Yenişehir Wiki
Advertisement
Yenişehir Wiki
80.680
pages

Önceki Risale: Bakara 16: Hidayeti Verip Dalaleti Satın Almalarıİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 19-20: Münafıklar Hakkında Yağmur Temsili: Sonraki Risale

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمّاَۤ اَضَاۤءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ لاَ يُبْصِرُونَ[]

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ[]

Nazım belagatinin iki kısmı[]

Ey aziz! Bilmiş ol ki: ([1]) Kur' an-ı Mu'ciz-ül Beyanın i'cazının esası ve temeli, nazmının belâgatındadır. Nazmının belagatı da, iki kısma ayrılır.

Bir kısmı: "Hilye"gibidir, diğer kısmı da: "Hulle" gibidir.

İşte, i'cazın birinci kısmı olan Hilye; serpilmiş mensur inciler ve intişar etmiş zinetler ve işlenmiş nakışlar gibidir. Bunun böyle olduğunun veya öyle teşekkülünün madeni ise, kelimelerin mabeyninde cereyan eden nahv ilminin harfî ma’nâlarının kasd ve garazlarının parmaklarıyla gösterdikleri işaretlerinden elde edilen nüktelerdir. Adeta altını eritip beyaz gümüş taşların aralarına dökmek gibidir. İşte i'cazın bu kısmının semere ve meyveleri ise, Fenn-i Maânînin taahüdünde olan "Beyan" letâifleridir.

İkinci Kısım İ'caz: Yüksek fiyatlı bir libas, pek kıymetli bir hulle bir kaftan gibidir ki, ma’nâların kametine göre üslûptan kesilip biçilen ve bir çok değişik parçalardan alınarak muntazam bir haytla, iplikle dikilen ve sonra ondan kıssa ve hikayelerin şekline, ya da garaz ve maksadın vaziyetine göre giydirilen kalıp ve üslûplardır. Bu kısmın i'mali, yapılışı ise, fenn-i Beyanın taahhüdündeki temsilattır.. Ve bu ikinci kısım i'cazın en ehemmiyetli meseleleri de "temsil keyfiyeti" dir. (Yani misâl verme, temsil ile misâlini göstermekle, zihnin anlamasını sağlamadır.) Bu hikmetten olsa gerektir ki; Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, bine yaklaşan temsilatı çoğaltmış, zikretmiştir. (Kur'an وَلِلَّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى en yüksek temsil Allah'ındır buyurmuştur.) Zira, temsilde latif bir sır ve yüksek bir hikmet vardır.

Evet, temsil ile kuve-i vahime akla mağlup olduğu gibi, hayal dahi fikre inkiyad etmeye mecbur kalır. Hem yine temsil ile gaipte olan, görünmeyen şey, hazırmış gibi vaziyet alır.. Ve ma’kul olan işler ve emirler (yani akılda varlıkları mümkün ve mevcud, fakat elle tutulup, gözle görülmeyen şeyler) hissedilmiş gibi olur. Ma’nâlardaki hakikatlar da adeta göz önünde cisimleşir. Hem yine temsil ile, dağınık ve müteferrik hakikatlar cem' edilip toparlanabilir. Keza birbirleri içinde karışık, muhtelit meseleler temsil ile birbiriyle kaynaşmış halini alır. Keza sırr-ı temsil ile, ihtilaflı görüş ve fikirler ittihada gelir ve birbirinden kopuk hal ve durumlar ittisal peyda ederler. Yine temsil sırrı ile silahsız hakikatlar (yani delil ve bürhansızlar) silahlanır durur ve hakeza...

A. Cürcani'nin temsil hakkındaki görüşleri[]

Eğer bu meselenin biraz daha tafsilini istiyorsan; gel, benimle beraber "Delail-ül İ'caz" kitabı sahibi Abdülkahir-i Cürcanî'nin esrar-ı belagat mevzu'unda terennüm eylediği sözlerine kulak ver. İşte o demiştir ki:

Abdülkahirin İzahı:

Temsilin Mevkii ve Te'sir Sahası Hakkında Bir Fasıl

Bilmiş ol ki: Bütün ukalanın üstünde ittifak eyledikleri hüküm şudur ki:

Temsil, eğer ma’nâların akabinde gelirse, yada ma’nâlar meydanında, sahasında ihtisar ile tebarüz ettirilirse ve aslî suretinden ma’nâların suretine naklettirilirse; birden bir büyüklük ve asalet elbisesine bürünecek ve bir menkıbe kesbeyleyecektir.. ve o ma’nâların derecesine göre beraber yükselecektir. Hem beraber bulunduğu ma’nânın ateşinden kıvılcım alır, parlamaya başlar. Keza, o ma’nâya kalb ve ruhları tevcih ettirmek için, temsil tahrik edildiğinde, onun kuvveleri daha da kavîleşir, kalbleri de ona davet etmiş olur; kalplerin iç merkezinden bir şevk ve bir hırsı kopararak alır, ma’nâya verir. Hem ona tabiat ve huyların muhabbet ve aşkını vermeyi teşvik eyler.

Eğer mevzu' medih ise; temsil ona en yakışıklılık ve ululuk olur. Hem medhi en çok tesirli ederek azim kılar.. Ve ona karşı meyl ve temayülü en çok harekete getiren olur, nefis ve kalbleri de en çok ünsiyetlendiren ve ferah ve neşeyi de en çok veren olur. Hem medhedilenin tarafına galibiyet te'min eden olur.. Ve mâdihin (medhedenin) üzerine şefaati vacip kılar. Hem mevhibe ve bahşişlerin en güzelini en çabuk kaza edip veren olur. Hem lisânlara en kolay gelen ve en çok zikri edilen olur. Ve keza, kalplerin onunla bağlanmasına yarayan en evlası ve en münasibi olur.

Ve eğer mevzu' zemmetmek ise; temsilin teması en incitici, dağlaması en çok ısırıcı, te'siri en şiddetli ve haddi icrada en çok kesici olur.

Şâyet mevzu' hüccet ve delil işi ise; temsil ile burhanı en nurlu, makam ve delili en kahir, beyanı en bahir olur.

Eğer mesele, iftihar makamı ise; temsil ile nihâyet ve gâyeti en uzak, şerefi en ciddî, lisânı en şedid olur.

Şâyet makam, i'tizar makamı ise; temsil vasıtasıyla kalplere en yakın, gönülleri en çok çekici, tehacümlere karşı kınından çekilmiş hazır kılınç; gazabın giderilmesinde en çok yardımcı, ve sihir düğümlerini en ziyade üfüren ve dönüşün güzel tarzını temin eden, en tez şekilde sağlayan olur.

Ve eğer mevzu' va'z u nasihat ise; temsil, sadre en çok şifa, fikirlere en güzel davetçi; îkaz ve zecirde en belagatli; ışığı parlatmada en hoş hareket; gaye ve neticeye ulaştırmada en iyi kılavuz; hastayı şifaya kavuşturmada en tez; susamışa en tatlı su bahşeden olur..

Ve hakeza, eğer hüküm; söz ve kelam fenlerini içeriyorsa; ve darb-ı mesellerini içine alıyorsa; ve bab, fasıl ve şu'beleri de o hükme ittiba' ediyorsa, temsilin ahengi daha çok cazib olur.

-SON-

Not: Allâme Abdülkahir, temsilin mâhiyet ve te'sirini anlatırken yine temsil üslûbunu kullandığı için, anlaşılması zor düşmüştür. -Mütercim-

Kurandan Temsil Örnekleri[]

Bundan sonra gelen âyetlerde, i'cazın delilleri ve belagatın esrarı bulunduğundan; ileride gelecek mukaddimedeki meselelerle olan münasebetleri dolayısıyla, o âyetleri burada zikrediyoruz.

İşte «Medih» makamında Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan sahabelerin evsafı hakkında zikreylediği "Temsil" in örneği:

وَمَثَلُهُمْ فِى الاِنْجِيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاَزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ

Ve daha bu âyet gibi diğer âyetleri kıyas eyle!

«Zemm» makamının misâlleri:

فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْ

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَيةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ اَسْفَارًا

اِنَّا جَعَلْنَا فِۤى اَعْنَاقِهِمْ اَغْلالا فَهِىَ اِلَىالاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ

Ve daha bunlara benzer sair âyetleri sen kıyas eyle!

«İhticac ve İstidlal» Makamında:

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا

اَوْكَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاۤءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ

مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ اَوْلِيَاۤءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اِتَّخَذَتْ بَيْتًا

اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًا وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِى النَّارِ ابْتِغَاۤءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُ

وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذِى يَنْعِقُ بِمَا لايَسْمَعُ اِلادُعَاۤءً وَنِدَاۤءً

ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا رَجُلا فِيهِ شُرَكَاۤءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلا

Ve daha bunlara başka âyetleri kıyasla!.

«İftihar» Misâlinin Misâlleri..

Her ne kadar iftiharla tesmiye edilmemiş olsa da, Azamet-i İlahiyye ve kemalatının beyanı hakkındadır.

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَمَةِ وَالسَّمَوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ

ve daha başka âyetleri buna kıyas eyle!

Ve «İ'tizar» Makamında "Temsil" in Misâli

(Bu makamda, yalnız mazeret beyan edenlerin lisânıyla ifade edilen ve kendilerine ihticac ile delil getirme noktasında batıl itirazlarına dair bazı hikayelerden başka bir şey bulunmamaktadır, şu gelen âyetteki sözleri gibi...)

وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌ

وَقَالُوا قُلُوبُنَا فِۤى اَكِنَّةٍ مِمَّا تَدْعُونَاۤ اِلَيْهِ وَفِۤى اَذَانِنَا وَقْرٌ وَمِنْ بَيْنِنَا وَبَيْنِكَ حِجَابٌ

Ve Şiirden Bir Örnek: (aynı ma’nâyı te'kiden)

لاَ تَحْسَبُوا اَنَّ رَقْصِى بَيْنَكُمْ طَرَبٌ

فَالطَّيْرُ يَرْقُصُ مَذْبُوحًا مِنَ اْلاَلَمِ

Ve Kur'anın temsil yoluyla dünya nimetlerini tavsif ederken va'z ü nasihat örneği:

كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللَّهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِى الاَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُ

اِنَّا عَرَضْنَا الاَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولا

لَوْ اَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْاَنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ .. كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ .. فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ

مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فِى سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِى كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ

كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاَتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ

Sadaka ve Zekat verirken, Riya Karıştırılan Salih Amellerin "İhbatı" Boşa Çıkarılması Hakkında Olan Temsil Misâli:

اَيَوَدُّ اَحَدُكُمْ اَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا الاَنْهَارُ لَهُ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَاَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَاۤءُ فَاَصَابَهَۤا اِعْصَارٌ فِيهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْ

مَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍ اشْتَدَّتْ بِهِ الرِّيحُ فِى يَوْمٍ عَاصِفٍ لايَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلَى شَىْءٍ ذَلِكَ هُوَ الضَّلالُ الْبَعِيدُ

Kelamın tabakalarını tavsif makamı hakkında "Temsil" misâlleri

ثُمَّ اسْتَوۤى اِلَى السَّمَاۤءِ وَهِىَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْكَرْهًا قَالَتَاۤ اَتَيْنَا طَاۤئِعِينَ

وَقِيلَ يَاۤ اَرْضُ ابْلَعِى مَاۤءَكِ وَيَا سَمَاۤءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاۤءُ وَقُضِىَ الاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِى السَّمَاۤءِ .. تُوءْتِىۤ اُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِاِذْنِ رَبِّهَا

وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الاَرْضِ مَالَهَا مِنْ قَرَارٍ

Ve bu mevzu'da şiirden bir örnek:

وَ الَّيْلُ تَجْرِى الدَّرَارِىُّ فِى مَجَّرَتِهِ كَالَرَوْضِ تَطْفُو عَلَى نَهْرِ اَزَاهِيرِهِ

İbn-i Nebih-i Mısrî'nindir, Eyyûbîlerin medhinde söylemiş."

