Yenişehir Wiki
Advertisement
Yenişehir Wiki
80.568
pages

Önceki Risale: Bakara 21-22: İbadet ve Tevhid Bahsiİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 25: Cennet Bahsi: Sonraki Risale

وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ اِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ[]

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ[]

Nübüvvetin tahkiki hakkında bir Mukaddime: Nübüvvete dair Yedi Mesele[]

Ey aziz bilmiş ol ki: Bundan önceki âyet, Kur'anın "Dört esasî maksadlar"ının birincisi olan "Tevhid" i isbat ettiği gibi; bu âyette o dört maksaddan ikincisi olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın Nübüvvetinin isbatını; mucizelerinin en büyüğü olan Kur'an-ı Hakim'in i'cazıyla meydan okuyarak tesbit etmektedir. Resûl-ü Ekremin (A.S.M.) delillerini (eskide) başka bir kitapta ([1]) tafsilen yazdığımızdan, burada o delillerden bazılarını altı-yedi meseleler içerisinde hulasa ederek beyan edeceğiz: ([2])

1. Mesele[]

Enbiyanın ahval ve harekâtlarında yapılmış ve yapılan istikra-i tâmm ve derin bir araştırma ve iyi bir tetebbu' neticesinde; mantıkda "Kıyas-ı hafi" ile tesmiye edilen muttarid intizam ile bakıldığında; şöyle bir netice veriyor ki: Eski peygamberlerin Nübüvvetlerine medar ve temel hal ve tavırlar; ve kendi ümmetleri ile olan muamelelerinin keyfiyeti; -zaman ve mekânın te'siratının hususiyetlerinden meseleyi tecrit etmek ve ayırmak şartıyla- beşerin sinn-i kemal, olgunluk yaşı çağındaki Üstad-ı Ekberi olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselamda ekmel vechi ile bulunduğu görülecektir. Öyle ise, öncelikli yolu, kıyas-ı evlevî ile netice veriyor ki; O dahi onlar gibi Peygamberdir. Yani bütün o eski peygamberler, Peygamber iseler, Hazret-i Muhammed (A.S.M.) öncelikle Peygamberdir. Hem de Enbiyaların tamamı, mu'cizelerinin lisânıyla adeta Hazret-i Muhammedin (A.S.M.) sıdk ve doğruluğuna şahittirler. Hz. Muhammed (A.S.M.) dahi Sâni-i Âlemin vucud ve vahdetine bir bürhan-ı neyyirdir. Fetemmel!

2. Mesele[]

Katiyyen bilki: Peygamber-i Zîşan Aleyhissalatü Vessalamın her bir hal ve her bir hareketi harika olmasa da mebdei ile sıdkına, doğru ve dürüstlüğüne; müntehasiyle de hakkaniyetine telvih eylemektedir. Görmezmisiniz ki; mağaradaki halinde sebebler ve adetler hasebiyle kurtuluş ümidi tamamen kesilmiş iken; bütün vusûk, itimad ve ciddiyet ile (arkadaşı olan Hz. Ebu Bekr'e) لاَ تَخَفْ اِنَّ اللهَ مَعَنَا diyor.([3]) Yani korkma, kederlenme, muhakkakki Allah bizimledir.

Evet, Zat-ı Risalet'in peygamberliğinin ilk hallerindeki hareketinde; muarızlara karşı hiç aldırış etmeden ve asla korkmadan ve katiyyen tereddüd etmeden kemal-ı itmi'nan ile Risaletini tebliğ eylemesi, elbette ve hiç şüpesiz onun sıdka ve hakka mütemessik ve ona tutunmuş olduğuna kat'î delil olduğu gibi; intiha-yı hareketinde (yani, peygamberliğinin risalet vazifesi olan Kur'andaki İlahî emirlerini tamamen tebliğ eylemesi neticesinde) iki dünya saadetinin temelleri olan cihanşümul kaideleri te'sis eylemesi, hem de daima hakka isabeti ve hep hakikatla ittisali ise, onun hakkaniyetine kat'î bir delildir.

Evet, onun harekât ve efaline tek tek ve tam bir dikkat ile bakıldığında bu, öyle olduğu gibi; mecmu-u harekât ve ahvaline birden bakabilsen; onun burhan-ı nübüvveti, parıldayan bir şimşek gibi gözler kamaştırarak sana tecellî edecek ve sende göreceksin.

3. Mesele[]

Bil ki, Peygamberimizin Zat-ı Kerimi (A.S.M.) kendi Peygamberliğine delil olduğu gibi; geçmiş zaman ve hal zamanı olan asr-ı saadet ve gelecek zamanlar Peygamberin Nübüvvetinin tasdikinde ittifak etmişlerdir. Öyle ise, şu dört safha ve sahifeleri nazar-ı mütalaaya alacağız.

İşte, evvela onun Zat-ı Şerifinin mütalaasiyle teberrük edeceğiz., ve bu mütalaayı yaparken; "dört nükte" nin tasavvur edilmesi gerekmektedir.

Birinci Nükte: لَيْسَ الْكَحْلُ كَالتَّكَحُّلِ Yani: Hakikî sürme ile sürmelenmekle, sun'i ve tasannu'î olanı arasında fark var, bir değil, ayrı şeylerdir.. Velevki sun'î olanı, en ekmel vecihlerle de olsa, tabii ve fitrîsinin mertebesine ulaşamaz. Belki sun'i olanın heyâtındaki bir çok kopukluklar ve galatlar, hemen içi boş, üstü süslü-püslü olarak muzahrefiyetini îma ettirecektir.

İkinci Nükte: Ahlak-ı aliye, hakikatin zemini ile ancak ciddiyet vasıtasıyla ittisal peyda edebilir. Hem o ahlâk'ın hayatlarının idame ettirilmesi ve mecmuunun toptan intizam içinde olabilmesi, ancak sıdk ile, doğruluk iledir. Eğer o yüce ahlâkın arasında sıdk kalkar giderse; kurumuş ot veya çürümüş ağaç kökleri gibi olur; rüzgarlar üfürünce, uçurur, alır, götürür.

Üçüncü Nükte:: Nasılki birbirine uyan ve münasib gelen şeyler ve işler arasında meyl ve cezb bulunuduğu gibi; birbirine zıdd olan şeyeler arasında da, def’ ve tenafür bulunur.

Dördüncü Nükte: Küll'ün (yani mesela bir olmuş mütesanid bir cemaatın ve ittifakının) bir hükmü ve kuvveti olur ki, tek tek ferdlerinde aynı hüküm ve kuvvet olmaz ve bulunmaz. Zaif ve ince ip tellerinin topak ve halat yapıldığında kesbeylediği kuvvet gibi...

Şimdi eğer sen bu nükteleri iyice düşünebildiysen, bilki: Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın eserleri ve sîreti (yani ahlak ve etvarı) ve tarih-i hayatı şehadet ediyorlar ki; لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ âyeti hükmü ile, -düşmanlarının tasdik ve teslimiyle dahi- Huluk-u azim sahibidir. Yani, O en yüksek ve en güzel ahlak ve kemalat üzerindedir. Hem bütün gâlî ve kıymettar haslet ve huylar onda içtima' etmişlerdir. İşte bu yüce ahlâk ve hasletlerin imtizacının; ve O Zat-ı Kerimde bunların birbiri içinde ve beraber bulunmasının şe'ni, o ahlâk ve hasletlerin sahibine nefsi, zatı ve şahsiyyeti için bir izzet, bir haysiyet, bir şeref ve bir vakarı doğursun; tâ ki basit ve alelade işlere tenezzül etmesine müsaade etmesin, meydan vermesinler. Evet, Melaikelerin ulviyyet ve yücelikleri; şeytanların aralarına karışmasına müsaade etmedikleri gibi... İşte Hz. Muhammeddeki (A.S.M.) o ahlâk-ı alîyenin topyekûnünün içtima' eylemesiyle, içlerine hile ve yalan ve bed ahlakların girmesine elbette müsaade etmezler. Görmezmisin ki; bir şahıs, yalnız şecaatla iştihar etmiş olsa, kolay kolay yalana tenezzül etmediği halde; acaba bütün ahlak-ı aliye birden bir insanda toplanmış olsa; nasıl yalana, hileye tenezzül edebilecektir, kella!.. İşte buna göre, katiyyen sabit olmuş oluyor ki; Hz. Muhammedin (A.S.M.) Zat-ı Kerimi güneş gibi kendi kendine delildir.

Hem yine eğer o Zat-ı Kerimin (A.S.M.) dört yaşından kırk yaşına kadar olan hal ve etvarlarına dikkat ile bakar ve düşünürsen, ki hararet-i gariziyenin tutuştuğu hengamı olan gençlik ve şebabiyet zamanının şe'ni, kârı; içte saklı işleri izhar eylemek ve tabiat ve huyda kapalı, örtülü bulunan hile gibi ahlâkları dışarı çıkarmak iken; elbette şüphesiz görürsün ki; O Zatın (A.S.M.) senînine yerleşmiş gibi (yani, taşın oyularak üstünde yapılan nakış ve yazıların işlenmiş gibi) kemal-ı istikamet, nihâyet derecede metanet ve son mertebe iffet, namusluluk; ve sözü ile hal ve hareketi tam uygunluk içerisinde olmak tarzında intizamlı bir hayat geçirmiştir.. Ve kırk yaşına kadarki geçen bu ömrü boyunca, hiçbir hali hiçbir hileye, aldatmaya îma etmiş değildir. Hususan çok zeki olan o inatçı düşmanları karşısında..

