Yenişehir Wiki
Advertisement

Önceki Risale: 14. ReşhaMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Şule: Sonraki Risale

Onbirinci Söz'ün bir çekirdeği, bir hülasasıdır

Eski talebelerine verdiği bir derstir

Beşinci Ders[]

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ

âyetinin gizli hazinelerinden bir tek cevheresinin beyanındadır.

Ey kendi nefsini ve vazife-i hayatını unutmuş ve insanın hikmet-i hilkatından gafil olmuş; ve Sani-i Hakîm'in şu müzeyyen masnuat içinde vaz' ettiği manalardan cahil kalmış Said! Bil ki: Şu âlemin binasının ve insan âleminin ona idhal edilmesinin meselini bilmek istersen, şu temsilî hikâyeyi dinle.

Temsili Hikaye[]

Şöyle ki: Bir zaman bir sultan varmış, onun pek çok esnaf-ı cevahirle dolu hazineleri varmış. Hem onun pek çok gizli defineleri varmış, hem sanayi-i garibede çok maharet ve ıttılaı varmış. Hem sayısız funun-u acibeye ve hadsiz ulûm-u garibeye ilim ve marifeti varmış.

İşte o melik-i zîşan istedi ki; haşmet-i saltanatını ve servetinin şa'şaasını ve san'atının hârikalarını ve marifetinin garibelerini bütün herkesin başı üstünde izhar etsin. Yani kendi manevî kemal, cemal ve celalini iki vecih ile müşahede etsin:

Bir vechi: Bizzat kendi nazar-ı dakaik-âşinasıyla görsün.

Diğeri: Başkaların nazarlarıyla ve müşahedesiyle baksın.

İşte bu hikmete binaen o zat, çok menzil ve salonlara ayrılan cesim bir kasrı bina etti. Sonra o kasrı definelerinin türlü türlü cevahirleriyle murassa' bir şekilde tezyin edip süsledi. Sonra onu san'atının latif incelik ve tezyinatıyla nakışladı. Hem fünûn-u hikmetinin dekaikıyla tanzim etti; Ve ulûmunun âsâr-ı mu'cizekâranesiyle tevsim etti. Sonra kasrın içinde türlü türlü in'am ve nimetlerinin lezizleriyle sofralar kurdu. Ve hakeza, gizli kemalâtını izhar edecek her çeşit bedialarla bezedi.

Sonra kendi raiyetini o kasrı seyr ve tenezzühe davet etti. Ve onlara misli görülmemiş bir tarzda öyle bir ziyafet hazırladı ki; âdeta herbir lokma taam, yüzer latif san'atların birer enmuzeci ve nümunesidir. Sonra bir üstad-ı alim tayin etti. Tâ ki, kasrın içindeki o nakışların remizlerini ve o san'atların işaratını tarif etsin ve ne vecihle o manzum murassaat ve mevzun cevahir, onların sahiblerinin kemalâtına delâlet ediyor, bildirsin. Hem ahaliye, adab-ı duhulü ve kasrın saniine karşı ne gibi muameleler lâzım geldiğini öğretsin.

İşte o üstad-ı alim dahi ahaliye karşı, gelecek şu tebligatta bulundu, dedi ki: Ey ahali! Benim melikim bu kasrı ve içindekilerini izhar etmesiyle kendini size tanıttırmak istiyor. Siz de onu güzelce tanıyınız. Hem bu türlü tezyinat ile kendini size sevdirmek ister. Siz de onun san'atını istihsan etmekle, kendinizi ona sevdiriniz. Ve şu sahavetperver ihsanatıyla muhabbetinizi celbetmek istiyor, siz dahi ona muhabbet ediniz. Hem size rahmet ve şefkatini gösteriyor, siz de ona teşekkür ediniz. Hem kendi cemal-i manevîsini size izhar etmek irade ediyor. Siz de ona karşı iştiyakınızı gösteriniz. Ve hakeza, ona ve o makama lâyık olacak tebligatı saraya dâhil olan ahaliye bildirdi. Fakat kasra giren ahali, iki güruha ayrıldılar:

Birinci güruh: Kasra girer girmez, etraflarına baktılar, dediler ki: "Bunda büyük bir iş var." Sonra o muallim üstada baktılar, dediler ki: "Esselâmü aleyke eyyühel üstad! Hakkan bu gibi hârika bir kasra senin gibi bir üstad-ı muallim lâzımdır; senin sultanın, seyyidin sana ne bildirmişse, lütfen bize de bildir. O üstad ise, sabıkan zikri geçen nutku onlara tekrar okudu. Bunlar da güzelce dinleyip iyice istifade ettiler., ve o melikin marziyatı dairesinde hareket etmeye başladılar.