Kuranın temsili hakkında izah[]

Şimdi ey aziz bil ki: Şu geçen temsilî âyetlerin herbirisinde mütenevvi' tabakalar, mertebeler, suretler ve üsluplar vardır.Ve her birisi, diğer herbirisinin içinde olup, yekdiğerlerine; hakikatlarından bir taifenin kefili ve müteahhidi oluyorlar.

Evet nasılki sen, gümüşten yapılmış bardakları ele alarak altın yaldızla süslesen; sonrada cevherlerle nakışlasan, sonra elektriği içlerine derceyleyerek kendilerini ışıklandırsan; her halde -yapılmış sanata göre- bu gümüş bardaklarda birer ayrı güzellik tabakalarını ve zinet nevilerini göreceksin.

İşte bunun gibi; şu üstte geçen âyetlerin herbirisinde de; aslî maksadlarından, tâ temsilî üslûba kadar bir çok makamata gidebilmenin şurû' işaretleri ve o makamata uzanan bir sürü remizleri bulunmaktadır. Öyleki, adeta maksad-ı aslî, bütün o mertebeler üzerinden yuvarlanıyorda her birisinden bir renk, bir hisse alarak gelir, tâ o kelimelerin herbiri birer Cevami-ül Kelim, belki birer cem'ül-cevami' olarak arz-ı didar ederler.

Bir Ara Fasıl Ve Bir Mukaddime

Ey aziz bil ki: Mütekellim (konuşan, konuşmacı) konuşurken nasılki herhalde bir ma’nâyı mûrad eyleyip ifade eyler. Sonra da delil vasıtasıyla aklı ikna' eder. Onun gibi; temsilin fotoğraf ve suretleri vasıtasıyla da, vicdana hissiyatı ilka eyler. Bu hissiyat ile de, kalpte o ma’nâya karşı ya meyli, ya da nefreti harekete geçirerek (müsbet veya menfi) kalbi kabule müheyya ediyor. Demek ki kelam-ı beliğ, akıl ile beraber vicdanın da ondan istifade ettikleri kelamdır. İşte böylesi bir kelam, aklın içine girip yerleştiği gibi, vicdana damla damla damlanır.Ve bu iki veche (akıl ve vicdan'a te'sir vecihlerine) kefil ve müteahhid olan şey ise, "Temsil" dir. Çünki temsil, bir kıyası, bir ölçüyü tazammun eyler. Hem onunla, temsili yapılanın içinde olan kanun, mümessilin ayinesinde in'ikas eylerki; adeta müdellel bir dava gibi olur. Bu mesele, şuna benzerki; mesela sen, kendi raiyeti ve halkı için belaları göğüsleyen bir reis, bir hükümdar hakkında temsil yoluyla: "Yüksek dağlar, kar ve dolunun zahmet ve meşakkatlerine tahammül ederler ki; altlarındaki bağlar, bahçeler ve ovalar yeşillensin, semerdensin!"

Hem sonra, temsilin esası ise, teşbihtir. Teşbihin şe'ni, kârı da odur ki; nefret hissini, ya da rağbet, ya meyelan, ya da istikrah veya hayret.. Veya heybet duyma hislerini harekete geçirmektir. Onun içindir ki; temsil, bazen tahkir veya tergîp veya tenfir.. Veya çirkin gösterme veya da tezyin ve süsleme.. Veya da taltif eyleme ve ilh... gibi makamlarda kullanılmaktadır. Demek ki üslûbun suretine göre, temsil; ya meyl veya nefret ile vicdanı îkaz eyler, hissi de uyandırır., veya uyandırılır.

Ve sonra, temsile ihtiyaç gösteren ve ona götüren şey, ma’nânın derinliği ve inceliğidir ki, temsil yoluyla ancak o ma’nâ tezahür edebilir. Ya da maksadın ve garazın dağınıklığı ve intişarıdır ki, temsil ile o dağınıklıklar ve kopukluklar, maksadla irtibatlandırılmaya sevkettirilebilir.

İşte, temsil nevilerinin en birinci derecesi, şüphesiz ki; Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyanın müteşabihatlarıdır. Zira, ehl-i tahkik yanında müteşabihat-ı Kur'aniye, temsilatın en âlî nev'idir. Hem çıplak olan hakaik-i mahzanın ve "ma'kulat-ı sırfe" denilen elbisesiz mücerred ma’nâların üsluplarıdır. Evet, avam halk, ekseriya mahz olan hakikatları, ancak kendilerince, hayal edilebilen bir suret ile telakkî ve kabul edebilirler. Aynı zamanda libassız olan ma'kulat-ı sırfayı, (yalnız aklen olmaları mümkün şeyleri) ancak temsilli bir üslûb ile fehmedebiliyorlar ki; zihinleri اِسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ gibi müteşabihattan dolayı dağılmasın., ve o gibi hakikatlerle ünsiyet peyda edebilsin.. Ve o gibi temsilat ile fehim ve anlayışlarına müraat edilmiş olsun.

İcaza dair 12 mesele[]

Sonra ben, geçmişte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'cazının beyanında "oniki meseleyi ([2]) mukaddime ([3]) olarak, belâgatın üss-ül esasından çıkarmıştım. O meselelerin her birisi, bir çok hakikat incilerinin dizildiği birer ipliktirler. İşte, madem ki şu temsilli âyetler burada defaten, birden zikredildiler. (Yani tek tek ele alınıp tefsir edilerek değil, hepsi birden ardısıra yazıldılar) Bu vaziyette, az üstte bahsi yapılan o "on iki mesele"lerin hülasalarının zikri burada münasib görüldü. İşte, tevfiki Allah'tan isteyerek başlarız:

1.Mesele[]

Belagatın nakış ve zinetinin menşei, yalnız lafzın düzgünlüğü değil, ma’nâların ahenkli diziliş ve düzgünlüğündedir. Yani: Haddi tecavüz etmiş lafziyyûnun yaptıkları gibi değildir. Evet, lafızperestlik o gibi kimselerde müzmin bir hastalık halini aldığı için, Abdülkahir-i Cürcanî "Delail-ül İcaz" ve "Esrar-ül Belagat" adlı eserlerinde yüz sahifeden fazla o gibi lafızperestleri red ve tevbih yolunda münazaraya hasreylemiştir.

Evet, ma’nâların nazmı, ahenkli dizilişi ise; kelimeler arasındaki nahvî ma’nâları aramak ve kastedip talep etmekten ibarettir; Yani harfi ma’nâları (Harf ile tarif edilmiş edatları) kelimenin mabeyninde eritip akıtmaktır ki, garip nakışlar elde edilebilsin .

İşte, eğer dikkat ile bakabilsen, görürsün ki; fikirlerin ve hissiyatların fıtrî mecraları ancak şu nazm-ı maânîdir.. ve bu nazm-ı mâanî dahi, mantıkın kanunları ile muhkemleşir, sağlamlaşır. Mantığın üslûbu ile de, fikir teselsül çizgisiyle hakikatlara gider kavuşur. Hakikate kavuşan ve ulaşan fikir ise, mahiyetlerin derinliklerine ve münasebet kurulabildiği kadar derinliklerine nüfuz edebilir. Mahiyetlerin nisbet ve münasebetleri de, ekmel nizamın rabıtalarıdır. Nizam-ı ekmel dahi, hüsn-ü mücerredin sadefi ve sandukçasıdır, ki o da bütün hüsün ve güzelliklerin kaynağıdır. Hüsn-ü mücerred ise, belagat çiçeklerinin bahçesidir ki, bu çiçekler letâif ve mezaya ile isimlendirilmiştir. Ve bu letâif ve mezayanın bahçesi de, büleğa ve fıtrat aşıkları denilen bülbüllerin cevelangahıdır.. Ve büleğa bülbüllerinin tatlı ve latif nağmeleri ise, ancak nazm-ı maânînin kamış neylerinden kıt'a-kıt'a yayılan ruhanî avazlarından tevellüd eyler.

Velhasıl: Kâinatın ahenkli nazm ve dizilişi, belagatın -her cihetle- en son haddindendir ki; onun Sani'i, onu fasih ve beliğ tarzda inşa etmiş, inşad etmiştir. Evet, kâinatın umumunda, küllünde mündemiç olan nizam, her bir suretinde ve bütün nevilerin de de mevcûd olduğu için; her bir nev'i ve her bir sureti Kudretin birer mucizesi olmuştur. Demek ki kelam, ifade ve beyan; kâinattaki vakı'ı ile, yani onun kalbinde mevcud nizam ve belagat ile denkleşmesindedir. Ve kelamın nizamı onun nizamına mutabık geldiğinde, o zaman Cezalet'in tümü ile denkleşir, ahenkleşir demektir. Aksi halde, yalnız lafzın diziliş suretine teveccüh ederek içinde saplanıp kalırsa; tasannu' ve riyanın içine düşmüş olur ki; adeta kuru, kumlu ve çorak bir arazînin, çölün aldatıcı serabının ortasına düşmüş ve kalmış gibi olur. Lâkin belagatın bu fıtrî ahenginden inhirafın, sapmanın sebebi ise, budur ki; vakta İslâmiyetin doğuşu ile teşekkül eyleyen Arab saltanatının cazibesi, a'camın (yani, Arab kavmi dışındaki müslüman olmuş milletlerin) Arab lisânına müncezip olup, Araplaşmaları ile; bunların yanında Arapça lafız sanatı, en mühim mevki' almış oldu. Dolayısıyla bunların (Acem ve acemilerin) Arab lisânına girip karışmasıyla, belâgat-ı Kur'aniyenin esasını teşkil eyleyen "Kelam-ı Mudari'nin melekesi bozulmağa yüz tuttu... Ve Kur'an-ı Hakîmin üsluplarının ma'kesi olan halis Arap lisânı televvün etmeye başladı. Yani, hariçten gelen renklerle renklendi. Halbuki Kur'anın belagatının madeni ise, Arab kavminden "Mudar" kabilesinin hissiyat ve mizacıdır. Lâkin maalesef bu lafızperestlik havası, müteahhirînden çoğunu aldı götürdü.

Bir Tezyil

Lafzı süslemek, zinetlendirmek, evet vardır.. Ama o zinet o vakit zinet olur ki; ma’nânın tabiatı ve fıtrî ahengi onu iktiza ederse.. Ve sûret-i ma’nâya şa'şaa ve parlaklık vermeli, ancak bu ona o vakit haşmet olur ki; meali izin verdiği takdirde.. Ve üslûbun parlatılıp aydınlatılması olabilir. Lâkin bu ona o vakit cezalet getirir ki; maksudun istidadı müsait olduğu zaman.. Ve teşbihe letafet vermek mümkündir, ancak bu ona o vakit belagat olabilir ki; maksudun münasebeti üstünde teessüs eylediği ve matlubun ona rızadade olması halinde.. Ve hayale azamet ve cevelan verilmeli, fakat bu ona o zaman belagat sayılabilir ki; hakikati incitmediği ve ona ağırlık vermediği ve aynı zamanda hayalin hakikat için bir misâl olup üstünde sümbüllendiği takdirde!..