Ve daha sonra, O Zat-ı Azim ve Kerime ömrünün kırkı başında iken baktığın zaman -ki kırktan sonraki bu yaşın ve ömrün şe'ni ise, insandaki halleri melekeye ve adetleri de tabiat-ı saniye denilen değişmeyen vaziyete bağlamaktır- görürsün ki; O (A.S.M.) harika bir şahsiyet olarak meydan-ı zuhurdadır.. Ve âlemde azim ve acip bir inkılab vücuda getirmiştir. Elbette bundan şunu çıkarır, anlarsın ki; bu, ancak Allah tarafındandır.

4. Mesele[]

Eski peygamberlerin kıssa ve hikayelerini müştemil bulunan geçmiş zamanın sahifesi Kur'an-ı Kerimde Peygamberin lisânıyla -sahih ve salim olarak- dile getirilmiş olması, şu gelen "dört nükte"ninde beraberce mülahazaya alınmasıyla; Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Hak Peygamber olduğuna bir burhan-ı bahir olduğu görülecektir.

Birinci Nükte: Bir şahıs, bir fennin temel esaslarını ele alarak, ondaki hayat düğümleri mesabesindeki ukdelerini ta'rif eyleyip tanıtsa ve bunları yerli yerince makamlarında güzelce isti'mal eylese, sonra da müddeasını o ukdelerin üstüne bina eylese; o şahsın herhalde, o fende meharet ve ihtisası hususunda açık delili olması lazımdır.

İkincisi: Eğer beşer'in tabiat ve huyuna arif isen, bilirsin ki; bir adam, rütbe ve makamca küçükde olsa, muhalif olan bir sözünü ve bir yalanını, az ve azınlıkta olsa; bir kavmin içinde, hakir ve basit bir da'va dahi olsa; ve o adam zaif bir haysiyet sahibi de olsa; tereddütsüz ve heyecansız bir tarzda izhar eylemeye kolayca cesaret edemez. Şimdi acaba en büyük bir haysiyete sahib bir zat, son derece celaletli bir davada, gâyet çok ve kalabalık bir kavmin içinde ve pek şiddetli inad karşısında, okur yazarlığı da olmayıp, ümmî olduğu halde, bütün bu zikredilenleri rahatlıkla yaparsa, nasıl olur sen düşün!

Evet, Resûl-u Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın bahseylediği şeyler ve işler, hiçbir zaman tek başına, sırf akıl ile bilinmesi, anlatılması mümkün olmıyan şeyler iken; o Zat-ı Azim kalkıyor, tek başına, kemal-i ciddiyetle bunları açıklıyor ve herkesin başı üstünde ilan ediyor. İşte acaba bu hal ve bu vaziyet, onun sıdkına; ve bunlar ancak Allahtan olabileceğine delalet etmiş olmuyor mu?..

Üçüncüsü: Medenîlerin yanında, adat ve ahvalin talimi ve vakıa ve fiillerin telkiniyle oluşan bir çok mütearife (toplumda herkesçe işitilip bilinen) ilimler bulunur ki; bedevilerin yanında meçhul ve nazarîdirler. İşte buna binaen; bir adam bedevilerin hal ve yaşayışlarını, hususan geçmiş karnlardaki ahvallerini muhakeme ve taharri edebilmesi için, kendini o çöl ve badiyelerde farzetmesi gerekmektedir.

Dördüncüsü: Görsen ki: Ümmî bir şahıs, ulemalarla herhangi bir fende -velev ki gramer bilgisi sarf fenni de olsa- münazara ve münakaşa ediyor., ve sonra da, o fennin meselelerinde itttifaklı noktalarda tasdik ile; ihtilaflı yerlerinde tashih ile reyini beyan etmektedir. Yani "bu böyledir, şu da şöyledir" diyor. İşte acaba bu hal, onun üstünlüğü ve ilminin vehbîliği hakkında sana bir delil olmuş olmuyor mu?

İşte eğer bu nükteleri anladı isen, bilmiş olasın ki: Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselam ümmî olduğu halde, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanın lisânıyla bize evvellerin ahvalini ve geçmiş peygamberlerin kıssa ve hikayelerini bizzat görmüş ve o zaman ve mekanlarda hazır bulunmuşcasına nakl ve hikaye ediyor; ve herkesin başı üstünde o eski Peygamlerin ahvallerini pek azim bir dava içinde öyle beyan ediyor ve esrarını öyle bir şerhediyor ki; bütün zekî ve akıllı insanların dikkatlerini celbediyor. Hem de o kıssa ve sergüzeştleri öyle mübalatsız, kaygısız ve telaşsız bir tarzda söylüyor; ve naklettiği o meselelerin içindeki ukde-i hayatiyeyi ve esasatını öyle bir ele alıp beyan ediyor ki; eski kitapların üstünde ittifak ettikleri noktaları tasdik, ihtilaflı meseleleri tashih ederek kendi müddeasına mukaddime yapıyor. İşte O, (A.S.M.) bu mezkûr tavır ve haliyle, adeta ma'kes-i vahy-i İlahî olan ruh-u cevvaliyle zaman ve mekânları tayyetmiş, mâzînin derinliklerine dalarak, o peygamberleri ve o zamanları müşahid sıfatıyla müşahede etmişçesine beyan etmektedir. İşte, O Zat-ı Kerimin (A.S.M.) şu hali elbetteki peygamberliğinin delili ve pek çok mu'cizatından birisi olduğu sabit olmuş oluyor. İşte bu, demektir ki geçmiş peygamberlerin nübüvvetlerini gösteren, isbat eden delillerin topyekünü, onun tek bir mu'cize-i maneviyyesi hükmündedir.

5. Mesele[]

Bu mesele, asr-ı saadet sahifesine dair, hususan Ceziret-ül Arab meselesi hakkındadır.

İşte burada "dört nükte" vardır.

Birincisi: Eğer alemde teemmül edip düşünebilsen, görürsün ki: Bir büyük padişah da olsa, nüfûsu az da olsa, bir kavmden küçük bir adeti, ya da zaif bir hasleti, ahlakı; zelil ve perişan bir tek taifeden de olsa; tamamen ref ederek, söküp atmak çok zor ve pek müşkildir. Belki ancak şiddetli bir himmet ve ta'kib ile, uzun bir zamanda pek çok zahmetlerle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki görüyorsun ki; maddî, zâhirî bir hüküm ve hâkimiyet sahibi değilken O Nebiyy-i Kerim, (Sallahu Aleyhi Vesellem) şu yapılmış pek azim işlere, inkılaplara nisbeten; az bir zamanda maddeten küçük ve cüz'î bir himmetle teşebbüs edilmiş olduğu halde; o tamamen kökleşmiş ve yerleşmiş ve son derece ünsiyet peyda edilmiş ve gâyet derecede istimrar kesbetmiş adat ve ahlakları, çok kesretli bir kavmin ve me'lufatlarına aşırı derece müteassıb bir milletin kalblerinden, kökü ile sökerek; çıkarmış, atmıştır. Ve onların yerinde birden başka adat ve ahlâk fidanlarını dikmiş; ve hemen defaten o fidanlar yeşermiş, tekemmül etmiştir. Şimdi gel, bu hali acaba sen harikulade olarak görmiyecek misin?!

İkinci Nükte: Devlet mefhumu bir şahs-ı manevîdir. (Yani onun gibidir.) teşekkülü de, çocuğun yavaş yavaş büyümesi gibi tedricîdir. Ve eski yerleşik devlete galebesi için belli bir mühlet ister. Çünkü, uzun zaman geçirerek yerleşmiş, ömür sürmüş bir devletin hüküm ve kaideleri; milleti için sabit bir tabiat gibi olmuştur.

Şimdi acaba Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) defaten teşkil eylediği hükümet-i azimesi, devletlerin teşekkül adetine göre harika sayılmayacak mıdır?!. Evet, onun kurduğu büyük devleti ve azim hükümeti, terakkînin nihâyet hududuna ulaşmaya müheyya olup, âlî ve ebedî esasları mütezammındır. Hem de büyük devlete defaten gibi bir zamanda galebe çalmasıyla beraber, hâkimiyeti sadece zâhirî bir cebr ve korkutmak suretiyle husula gelen esasa bina edip devam ettirmiş değildir. Belki hem zâhiren ve hemde batınen; ve hem maddeten ve manen ruh, kalb ve akıllara kabul ettirerek devam ettirmiştir.

Üçüncü Nükte: Kahr ve cebr ile, zâhirî bir tahakküm, sathî bir tasallut (kısa bir zaman için) mümkün olabilir. Lâkin fikirlere galebe çalmak ve ruhların tâ içine kadar helavetini ilka eyliyerek te'sir ettirmek; ve vicdanlar üzerinde daima hâkimiyeti muhafaza eylemekle beraber tabiat ve huylara tasallut ederek yerleşmek, ancak ve ancak harikuladelerden olabilir. Ve bu ise, ancak peygamberliğin mümtaz bir hassasıdır.