Sonra da o melik-i zîşan, onları tavsif edilmez bir başka saraya davet edip, kendi şan-ı saltanatına lâyık ve o itaatkâr raiyete şayetse ve o has kasra münasib bir şekilde onları ikramına garketti.

İkinci güruh ise, kasra girer girmez, yemeklerden başka hiçbir şeye bakmadılar. Körleşip sağırlaştılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. Hem içilmeyen bazı iksirlerden içtiler. Sarhoş olup,bağırıp çağırmaya başladılar. O acip kasrın letaifini tedkik eden ahaliyi çok rahatsız ettiler. Sonra Melikin askerleri bunları tutup o edebsizlere lâyık olacak bir zindana attılar.

Ey kardeş! Elbette bilirsin ki; o melik, bu kasrı birinci güruhun iz'an ettikleri maksadlar için yapmıştır. Ve bu maksadların husulü ise, şu üstadın vücuduna ve insanların onu dinlemesine bağlıdır. "Eğer bu üstad olmasaydı, o melik şu kasrı bina etmezdi" dense, haktır ve hakikattir. Hem denilebilir ki; insanlar, bu üstad-ı mübelliğin talimatını dinlemedikleri vakit, o melik şu kasrı tahrib edip tebdil edecektir.

Hikayenin Hakikati[]

İşte eğer temsilin sırrını fehmettin ise bak, hakikatin suretini de gör: Amma o kasır ise tavanı mütebessim yıldızlarla tenvir edilmiş ve tabanı güna-gûn çiçeklerle tezyin edilmiş olan şu âlemdir.

Amma o melik ise ezel ve ebed sultanıdır ki,

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ ..وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِى خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ

ile muttasıf zîhaşmet ve zîkudret bir Malik-el Mülk-i Zülcelal-i Ve-l İkram'dır. Ve o saraydaki menziller ise, herbirisi kendine münasib bir şekilde tezyin edilmiş olan âlemlerdir. Ve temsildeki sanayi-i garibe ise melikin mu'cizat-ı kudretidirler. Ve o saraydaki taamlar ise, Cenab-ı Rahman-ı Rahim'in semerat-ı rahmetinin hârikalarıdır.. Ve o matbah ve ocak ise, karnında ateş bulunan arz ve ruy-i arzdır. Ve o gizli define ve cevahiri ise, esm'a-i kudsiye ile cilveleridir. Ve o kasırdaki nakışlar ve onların remizleri ise, mevzun, ölçülü olan masnuat'ın manzumeleri ve nakkaşlarının esmasına olan delâletleridir.

Ve o muallim üstad ile avane ve şakirdleri. ise, Seyyidimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) ile sair peygamberan-ı izam (A.S.) ve evliya-i kiramdırlar (R.A.) Ve o kasırdaki melikin askerleri ise, melaike-i kiramdır (aleyhimüssalatü vesselam).. Ve o seyr ve ziyafete davet edilen misafirler ise, insan ile haşiyeleri olan hayvanata işarettir.

Ve o iki güruhtan birinci güruh ise, kâinat kitabının âyetlerinin meanisini derkedip, ehline tefsir eden ehl-i iman ve Kur'andır.

İkinci güruh ise, ehl-i küfür ve tuğyandır ki, nefis ve şeytana tabi' olup sağır, dilsiz ve körlerdir ki;

كَاْلاَنْعَامِ بَل هُمْ اَضَلُّ

hayvandan yüz derece aşağı bir surette, yalnız bu dünya hayatını anlayan bedbahtlardır.

Ebrar Kâfilesi ve Namazın İşaretleri[]

Evet sueda-yı ebrar olan ehl-i iman, şu kasr-ı kâinata dâhil oldukları vakit, Rabbini Cevşen-ül Kebir ve emsaliyle tavsif eden bir abd-i resule ve risaletiyle Kur'an-ı Kerim'e dellallık eden bir mübelliğ-i kerime kulak vererek; ve Kur'anın ahkâmına karşı "semi'na ve ata'na" diyerek saltanat-ı rububiyetin mehasinine nazırlık makamına çıkıp, o saltanata karşı tekbirlerle tesbihhan oldular.