Eğer bütün bu söylenen ve kaydedilen düsturlar ve şartlara cami' misâller istiyorsan; işte sana, üstte mukaddemeden evvel zikredilmiş olan o temsilli âyetler...

2.Mesele[]

Sihr-i beyanî kelamda tecelli ettiği zaman; arazları cevahir, ma’nâları cisimler, cemadatı canlı ve ruhlular, nebatatı akıllılar yapar ve kılar.. Ve o tecellî ile sayılan eşyaların aralarında karşılıklı bir muhavere, bir sesleniş başlar.. Ve bu muhavere bazen muhasamaya (çekişmeye); bazen de mutayebeye (yumuşaklık ile gönül almaya) incirar eder ki; adeta hayalin nazarında cemadat rakseder hale gelir.

Eğer buna bir misâl istersen, şu gelen beytin içine gir: İşte:

يُنَاجِينِىَ اْلاِخْلاَفُ مِنْ تَحْتِ مَطْلِهِ وَ تَخْتَصِمُ اْلاۤمَالُ وَ الْيَاْسُ فِى صَدْرِى

(Divan-ı İbn-ül Mu'tazz, sh: 266)

Yani: Sevgilinin, çekicilik, nazdarlık ve cazibedarlığının zâhirî haleti, vaziyeti altında, vaade muhalefet, sözünde durmamak bana (gizlice) seslenmektedir. Bu halette benim sinemde emellerle yeis birbiriyle muhasama içinde çekişiyor.

Ya da toprağın yağmurla olan muaşaka ve sevişmesini, aynı zamanda yağmuru yağmura şikâyetini dile getiren şu gelen beyti işit! İşte:

تَشَكَّى اْلاَرْضُ غَيْبَتَهُ اِلَيْهِ وَ تَرْشَفُ مَائَهُ رَشْفَ الرُّضَابِ

(Divan-ül Mütenabba: 1/263)

Yani: Yer ve toprak, yağmurun gecikme ile gelmesini yine yağmura şikâyet eyledi. Yağmur geldiğinde de; onun suyunu, sevgilisinin ağız suyunu içer gibi, eme eme içti.

İşte, beytteki şu suret ise, ancak susamış kuru toprağın gecikmeden sonra gelen yağmurun çıkardığı savt ve ses üstünde sünbüllenebilir. Buna göre, her bir hayalde bu misâlin bir nazirî olan hakikatin bir çekirdeği bulunması lazımdır. Hem herbir mizacın kavanozunda, ya da kannesinde hakikatin bir lambası bulunması gerekir. Yoksa, hayalî olan belagat, esassız bir hurafe olur ki, hayretten başka bir şey ifade etmez.

3.Mesele[]

Bilmiş ol ki, kelamın kemali ve cemali ve onun beyanî olan hullesi, kaftanı ise, onun üslûbu iledir. Üslûbu da temsilli istiarenin parçalarından alınmış hakikatlerin sureti ve ma’nânın kalıbıdır. Öyle ki, o temsilli istiarenin parçaları adeta hayalî bir simotograf oluyor. Evet, nasıl ki اَلثَّمَرَةُ lafzı kendi bağ ve bostanını (hayale) gösterdiği.. ve بَارَزَ lafzı da, harb meydanını irae eylediği gibi...

Sonra temsiller, eşya arasında mevcut olan münasebetlerin sırrı üzerinde müesses olduğu gibi; kâinatın nizamı içindeki in'ikaslar üstünde de kuruludur. Hem de bir çok emirler işler, başka emirleri hatırlattırdığına binaen; nasıl ki Süreyya dairesi içinde hilalin görünmesiyle, Hurmacılıkla iştigal eden insanların zihninde; Hurma ağacının eskiyerek beyazlaşıp eğilen bir dalının ucuna bir salkım hurmanın asılmışlığını ihtar etmesi gibidir. İşte tenzilde حَتَّى عَادَكَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ demesiyle mezkûr teşbihin letafetini bak ne kadar parlatıyor!

Hem sonra, az yukarda kayıtlı olan âyetlerde geçtiği üzere; temsilli üslûbun faidesi şudur ki: Mütekellim, temsilli istiare vasıtasıyle, derin yerdeki ma’nânın damarlarını izhar edip meydana çıkarır. Ya da, müteferrik ayrı ayrı ma’nâları birbirine kavuşturur, buluşturur. Dinleyicinin de eline bu ma’nâların bir tarafı verildiğinde, geri kalanlarını da kendine taraf çekebilmesine imkân hasıl olmuş olur.. Ve bu itttisal ve kavuşma vasıtasıyla, öbür ma’nâlara da intikal etmesi mümkün olur. Demek ki, o müteferrik ma’nâlardan az bir kısmının görünmesiyle; dinleyici olan kimse, -karanlık içinde olsa da- yavaş yavaş tamamına doğru gider, ulaşır ve alabilir.

İşte mesela: Bir cevherciden beliğ kelam'ın tavsifi sorulduğunda: "Kelam-ı beliğ, onu düşünce ve tefekkürün delmiş olduğu şeydir." Sözünü işitirse; veyahut meyhaneciden: "Kelam-ı beliğ, ilim kazanlarında pişirilen şeydir" tavsifi dinlerse; veya da, Devecinin: "Kelam-ı beliğ, yularını tutup, getirip, ma’nâ mebrekinde, tavlasında ıhlettirip çöktürdüğün şeydir" dediğini işitirse, elbette sanat'ın mülahazasıyla maksadın tamamına intikal etmiş olur.

Ve sonra, üslûbun teşekkülündeki hikmet şudur: Mütekellim kendi iradesiyle; kalbin köşelerinde adeta çıplak, başaçık bir tarzda duran sakin ma’nâlara seslenerek îkaz eyleyip uyandırır.. Ve o uyanan ma’nâlar dahi yerlerinden fırlayıp çıkarak, gelip hayale giriyorlar ve hemen, hayalin içersinde buldukları elbiseleri -iştigal ettikleri sanatları sebebiyle; o sanata göre ya tevağğul, ya ülfet, ya da ihtiyaçtan dolayı- alır, giyerler. Hiç olmazsa, sanatı ne ise, ona münasip olacak bir mendili alır, başına sarar. Ya da, meşgul olduğu vaziyete münasip bir renk ile renklenir. İşte, ilmî kitapların dibacelerinde tesadüf eylediğin "Beraat-ül istihlallar, Yani, kitabın içindeki hakikatların ince damar ve nüveleri onun dibacesinde, çok ince de olsa görünmeleri, şu meselenin en zâhir misâllerindendir.

Hem sonra; kelamın üslûbu, bazen muhatabın hayalini nazar-ı itibara alarak oluşur. Unutma ki; bu hasiyet, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanın üslûplarında da çokça görülmektedir.

Ayrıca, üslûbun mertebeleri mütefavittirler. Bu üslûplardan bazısı estiği zaman, seherin nesiminden daha aheste ve daha rakik eser de, kelam'in hey'etleri ile ona remzeyler. Bazısı da, harbin desise ve şeytanlıklarından daha gizli oluyor da, onu ancak erkan-ı harb olan kurmay zabitler kokusunu alabilir. Tıpkı Zemahşerî'nin

مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَ هِىَ رَمِيمٌ

den

مَنْ يَبْرُزُ اِلَى الْمَيْدَانِ

istişmam ettiği gibi... Eğer bu mevzu' hakkında daha biraz bilgi istersen; üst tarafta geçen âyetlerde teemmül eyle! Tâ bunların doğruluklarını en latif bir vecihle göresin.

Ya da, bu mevzu da -eğer istersen- İmam-ı Busîrî'yi bir ziyaret eyle! Bak, nasıl bir doktor-u hekîm üslûbuyla reçeteyi yazmış, "Himye" lafzıyla bu üslûba işaret eylemiş. İşte:

وَاسْتَفْرِغِ الدَّمْعَ مِنْ عَيْنٍ قَدِ اْمَتَلاَتْ مِنَ الْمَحَارِمِ وَالْزَمْ حِمْيَةَ النَّدَمِ

Ma’nâsı: Şer'an hazar edilip bakılması caiz olmayıp haram olan şeylerle dolmuş bulunan bir gözden, gözyaşlarını akıtmak suretiyle onları istifrağ ile boşalt! Sonra da, nedamet ve pişmanlık perhizini o göze tuttur.

Ya da, Süleyman Aleyhisselamın Hüdhüd'ünü dinle! Bak, nasıl o, şu âyette; su bulma arifliği ve mühendisliği olan kendi sanatına îma etmiştir.

İşte:

اَلا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِى يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِى السَّمَوَاتِ وَالاَرْضِ

kısacık meali: "Bir kavm gördüm; göklerde ve yerdeki gizlilikleri, ma'den definelerini çıkaran Allah'tan gayrısına secde ediyorlardı."

4.Mesele[]

Bilmiş ol ki; Kelam, ifade ve beyan, ancak o vakit kuvvet ve kudret kesbedebilir ki; eczaları şu gelen beytteki ma’nânın tasdikçisi ola. İşte:

عِبَارَاتُنَا شَتَّى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلَى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ

Yani: Senin hüsnün, cemalin bir iken, bizim ifadelerimizdeki ta'birler ayrı ayrıdır, değişiktir. Lâkin o değişik ibarelerin tamamı, senin o biricik cemaline işaret ediyorlar.

İşte bunun gibi; kelamın da bütün kayd, diziliş ve heyetleri de karşılıklı olarak birbirleriyle cevaplaşmaları ve herbirisi diğerlerinin elini tutmuş olması ve yekdiğerlerine müzâhir ve yardımcı olması; ve küllî garazın hususî semereleri ile birlikte -vaziyetine göre- her birisi o küllî garaz ve maksada el atması lazımdır, Öyle ki, adeta müşterek olan o garaz ve maksad ortada bir havuzdur da, etrafındaki rutubet ve yaş nemleri kendine çekip emmektedir. İşte kelamın bu tarzdaki cevaplaşmalarından yardımlaşma doğar. Ondan da intizam ve düzgünlük doğar. Bundan da tenasüp ve uygunluk meydana çıkar.. Ve bundan da zatî hüsün ve cemal zâhir olmuş olur.

İşte, belagatın şu tarzdaki sırrı, Kur'anın mecmuundan parlayıp şu'le verdiği gibi; eczalarında da, hususan

الم ذلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ

de daha çok parladığını evvelce işittiğin gibi; onun benzerini ifade eden

وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ

de pek zâhir görünmektedir. Bunları bu kitabın üst taraflarında gördün ve işittin.

5.Mesele[]

Kelamın zenginliği, servet ve vüs'ati odur ki; onun aslı ve kökü maksadın aslını, esasını ifade etmesi lazım geldiği gibi; öyle de: O kelamın keyfiyetleri, heyetleri ve müstetbeâtı olan ayrıntıları da, tevabii ve furu'u ile beraber maksad ve garazın levazımına işaret, remz ve telvih etmiş olması lazımdır. Öyle bir tarzdaki; tabaka tabaka altında, makam makam ardında görünür gibi olmalıdır. Eğer bu hususa misâl istersen; sabıkan tefsirleri yapılmış tarz üzere

وَ اِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُوا

ve

وَ اِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا

âyetlerinde teemmül eyle, düşün!