Dördüncü Nükte: Efkar-ı umumiyenin tedvir ve irşâdı için; terhib ve tergib, tahvif ve teklif hileleriyle olan tesirler cüzî, sathî ve muvakkat olup az ve muayyen bir zamanda muhakeme-i akliyeyi ve düşünce melekesini belki kapatabilir. Lâkin irşâdı ile kalblerin a'makına nüfuz eden, ve ince hisleri heyecana getiren ve istidadların tomurcuklarını inkişaf ettiren ve (bilkuvve mevcud) ahlakları ikaz eyliyen ve harekete geçiren ve gizlilikte kalmış hasletleri izhar eyliyen; ve insanlık cevherlerini feverana getiren ve insaniyete mahsus natıkiyyetin kıymet ve değerlerini meydana çıkaran bir Zatın, (A.S.M.) elbette ve hiç şüphesiz olarak bu işleri hakikatin şua'ından muktebestir ve harikûladeliklerindendir. Evet, ma'sum kız çocuğunu diri diri kabre koyarken hiçbir teellüm ve teessür duymayacak kadar kalb kasaveti taşıyan bir şahsı, vahşetin en merhametsiz olan bu seviyesinde gördüğün; ve bir gün sonra aynı şahıs gelir, meşale-i hidâyet olan Zat-ı Risaletin önünde müslüman olduktan sonra, artık karınca gibi hayvanata karşı bile acıma ve merhamet hissini taşıyarak, ayağıyla basmaktan çekindiğini ve tek bir hayvanın elemiyle dahi müteellim olduğunu müşahede ediyorsun. Şimdi gel, Allah için söyle; şu meydanda olan ve gözle görülen ve açıkça bilinen bu inkılab, hiçbir maddî adet ve kanuna intibak ettirilmesine imkan varmıdır?!.

Şimdi ey arkadaş! Sen bu nükteleri bildi isen; başka bir noktaya da teemmül edip bak, şöyle ki:

Alemin tarihi şahittir; ferid bir dahî, ancak umumî isti'daddan birisini inkişaf ettirmeye muvaffak olmuş ve olabilir.. Ve yalnız umumî olan bir hasleti ikaz ettirebilmiştir.. Ve yalnız tek bir hiss-i umumînin inkişafına sebeb olabilmiştir. Evet, böylesi umumî hisleri uykudan uyandıramazsa; muhterem ve celaletli bir zat olsa da, bütün çalışmaları boşa gider ve muvakkat kalır. Hem yine tarih bize bildiriyor ki; insanların en büyükleri dahi ancak şu umumî hislerden birini, ikisini veya üçünü ikaz etmeye muvaffak olabilmiş. Mesela: Millî hamiyet hissi, uhuvvet hissi, muhabbet hissi ve hürriyet hissi gibi umumî hisler...

Şimdi acaba böyle mestur, örtülü ve gizli olan binler hissiyatı uyandıran ve o geniş sahra olan Ceziret-ül Arabta yayılmış bedevî bir kavimde bunların inkişaflarını birden fevvare kılan, yani birdenbire fışkırırcasına çabuk inkişaf ettiren şu zatın şu işleri harikuladeden değilmidir? Evet bu, ancak şems-i hakikatin nevvar ziyasından olabilir.

İşte ey arkadaş! Şu mezkûr noktayı aklına alamıyanın, biz Ceziret-ül Arabı onun gözüne sokacağız. Evet, on üç asırdan sonra, Ceziret-ül Arab ortada., ve beşerin medenileşme terakkisi basamaklarında yukarıya doğru yükselmede olduğu halde; ey hakikatin bedahetine karşı inad gösteren efendi! Gel, yüz tane en mükemmel feylesoflardan seç, al ve Ceziret-ül Araba götür. Orada yüz sene durmadan çalışsınlar; acaba Muhammed-i Arabî Aleyhissalatü Vesselamın kendi zamanına nisbeten yaptığının, gerçekleştirdiğinin yüzden bir cüzünü bile yapabilecekler midir?!. Kella! İşte mademki yapamazlar ve yapamıyacaklardır. O halde, şu gösterdiğin inadın akibetinden korkmalı ve çekinmelisin!..

Evet, bu mezkûr halet, (Nebiyy-i Ümmînin (A.S.M.) kendi yaşadığı zamanına göre, Ceziret-ül Arabdaki bedevî insanların içinde husule getirmiş olduğu büyük inkılaplar haleti) mutlaka ve hiç şüphesiz adetin harikasıdır.. ve olsa olsa, ancak Hazret-i Muhammed'in mu'cizelerinden birisidir.

Hem yine bilmiş ol ki: Her kim tevfik (muvaffakiyet) isterse, Adâtullah olan kâinat nizamiyle beraber saf-beste olsun, saflarına dahil olsun!.. Ve fıtrat kanunlarıyla muarefe ve tanışma içine girsin., ve âlem heyetinin içtimaî rabıtalarının cemaatıyla münasebet kursun. Yani, muvaffak olabilmek için bu noktalara riâyet eylesin.. Ve riâyet etmek ona lâzım, belki vâcibtir. Aksi halde, fıtrat kanunları ve nizam-i kâinat, mu-vaffakiyetsizlik cevabiyle onu susturacaktır.

Hem yine, heyet-i ictimaiyede bir meslek ittihaz eden ve ona göre hareket eden adama; umumî cereyana uyması, akıntı tarafına ters ve muhalif vaziyet almaması şart ve lazımdır. Yoksa, beline yüklemiş olduğu o mesleğin çark ve dolabını sırtından uçuracak, elinden yere düşüp zayi olacaktır. Demekki, cereyan-ı umumîde Muhammed-i Arabî Aleyhissalatü Vesselam gibi, tevfik ve muvaffakiyetin müsaade ve müzaheretine mazhar olmuş kimselerin hakka mütemessik olduklarını isbateyler.

İşte sen eğer bu noktayı da anladı isen; şu uzun asırlarda, büyük müsademeler ve acib inkılaplar vukua gelmiş olmalarıyla beraber, Şeriatın hakaikında bir teemmül eyle de bak!

Göreceksin; o Şeriat daima ve her zaman fıtrat kanunlarındaki muvazeneyi ve içtimaiyyatın rabıtalarını muhafaza etmiş ve etmektedir. Halbuki, o muvazeneler, rabıtalar o kadar incedirler ki; en müdakkik akıllara da nazlanıp görünemedikleri halde, Şeriat-i İslâmiye onlarla kemal-i münasebet içinde ve onların safları içerisindedir. Hatta zaman uzadıkça, yani asırlar geçtikçe; Şeriat-ı garra ile kâinat nizamı arasındaki ittisal daha da çok tezahür etmektedir. İşte bu halet ve vaziyetten zâhir olmuş olan şudur ki; İslâmiyet nev'-i beşerin din-i fıtrîsidir.. Ve o din, bilâşek ve katiyyen hak dinidir. Bu sebeptendir ki; İslâm dini bazı inkılablar ve taarruzlarla inceleşmiş olsa da, kopmuyor ve kopmıyacaktır. Evet, acaba görmezmisin ki; Şeriat-i İslâmiyenin binler mesailinden sadece şu ikisi olan: "Hurmet-i Riba ve Vucûb-u Zekât" gibi mesaili, beşerin içtimaî heyetinde, nasıl da öldürücü zehirlerlerin şâfî birer tiryakıdırlar.

Şimdi, eğer sen şu dört nükteleri "bu üç nokta"larla([4]) birlikte bildin ve anladınsa, şunu da bilki: Muhammed-i Haşimî (A.S.M.) okur ve yazarlığı olmıyan ümmî bir zat olduğu halde; ve zâhirî bir kuvvet ve saltanata da mâlik ve sahib değilken; ve ne kendisinin, nede geçmiş ecdadının bir saltanat ve hâkimiyetleri olmamasıyla birlikte, hem saltanat ve hakimiyete de bir meyil ve iştihası da olmadığı halde; kalbinin bütün vusûk ve itmi'naniyle inanarak; son derece tehlikeli bir mevki'de ve pek azim ve mühim bir makamda, çok büyük bir işe teşebbbüs eyledi; neticesinde fikirlere galebe ederek, ruhlara kendini ve davasını sevdirip, tabiat ve huylara tasallut eyleyerek, yani hükmederek üstün gelmiştir. Hem bulunduğu bölge insanlarının; ünsiyet edilmiş, yerleşmiş ve müstemir bir hale gelmiş pek çok vahşî adet ve ahlaklarını kökünden söküp attıktan sonra; yerlerine son derece muhkem ve kuvvetli, adeta et ve kanlarına karışmışcasına olan yüksek ahlak ve güzel adetlerin fidanlarını ekmiş, dikmiştir.

