Önceki Risale: Bakara 14-15: Münafıkların Müminlerle Alay Etmesiİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 17-18: Münafıklar Hakkında Ateş Temsili: Sonraki Risale

اُولۤئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُاالضَّلالَةَ بِالْهُدَى فَمَارَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَاكَانُوا مُهْتَدِينَ[düzenle | kaynağı değiştir]

Önceki ayetlerle münasebet[düzenle | kaynağı değiştir]

Ey aziz bilmiş ol ki: Bu âyetin önceki âyetle olan nazm, irtibat ve dizilişi ise şöyledir: Bu âyet, geçen âyetlerde tafsili verilip izahı yapılmış olan ma'nanın ve hakikatlarının bir fezlekesi ve bir icmali; ve aynı zamanda evvelki âyetin âlî ve müessir bir tasviri olmasıdır. Ayrıca, temsilin icabını yapmak için, ticaret üslûbunu alıp tahsis etmesinde ise; imana gelmiş saff-ı evveldeki Kur'an muhataplarının yaz ve kışda, ayrı ayrı rihlet ve göçleri ile, ticaretin tatlılık ve acılığını tatmış insanlar olmalarıdır. Amma burada, bu temsil ile meselenin vech-i münasebeti ise, şudur ki: Nev-i beşer, dünyada daimî yerleşmek için değil, belki buraya, sermayesi olan istidad ve kabiliyyetlerini çalıştırarak, kâr ve ticaret elde etsin diye gelmiştir. Yani, tâ ki burada o istidad ve kabiliyet tohumlarını ziraat yaparak eksin, sonra ileride onun başağında, harmanında tasarruf edebilsin.

Cümleler arasındaki münasebet[düzenle | kaynağı değiştir]

Sonra, bu âyetin cümleleri arasında olan nazm ve diziliş vechi de şöyledir ki: Cümleleri temsil üslûbunun nasak ve tarzı üzerinde bulunarak; selîs, yumuşak bir fıtrîlik içerisinde birbirine müretteb olmalarıdır. Şöyle ki: Zarara uğramış, perişan kalmış bir tüccara behadar, yüksek bir sermaye verilir; tâ ticarete gitsin, kâr ve kazanç elde ederek , eski zararlarını telafî eylesin. Fakat bu adam, kalkar gider; o sermaye ile zehirli ve kendisine zararlı malları, eşyaları satın alır.Sonra da, satın aldığı o zararlı şeyleri pazara götürerek satıp sarfetmeye çalışırsada, hiçbir kâr elde edemez, bir faide göremez. Belki o yüksek sermayesini hasaret üstüne hasaretin içine bırakmış olarak tamamen zayi' eder. Sonra da geri evine dönemeyecek derecede yolunu kaybeder, kalır. Ve hakeza, bu minval üzere...

Cümlelerin heyetleri arasındaki irtibat[düzenle | kaynağı değiştir]

Amma âyetin tek tek cümleler heyetinin nazm ve diziliş vaziyeti ise, gelecek tarzdadır:

İşte اُولۤئِكَ lafzı, uzakta iken hissedilmekte olan bir şeyi ihzar eyleme mevzuunda kullanıldığından, şöyle işaret veriyor ki: O mezkûr cinâyetleri işiten herbir dinleyici, onları işleyenlere karşı kalbinde yavaş yavaş bir nefret ve bir öfke hasıl olması, hem gittikçe de o nefretin şiddetlenmesi normal seyrinin icabıdır, şe'nindendir. Öyle ki, o nefret ve öfke, dinleyiciyi, teşeffi-i gayz denilen öfkesini dindirmek ve cinâyet sahiplerinin yüzlerine karşı nefret ve tahkirle mukabelede bulunmak için, o cinâyetleri işlemiş kimseleri görmeye arzulandırır.

Amma اُولۤئِكَ deki mahsusiyet (hissedilmişlik) ise, şöyle remzeder ki:

Zikri geçmiş o acib evsafla muttasıf olanların vaziyeti, zihinde öyle bir cisimlendirir ki, adeta hayalin gözü önünde hissedilen, görülen cisimler halini alır. Hem bu mahsusiyetten; ma'siyetin ma'siyete incirarı sırrıyle, (verilen) hükmün asıl sebep ve illetine remzetmektedir. (Yani ki اُولۤئِكَ denince, hemen "onlar ki şöyle şöyle yaptılar" diye hissedilir.) İşte burada, münafıkların rezil, pis vasıfları bahse medar olduğu için, اُولۤئِكَ lafzı işitilir, işitilmez: "Münafıklar dalaleti, nifâkı vesaireyi hidâyetle değiştirip aldılar" diye olan cinâyetleri hatırlanır. O halde bu ma'siyet; zarar ve ziyan, hüsran ve helaket ma'siyetine incirar ettiği için, kendileri hakkında verilen hükmün illetini teşkil etmektedir.. Ve hakeza!

Amma uzağa baktıran اُولۤئِكَ deki bu'diyet ise, münafıkların tarik-i haktan şiddetli bir uzaklıkta olduklarına bir işarettir. Öyle bir uzaklık ki, artık geriye dönemeyecek bir uzaklıktadırlar. Yani ki; gidiş onların ihtiyarlarının elinde imiş, amma geriye dönüş ise, değildir.