6.Mesele[]

Kelamın haritasından derlenen ma’nâlar; muhtelif nevilere ve mütefavit mertebelere göre yapılabilen telaffuzun fotoğrafıyla nakışlanmasından alınan şeylerdir. Buna göre: O ma’nâların bir kısmı hava gibidir; hissedilir. Amma görülmez. Bazısı da buhar gibidir; görülür, fakat tutulmaz. Diğer bazısı da su gibidir; tutulur, lâkin zaptedilmez. Başka bir kısım da, erimiş gümüş gibidir; zabtedilir, amma belli bir kalıpta tutulupta ta'yin edilmez. Bir başka sınıfı da, dizilmiş inci veya darbedilmiş altın gibi olup teşhis ettirilebilir; lâkin sonra garaz ve makamların te'sirlerine göre, havaî olan kısmı da bazen mayileşir, sertlik peyda eder. Hem bazen bir ma’nânın başına üç çeşit halin sarıldığı da oluyor.

Görmez misin ki; Senin vicdanında haricî bir emrin, hal'in tesiri görüldüğünde, senin kalbin hemen heyecanlanmaya başlar. Ondan da hissiyata sıçrar., derken, birden havaî olan ma’nâlar havada uçuşmaya başlarlar. Bundan da meyiller doğarlar ve meyillerden de bir kısmı harmanlanır, yığılır. Sonra, bu harmanlaşandan az bir kısmı şekillenir. Sonra bundan da az bazısı inikad eder, oturur. İşte sayılan bütün bu tabakaların herbirisinden birer mikdar gelir, konar ve oturur. Kalan diğer kısımları da, harflerin teşekkülü anında bazı savtların muallakiyetleri gibi, ya da harmanda danelerin yerde kalıp, samanın ise uçuşup gitmesi gibi muallakta kalmış olurlar.

İşte, bir beliğin şe'ni o olmalıdır ki; kelamın açık, sarîh ifadesiyle garaz ve maksadın bağlantısını.. Ve makamın îcab ve iktizasını.. Ve muhatabın taleb ve isteğini beraber dile getirsin. Sonra da; geri kalan tabakaları, garaz ve maksada yakınlık derecelerine göre kayıdların delaletine.. Ve ma’nâ muhtevasının işaretine.. Ve keyfiyet ve vaziyetlerin remzine.. Ve terkiplerin müstetbeatına ve üslûbların telmihlerine... Ve mütekellimin tavırlarının gösterdiği imasına havale etsin.

Hem sonra bunu da bil ki; -bahsi geçmiş- muallak olan ma’nâlardan bazısı havaî olan "harfi" ma’nâlardır ki, mahsus bir lafızları bulunmaz, muayyen bir vatanları da yoktur. Belki de seyyar olan seyyahlar gibi olup, bazen bir kelime içinde saklanıyor, bazen bir kelam onu kendine çeker ve emer.. Ve bazı kereler de, bir kısa hikayenin içine girerler de kaybolurlar; eğer o kıssayı sıksan, ondan o damlayacaktır. Tıpkı اِنِّى وَضَعْتُهَاۤ اُنْثَى âyeti içinden takattur eden tahassür gibi.. (Hasret ile âh!, çekme,) ya da لَيْتَ الشَّبَابَ den damlanan ah!.. gibidir. Ve daha buna göre, makam ve mertebeler itibariyle; iştiyak, temeddüh, hitap, işaret, teellüm, tahayyür, taaccüb, tefahur ve daha başkaları gibi, kelime ve kelamlara veya bir hikayeye de girebiliyorlar. Sonra, şu sıkışık vaziyetteki ma’nâların arasında hüsn-ü muaşereti, iyi geçinmeyi sağlamanın şartı ise; esas olan garaz ve maksada hizmetinin derecesi nisbetine göre, inâyet ve ihtimamı taksim eylemektir. Şâyet bu meseleye de bir misâl istiyorsan; Sûrenin başından buraya kadar şerhleri yapılmış vecih üzere olan âyetler buna dair beyyin, açık ve net misâldirler.

7.Mesele[]

Bilmiş olasın ki; üslûbun içinde mündemiç bulunan hayal, hakikatin bir çekirdeği üstünde sünbüllenmesi lazımdır. Aynı zamanda o hayal, bir ayine gibi olup, onunla ma'neviyatın içindeki haricî silsilelerle de münderic bulunan kanunlar ve illetler de inikas etmelidirler. Nahv ilmi felsefesinin kitaplarında mezkûr olan münasebetler dahi bu kabildendir. Nasıl ki mezkûr ilimde: "Ref, fail içindir. Çünki kuvvetli olan kuvvetliyi bulup almaktadır." diye söylenmiş.. Ve daha buna göre kıyasla..

8.Mesele[]

(Nahv ilmi üstadlarından İmam-ı Ömer bin Osman) Siybeveyh, katiyyen hükmetmiştir ki: "Birkaç ma’nâyı ifade eden "Harf namı altındaki "Min" ve "ila" ve "ba" ve diğerleri gibi edatlarda ma’nânın aslı birdir, zail olmaz. (Yani, herbirisinin bir aslî ma’nâsı vardır) lâkin makam ve garaz itibariyle, bazen muallak ma’nâlardan birisini çeker alır, içer. O vaziyette aslî olan ma’nâ, yeni gelen misafirlerine bir suret ve bir uslüp olmuş olur."

Aynen bunu gibi; lügat fıkhı ve ilminin özüne âşinâ olan kimseler, derince bir teemmül edip düşünseler, bileceklerdir ki; ekseriya (ma’nâlarda) müşterek olan lafzın bir ma’nâsı vardır, sonra bazı münasebetlerle teşbihler araya düşer.. Ve sonra ondan da "mecaz" lar başgösterir.. Ve sonra bundan da örfî ([4]) hakikatler meydana çıkarlar. Sonra da ma’nâlar taaddüd eder, birkaç olur. Hatta, mesela: "Ayn" kelimesinin bir olan ma’nâsı ki "Basar" (göz) veya "pınar" iken; güneşe dahi ıtlak edilmiş verilmiştir. Yani: "Ayn" lafzının güneşe ıtlakının ma’nâsı ile remzeyler ki: Alem-i ulvî güneş gözü ile alem-i süfliye, nazar eder. Yahud da, bir çeşit âb-ı hayat olan ziyanın, pek yüksekte bulunan o cebel-i ebyadin (Akdağ) içindeki nurlu kaynaktan, yani güneşten akıp geldiğini hatırlatır.

9.Mesele[]

Bilmiş ol ki; cüz'î iradeyi ve şahsî tefek-kürü ve basit tasavvuru aciz bırakan belagatın en yüksek mertebesi odur ki; mütekellim kelamın kayıdlarındaki münasebetini ve kelimelerinin aralarındaki rabıtalarını ve cümlelerinin muvazenelerini bir defadan ve beraberce muhafaza etsin, müraat etsin ve nazar eylesin. Çünki mezkûr münasebetler, rabıtalar ve muvazenelerin her birisi ve herhepsi yekdiğerleriyle beraber en büyük nakşa doğru silsile halinde giden ve ona doğru yol alan vaziyetleri ile, bir nakşı izhar eylerler. Hatta öyle ki; mü-tekellim güya ki bir çok akılları alıp kendi aklına hizmet ettiriyor gibi olur. Nasıl ki bazı hattatların "Ayn" harfini ([5]) müşterek bir çizgi üstünde Hulefa-i Raşidînin isimlerini yazdıkları gibi; bir bânî (dülger) ustanın da, bir sarayın binasında öyle mahir bir vaziyetle renkli taşları yerlerine yerleştiriyor ki; o mahirane ustalıkla, taşların herbirisi herhepisine bakmalarını ve yek-âhenklik gös-termelerini te'min ediyor ki; neticesinde çok garip nakışlar hasıl olmuş oluyor. İşte şu izahına çalıştığımız mevzu' ve meselenin en zâhir izah ve delilleri, Hak Teala Azze ve Celle'nin şu:

الۤمۤ .. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

kelamıdır, sözüdür ki, üst taraflarda tahlil ve izahını dinledin ve işittin.

Hem yine Kelamın ulvîlik ve üstünlük sebeplerinden birisi de: O kelamın; nisbet ve münasebetlerin teselsülü ile nesillenen ve büyük makam ve maksada doğru eğilip giden maksad dallarının ağacı ve vaziyetini almasıdır.

Hem yine Kelamın tabakalarının rıf’at, üstünlük sebeplerinden birisi dahi; o kelamın bir çok şube, dallar ve vecihlerin ondan istinbat edilmesine müstaid ve müsaid olmuş olmasıdır. Mesela Hazret-i Musa Ala Nebiyyina ve Aleyhisselamın Kur'andaki kıssasının ayrı ayrı yerlerdeki, ayrı ayrı vecih ve dalları gibi...

10.Mesele[]

Hem bil ki, kelamın letafetini ve tatlılığını netice veren selaseti, yani âsanlık ve akıcılığı odur ki: Kelamda mündemiç olan mânalar ve hissiyatların, ittihad etmiş bir mümteziç ve intizam çizgisine girebilen bir muhtelif (ihtilaflı vaziyet) olmalıdır, ki etrafda safbeste duran haricî mânalar ve hissiyatlar, bu kelamın, ifadenin ve garazının kuvvetini kendilerine çekip götürmesinler. Belki tam aksine, merkezin onları kendine doğru cezbedici halde olmalıdır.

Keza, selaset ve akıcılığın bir şartı da, kelamda maksud ve garazın ta'yin edilmiş olmasıdır.. Ve başka bir şartı da, garazların mültekası tarzında tezahür etmiş olması cihetidir. Yani: Birbirlerine kavuşma kavşağı tarzında olmalıdır.

11.Mesele[]

Bil ki; kelam'in sıhhat ve kuvvetinin sebeb ve vesilesi olan selametliliği, yani: Ayıp ve noksanlıklardan uzak bulunması ise, şöyledir ki; kelam, mebadîye yani temel esaslara ve bir de delil ve hüccetlere işaret ettiği cihetle, aynı zamanda levazım ve tevabi'lere de remz eylemesi gereklidir. Hem mevzu' ve mahmulün kayıdları ile ve bunların keyfiyet ve vaziyetleriyle evhamların reddine, şüphelerin define îma da bulunması lazımdır.. Öyle ki, kelamın her bir kaydı, adeta mukadder bir sualin cevabı gibi olmalıdır. Buna da bir örnek misâl istiyorsan; Fatiha suresinin ([6]) tefsirine bak!

12.Mesele[]

Ey aziz bilmiş ol ki: Üsluplar üç nev' veya üç tarz üzeredir. Bunlardan:

Birincisi: Mücerred üslûbdur ki rengi, levni birdir. Hassa ve hususiyeti ise, ihtisardır., ve selikiyyettir. Yani za'fiyetsiz fıtriliktir, selamettir.. Ve istikamettir ki, sıhhat ve cemale en yatkını da budur. Bu üslûbun kullanıldığı mahall ise; muamelat, muhavereler ve âlet ilimleridir. Eğer bu üslûbdan selasetli, akıcı bir örnek istiyorsan; Seyyid Şerif-i Cürcanî'nin kitaplarına bak!