Hem vahşetin zaviyelerinde yaşayan o insanların adeta ölmüş, sönmüş olan kalblerindeki katı kasavet ve merhametsizliklerini; gâyet rakik, ince hissiyatla mübadele ile değiştirmiş, insaniyetlerinin asıl olan cevherlerini izhar eylemiştir!.. Sonra o kavmi, vahşet ve bedevîliğin zaviyesinin, kuytu köşesinden çıkartıp, medeniyetin zirvesine terakki ettirdikten sonra, onları o asrın, zamanın ve o alemin insanlarına muallimler kılmıştır. Hem o kavme öyle bir devlet tesis ettirdi ki; Asa-yı Musa gibi diğer devletleri yuttu ve bitirdi. Evet, İslâmiyet zuhura başladığında; bir şule-i cevvale, ya da dünyayı aydınlatan ve ışıklandıran bir nur-u nevvar gibi birden zulüm ve fesadın rabıtalarını yaktı, yıktı, kül eyledi!.. Ve defaten meydana gelen o devletin serîr-i saltanatını az bir zaman zarfında şark ve garbı kaplar hale getirdi. İşte acaba bu halet, o zatın mesleğinin hakikat olduğuna ve davasında sadık bulunduğuna delalet etmiyor mu?!.

6. Mesele[]

Bu mesele, müstakbel sahifesi, husûsan Şeriat, "yani, Şeriatın icrâât ve tesiratı" meselesi hakkındadır.

Buna göre, şu meselede dahi "dört nükte" nin mülahazaya alınması gerekmektedir.

Birinci Nükte: Bir şahıs, harika dahi olsa, ancak dört veya beş fende mütehassıs ve meleke sahibi olabilir.

İkinci Nükte: Tek bir kelam, iki mütekellimden sudur ile, -mâna, mülahaza veya te'sir ve nüfuz etme itibarıyla- tefavüt edebiliyor. Kelam, aynı kelam iken, değişik olabiliyor, ki o iki mütekellimden birisinin sathîlik ve cahilliğine delalet ettiği halde, öbür mütekellimin ise, meharet ve hazakatine delil olabiliyor. Halbuki kelam, yine aynı o kelamdır. Zira o iki konuşmacıdan birisi, kelamın mebde' ve müntehasını nazara aldığı ve onun siyak ve sibakını mülahaza edebildiği ve kelimelerin kendi arkadaşları ile olan münasebetini hazıra alıp, o sözün sarfedilmesine uygun ve münasib zemin gözetlediği için, yerli yerince ve güzel bir tarzda isti'mal ettiğinden; hem o kelama münbit bir zemin araştırıp, bulup, onu onda zer'eylemesinden zâhir olur ve anlaşılır ki; o mütekellim, harika bir zattır ve o kelamı tekellüm eden de tam bir melekeye sahib olduğu bilinmiş olur.

İşte Kur'an-ı Hakîm'in umum fenlere ve bütün yeni keşif ve buluşlara bakan fezlekeleri hep bu kabildendir.

Üçüncü Nükte: Günümüzde bir çok adetli haller ve alışılmış vaziyetler ve alışılagelmiş, herkesçe bilinmiş işler ve şeyler vardır ki, daha önceleri vaz'edilmiş temeller ve vasıtalar üzerine bina edilmeleri neticesinde mükemmel hale gelmişlerdir. Hatta bu gün çocukların bile oyuncağı gibi olmuş olan o şeyler iki asır evvel olmuş olsalardı harika işlerden sayılacaklardı.

Şimdi sen gel bak ki; şu asırlar boyunca gençliğini, tazeliğini ve garipliğini muhafaza ederek devam edip gelmiş olan Kur'an-ı Hakîm, elbette ve herhalde adetlerin harikası ve harikaların adeti olacaktır.

Dördüncü Nükte: İrşad, o vakit tam irşâd olabilir ki; cumhûrun ekserisinin efkârının isti'dadı derecesinde ve onun seviyesinde olursa, menfaatli bir irşâddır denilebilir. Cumhur ise, (halk topluluğu) ekseriyeti itibariyle avam halktır. Avamlar ise, hakikati mücerred ve çıplak göremez, onunla tanışamaz. Ancak hayallerinin alışkın olduğu bir elbise içerisinde görürlerse, tanışırlar. İşte bu nükte içindir ki; Kur'an-ı Hakîm o gibi hakikatları müteşabihat ile, teşbih ve istiarelerle tasvir ederek (suret giydirerek) ifade eylemiştir ki; akılca tekemmül etmemiş avam halk ve cumhûrun, mağlatalar vartasına düşmemelerini muhafaza edip sağlamıştır.

Evet, Kur' an-ı Hakîm, avam halkın anlayışına göre zarurî gibi görünen, lâkin vaki'in ve aslın hilafına olan şeyler ve meselelerde ibham ve ihmal ederek, hakikatini zâhire çıkarmamıştır. Tâ ki, onların hiss-i zâhir ile itikad ettikleri meselelerle ters düşmesin. Yani vakıaya ve hakikata göre açık ve zâhir beyan etmeyip, amma îma ve işaretlerini üstüne serperek zamana havale etmiş, mehilli bırakmıştır. Bununla beraber, bazı emare ve karineler ile hakikatin aslına îma etmeyi de ihmal etmemiştir.

İşte, eğer sen bu nükteleri de, iyice akıldan geçirdi isen; şunu da bilmen gerektir ki; aklî burhan ve delil üstüne müesses olan diyanet ve İslâm şeriatı, bütün fenn ve ilimlerin hayatî ukdelerini mutazammın olan hülasalarını almıştır.

İşte mesela fenn-i tehzib-ur ruh, riyazet-ül kalb ve vicdan terbiyesi fenni, cesed terbiyesi fenni, menzil ve hanenin idare ve tedvir ilmi, şehir ve belediyecilik idare ilmi, nizamat-ül alem (uluslar arası ilişkiler bilimi), hukuk fenni, muamelat ve ticaretler ilmi, içtimaî âdab fenni gibi, ilim ve fennler...

Amma bununla beraber; Şeriat-ı Garra-yı İslâmiye, bütün bu bilimleri, lüzum hasıl olduğu yerde, ihtiyaç gösteren noktalar da -makamın müsaadesi nisbetinde- tefsir ve izah eylerken; lüzum olmadığı ve zihinlerin hazırlıklı bulunmadığı hal ve durumlarda veya zamanın müsaade etmediği ahvalde; icmal edip bir fezleke ile geçmiş ve bir esas vaz'ederek; istinbatın yapılmasını ve o esasın fer'lendirmesini ve neşv ü nemasını akılların meşveretlerine havale eylemiştir. Hal böyle iken; şu mezkûr fenlerin üçte birisi, hatta belki tamamı; telahuk-u efkarla gelişip inbisat eylemiş vaziyetleriyle ve netice ve semerelerinin genişlenmesi halleri ile; medeniyet görmüş, geçirmiş yerlerde ve zekîlerin içinde bile, tek bir şahısta bulunmaları mümkün değildir.

Şimdi bir bak ki; vicdanını insaf ile süslemiş olan kimseler, İslâm şeriatının hakikatları her zamanda -amma bilhassa o ilk zamanlarda - beşer gücünün haricindedir diye mutlak ve katiyyen hükmeyleyip tasdik edecek ve لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا âyetinin mealini doğrulamış olacak ve doğrulayacaklardır.

Pek mühim bir şahidliktir.. -İlk Matbu' Nüsha-

اَلْفَضْلُ شَهِدَتْ.بِهِ اْلاَعْدَاءُ Yani: "Gerçek fazilet o dur ki; düşmanlar dahi tasdik ile ona şahidlik yapsın!" Kaidesine tam uyan şu gelen pek mühim şâhidliklere bak:

İşte, Amerikalı feylesof Karlayl, Almanın şöhretli edibi olan Goethe'den şunları naklederek demiştir ki: [Kur'anın hakaikinde im'an-ı nazar ettikten sonra, kendi kendine sorarak demiştir ki: Acaba bugünkü medenî alem, İslâmiyet dairesinde tekemmül edebilmesi mümkün müdür? Yine kendine cevap vererek demiştir ki: Evet!., belki de şimdi muhakkikler bir cihette onun dairesinden istifade ediyorlar.]

Sonra nâkil Karlayl demiş ki: [Vaktâ ki Kur'an-ı Kerim'in hakikatları tulu' eyledi; bir ateş-i cevval kesilip, sair dinleri yuttu, yok eyledi. Çünki, evet bu, onun hakkı idi. Zira Nasara'nın safsatalarından ve Yahudilerin hurafelerinden bir şey elde edilemez.]

Demek ki; bu feylesof, Kur'an'ın

فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ .. فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ

âyetinin mealini tasdik eylemiştir.

[s49] Eğer desen: Kur'an-ı Hakîm ve müfessiri olan hadis-i şerif, her fenden yalnız birer fezleke almışlardır. Halbuki bir şahıs da, bu fezlekeler gibi fennî, ilmî bir çok fezlekeleri ihata eylemesi mümküne benziyor?

Cevaben sana denilir ki: Fezlekenin güzel bir isabetle münasip bir mevkide kullanılması; ve işitilmeyip duyulmayan bazı iş ve keyfiyetlere remzedilmiş haliyle birlikte, münbit, verimli bir zeminde istimal edilmesi; -üstte geçen ikinci nüktede işaret eylediğimiz üzere- öyle bir ilim olurki; bir tek şahıs, bunu ve benzer ve emsalini bulup getirmesi mümkün değil, müyesser olamaz.

Mühim bir makamdır -Müellif-

Ey aziz bilesinki; şu muhakematın netice ve hülasası şudurki: Önce senin şu gelen kaideleri gözönüne koyup hazır bulundurmandır. O kaideler:

1-Bir şahıs birkaç fende mütehassıs olamaz.