Sonra, esma-i kudsiye cilvelerinin bedayiine dellallık makamında tesbih ve tahmid vazifesini eda ettiler; Ve havas ve duygularının zevkleriyle rahmet hazinelerinin müddeharatını fehmederek şâkirane hamdettiler.

Sonra, kâinatta mütecelli olan esma-i hüsnanın definelerindeki cevherlerini, cihazatlarının idrâk terazisiyle bilip, takdis ve medih vazifesini edaya başladılar.

Sonra, kalem-i kudretin mektubatını mütalaa etmek makamında istihsan ve tefekkür vazifesine girdiler.

Sonra, fıtratın letaifini müşahede ederek, seyr ü tenezzüh makamında, onların Fâtırlarına müştakane muhabbet etmeye başladılar.

Sonra, Sani-i Zülcelal'i mu'cizat-ı san'atıyla tanıttıran garib san'atına karşı hayret içinde bir marifetle mukabele edip

سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْروُفُ بِمُعْجِزَاتِ جَمِيعِ مَصْنوُعَاتِكَ

dediler.

Sonra, Cenab-ı Rahim ve Vedud'un (C. Şanühü) rahmetinin müzeyyen semeratıyla teveddüd ve sevdirmesini göstermeye mukabil, pür-muhabbet ve iştiyak ile mukabele ettiler.

Sonra, Cenâb-ı Rezzak-ı Kerim, onlara nimetlerinin en lezizleriyle kendi taattuf ve taahhüdünü göstermeye karşılık, hamd ü şükür ile mukabele ederek

سُبْحَانَكَ مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَامَشْكوُرُ بِاَثْنِيَةِ جَمِيعِ اِحْسَانَاتِكَ عَلَى رُؤُسِ اْلاَشْهَادِ وَبِاِعْلاَنَاتِ جَمِيعِ نِعَمِكَ وَ نِدَائِهَا فىِ سُوقِ الْكَائِنَاتِ وَ بِشَهَادَاتِ نَشَائِدِ مَنْظوُمَاتِ ثَمَرَاتِ رَحْمَتِكَ وَ نِعْمَتِكَ لَدَى اَنْظَارِ الْمَخْلوُقَاتِ

dediler. ([1]) Yani senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki, bütün kâinata serpilmiş umum ihsanatının açık lisan-ı halleri şükür ve senanı okuyorlar. Hem âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne saçılmış bütün nimetlerin ilanatıyla hamd ve medhini bildiriyorlar. Hem rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri senin cûd ü keremine şehadet etmekle, senin şükrünü enzar-ı mahlukat önünde ifa ediyorlar.

Sonra, Cenab-ı Celil-i Zülcemal, kâinat mezahirinde ve mevcudat-ı seyyalenin aynalarında kibriya ve kemalini, cemal ve celalini izhar etmesine mukabil, mahviyet içinde bir hayret ve hayret içinde bir muhabbet ve muhabbet içinde secdelerle mukabele ettiler.

Sonra, Cenab-ı Mün'im-i Kerim, rahmetinin genişliğini ve servetinin çokluğunu irae etmesine karşı, fakr u ihtiyaç ile sual ve dua ile mukabelede bulundular.

Sonra, Cenab-ı Alim-i Hakîm, letaif-i san'atını teşhir etmek istemesine mukabil, takdir ve istihsan ile; ve müşahede içinde şehadet ve işhad ile mukabele ettiler.

Sonra, Cenab-ı Rabb-ül Âlemin, kâinatın aktarında saltanat-ı rububiyetini ilan etmesine mukabil; za'f içindeki aczlerini, fâkat içindeki fakrlarını ilandan ibaret olan tevhid, itaat ve ubudiyetle mukabele ettiler.

İşte, böylece bu dâr-ı imtihandaki vazife-i hayatlarını eda ederek ahsen-i takvim içinde bütün mahlukattan üstün sahib-i emanet-i kübra olarak yümn-ü iman ile emanette emin bir halife-i arz oldular.

Ve daha sonra onların Rabb-i Zü-l İkramları da onları; ebedî saadet içinde yaşamaları için, Dâr-üs Selâm'a davet ederek, onlara öyle ikram etti ve eder ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşere hutur etmiştir.

Füccar Kâfilesi ve istidadların veriliş hikmeti[]

Amma ikinci güruh olan füccar ve eşrar ise; sabıkan geçtiği gibi, küfr-ü küfran ile bütün mevcudatın kıymetlerini iskat etmekle tahkir edip esma-i İlahiyenin cemi-i tecelliyatını reddederek gayr-ı mütenahî bir cinayet işlediler. Elbette nihayetsiz bir ikaba müstehak oldular ve olacaklardır.

