicdaniye ile yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale-i Nur'a ilişmeniz, manasız bir tevehhümle çirkin bir zulümdür. Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki, nezaretle ta'diline çalışsanız.

Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve faidesiz tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık za'fiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimali var. "Mazlumun ahı, tâ arşa kadar gider." diye bir kuvvetli hakikattır.

Sonra o zalim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: "Sen yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun. Halbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi."

Ben de dedim: Onyedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızasıyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupaperest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense; azimet-i şer'iye ve takva cihetiyle, yedi milyar zâtların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat-ı içtimaiyeyi terkeden adama, "İnad ediyor, bize muhaliftir." denilmez. Haydi inad dahi olsa, madem Mustafa Kemal o inadı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilayetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inadın kırılmasına çabalıyorsunuz! Haydi siyasî muhalif de olsa, madem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve manen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, faidesiz kendine çok zararlı olarak hayat-ı siyasiyeye girerek sizin ile uğraşmaz; bu halde onun muhalefetinden tevehhüm etmek, divaneliktir. Divanelerle ciddî konuşmak dahi bir divanelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum. "Ne yaparsanız yapınız, minnet çekmem!" dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu. Son sözüm:

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ ٭ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظٖيمِ

Önceki Risale: Eski Said'in Yeni Said'e İnkılabı Zamanındaki Hazin MünacatıSirac-ün Nur5. Şua: Sonraki Risale

  1. Şimdi yedi seneden geçti.
  2. Dört defa mübareze zamanında gelen dehşetli zelzeleler, "Yazık olur" hükmünü isbat ettiler
  3. “Evet” kelimesinden ta “Üçüncü Sual’e” kadar bu makam dikkatle okunsun
  4. Bu istida, Kastamonu zelzelesinden yirmi gün evvel yazılmıştır. Risâle-i Nur bereketiyle her vilâyetten ziyâde âfetten mahfuz kalmıştı. Şimdi âfet başladı; bu da’vamızı tasdik etti.
  5. Radyo gibi azîm bir nimet-i İlahiyeye karşı azîm bir şükür olmak için: "Radyo Kur'anı okuyup bütün zemin yüzündeki insanlara dinlettirip, küre-i havanın bir hâfız-ı Kur'an olmasıdır." demiştim.
  6. Günahlar demek.
Advertisement