2-Bir kelam, iki şahsa nisbetle tefavüt edebiliyor; birisine nisbeten altun, diğerine göre kömür olabiliyor.

3-Fenler, bilgiler ve sanatlar, telahuk-u efkârın neticesi olup, mürûr-u zamanla tekemmül ederler.

4-Mazîdeki bir çok nazarî şeyler, şimdi bedihîyat hükmündedir.

5-Mazi zamanını bu zamana kıyas eylemek, ayak kaydıran ve yanlışlık vartasına düşüren farklı bir kıyas olur.

6-Medeniyet perdesi altında saklanan ve gizlenen medenîlerin hile ve desiseleri, sahra ehli insanların besatet ve safvetleri onları saklıyamaz, gizleyemez.

7-Bir çok ilimler vadırki: Muhitin ve zamanın hazırladığı adetlerin, vukuatların insanlara yaptığı telkinlerle ve beşerin tabiatına ahval ve hâdiselerin ders vermesiyle meydana gelir.

8-Beşerin nur-u nazarı istikbale nufûz edemez, onda olan hususî keyfiyetleri göremez.

9-Beşer hayatının bir ömr-ü tabiîsi olup, vakt u zamanı geldiğinde inkıta' bulduğu gibi; hazırlamış olduğu kanununun da bir ömr-ü tabiîsi var, zamanla sona ermektedir.

10-Muhit ve mekânın zamana bağlı olarak, insan nüfusunun ahvalinde büyük te'sirleri vardır.

11-Mazîde harika sayılmış bir çok şeyler vardır ki; o zamanlarda atılmış olan temellerin, mebde'lerin tekemmülü sebebiyle, şimdi bu zamanda adî işler sırasında sayılmaktadır.

12-Bir zeka harika da olsa, bir fennin ve sanatın îcad ve tekmiline defaten, birden muktedir olamaz. Belki ancak, bir çocuğun tedrîcen büyümesi gibi, yavaş yavaş büyüyerek tekemmül edebilir.

İşte eğer sen bu meseleleri böylece hazır vaziyete getirerek, iki gözünün önüne koyabildiysen; gel, hazır ol, zamanın hayalâtından tecerrüt et. Muhitin evhamından da soyun! Sonra, zamanın denizinde bu asrın sahilinden dal, altından geç, git; tâ asr-ı saadet adasına çıkıncaya ve onu görünceye kadar git ve oradan (karaya) çık!. Sonra başını kaldır, bak; o zamana mahsus fikirlerden i'mal edilip dikilen elbiseyi de giy!. Ve sonrada gözünü aç, o geniş sahraya nazarını gezdir! İşte bak; ilk evvel senin nazarına tecellî edecek ve görünecek şey; vâhid, tek bir insan., yardımcısı ve saltanatı ve maddî kuvveti olmadığı halde, tek başına bütün dünyaya meydan okuyor ve hakikatin kuvvetiyle umuma hücum içindedir. Bununla beraber, omuzuna küre-i arzdan daha ağır ve büyük bir hakikati almış, eline de bütün insanların saadetlerini tekeffül ve taahhüd eden bir Şeriatı almıştır. Öyle bir Şeriat ki, adeta bütün ilahî ilimlerin ve hakiki fenlerin zübde ve hülasasıdır. Hem o Şeriat, bir elbise gibi değil, belki cild gibi bir hayattarlığa sahib olup, beşerin isti'dadı nevş-ü nema bulup genişlendikçe, oda ona göre tevessü' eylemekte ve o genişlik içinde iki cihanın saadetini semere vermektedir., ve onunla nev-i insanın ahvalini bir tek meclisin ehli gibi tanzim etmektedir.

Eğer Şeriat'in kanunlarından sual edilirse ki: "Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?"

Şeriat, kendindeki i'cazın lisâniyle diyecektir ki: "Biz kelam-ı ezelîden gelip, beşerin fikri ile ebede kadar refakat edeceğiz. Bu dünya hayatı kesildikten sonra da, teklif cihetinden sureten ayrılmışta olsak; maneviyatımız ve esrarımızla refakatimiz devam edecek, yine beşerin ruhlarını gıdalandıracak ve rehberliğimiz ber-devam olacaktır."

Ey arkadaş acaba

فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ .. فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا

Âyeti yaptığı âciz bırakma meselesi (yani, meydan okuyup i'cazını izhar eyleyerek, münkirleri susturup acz içinde bırakması) şu mütalaasında bulunduğun ve şahidi olduğun i'caz safhası, sana bürhanlarını tilavet etmiş olmuyor mu?

Kurana dair Üç şüphe ve Cevapları[]

Üç mühim suallerdir

-ilk matbu nüsha-

Sonra şunu da bil ki: وَ اِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ âyeti; bazı insanların Şâri'in cumhuru irşâdındaki maksadlarından ve efkârın müstaidliği nisbetinde ona göre yapılacak irşâdın lüzumluluğundan gaflet ve cehaletleri sebebiyle, birçok şek ve şüphelere düştüklerini işaretle bildiriyor.. Ve bu şek ve şüphelerin menba'ı da "üç şey" dir.

Birincisi: Diyorlar ki: Kur'an-ı Hakîmde bazı müteşabihat ve müşkilatlar vardır. Halbuki, açık beyan ve vuzuhlu ifade üstüne mebnî, belagat üzerine kurulu olan Kur'an'ın i'cazına münafîdir, uygun düşmüyor.

İkincisi: Diyorlar: Kur'an'ın hilkat-i kâinat ve yaradılış keyfiyetine dair hakikatlerde ve buna bakan fenler ve ilimlerde yapmış olduğu ıtlak ve ibhamlar (yani, açık ve kesin ifadelerle beyan etmeyerek belirsizlik ve mutlaklık içerisinde bırakması) ta'lim ve irşâdın mesleğine terstir ve münafidir?.

Üçüncüsü: Yine şüpheciler diyorlar: Kur'an'ın bazı zevahiri, aklî delilin hilafı tarafına yaptığı zâhirî meyillendirmeler; vaki'in ve aslın hilafını, yanlışlığını ihtimale getirmektedir. Bu ise, Kur'an'ın sıdkına doğru ve dürüstlüğüne muhaliftir, zıddır?!.

Elcevap: Bende tevfiki Allahtan isteyerek derim: Ey şekciler, şübheciler! Biliniz ki: Sizin noksanlık, eksiklik sebebi olarak tasavvur ettiğiniz o şeyler, Kur'an-ı Hakîmin sırr-ı i'cazının sıdkına şahitlerdir.

Cevap 1[]

İşte birinci şübheniz ki;

Kur'anda müteşabihat ve müşkilatın varlığı meselesine cevabımız şudur:

Bil ey şüpheci efendi: Kur'an-ı Hakîmin irşâdı Kâffe-i Nâs içindir. (insanların hepsinedir) İnsanların cumhur-u ekseri ise, avam halktır. İrşadın nazarında ekall eksere tabi'dir. Hem avama müteveccih olan hitapta, havas da istifade eder, hissesini alır. Kaziye aksiyle olsa, cumhur-u avam mahrum kalmış olur. Bununla beraber; cumhur-u avam me'lufât ve mütehayyelatlarından zihinlerini tecrid edemedikleri için, mücerred hakikatların ve sırf aklî mes'elelerin derkine muktedir olamazlar. Belki ancak o gibi hakikatlara mütehayyelatlarının dürbünü ile baktıkları vakit ve ülfet eyledikleri suretlerle tasviri yapıldığı zaman idrak edebiliyorlar. Lâkin avam halkın bu mütehayyelat ve me'lufatları vasıtasıyla idrak edebildikleri hakikatlar bir şartla kabul edilebilir ki; nazarları temsil ve teşbihin suretine takılıp kalmaması lazımdır. Tâ ki muhaliyet, cismiyet, ya da cihet gibi akidenin hilafı şeyler lazım gelmiş olmasın! Belki nazarları mezkûr teşbihler vasıtasıyla hakaikin asliyetine geçsin.

Mesela: Cumhur-u nas, kâinattaki tasarruf-u ilahînin hakikatini, bir padişahın kendi serîr-i saltanatında oturup tasarruf etmesi suretiyle tasavvur edebilirler.

Bundandır ki; Kur'an-ı Hakîmde اَلرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى olan kinayeyi ihtiyar eylemiştir. (Yani, Rahman ve Sultan-ı Kâinat olan Allah, kâinatı tedbir, tedvir, ve idare etme işinde, arş-ı rububiyetinde istiva eylemiş oturmuştur.)

İşte, Cumhur'un hissiyatı bu merkezde olduğu için; elbette belagat menhecinin iktiza eylediği şey ve irşâd yolunun lüzumlu gördüğü vaziyet, herhalde onların fehim ve anlayışlarına riâyet edilmesi ve hissiyatlarına ihtiram yapılması ve akıllarına göre mümaşat ve fikirlerine müraat edilmiş olmasıdır. Evet, bir çocukla konuşan adamın, ifadeleriyle çocuklaşması lazımdır ki, ona birşeyler anlatabilsin de, çocuk da anlayabilsin. Ve bir ünsiyet ve tanışma oluşsun. İşte Kur'an-ı Hakîm'in üslupları da şu verilen misâller menzilesinde olup, cumhur-u avamın anlayışlarına

اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ

ile tesmiye edilen hakikata riâyet edilmiştir. (Yani, o gibi teşbihlerle beşerin akıl ve idrakleri seviyesine inen ilahî tenezzülleridir.) Şu İlahî tenezzül ise, yani seviyelerine inerek, idraklerine göre hakikati anlatması, onların zihinlerini ünsiyetlendirmek içindir. Ve işte bunun için, Kur'an-ı Hakîm müteşabihatın suretlerini cumhur-u avamın nazarlarına bir minzar, bir dürbün olarak vaz'eylemiştir.