İkincisi: Süslü ve parlak üsluptur. Bu üslûbun hassası ise, kelamı süsletmek ve parlaklık vermektir. Hem kalbleri teşvik veya tenfir ile heyecana getirmektir.. Ve bu üslûbun kullanıldığı makam da, hitabiyattır. Yani, medih veya zemm gibi hususlar veya iknaîyattaki zemm ve medh gibi yerlerdir. Eğer bu müzeyyen üslûba da bir örnek istiyorsan; Abdülkahir-i Cürcanî'nin "Delail-ül- İ'caz" ve "Esrar-ül Belagat" adlı eserleri içine gir bak! Elhak bu iki kitap, adı geçen üslûp için müzeyyen bir bahçedir.

Üçüncüsü: Üslub-u âlîdir, Bu üslûbun hassası: Şiddet, kuvvet, heybet ve ruhanî ulviyettir.. Ve bu üslûbun kullanıldığı uygun makam; ilahiyyât, usûl ve hikmet ilimleridir. Bu üslûba beyyin, net ve parlak bir misâl ve mu'ciz bir timsal istiyorsan; işte Kur'an!.. Çünkü gözlerin görmediği ve hiçbir belîğin kalbine hutur etmemiş bir tarzda bu üslûp, Kur'an'da parlayıp dalgalanmaktadır.

(Fasıl ve mukaddeme hulasasıyla sona erdi)

Önceki ayetlerle münasebet[]

Ve sadede dönüyoruz.

(Âyetlerin tefsir ve tahkiki arasına giren bu uzun fasıl ve mukaddemeden sonra)

Bilmiş ol ki: Şu مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا âyetimizde medar-ı nazar "üç mesele" dir.

Birincisi: Önceki âyetle olan nazm ve dizilişi..

İkincisi: Kendi cümleleri arasında diziliş ve nazmı..

Üçüncüsü: Tek tek her bir cümlenin keyfiyet ve vaziyeti itibariyle olan dizilişidir.İşte, geçmiş bütün izah ve tefsirleri de burada gözönünde hazır bulundurarak bu üç madde ve meselenin üzerinde duracağız.

Evet, bilmiş ol ki: Vakta, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan münafıkların hallerini sarîh bir şekilde dile getirip, cinâyetlerine de tansis eyledikten sonra; Temsil ile "üç nükte" yi bulmak üzere onları ta'kibe aldı.

Birinci Nükte: Temsil ile hayali te'nis etmektir, Zira ma'kulattan tahayyül edilebilen şeylere karşı en itaatli hasse hayaldir. Aynı zamada hayal ile birlikte işi, kârı teşkikât yapmak olan vehmin itaatini de temsil ile te'min eylemektir. Bunun yanında, ünsiyet edilmiş bir suret ile vahşî olanı açığa çıkararak, gaibi de hazır ve görünen bir suret ile sûretlendirerek; vehmin akl ile olan muarazasını karşı karşıya getirip inkiyadını sağlamaktır.

İkinci Nükte: Temsil vasıtasıyla ma'kul olanı hissedilen bir şeyin temsiliyle göstermekle; vicdanın heyecanını te'min edip nefretini tahrik etmektir. Tâ ki his ve fikir ittifak eyleyebilsinler.

Üçüncü Nükte: Temsil vasıtasıyla müteferrik, perakende olan ma’nâları birbirine rabteylemek ve aralarında mevcûd olan hakikî rabıtaları çıkarıp göstermektir. Hem yine temsil yoluyla; lisânın ihmal etmiş olduğu veya dile getiremediği ince ma’nâları hayalin gözü önüne koymaktır, ki bundan sonra onlar nazar ve fikir ile koparılıp alınabilsin.

Hem yine bilmiş olasın ki: Şu üstteki âyetin cümlelerinin mealleri, münafıkların hal hikayelerinin tamamına bakan âyetlerin toptan mealleri ile münasebattar olduğu gibi; o âyetlerin tek tek her birisi ile de münâsebettardırlar. Görmüyor musun ki; münafıkların hal hikayelerinin kısaca mealinin hülasası: Dünyevî bazı menfaatler için sureten iman etmiş gibi görünmelerinden ibarettir. Amma sonra, hep küfrü içlerinde sakladılar. Sonra da tahayyür ve tereddüdlere saplandılar. Sonra bundan kurtulmak için, hak ve hakikati araştırma yolunda hiçbir adım atmadılar. Amma sonra iş işten geçince; saplanmış oldukları hal ve vaziyetten çıkmak ve kurtulmak için, geri dönmek istedilerse de, dönemediler; tâ ki, hakikati öğrenipte tanısınlar. İşte, münafıkların şu hali; gecenin karanlığında -kendilerini ışıklandırmak için- bir ateş, ya da bir fener yakanların haline ne kadar da uygun düşüyor!..

Evet, münafıkların hal ve meseli şöyledir ki: Karanlıklı, yağmurlu bir gecede sahranın ortasında kalmış bazı insanların, ısınmak veya aydınlanmak için ateş, ya da bir fener, bir lamba yakarlar. Yaktılar amma, o ateşi veya lamba ve feneri fırtınadan koruyamadılar. Sonra, fırtına ve rüzgarın şiddetiyle, o ateş ve fenerleri söndü., akabinde kapkaranlık bir zulmet onları sarmış oldu; herşey karanlığa boğularak görünmez oldu. Öyle ki adeta herşey kendileri için ma'dum ve yok gibi oldu. İşte bu vaziyet içinde kalmış olan o adamlar; gecenin zifiri karanlığından, hem durgunluk ve sakinliğinden dolayı adeta sağırdırlar. Hem gecenin körleşmesi ve körleştirmesi yüzünden; ve yakmış oldukları ışıklarının sönmesinden ötürü de, sanki kördürler. Hem o vaziyette konuşacak bir muhatap ve yardım ve imdad edebilecek bir muğîsleri olmamasından, dolayısıyla istimdad edecek hiçbir yer ve kimseleri olmadığından, keennehü dilsiz ve laldırlar. Hem o halden kurtulmak için geri gelmekten de çaresiz kaldıklarından adeta birer ruhsuz, cansız karaltı gibidirler.

İşte, şu temsil ile benzetmesi yapılan müşebbehünbihde, (benzetilende) birkaç esaslı noktalar var ki; anlatılmak istenen kimselerin haline, birkaç esasî noktalardan birbirine bakmaktadır. Mesela: Temsildeki zulmet, küfre bakmakta; ve temsildeki çaresizlik içindeki hayretli hal, münafıkların tezebzüb ile tereddüdlü hallerine; ve orada yakılan ateş de, buradaki münfıkların fitnelerine nazar ediyor. Ve daha buna göre kıyasla!..

[s42] Eğer desen: Temsilde bir nurdan, bir ışıktan bahsedilmiş, münafıkların herhangi bir nuru, ışığı var mıdır ki; temsil onların haline tamamiyle tatbik edilebilsin?..

Cevaben sana denilir: Şahısta nur ve ışık olmasa da, muhitinde bulunabilen ışıklar, ona nur ve ziya verebilmesi, ulaşılması mümkün olabilir. Muhitinde, etrafında nur bulunmasa da, kavim ve milleti içerisinde bulunabilir de, ziyalanması imkan dahili olabilir. Şâyet kavm ve kabilesinde de olmazsa; nev'inde, cinsinde bulunabilir ve onun bundan, dolaylı olarak istifadesi mevzu-u bahis olabilir. Faraza nev'i ve cinsinde de olmazsa, -üst kısımlarda izahı geçtiği üzere- o şahsın (her bir insan gibi) fıtratına tevdi' edilmiş olan "Hidâyet çekirdeği" nuruyla bir derece istifazası mümkündür.

Ey arkadaş! Eğer sen bu cevab ile ikna edilemedin ise; bir başkasının nazarına, düşünce ve anlayışına göre var olan ve o münafıkın lisânında, zâhir hal itibariyle; veyahut zâhirî olan bir imanla; bazı dünyevi menfaatlerin kendisine terettüb etmesi cihetiyle ve dolayısıyla onun bir istifadesi mümkün olabilir. Bu da olmazsa; onlardan başta iman edip, sonra irtidad etmeleriyle beraber, tesir noktasında hal ve vaziyetlerinde; bu da olmazsa, Nur kelimesinden murad, her hangi bir yol ve çeşitle İslâmdan, Kur'andan istifadelerine işaret etmiş olması cevazı mümkün olabilir... Nasılki temsildeki ateş, buradaki fitne ateşine işaret olduğu gibi... Hey arkadaş, sen eğer bu cevapla dahi razı olmayıp ikna olamadınsa; o zaman hidâyetin tenzili, indirilmesi imkanını, nazil olmuş menzilesinde kabul etme gibi bir hal ile istifadeleri düşünülebilir, ki اشْتَرَوُاالضَّلالَةَ بِالْهُدَى (yani, onlar hidâyet ile dalaleti satın aldılar.) olan âyetin cümlesi buna işaret eylemiş. Çünki imkân ve ihtimal, temsilin yakın komşusudurlar.

Cümleler arasındaki münasebet[]

Amma bu âyetin cümleleri arasındaki nazm ve diziliş vechi ise şöyledir مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا cümlesinin nazm ve irtibatı, mevzu'un makamı ile münasebeti vardır. Evet, âyette temsili yapılan şu suret ile, ateş yakanın hali saff-ı evvel olan Kur'an muhataplarının -ki Ceziret-ül Arab sakinleridir- mukteza-yı hallerine mutabık gelmiş oluyordu. Çünkü onlar, temsilde gösterilen dehşetli haleti bizzat, ya da birbirlerinden işitmek suretiyle çok iyi biliyor ve o haletin te'sir derecesini ve müşevveşiyetli vaziyetini anlıyor ve hissediyorlardı.

Evet, Ceziret-ül Arab sakinleri gündüzde, güneşin yakıcı zulmü sebebiyle; gecenin serinlik ve karanlığına sığınıp, gece içerisinde -bilhassa eski zamanda- yolculuk yaparlardı. Geceleyin yaptıkları yolculukları esnasında, bazen gökyüzünün bulutlarla kaplanması sebebiyle; taşlık, sarp ve çetin yollara rastlayarak büyük zahmet ve meşakkatlere duçar olabiliyorlardı. Hatta bu sapa yolları onları helakete de götürebiliyordu. Hem bazı kereler vaki' oluyordu ki; geceleyin yaptıkları bu yolculukları esnasında, yolları sarpa uğrayıp; haşerelerle dolu mağaraların ve yarıkların eğri-büğrülüklerinin çıkmazlıklarında dolaşabiliyor ve dolayısıyla şaşırıp yollarını kaybedebiliyorlardı. İşte mezkûr vaziyette, yani o gibi engebeli, yarıklı yerde ve o tip karanlıklı, fırtınalı gece içerisinde bir ateşin yakılmasına, ya da bir fenerin ışıklandırılmasına haliyle çok muhtaç oluyorlardı. Tâ ki, arkadaşlarını görüp ünsiyet etsin ve silah ve eşyalarını görerek muhafaza altına alsınlar.. Ve tâ ki, yollarını keşfedip bulup, yolculuğa devam eylesin ve zararlı şeyler ve tehlikeli vaziyetleri görüp sakınsınlar. İşte bu haldeki o yolcular, ateşi yakarak ışık ve ziyasını alma hazırlığına başlamışlarken, birden semavî bir afet onları kaptı ve ateşlerini söndürdü. Evet, onlar, o ateşin ziyasıyla reca ve ümidin kemalinde ve zafer anının zirvesinde iken, birden o semavî âfet ile sönen ateşleri yok olup ışıkları kaybolunca, mutlak yeis ve ümidsizliğin tâ dibine kadar düşmüş oldular.