Ve الَّذِينَ Lafzı ise, şöyle bir işaret eder ki: Şu nifâk, münafıklık dahi bir çeşit ticarettir. Amma öyle bir ticaret ki; acip ve habis olup, üstünde bazı insanların geçip gelmelerine medar yeni bir temel ve taze bir meslek olmaya başlayan bir vaziyettedir. Evet, az üstte izahı geçtiği üzere mevsul edatı olan اِذَا yeni yeni in'ikada başlamış taze ve yeni hakikatlara işaret eder.

Amma اِشْتَرَوُا lafzı ise, münafıkların; "ne yapalım, bizim fıtratımız böyledir işte!" gibi batıl mazeretlerinin reddine işaretdir. Güya Kur'an-ı Hakîm (lisan-ı remziyle) onlara der ki: "Hayır!.. Cenab-ı Allah (cc) size ömür nefeslerini sermaye olarak vermiştir. Ruhunuzda da kemal istidadını tevdi eylemiştir. Vicdanınızda da hakikat çekirdeğini ekmiş, zer' eylemiştir ki o da, vicdandaki fıtrî olan hidâyet çekirdeğidir. İşte size i'ta edilmiş bütün bu emanetlerle, sizin ebedî bir saadeti satın almanız ge-rekirken, onun yerine belki de bu pek mühim vazifeyi, işi terkederek; peşin, muvakkat ve fanî lezzetleri ve bazı dünyevî menfaatleri satın aldınız. Demek ki siz, su-i ihtiyarınızla hidâyetin parlak aydın, nurani caddesine, dalaletin pis mesleğini tercih ettiniz. Böylece vicdanınızdaki fıtrî hidâyet çekirdeğini ifsad eylediniz.. Ve o pek yüksek, çok behadar sermayenizi de bad-ı heva zayi' ettiniz!

Amma الضَّلالَةَ بِالْهُدَى lafzı ise, şöyle bir işarette bulunmaktadır ki:

"Münafıklar hasaret üstüne hasaret ile zarar ettiler." Evet onlar dalalet ile nasıl hüsrana uğradılarsa, onun gibi; bir nimet-i azime olan hidâyeti terketmekle de, daha büyük bir hasaret ve zarara uğradılar.

Ve فَمَارَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ cümlesine gelince, bil ki: Münafıkların değil sadece kazanç ve kâr'da zarar etmek, sermayelerini dahi bütün bütün zayi' ettikleri halde, âyet cümlesinde kârı, kazancı nefyetmesindeki tahsisin vechi, (Yani: Münafıkların ticaretleri hiçbir kâr ve kazanç bırakmamıştır) diye olan nefyetmedeki tahsis; işaret ediyor ki, akıllı insanın şe'ni ve kârı; kazançsız, kârsız bir ticarete el atmaz iken, hele içinde bütün bütün zararla birlikte, sermayenin de zayiliği mevzu-u bahis ise, hiç yanaşmaması lazımdır.

Sonra, âyetin aynı cümlesinde fiili, işi ticaret vasfına isnad etmiş.. (yani zarar fiilini "yaptıkları ticaretleri kâr ve kazanç elde edemedi" fiilini, ticareti yapan tacir kimseye vermek değil, ticaretin zatına verilmesinde, ki asılda فَمَا رَبِحوُا فىِ olması gerekirdi. (Yani, yaptıkları ticaretlerinde kâr ve kazanç elde edemediler) de şöyle bir işaret vardır ki; münafıkların yaptıkları ticaretlerinde, cemi-i eczasıyla ve bütün ahvaliyle ve umum vasıtalarıyla; ne cüz'î, ne külli hiçbir faide yoktur. Bazı ticaretlerin hasılat fezlekesinde kazanç olmasa da, eczalarında bazı faideler ve hizmetinin vasıtalarında bir takım istifadeler bulunabiliyor. Amma münafıkların şu ticareti öylesi bir ticaret de değil, belki sadece şer ve sırf zarar olan bir ticarettir. Bu meselenin misal ve örneği: نَامَ فىِ اللَّيْلِ değil, نَامَ لَيْلُهُ ye yapılan isnad gibidir. Yani: "Gecede uyudu" değil, gecesi uyudu" ya benziyor. Yani uykuyu şahsa değil, geceye vermeye benziyor.

Misalin birinci şıkkındaki vaziyet, (Yani نَامَ لَيْلُهُ ) gecesi de uyumuş gibi sakin ve sâkittir; onun gecesini hiçbir şey hareketlendirmiyor, hiçbir gürültü de onu uyandırmıyor. İşte, aynen bu misal gibi, münafıkların ticaretleri de; sermayesiyle, kârı ile, vesait ve vesailiyle ve herşeysiyle zarar ender zarardır.

Amma وَمَاكَانُوا مُهْتَدِينَ cümlesi ise, şunu işaretle ifade ediyor ki:

Münafıklar, mal ve paralarını (yani sermaye-i hayatları olan istidad ve kabiliyetlerini) zayi' ettikleri gibi; yollarını dahi kaybettiler. Demek ki bu cümle, önceki cümleler gibi اِشْتَرَوُا un üslûbunu bir bezeme ve bir süslemedir. Hem yine bu cümle içinde, sûrenin başındaki هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesine de hafî bir remiz vardır. Evet, bu cümle sanki diyor: "Kur'an, hidâyeti bahşeyledi.. Lâkin onlar onu kabul edipte almadılar."

Önceki Risale: Bakara 14-15: Münafıkların Müminlerle Alay Etmesiİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 17-18: Münafıklar Hakkında Ateş Temsili: Sonraki Risale

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.