Görmez misin ki; belagat ehli olanlar dakik, nazenin ma’nâların tasavvur edilebilmesi, ya da müteferrik, dağınık olanları toparlayıp tasviri yapılabilmesi için, istiareleri kesretle kullanmışlardır. İşte Kur'anda olan benzeri müteşabihatlar dahi, gâmiz (gayr-ı vâzih) olan istiareler kısmındandır. Evet, o gibi istiareler, gâmiz hakikatların misâlleri, suretleri ve kabuklarıdırlar.

Amma gelelim; Kur'anda bazı ibarelerin anlaşılmasının güçlüğü ve muğlak olması meselesine: İşte bu husus iki tarz ile mülahazaya alınabilir. Biri: Ya ma’nânın incelik ve derinliğinden.. İkincisi: Ya da, üslûbun îcazdarlık ve ulviyetindendir. Kur'an-ı Hakîm'in müşkilatı işte bu ikinci kabildendir.

Ama üçüncü şık ki; belagatın zıddı ve münafîsi olan -haşa- lafzın kabalığı, muğlaklık ve rakikliği ve de ibarenin mübhemlik ve düğümlülüğü meselesi ise; umum büleganın şehadetiyle Kur'an-ı Hakîm bundan kat'iyyen müberra ve uzaktır.

İşte gel, bak ey şüpheci efendi! Acaba en kolay ve zahmetsiz bir yolla, şu pek derin ve cumhur-u avamın efkarından çok uzak olan -üstte zikri geçen- benzeri hakikatları, istiare ve teşbihlerle avamın fehimlerine yakınlaştırmak, belagatın tâ kendisi değil midir? Evet, belagat muktazay-ı hale mutabakattan ibarettir. Feteemmel!..

Cevap 2[]

Amma ikinci reyb ve şüphe ki;

kâinat ve mevcudatın yaradılış teşekkülü hakkında, Kur'an-ı Hakîm'in yeni fenlerin şerheyledikleri gibi değil, ibham ve icmal etmesi meselesidir. (Buna karşı cevabımız şudur)

Şunu iyi bilki: Alem şeceresinde bir meyl-ül istikmal vardır. (Yani, olgunlaşmaya doğru gitme meyli) ve bu ağaçtan teşa'ub etmiş, dallanmış olan insan dalında meyl-üt terakki başlamıştır. Bu meyl-üt terakki de, bir çekirdeğin vaziyeti gibi olup, neşv ü neması bir çok tecrübeler vasıtasıyla elde edilebiliyor. Fikirlerin de birbirine eklenmesi neticesi ve vasıtasıyla da şekilleniyor, genişliyor. Sonra da; birbirine dayanan, tertiplenen ve eklenen fenleri ve ilimleri semere veriyor. Bu vaziyet ise, mütekaddimin teşekkülünden sonra, müteahhirin in'ikadı ancak oluşabiliyor. (Yani, Sonra gelenler, öncekilerin attıkları temel üzerine ancak mesailerini bina edebiliyorlar.) Hem önce gelmiş olanların attıkları temeller de, ancak mütearife ulum halini aldıktan sonra, arkadan gelenlere mukaddime ve esas olabiliyor.

İşte, bu sırra binaen: Bir adam bundan on asır önce; halen tekemmül ve inkişaf etmiş haliyle bir fenni öğretmek, ya da ona dair bir ilmi anlatmak istemiş olsa idi; -ki fenler, bilgiler birçok tecrübelerle tevellüd edebilmektedir.- ve insanları ona davet etmiş olsa idi; o vaziyette cumhurun zihnini teşviş ve şaşırtmaktan başka ve insanların safsata ve mugalatalara düşürülmesinden gayrı bir faide vermiyecekti.

Buna binaen, Kur'an-ı Hakîm nazil olduğu zaman, mesela dese idi ki: "Ey insanlar güneşin sükût ve durgunluğuna ve küre-i arzın hareketine; ve bir damla suda (ya da Soyda) ([5])) bulunan milyon hayvanın içtimaı'na bakınız, tâ Sâni'in azametini tasavvur edesiniz!" İşte o zaman, cumhurun hiss-i zâhirîleri, ya da galat-ı hisleri sebebiyle, ya tekzibe düşürecekti., veya onları kendi nefisleriyle mugalataya ve buna karşı mükabereye sevk edecekti. Çünkü cumhur-u avam, dünyanın sathiyetini ve güneşin döndüğünü, zâhirî gözle müşahede edildiği haliyle telakki ettiklerinden, bedihî işlerden görüyor ve biliyorlar. Halbuki avamın zihinlerini -bilhassa ilk asırlarda- teşviş eylemek; hususan zamanımızın bir kısım adamlarının teşehhî ve arzuları için, on asır kadar bir zamanda yaşamış insanları şaşırtmak, elbette minhac-ı irşâda ve belagatın ruhuna zıdd ve münafi olacaktı.

Mühim bir mevzudur -İlk matbu' nüsha-

Ey arkadaş sâkin zannetmeyesin ki; şu maddî fenlerin teknolojinin eski asırlarda inkişaf etmemişlik vaziyetine bakıp kıyas ederek; istikbalî ahval olan ahiret ve Cennet gibi meseleler dahi onlar gibidir. Hayır, hiç öyle değil., zira hiss-i zâhirî, müstakbelde gelecek olan Ahiret ahvalinin hiçbir cihetine, taraf ve yanına taalluk edemediği, yani görüp, tutup bilemediği için; o ahval imkanlık derecesinde kalmış olarak, onlara karşı itikad ve itminanın imkanı bulunduğu için; elbette o ahvalin hakk-ı sarîhleri açıkça ifade ve beyandır. Lakin üzerinde olduğumuz mevzu ise, avamın zâhir nazarında -hissin galatı, şaşırtılması hükmüyle- imkan ve ihtimalin derecesinden çıkarak, avamın indinde bedahet derecesine çıkan bir şey olarak göründüğü için; belagatın nazarında onların zâhirî olan hislerini okşamak ve zihinlerini müşevveşiyetten, şaşırtmaktan kurtarmak için hakkı elbetteki ibham ve ıtlaktır. Fakat bununla beraber, Kur'an-ı Hakîm cumhur-u avamın basit, sade fikirlerini okşadığı aynı meselelerde, asl-ı hakikata da remz ve telvih etmiş ve fikirlere açık kapı bırakmak ve bir çok emare ve karineleri göz önüne koymak suretiyle, daha içerilerdeki hakikatlara davet eylemiştir.

İşte ey arkadaş! Eğer insaflı kimselerden isen; elbette كَلِّمِ النَّاسَ عَلَى قَدَرِ عُقُولِهِمْ düsturunda ([6]) durup teemmül etmiş ve telahuk-u efkârın neticesinde meydana gelen bu gibi iş ve meselelerde, zamanın ve muhitin hazırlıklı olmaması sebebiyle, cumhurun fikirleri bu gibi şeylerin teklifine mütehammil olmadığını ve onu hazım edecek durumda da olmadığını bilmiş ve idrak etmiş isen; her halde bilebileceksin ki; Kur'an-ı Hakîmin ihtiyar etmiş olduğu ibham ve ıtlak üslûbu, mahz-ı belagattır ve i'cazının delilidir diyeceksin!

Cevap 3[]

Amma Üçüncü şüphe ki:

Bazı ayat-ı Kur'aniyenin, aklî delillere ve fennin, ilmin keşfettiklerine münafî bir tarzda imale eylediği meselesidir: (Buna karşı cevabımız)

Bilmiş ol ki: Kur'an-ı Hakimde maksad-ı aslî ise; cumhur-u avamı şu "dört esasat”a irşâd etmekdir. O esaslar da bunlardır:

1-Sani-i Vahid'in isbatı

2-Nübüvvet

3-Haşir

4-Adalettir

Buna göre, Kur'anda kâinat bahsi ve zikri, istidlal için olduğundan, ancak tebaî ve istitradî vaziyetinde olmuştur.

Mühim bir meseledir -İlk matbu nüsha-

Evet Kur'an-ı Hakîm, coğrafya ve kozmoğrafya dersini vermek için nazil olmuş bir kitap değildir. Belki san'at-ı İlahiyeye ve Nazzam-ı hakikî olan Cenab-ı Hakkın Vahdaniyetine istidlal için kâinattan bahsetmiş, zikrini yapmış ve ediyor. Hal böyle olduğu için; elbetteki her şeyde eser-i san'at, kasd, amd ve nizam görünmektedir. Öyle ise, hilkatin teşekkülü veya ilk yaradılış keyfiyeti nasıl olmuşsa olsun, bizi (bu noktadan) ilgilendirmediği gibi; Kur'andaki maksad-ı aslîyede taalluk etmemektedir.