İşte bu vaziyete Kur'an-ı Hakîm فَلَمّاَۤ اَضَاۤءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ kavliyle nass edip ferman buyurmuştur. Yani bunu şöyle bil ki; bu âyetin başındaki ف "fe" harfi, şöyle işaret ediyor ki: Onlar etraflarını ve kendi kendilerini, ışık ve ziyasıyla müşahede edip görmek için ateşi yaktılar. Haliyle ateş ziya vermeye başladı. Bunlar o ateşin ziyasıyla sakin ve mutmain olmuşlarken; birden bir haybet ve mahrumiyet takib ederek, bu sakinliği mahveyledi. ümid ve emelleri suya düşüp gitti. Elbette ümid ve recanın husulü anında tam muzaffer olunmuşken, birden ve aniden kaybolup yok olmanın te'siri ne kadar şiddetli olacağı herhalde malumdur.

Sonra, şu فَلَمّاَۤ daki şu şartiyet ise; nurun, ziyanın sönüp gitmesinden dolayı, yeni bir ziyalandırmanın lüzûmluluğunu istilzam eyler. Fakat bu lüzumluluğun gizliliği (Yani âyette zâhir görünmemesi) onu izhar eyleyecek bir mukaddere işaret vermektedir. Şöyle ki: Onlar, vaktaki yaktıkları ateşleri ziya vermeye başladı ve o ışıkla etraflarını birazcık olsun gördüler.. Ve o ateş ve o ışıkla meşgul olmaya koyuldularsa da; bu ateşe layık vechiyle ehemmiyet vererek muhafaza içine alamadılar, ondaki nimetin kadrini de bilemediler, dolayısiyle uzun bir müddet koruyupta devam ettiremediler. O ateş nimeti de sönüp gitti. Zira gaflet eseri olarak, ateşin koruma vesile ve sebeplerini muhafaza etmekle değil, neticesiyle meşgul olmaları yüzünden

اِنَّ الاِنْسَانَ لَيَطْغَى .. اَنْ رَاَهُ اسْتَغْنَى

sırrıyla; ([7]) o ateşin sönmesini gerektiren, ehemmiyetsizlikle ona yaklaşım göstermeleri, onun devamsızlığına sebebiyet vermiş oldular. Öyle ki, îzâenin, (ziyalandırmanın) kendisi bile, nurun kaybolup gitmesine adeta sebeb olmuş oldu.

Amma وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ cümlesi ise; nur'un, ışığın zeval bulma-sıyla, buna bağlı olan nimetlerin elden çıkıp gitmesinden gelen hüsranlarına işaretten sonra; zülumatın içine düşerek, üzerlerine nıkmet ve musibetlerin nüzulünden gelen hızlan, rüsvaylık ve perişaniyetlerine de bakan bu cümle evvelki cümleyi (nazm ve irtibat için) takib eylemiştir. Yani ki, (artık nur ve ışık bulma ümidi kalmadığı için, tamamen hızlana büründürülüp zulümat içerisinde bırakıldılar.) ma’nâsını ifade eder.

لاَ يُبْصِرُونَ cümlesine gelince, bil ki: insanoğlu karanlığın ortasına düştüğünde, ya da, karanlıklar onu sardığında, haliyle o da yolunu kaybeder. İşte o vaziyette arkadaş, yoldaş ve beraberlerindekileri görmekle birazcık sakinleşip teselli bulabilir. Eğer bunları göremezse; onun hakkında, sükûn ve durgunluk da, hareket gibi musibet olur. Belki daha vahşice ve vahşetzar bir tarzda ürküntülü olur.

Amma صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ cümlesi ise, bil ki; insan, bunun gibi belanın içine düştüğü zaman, tertip sırasıyla dört cihetten, necat için -az da olsa- teselli bekler, emel ve ümid besler durur.

İşte, Evvela: Etrafta olan köylülerden, ya da gelip geçen yolculardan; kendi aralarında birbirlerine seslenmelerini işitme ümidini besler ki; imdad istediğinde, sesini duyup imdadına gelsinler. Fakat, vaktaki gece lâl kesilmişcesine sakin ve sâkittir. Onun bu vaziyetinde kendisiyle sapsağırın arasında hiçbir fark olmadığından, ümid ve recanın tamamen kesilmiş olduğunu ifade etmek sadedinde, âyet صُمٌّ demiştir.

Saniyen: Mezkûr vaziyetteki o adam, bir ümid ihtimalini besler ki; çağırdığı vakit, ya da imdad istediği zaman; birisinin onun sesini işitip de imdadına yetişsin. Fakat vaktaki gece, sessizlik ve hareketsizlikten tamamen sağıra kesilmiş olduğundan; lisânlı ile lâl'in (dilli ile dilsizin) arasında hiçbir fark kalmamış olduğuna, dolayısıyla ağızlarına taş ile vurulup bu ümid ihtimalinin de tamamen kesilmiş olduğuna işaret için âyet, بُكْمٌ der.

Salisen: O vaziyetteki şahıs; maksadının asıl hedefi olan o vaziyetten kurtulmaya işaret eden bir alâmetin, bir işaretin, ya da bir ateş parıltısının ve uzakta görünen bir ışığın görünmesiyle necat ümidini düşünür. Fakat gece karanlığının köraktırırcasına her tarafı kaplamış olmasından ve gece ise, adeta kör ve abus çehreli kesilmiş olmasından dolayı, gözlü ile gözsüz arasında bir fark kalmamış olmasından, onun bu emel ve ümidini de tamamen söndürmek için, âyet عُمْىٌ demiştir.

Rabian: O durumda olan bir insanın artık tek bir çaresi kalmış olur ki; o da geldiği yere geri dönmeye gayret ve çaba sarfetmesi ve buna çalışmasıdır. Fakat karanlık ve zulmetin zifirî dalgaları onu o derece sarmıştır ki; adeta bir bataklığa ihtiyarıyla girip takılan ve artık ondan kurtulmak için çıkış imkanı kalmamış bir şahıs gibi olduğu için, geriye rücû' imkanı dahi kalmamıştır. Evet, bazı haller ve işler olur ki; sen kendi ihtiyarınla ona gidersin, amma sonra geri dönüş için ihtiyar senden selbedilip alınır. Sen onu bırakmak istersin, amma o seni bırakmaz. İşte, Cenab-ı Hak Teala, onlara bu kapıyı da kapatmak ve yapıştıkları son ümid iplerini de kesmek için فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ diye ferman buyurmuştur.

Böylece; artık onlar hiçbir tarafta kurtuluş imkanı olmayan bir ye'sin ve bir vahşet ve ürküntünün, hareketsizlik, korku ve dehşetin içine düşüp kalmış olurlar.

Cümle 1: Onların misali, ateş yakanın misali gibidir[]

Amma az yukarıda taksimatı yapılmış cihetlerden üçüncü cihet ki, bu âyetin veya üç âyetlerin cümle cümle kaydlarının nazm, diziliş ve irtibatları keyfiyetidir.

İşte; مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا âyet cümlesine bak ki; nasıl onun kayıdları arasından nüktelerin kıvılcımları uçuşmaktadır gör! Evet, mesela: مَثَلُهُمْ deki مَثَلُ lafzı, münafıkların hallerinin garipliğine, kıssa ve hikayelerinin de bir u'cûbe olduğuna işaret eyler. Çünki مَثَلُ ile ifade edilip gösterilmek istenen şey, garipliği tazammun etmiş olmasından dolayı dillerde dolaşan, insanların birbirine nakl ve rivâyet eyledikleri ibret dersli bir keyfiyettir. Çünki, münafık halinin en hâs sıfatı garabettir. Hem sonra darb-ı mesellerin içinde esaslı bir kaidenin bulunmasından, bu gibi mesellere "Avamın hikmeti" ya da "umûm'un felsefesi" denilmiştir. İşte burada مَثَلُ den murad, onların garip sıfatı, âcip kıssaları ve iğrenç halleridir. Buna göre; burada münafıkların hali مَثَلُ ile ta'bir edilmesinde, mecaz olarak garabete bir işarettir. Bu işarette de şöyle bir remz bulunmaktadır ki; münafıkların vasıf ve sıfatlarının şanına layık olan şey, kötü ve zararlı hallerinin darb-ı mesel olarak anlatılması nev'inden lisândan lisâna nefret ve te'linle dolaşmasıdır.

Amma كَمَثَلِ deki ك ise

[s43] Eğer desen: Buradaki ك eğer hazfedilmiş olsa idi, daha çok beliğ bir teşbih olurdu. (Yani mesela: ك siz مَثَلِ الَّذِى tarzında bir ifade olmuş olsaydı) ona daha uygun ve en belâgatlısı olmaz mı idi?..

Cevaben sana denilir: Hayır, bu makamda en uygun ve beliğ olanı ك in zikridir. Zira, âyet onu sarahaten ifade etmesiyle, zihinler îkaz edilmiş olarak; temsil ve misâle tebaî bir nazarla baktıktan sonra, onun (misâlin) en mühim noktalarının merdivenlerinden geçer ve o noktalarla benzetilmesi yapılanın mühim noktalarına intikal eder.

Aksi halde, temsilin içine kasden dalarak, benzetilenin sıfatlarına temsilin ayrıntı ve inceliklerini tatbik etme vaziyet ve teşebbüsü fevt olmuş olurdu.

Amma aynı cümledeki ikinci مَثَلُ ise; temsilde geçen öylesi bir ateşi tutuşturup yakanın gariplik arzeden haliyle beraber, hiss-i umumîde varlık ve devamı bir darb-ı mesel hükmünde olup sürüp geldiğine işarettir.

Amma الَّذِى ise:

[s44] Eğer desen: Temsilde ateşi yakanlar cemaat olduğu halde اَلَّذِينَ değil, الَّذِى diyerek, burada bunu müfred yapmış, niçin?..

Cevaben sana denilir: Bir işde, bir meselede cüz' ile küll'ün, ferd ile cemaatin arasında müsavîlik olursa; ve ferdin (müfredin) sıfatında olan bir iştirak; ziyadelik veya noksanlık noktasında bir te'siri olmazsa, iki vecihle de (yani hem müfred, hem de cem' siğasıyla) caizdir. مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الْحِمَار âyet-i celilesinde olduğu gibi... (Evet, zâhirî kaideye göre كَمَثَلِ الْحُمُرِ gelmesi iktiza eylerdi. Çünki "Himar" müfreddir)

Demek ki, ateşi yakmayı, cemaat oldukları halde, ifrad ile getirmesinde; , o dehşetli hali temessül ettirip, canlandırarak göstermeye ve iğrenç kabahatlarını tasvir ederken, o cemaatin her bir ferdinin o iğrenç kabahatta ayrı ayrı müstakil olduklarına işarettir. Yada, bu اَلَّذِينَ,الَّذِى imiş de, sonra ihtisar edilmiş الَّذِى yapılmış olabilir.

Amma اسْتَوْقَدَ kelamındaki س "sin", tekellüf ve taharriye işarettir. (Yani, o ateşi yakanlar, kendi ihtiyarıyla onu yakma hazırlığı külfetine çabalayarak girmişlerdir.)