Ey miskin Said! Âyâ zannediyor musun ki; senin vazife-i hayatın, yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhafaza-i nefs etmekle, batn ve ferc gibi hevesatın hizmetine münhasırdır? Veyahut zannediyor musun ki, senin makine-i hayatında dercedilen şu havas ve hissiyat ve bu cevarih ve cihazat ve aza ve âlât ve letaif ve maneviyatın, şu fani dünya hayatında denî nefsin hevesatı yolunda istimaline münhasırdır, kellâ! Belki senin fıtratında şunların dercedilmesinin hikmeti ise, Cenab-ı Mün'im-i Kerim'in bütün enva-i nimetini sana ihsas ettirmek ve esma-i İlahiyesinin aksam-ı tecelliyatının mu'zamını sana tattırmak içindir. Ve o âlât ve edevatın gayeleri ise, senin o mizanlarla Cenab-ı Rahman-ı Rahim'in hazain-i rahmetinin müddeharatını tartmaklığın ve o cihazlarla onun esma-i hüsnasının edevatının gizli definelerini açmaklığındır.

Hayatın Gayeleri, mahiyeti, hakikati...[]

Belki de, senin hayatının gayatı ise; hayatında bulunan onun esma-i hüsnasının garib cilvelerini, sair ihvanın olan mahlukat arasında izhar ve teşhir etmekliğindir. Sonra da, lisan-ı hal ve kalinle kendi ubudiyetini onun dergâh-ı rububiyeti yanında ilan etmekliğindir.

Sonra, onun celevat-ı esmasının cevherlerinin murassaatıyla parlanıp süslenerek, Şahid-i Ezelî'nin nazar-ı şuhuduna resm-i geçit tarzında görünüp arzetmekliğindir.

Sonra, zevi-l hayatın Vahib-ül Hayat'a karşı tesbihatlarla takdim ettikleri tahiyyelerini fehmetmekliğin ve bilerek onları müşahede etmekliğin ve tefekkürle görüp şehadetle göstermekliğindir.

Sonra, cüz'î sıfat ve şuûnunun mikyasıyla Halıkının sıfat ve şuûn-u mutlaka-i mukaddesesini fehmetmekliğindir.

Sonra, Cenab-ı Hakk'ın tevhid ve rububiyetini natık olan mevcudatın kelimatını anlamaklığındır.

Ve sonra sen kendi acz ü fakrın gibi şeylerinle, Cenab-ı Ganiyy-i Mutlak ve Kadir-i Mutlak'ın kudret ve gınasının derecat-ı tecelliyatını düşünüp fehmetmekliğindir.

Şimdi bak, senin mahiyet-i hayatının icmali şunlardır: Hâlık-ı Mevt ve Hayat'ın celevat-ı esmasının garaib-i asarına bir hazine, bir harita, bir enmuzec, bir fezleke, bir mikyas, bir mizan ve bir fihriste olmaktır.

Senin hayatının sureti ise, şudur: Cenab-ı Hakk'ın esma-i hüsnasını tefhim edip bildiren, kudret kalemiyle yazılmış bir kelime-i mesmuadır (işitilen bir kelime).

Amma senin hayatının hakikati ise budur ki: Tecelli-i ehadiyete, cilve-i samediyete ayinedarlık etmektir.

Ve senin hayatının saadet içindeki kemali ise; ayinedarlık etmekte olduğu bir Şems-i Ezel'in envarının kendisinde temessül ettiğini şuurkârane bilip, şevk ile muhabbet etmektir.

Evet her ne kadar sair zîhayatlar bu mezkûr gayelerin bazısında seninle müşareketleri varsa da, fakat hiç bir zaman seninle müsavi olamazlar. Çünkü âyine-i camia sensin. Nasılki, bu gelen hadîs-i kudsî bu hakikati ifade eder:

لاَ يَسَعُنِى اَرْضٌ وَ لاَ سَمَاءٌ وَ يَسَعُنِى قَلْبُ عَبْدِىَ الْمُؤْمِنِ

Önceki Risale: 14. ReşhaMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Şule: Sonraki Risale

  1. Buradan ta paragrafın sonu olan "ifa ediyorlar" kelimesine kadar, Hazret-i Üstad'ın Onbirinci Söz'deki bizzat ifadesidir. (Mütercim)
Advertisement