İşte, madem ki Kur'an, kâinattan istidlal için bahsediyor ve madem müddeadan önce istidlal için, bahsi yapılanın varlığı ma'lum ve zâhir olması zarurîdir. Hem delilin vuzuhlu ve zâhir olması her vakit istihsan edilir. Şimdi acaba bu hale göre, irşâd ve belagatın icabı, cumhurun hissî olan mu'tekadatlarını (avamın zâhirde görünene göre inançlarını) ünsiyetlendirmeyi, okşamayı nasıl iktiza etmiş olmasın!., ve bir kısım âyetlerin zâhirî nassiyetlerini avamın kendilerine göre olan bir çeşit edebî malumatlarına imale etmekle mümaşat etmeyi lüzumlu görmesin!. Lâkin bununla beraber; o zâhir hale göre olan imaleler, asl-ı hakikate delalet etmek için değil, belki kinaiyyat, ya da terkiblerin müstetbeatı kabilinden olan şeyler (yani bir mesele anlatılırken, cümlelerin terkibleri arasında irad edilenlerin dolaylı ma’nâları) olmakla birlikte; aynı zamanda ehl-i tahkik için hakikatin asliyetine işaret eden bir çok karine ve emareleri de vazeyliyecektir.

Evet, mesela: Eğer Kur'an (bilhassa ilk nüzulünde) istidlal makamında dese idi ki: "Ey insanlar! Güneşin zâhirî ve surî hareketi içindeki sükûnunda; ve küre-i arzın zâhirî sükûnu ile beraber, yevmî ve senevî hareketinde tefekkür ediniz., ve yıldızların arasındaki cazibe-i umumîyenin garabetinde teemmül ediniz., ve elektriğin acaibliğinde ve yetmiş çeşit unsurların arasında cereyan eden gayr-ı mütenahî imtizaç ve karışımlarına; ve bir katre suda (yahut "soyda") milyonlar hayvanatın içtimalarına, toplanmalarına bakınız! Taki Allah ü Teâlanın her şeye kudreti, gücü yeten bir Kadîr-i Zülcelal olduğunu bilesiniz." İşte o zaman, delil, müddeadan çok dereceler daha gizli, daha örtülü ve daha müşkül olmuş olurdu. Ki bu ise, hiç şübhesiz kaide-i istidlale zıdd ve münafidir.

Hem sonra, Kur'anın o gizli zâhirî imaleleri kinaiyât kabilinden olduğu için, ma’nâları doğru veya yanlışa medar olamazlar. Zira, asıl maksad olan şey, kinaîlerin kendileri değil, belki onların vasıta ve misâlleriyle anlatılan şeydir. Nasıl ki mesela قَالَ lafzının Elifi bir hafifliği ifade edip gösterir. Onun aslı "vav" ([7]) olmuş, "kaf" olmuş hafifliğine tesir etmez.

(Şu aşağıdaki üç-dört satırlar, başka bir iki şüphenin reddine işaret etmektedir. / İlk matbu nüsha)

Elhasıl: Kur'an-ı Hakîm, umum asırlardaki yekûn insanlar için nazil olmuş olduğundan; şu geçen "üç noktalar" i'cazının delilleri olarak zikredildiler.

والذي علّم القرآنَ المعجِزَ انّ نظر البشير النذير وبصيرته النقّادَة ادقّ وأجلّ وأجلى وأنفذ من ان يلتبس او يشتبه عليه الحقيقة بالخيال، وان مسلكه الحقّ أغنى وأعلى وأنزه وأرفع من ان يدلِّس أو يغالط على الناس

Evet, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanı ta'lim eden Zat-ı Zülcelale yemin olsun ki; beşîr ve hem nezîr olan Hazret-i Muhammedin (A.S.M.) nazarı ve onun en ince olan sırr ve hakikatlara nüfuz eden nakkad basireti, hayalin ona hakikat olarak iltibas olunmasından ve benzerlik içinde ona görünmesinden çok daha dakik, çok daha yüksek ve çok daha parlaktır., ve onun hak olan mesleği de, insanları aldatmaktan ve mugalatalara sürüklemekten pek çok daha ganî, âlî, nezih ve üstündür.

7. Mesele[]

Ey arkadaş, kat'iyyen bil ki: Siyer ve tarih kitapları; Hazreti Muhammeden’il-Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin gözle görülmüş, ilmen bilinmiş pek çok mu'cizelerini.. ve cumhur-u ulema yanında meşhur ve zâhir olmuş bir çok harika hallerini., ve muhakkik bir çok zatların, bunları tahkik eyleyip tefsir ettiklerini yazmış ve kaydetmişlerdir. Amma malum olan şeyler ve halleri tekraren talim eyleyip söylemek, vaktin zayi' ettirilmesi demek olduğundan, tafsilatını mezkûr zatların kitaplarına havale ederek, yalnız birkaç nevini icmalen kaydedeceğiz. İşte:

Bilmiş ol ki; Peygamberimizden (A.S.M.) zâhir olmuş harikalar, tek tek efradı mütevatir olmayıp, âhadî de olsalar, fakat cins ve nevilerinin bir çoğu bil-ma’nâ mütevatirdirler. Ve bu harikaların nev'ileri de "üç" çeşittir. ([8])

Birinci Nev'i: Mütenevvi' olan irhasâttır. Yani, nübüvvetten önce vuku' bulan harika hallerdir. Mesela Mecusilerin taptıkları ateşin sönmesi.. ve takdis edilen "Save" gölünün kuruması., ve Fars Padişahı Kisra'nın sarayının eyvanı sallanarak inşikak edip yarılması., ve Hatiflerin Risalet-i Ahmediyeyi müjdelemeleridir. İşte şu kat'î olarak vukua gelmiş hâdiselerle insana şöyle tahayyül ettiriliyor ki; Peygamberin içinde doğmuş olduğu asır, sanki keramet sahibi ve hassas bir asır olmuştur da, hiss'-i kabl-el vuku' ile Peygamberin kudümünü, geleceğini müjdelemiştir.

İkinci Nev'i: Resul-ü Ekremin (A.S.M.) pek çok gaybî ihbarlarıdır. Mesela: Kisra ve Kayser'in hazinelerinin fetihleri; ve Rumlara galebe edileceği ihbarı; ve Mekke'nin fethi ve emsali gibi ihbarlar... Böylelikle sanki Onun (A.S.M.) tayyar olan ruh-u mücerredi, muayyen olan zamanın ve müşahhas olan mekanın kaydını kırmış; müstakbelin etraf ve köşelerinde cevelan edip gezmiş ve gördüklerini bize söylemiştir.

Üçüncü Nev'i: Hissî olan harikalardır ki, (gözle görülüp, elle tutulabilen harika işler) tehaddî ve dava vaktinde (yani, hasmın aczini göstermek için âyetler, deliller ibraz eylerken) izhar eylemiş olduğu şeyler ve hallerdir. Mesela: Taşın kendisiyle insan gibi konuşması, Ağacın onun emriyle hareket etmesi, Kamer'in ikiye bölünmesi ve parmaklarından suyun nebean edip çıkması gibi harika işler...

Allame Zemahşerî ([9]) katiyyen hükmetmiş ve demiştir ki: Bu nev' mucizeler bine baliğdir.. Ve bu nev'in sınıfları da mütevatir-i bilma’nâdır. Hatta وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ nün ma’nâsında, Kur'anı inkâr edenler (müşrikler) dahi herhangi bir tasarrufda veya başka bir sebebe tahvilde bulunamamışlardır.

[s50] Eğer desen: İnşikak-ı Kamer gibi harikaların alemde iştihar etmesi ve herkesçe bilinmiş, duyulmuş olması lazım?

Cevaben sana denilir ki: Matla'ların ihtilafı, bulutun varlığı ve bu günkü zaman gibi semavatı rasad edecek aletlerin bulunmamasından; hem inşikak, vakt-i gaflette vaki' olduğundan; hem gece içerisinde vuku' bulmuş olmasından; keza inşikak'ın anî bir tarzda vücuda gelmiş olmasından; dünyadaki umum insanların, ya da ekserisinin görmelerini lazım kılmaz. Bununla beraber, mevzu hakkında gelen rivâyetlerde sabit olmuş ki: Matla'ları aynı olan memleketlerin birçok kafileleri, kervanları inşikakı görmüşlerdir. Hem sonra Peygamberin (A.S.M.) bütün mucizelerinin başı ve reisi ve yedi vechile i'cazı bürhanlaştırılmış olan Kur'an-ı Mübîn, şu وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ âyetiyle ona bakarak işaret eylemiştir.

Önceki ayetlerle münasebet[]

(Nübüvvetin tahkiki hakkındaki uzun mukaddeme sona erdi, sadede geliyoruz.)

İşte eğer sen bütün bu meseleleri iyice anladı isen; sana "üç vecih"le nazm ve diziliş ahengi tilavet edilecek olan şu mevzu'umuz olan âyetin birbiriyle irtibat şeklini dinle.

Birinci vechi: Âyetin mecmu'u makabliyle olan nazmı.

İkinci vechi: Cümlelerinin yekdiğerleriyle olan irtibatı.

Üçüncü vechi: Tek tek her bir cümlenin düzen ve kayıdlarının nazm ve dizilişidir.