Amma ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ deki بِنُورِهِمْ de olan zamîrin cem'iyle beraber اسْتَوْقَدَ nin müfredliği vaziyetinde şöyle latif bir remiz vardır ki; Bir ferd, bir cemaat için ve hepisinin namına ateş yakabilir. İşte, gel bak ki; ateşin yakılmasında ifrad siğasıyla, amma aydınlanma ve ısınma işinde cem' ile ifade eylemesi ne kadar latif düşmüştür değil mi?

Amma اَلْمِصْبَاحُ veya benzeri bir kelime yerine نَارًا kelimesini zikretmesinde, teklifin nurunda olan meşakkate işarettir. Aynı zamanda; münafıkların, zâhirî nur'un altında fitne ateşini yaktıklarına da bir remiz vardır.

Amma نَارًا deki tenvinin tenkiri ise, ateşe olan şiddetli ihtiyaçlarına, hatta her hangi bir ateş olursa olsun, aşırı derecede ona muhtaç olduklarına bir imadır.

Cümle 2: Etrafını aydınlattığında, Allah onların nurunu giderdi[]

Ve bundan sonra, sen gel şu فَلَمّاَۤ اَضَاۤءَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ cümlesi etrafındaki incelik ve letâiflere de nazarı bir çeviriver de bak, tâ göresin ki; cümledeki kaydlar, maksad ve garazın esası olan o dehşetin zulümatını nasıl aydınlattığını gösteriyorlar. Ayrıca da, üst taraftaki "Dördüncü Mesele"de ([8]) "Kelamın kuvveti, onun kayıtlarının arasındaki cevaplaşmalarındadır" diye olan hükmün buna ve buraya da baktığını işitmiş ve görmüştün.

İşte, فَلَمّاَ daki ف "Fa" nın atıflığı ise; temsildeki adamlara mutlak ye'sin hücumu ardından, ümid ve recanın kemali ta'kip eylediğine bir îmadır. (Yani: Onlar gecenin zulümatı içerisinde kaldıklarında, mutlak bir ye'se giriftar olup müstağrak olmuşlarken, kalktılar bir ateş yaktılar, bu ateşin ışığıyla ümidin kemaline kavuştular zannettiler)

Amma لَمّاَ harfi, edatı ise; müstakim olan istisnaî bir kıyası tazammun ettiğinden, aynı zamanda öngörülen şartiyenin (yani "vaktaki" diye şartlılığının) tahakkukuna da delalet etmesiyle; ardından gelecek "talî" nin, yani neticenin de tahakkuk eyleyeceğine, dolayısıyla tesellî ümidini kat'etmiş olduğuna işaret eder. (Yani ki, temsilde ateş yakanlar, o ateşin ışığıyla vaktaki aydınlandılar, arkasından Cenab-ı Allah onların nurlarını, ışıklarını söndürüvererek, alıp götürdü.)

Amma اَضَاۤءَتْ ise, yakılan ateşin ısınmak için değil ışıklanma, aydınlanma için olduğuna işaret eder. Ayrıca kelimenin vaziyeti ve lisân-ı remzi, dehşetin şiddetine de bakmaktadır. Zira, o izae, ziyalandırma; mehalikin onun ile görünmesinden dolayı, o ışık o tehlikeli şeylerin mevcudiyetlerini bildirmekten gayrı bir faide vermemiştir. Eğer ateş ışığı olmamış olsaydı; belki nefis muğalatlarla kendini teskin edebilme ihtimali olabilirdi.

Amma مَاحَوْلَهُ ise, onların dört taraflarını dehşetin sarmış olduğuna ve altı cihetten hücuma geçen zararlardan ancak o ateşin ışığıyla korunmanın lüzumuna işarettir.

Amma ذَهَبَ kelimesi, şartın cezası olduğu için; "yani âyette فَلَمّاَ ile, vaktaki yakılan ateş, onların etraflarını ziyalandırdı" ifadesiyle, cümlenin kuruluş karakterinde şartlı bir ziyalandırma olmuş oluyor. Bunun menfî cezası, yani karşılığı ise; o ışık ve ziyanın gitmesi, giderilmesi bunun ceza-üş şartıdır. Hem ذَهَبَ nin, yani "gitti" nin bir lazımı olması gerekir.

Bu lüzumun gizliliği de, -az üstte izahı yapıldığı üzere- onlar, o ışığın (ve burada münafıklar, hidâyet nuru ışığının) taahhüdünü üstlenmedikleri ve ondaki büyük nimetin kadrini bilmedikleri için; ziyalanma ve ışıklanma nimeti ellerinden alınmış oldu. (Yani: Kapkaranlık gecenin içerisinde, onlara nurun ziya nimetini verdi. Amma onlar bunun taahhüdünü yaparak ve koruma tedbirlerini alarak muhafaza edemedikleri için; o ışık nimeti tamamen ellerinden alındı.) Hem o ışığa karşı gösterdikleri ziyadesiyle sevinme ve ferahlanma; onlara bunun muhafaza taahhüdünü unutturdu. Cenab-ı Allah da onlardan onu aldı.

Amma ذَهَبَ اللهُ da ذَهَبَ nin Allah'a isnad edilmesinde, iki çeşit reca ve ümidin de kesildiğine işarettir:

1-Tamirin ümid ve recası..

2-Rahmete karşı beslenen ümid..

Zira, evvela âyet, o afetin semavî olduğuna işaret eylemiştir ki, tamire kabil olmadığına, onlara verilen ceza dahi kişinin kendi kusurunun cezası olduğuna işaret ve remzetmektedir. Bu yüzden Cenab-ı Allah da, o ni'meti onlardan alıyor.. Ve o ni'metin (temsilde ateş ve ışık nimetinin, tatbikatta ise hidâyet nuru ni'metinin) onlardan alınmasıyla da, sebeplerin inkıta'ı demek olduğuna göre; hararetli bir ümid ile sarılmış oldukları Rahmet emelinin ipi de kesildiğine remzetmektedir. Evet, çünkü hakkı iptal etmek için, Hak Teâla dan yardım ve muavenet istenilmez.

Amma ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ deki بِنُورِهِمْ ün başında olan ب ise, temsildekilerin saplanmış oldukları bataklıktan kurtulup da geriye dönüş ve necatın imkansızlığından gelen yeislerine işarettir. Evet, Zat-ı Zülcelal olan Allah'ın ahz ederek alıp götürdüğü şeyin, geri alınması mevzu-u bahis olmadığının; ذَهَبَ بِهِ (yani onu alıp beraberinde götürdü.) ile, اَذْهَبَهَ (yani; aldı gönderdi).. Veya ذَهَبَ (yürüdü gitti) nin arasındaki beyyin ve açık farka işaret etmek içindir. Zira birinci ma’nâdaki ifade, (yani ذَهَبَ اللهُ بِنُورِهِمْ ) ifadesi, geri dönüşün imkansızlığını, diğer üç ma’nâlar ise, geri dönüş imkanının bulunabileceğini ifade ediyor.

Amma نُورِ nin ifade tarzında, onların sırat üstündeki hallerinin hatırlatılmasına da latif bir işaret vardır.

Amma نُورِهِمْ deki هِمْ izafesinde, -ki ihtisası hâs işareti ifade eder- onların o haldeki şiddetli teessürlerine işarettir ki, yalnız bir ateşlerinin sönmesi de çok şiddetli teellüm verdiği halde; hele hususiyle sair insanların ateşleri yanarken, onun ateşi sönerse, daha da çok şiddetli elem verir.

İşte, وَ لِلّهِ دَرُّ التَّنْزِيلِ Tenzil’in belagat fünûnunda göstermiş olduğu şu harika, latif nüktelerine bak, Bârekallah! de. Evet, görüyorsun ki; Kur'anın bu âyetinin cümlelerindeki heyet ve vaziyetleri, nasıl burada küllî ve en büyük garaz ve maksad olan "Yeis" ile birlikte "dehşet"e de teveccüh ediyorlar. Adeta, bir çok vadilerin kesişip buluştukları kavşaktaki bir havuz gibi olup, bütün kelimelerin heyetleri ona geliyor ve ona boşanıyor.

Cümle 3: Onları karanlıklarda, görmez bir halde bıraktı[]

Ve sonra gel, وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ لاَ يُبْصِرُونَ cümlesi içine im'an ile nazarı sal! İşte bak, en baştaki و (vav) şöyle bir işaret veriyor ki; onlar, iki hasaretin mabeynini cem'edip birleştirmişlerdir. Yani ki: Onlardan ziya selbedilip alındığı gibi; zulmet ise kendilerine giydirilmiştir. Ya da, ziyayı atıp, zulmeti giymişlerdir.

Amma تَرَكَ yerine اَبْقَى ya da benzeri bir kelimeyi kullanmaması ise, işarettir ki; onlar o halette ruhsuz bir cesed, ya da içsiz bir kabuk gibi olmuşlardır. Bu halde onlar için artık yapılacak bir şey kalmamış demektir. Şâyet bir şeyler yapılacak olursa da, o da onları kendi hallerine terketmek ve sırt üstü bırakıp gelmektir.

Amma فِى ظُلُمَاتٍ deki فِى ise, remzediyor ki; artık onların nazarında herşey yok olmuş, kalan tek bir şey var; o da ademin, yokluğun ünvanı olan zulümattır, karanlıklardır. Demekki bu zulmet, onlara artık bir zarf, bir kap ve bir kabir olmuştur.

Amma ظُلُمَاتٍ deki cem' siğası ise, îmadır ki; gecenin siyah karanlığı ve bulutun kesif zulmeti onların ruhlarında bir yeis ve havf zulmetini doğurduğu gibi; bulundukları mekanlarında da bir tevahhuş, bir ürküntü ve bir dehşet karanlığını bırakmış; ve zaman ve vakitlerine de bir sağır sükûn ve sükût zulmetini musallat kılmıştır. Yani, bu hallerinde onları çeşitli ve renkli zulmetler ihata eylemiştir demektir.

Amma ظُلُمَاتٍ deki tenvin-i tenkîri ise, îmalıdır ki; onların şu içinde bulundukları karanlıklı haller ve vaziyetler kendilerinin meçhulüdür. Yani tanımadıkları, görmedikleri bir haldir. Dolayısıyla bu gibi hallerle ülfetleri sebkat etmiş değildir. Öyle ise, başlarında olan bu haller pek şiddetli ve müdhiş bir vak'adır.

Amma لاَ يُبْصِرُونَ ise, musibetlerin temel esasına bir tansistir. Yani, seksiz olarak o musibetlerin ana esasını kat'î bildirme ve göstermedir. Zira gözleri görmeyen bir kişi, bir şahıs, belaları en çok gören ve çekendir demektir. Ve basarın kaybedilmiş olması demek, musibetlerin en hafisi ve gizlisini görüyor demektir.

Amma لاَ يُبْصِرُونَ deki mudari'lik, yani Türkçe ile; "onlar görmüyorlar ve görmeyecekler" ma’nâsında hali ve istikbali içine alan mudariliği ise, onların halini, hayalin gözü önünde tasvir ve temsil etmek içindir, tâ ki dinleyici, o dehşetli vaziyetlerini görsün de vicdaniyle de mütehassis kalmış olarak hissen de müteessir olsun.

Amma لاَ يُبْصِرُونَ de mef ûlün terkedilişi, ([9] ) umûmileştirmek içindir, şöyle ki:

1-Onlar, menfaatlerini görmüyorlar ki muhafaza etsinler.

2-Tehlikeli hal ve işleri görmüyorlar ki, onlardan hazer edip kaçınsınlar.

3-Karşılıklı olarak arkadaşlarını göremiyorlar ki. Onlarla ünsiyetlenip teselli bulsunlar, adeta herbirisi kendi başına yalnız, garip ve tekdir.

Cümle 4: Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden dönemezler[]

Ve şimdi gel, صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لاَ يَرْجِعُونَ nin cümlelerine atf-ı nazar kıl da, gör ki: Aralarında neyi ve neleri çağrıştırdıklarını işitip duyasın. Evet, bu "dört şeyler", yani sağırlık, dilsizlik, körlük ve geriye dönmemezlik halleri; temsil edilenle, temsildeki hali yaşayanın arasında müşterek bir haddir.. Ve bu ikilerin arasında bir berzahtır; ve bu dört şeyler her iki guruba da müteveccihtirler ki, her iki tarafın hallerini dile getiriyorlar.. Ve adeta her iki tarafın ayineleridir de, şe'n ve işlerini sana gösteriyor ve kıssa ve hikayelerinin neticelerini sana işittiriyorlar.

Amma temsil edilen, yani temsilde gösterilen tarafa bu dört şeylerin nasıl baktıklarını görmek istiyorsan;

Bil ki; temsil de gösterilen o gibi musibetli hallere düşenin kurtuluş ümidi ise:

Evvela: Bir kurtarıcının sesini işitmekdir. Lakin gecenin ebkemiyeti, yani çok ziyade lallık ve dilsizliği kendisininde pek ziyade bir sağırlığını istilzam etmiş.

Saniyen: Birinci ümid tahakkuk etmeyince, ikinci bir ümid çaresi olarak bir yardımcıya kendi sesini işittirme işi belirir. Amma gecenin esammiyeti (taş gibi sağırlığı) kendisininde çok çok dilsizlik ve lallığını iktiza eylemiş.

Salisen: Sonra üçüncü bir çare olarak; bir ateşi ya da uzakta görünen bir parıltı da olsa bir ışığı görmek suretiyle yolunu bulmak ümidi belirir. Lakin gecenin kör karanlığı onunda körlüğünü netice verdiği için, etrafta hiçbir şey görünmüyor.

Rabian: Ve sonra, en son bir ümid ve çare olarak; geldiği yere dönme emeline yapışıyor. Fakat vâesefaki, o kapıda çokdan kapanmıştır. Çünki bunun hali; bir bataklığa saplanan birisinin, her harekelendikçe batmakta olan halini andırmaktadır.

Amma aynı temsil ile gösterilenin haline tatbik noktasından bakış cihetine gelince;

Bil ki, münafıklar vaktaki küfrün ve nifâkın karanlıkları içerisine düşmüş oldular. Bunların da küfür ve nifâkın zulümatından kurtuluş imkanları, tertip sırasıyla yalnız dört yol iledir.

Birinci Yol: Onlara başlarını kaldırıp hakkı dinlemek ve Kur'an'ın irşâdına kulak verip işitmek düşer. Lakin vaktaki nefs ve hevanın gulgulesi (sürükleyen akıntısı) Kur'an sadasının gelipte kulaklarının içine girmeye mani' ve engel olmuş., ve nefis ve hevanın tehevvüsü dahi bunların kulaklarından tutup, hak yolundan çekip çıkarmıştır. Bu vaziyette Kur'an-ı Hakîm de صُمٌّ diyerek menfi haberle onlara haykırıp bu kapının kapalı olduğunun işaretini vermiştir., ve bu işaret içinde; onların kulakları adeta koparılmış olup, kulak yerinde bir takım çirkin deliklerin kalmış olduğuna, ya da başlarının iki yanından asılı, sarkık bir kerih et parçası suretinde kalmış olduğuna ima etmektedir.

İkinci Yol: O vaziyette onlara lazım olan budur ki: Başlarını eğip, vicdanlarıyla müşavere ederek, hakkı ve doğru yolu bulmak için sorup sual etmeleridir. Lakin vaktaki inad, onların lisânlarının elinden tuttu.. hıkd (yani kin) dahi arkadan iterek lisânı alıp ağızın iç kısmına çektiler.

İşte bu vaziyette Kur'an-ı Hakîm de بُكْمٌ kavliyle ağızlarına taş vurarak, bu kapının dahi yüzlerine kapatılmış olduğuna işaret eyledi.. Ve bu işaret içinde onların hakkı görüp ikrar etmeye karşı dilsizcesine sükutla karşılamaları adeta, lisânı koparılmış gibilerin durumunda kaldıklarına ve artık bu ağız, içindekinden, yani lisândan boş bir mağara heyetinde kalıp yüz için çirkin bir vaziyet arzeden bir halde olduğuna remzetmektedir.

Üçüncü Yol: O vaziyetteki münafıklara ibret nazarlarını etrafa salmaları lazımdırki; afakî delileri toplayıp getirsin, fakat ne çareki; teğaful, kendini aldatma gibi haller elini onların gözleri üstüne koymuş kapamış... Ta âmî de (hak ve hakikati görememe ve manen körleşme) onların nazarlarını geri döndürüp kovarak göz çukurlarına hapseylemiştir. İşte bu vaziyette de Kur'an-ı Hakîm عُمْىٌ dedi. Yani, artık onların bu yoldan dahi körleşerek mahrum kalmış olduklarına işaret eyledi.

Ayrıca burada, yani عُمْىٌ de teşbih edatının hazfı ile; (mesela: كَعَمْىٍ veya مِثْلَ عُمْىٍ demeyip, edatı hazf ederek عُمْىٌ demesiyle) şöyle remz ediyor ki; kafanın, başın nurları olan gözleri, sanki kökünden kal'edilmiş ve sökülüp çıkartılmış da cephelerinde çirkin ve şevhâ çukurlar olarak kalmışlardır.

Dördüncü Yol: Münafıkların şu içinde bulundukları vaziyetlerinde kendi kabih olan hallerinin çirkinliğini bilip tanımaları icab ediyor ki, ondan nefret edip pişman olsunlar ve ardından tevbe edip dönsünler. Fakat vaktaki fıtratları (su-i ihtiyarlarıyla bozulmuş olmasından ve heva-yı nefis ve şeytanın kendilerine galebesinden; nefisleri ısrarla o çirkinlikleri onlara süslü, sevimli ve hoş gösterdi. Kur'an dahi bu makamda لاَ يَرْجِعُونَ dedi. Yani, en son yollarının da kapanmış olduğuna işaret eyledi ve bu işarette onların kendi ihtiyarlarıyla düşmüş oldukları bataklıktan çıkmada ise, artık bir ihtiyarları, bir tercihleri kalmamış olduğuna remzetmektir ki, bunların hali de tıpkı kum deryasına saplanıp kalmış muztar ve çaresiz bir şahsın hali gibidir.

Önceki Risale: Bakara 16: Hidayeti Verip Dalaleti Satın Almalarıİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 19-20: Münafıklar Hakkında Yağmur Temsili: Sonraki Risale

  1. Merhum Seyda Molla Abdülmecid Nursînin tercümesinde, Arapça metninin buradaki 13 sahifesi neden tercüme edilmeden atlanmış olduğunun hikmetini anlayamadım. - Mütercim-
  2. Mütercimin bir notu: Gelecek "Oniki meseleler" Hazret-i Müellifin Türkçe "Muhakemat" adlı eserinin "Unsur-ul Belagat" bölümünde vardır. Ancak buradakine göre bir derece tafsilli, Arapçası olan "Reçetet-ül Havas" eserinin aynı bölümünde ise, ondan biraz daha mücmel olarak bulunmaktadır, ki zaten "Muhakemat'ın Türkçe ve Arapçası, müellifin beyanıyla "İşarat-ül İ'cazın mukaddemesi olarak (bak 9. Şuaın mukaddemesine) telif edilmiştir. İşte burada biz, Muhakemat'takinin aynısını alıp dercedebilirdik. Lakin Hz. Müellifin 1910 lu yıllarındaki çok ağır ve fevkalade ilmî Türkçesi ve üslûbu ile olduğu için, -ki zaten fehminden yüksek zekalar dahi acz hissetmektedirler- anlaşılması güç olan vaziyetiyle olmuş olurdu... Ve eğer "sadeleştirme denilen tahrifi uygulayarak, moda Türkçeye çevirmiş olsa idik; heybetli, hikmetli ve ciddî üslûbundaki ma'nalardan soyulmuş, donuk, ruhsuz bir suret ortaya çıkmış olurdu. Şâyet, Muhakematın Arapçasındakini Türkçeye tercüme ederek almış olsaydık, Muhakematın Türkçesindekine benzer bir şekilden ibaret olmuş olurdu. İşte bütün bunların yanında, Hz. Müellif, madem buraya İşarat-ül İ'caza, Türkçe ve Arapça Muhakematlardakinin tıpatıp aynılarını almamıştır. Biz de, elbette bir hikmeti vardır diyerek; şu İşarat-ül İ'cazdaki ma'naca bir, üslup ve kelimelerce bir derece değişik olan hülasayı, -başka yerde aynı benzeri olmadığı için- olduğu gibi tercüme etmeğe çalışarak, buradaki aynı yerine dercetmeyi uygun buluyor ve elimizden geldiğince, metne sadık kalmaya çalışmayı Rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. -Mütercim-
  3. Yani Arabi İşarat-ül İ'caz'a mukaddime olarak te'lif edilen. -Mütercim-
  4. Örfî hakikatler, bir lafzın kendi aslî yerinden başka, bir mevkiye nakledilmiş olmasıdır. Mesela: "Adl" ismi ve lafzı, luğatın esasında "Adalet" gibi masdardır. Sonra kullanış örfünde "Adil" olmuş, dolayısıyla "Örfî bir hakikat" olmuş, kalmıştır. (El Muhit-ül Muhit, sh: 182) -Mütercim-
  5. Hulafa-i Raşidin, Hazret-i Ebubekir, Ömer, Osman ve Alidir. Hz. Ebubekirin asıl ismi Abdullah olduğu için, her dördünün isimlerinin baş harfi ع "ayn" dır. Bir tek "ayn" harfiyle, dört halifenin isimlerini müşterek bir çizgide hattatlar yazmışlardır. -Mütercim-
  6. İlk matbu' ve Hazret-i Müellifin eli ve kalemiyle tashihli Arabî İşarat-ül İ'cazın tam burasının kenarında şöyle yazılıdır: "Evet, amma Fatiha Sûresi bu meseleye misâl olabilecek bir derecede tefsir edilmiş değildir. Bu mesele için açık ve vazıh bir misâl, münafıklar hakkındaki âyetlerin yapılmış olan tefsirleridir."-Mütercim-
  7. (Alâk Sûresi, 96/6,7) (Yani insanoğlu kendini müstağni, ihtiyaçsız gördüğü zaman, başlar Rabbisine karşı isyan etmeye)
  8. Dördüncü Meseleden murad, üst tarafta "Bir fasıl ve bir mukaddeme" başlığı altındaki bölümün ortasında yeralan "Dördüncü Mesele"dir.-Mütercim-
  9. (yani, âyetin bu cümlesi: "Onlar zulmetler içerisinde göremiyorlar" diyor. Mef ûl olarak neyi göremediklerini bildirmiyor, söylemiyor. Bu halde "mef ul" terkedilmiştir)
Advertisement