Amma birinci vechi olan (mecmu-u âyet itibariyle) makabliyle olan nazmı iki vechiledir.

Birincisi: Vaktâ ki bundan önceki âyette, tevhidin isbatı için يَا اَيُّهَا النَّاسُ dedi. Âyetteki bu hitab ile, Tefsir-i İbn-i Abbasa(ra) göre: Tevhidin en zâhir delili olan Hazret-i Muhammed'in (sav) nübüvvetini isbat eylemiştir. Hem sonra nübüvvetin isbatı da mu'cizelerle olduğundan; mu'cizelerin en azimi ise, Kur'an olduğu için, Kur'an'ın da i'caz vecihlerinin en incesi, nazmının belâgatındadır.

İkinci vechi: İslâm, yani umum müslümanlar, yani hepsinin namına uleması, katiyetle ittifak etmişlerdir ki: Kur'an-ı Hakîm bilaşek mu'cizedir. Fakat muhakkik ulema; i'cazın yollarında ihtilaf etmekle beraber, o ihtilaflı yollar arasında birbirine sıkıntı verebilecek bir hal mevcud değildir. Belki her birisi i'cazın cihetlerinden birini ihtiyar edip almış. Mesela: Bazıların yanında, Kur'an'ın i'cazı; gaybe ait işleri ihbar etmesidir. Bir başkaların yanında: Kur'an, bütün hakikatları ve hakikatli ilimleri cem'etmesidir. Diğer bazıları yanında: Tehalüf ve tenakuzlardan salim olmasıdır. Diğer bir taifenin yanında: Kur'anın âyet ve sûrelerinin mebde' ve makta'larında üslûbunun garipliği ve bedi'liğidir. Daha başkaları yanında: Okur yazarlığı olmayan ümmî bir zattan Kur'anın -zâhiren- zuhur etmiş olmasıdır. Daha başka bazı kimselerin yanında ise: Beşer takati fevkinde bir dereceye ulaşan Kur'anın nazımca belagatıdır... ve dahası ve dahası....

Sonra, bunu da bilmiş ol ki: Kur'anın -az evvel bahsi geçen- i'caz nevilerinin tafsilen bilinmesi için, ancak üstte zikri geçmiş Tefsir-i İbn-i Abbas veya bu İşarat-ül İ'caz tefsirleri mütalaa etmekle elde edilebildiği gibi; bu meselenin bir icmalinin ma'rifeti de, ilm-i belagat üstadlarından Abdülkahir-i Cürcanî'nin, Zemahşerî, Sekkakî ve Câhız'ın tahkik eylemiş oldukları gibi (üç yolla) elde edilebilir.

Birinci yol: Arab kavmi, bedevî ve ümmî bir millet idi. Yaşadıkları muhit de ümmîliklerine, bedeviyetlerine elverişli, münasib bir vaziyet-i acibede idi. Hal ve devran böyle yürümekte iken; Birdenbire Alemde vuku' bulan azim inkılablarla uyanıverdiler, gözleri açıldı. Evet Arab kavminin İslâmiyetten evvel, divanları şiir, ilimleri belagat idi. "Sûk-u Ukaz" (Ukaz Panayırı) gibi yerlerde yarışmalar yapar, fesahatlarıyla iftihar ederlerdi. Hem Arab kavmi fıtraten en zekî bir millet idi. Bundan dolayıda zihnin cevelanına en çok ihtiyaç duymakta idiler. Aynı zamanda o günler, zihinlerinin cevelanı noktasında bahar faslı mesabesinde idi. Zira İslâmiyetin doğacağı günlerde şiir ve fesahatta çok terakkî etmişlerdi. İşte tam o sırada, birden Kur'an-ı Hakîm haşmet-i belagatıyla ufuklarında tulû' eyledi. Belagatlarının örnek misâlleri olan ve Ka'benin duvarına altınla yazılmış "Muallakat-ı Seb'a"larını mahvedip nefesini kesti. Hal ve encam böyle olmakla; o belagat emîrleri ve fesahat hâkimleri olan fusaha ve bülağay-ı Arab, Kur'ana karşı muarazadan âciz kalıp, mukabil ağız açamadılar. Hal böyle iken; Peygamber Aleyhissalatü Vesselam uzun zaman onları şiddetli bir surette tehaddî ve muarazaya çağırıyor, âciz ve ebkem bırakıyordu. Peygamberin (A.S.M.) yaptığı bu çağrıda, "vay halinize!" diye onları levmediyor, perişan bırakıp rüsvay ediyordu. Bunun yanında, akıllarını sefihlikle, budalalıkla ta'nediyor ve a'sablarını tahrik edip, onları terzil ediyordu. Halbuki, o sıralarda Arapların öyle beliğleri vardı ki; Kibirlerinden omuzlarını semavata değdiriyor, ve bazıları da "Samakeyn" ([10]) denilen iki yıldıza boynuzuyla dokunup sürtünüyordu. Yani, fevkalade kibirli, kendilerinden belagat ve fesahat noktasından emin ve mağrur idiler. İşte bu belagat emîrleri eğer muarazaya kalkışmak için kendilerini yoklayarak tecrübe edip, acz hissetmemiş olsalardı; katiyyen muarazadan çekilip sükût etmezlerdi. Demek, onların şu acizlikleri içerisindeki suskunlukları, i'caz-ı Kur'anın delilidir.

İkinci Yol: Kelamın havass ve meziyetlerini ve incelik ve letâiflerini bilen ve anlıyan ehl-i ilim ve tedkik; ve karşı taraftaki itiraz ve tenkid ehli; Kur'an'da sûre-besûre, aşr-beaşr, âyet-beâyet ve kelime-bekelime teemmül ve tefekkür ettikten sonra; katiyyen şehadet getirmişlerdir ki; Hakîm olan Kur'an öyle meziyetlere, letâiflere ve hakaika câmi'dir ki beşerin kelamında bulunmamaktadır. İşte, bu hakikatin şâhidleri milyonlardır. Ve bu şâhidlerin şehadetleri sadık olduğuna delil ise, Kur'an'ın insanlık aleminde yaptığı azim inkılab ve değişim; ve te'sis eylediği pek geniş diyanet; ve keza Kur'an'ın müştemil bulunduğu âlî ilimleri zamanın yüzünde payidar kılıp idame eylemiş olmasıdır.

Evet zaman, ihtiyarlandıkça Kur'an gençleşiyor.. Ve ayât ve maânîleri tekrarlandıkça, daha çok halavet ve lezzet vermektedir. Öyle ise o

اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحَى

sırrına mazhardır.

Üçüncü Yol: Allame Câhız'ın tahkik eylediği üzere; Arabın o çok ileri olan fasihleri, beliğleri; Peygamber'in davasını iptal etmeye şiddetle ihtiyaçları vardı. Bunun yanında, kin ve inadları da o nisbette şiddetli iken; en selametli ve en yakın ve en kolay yol olan muaraza-i bil-hurûfu terkeyleyip; en zor, en uzun ve akibeti meşkûk, çok da tehlikeli yol olan mukara'a-i bis-sûyûfa sığınmaya mecbur kalmışlardır. Halbuki onlar öyle siyasî bir zekaya sahib idiler ki; şu iki yolun arasındaki açık tefavut ve zarar derecesinin belliliği onlardan gizlenmesi mümkün değildi. Demekki, birinci yoldan gitmek eğer mümkün olsaydı, ki Peygamberin da'vasını iptal etmekte, Kur'an'ın veya hiç olmazsa bir sûresinin mislini yapıp getirmek, Peygamber için en şiddetlisi olmuş olurdu. Elbette şu kolay ve Peygamber için en şiddetli olan yol dururken, onu bırakıp, mal ve canlarını tehlikeye atan (ki bu ikinci yoldan gitmeleri ile, mağlûbiyetlerinin kat'î hüccetidir) bu ikinci yolu ihtiyar eylemek ise; ya çok sefih, sarhoş ve geri zekâlı olmalı. Halbuki bu ise, hidâyete geldikten sonra âlemi siyasî zekalarıyla idare etmiş bir kavimden uzaktır.. Veyahut da, birinci yolda gitmekte kendilerinde acizlik hissettiler de, ikinci yoldan gitmeye muzdar kalmışlardır.

[s51] Eğer desen: (Belagat yoluyla) muaraza etme imkânı herhalde bulunabilirdi?

Cevaben sana denilir ki: Eğer mümkün olmuş olsa idi; a'sabları hep tahrik edilip damarlarına dokundurulmuş o insanlar mutlaka muarazaya tama' edeceklerdi. Eğer ona tama'lanmış olsalardı, şiddet-i ihtiyaçlarından dolayı onu fiiliyata geçireceklerdi. Hem eğer muarazaya kalkışmış olsalardı, rağbetlerin ona olan fazlalığından ve esbab-ı zuhurun kesretinden her halde gizli kalmayıp tezahür edecekti. Eğer tezahür etmiş olsa idi, onu benimseyen ve müdafaa edip tarafgirlik gösterenler olacak ve diyeceklerdi ki: "Evet, Kur'ana karşı muaraza edilmiş, benzeri, misli yapılmıştır. Ha, işte numuneleri!.." ve yine (Bilhassa ilk zamanlarda) işte bu muaraza işi vaki' olmuş hâdiselerdir." diyeceklerdi. İşte eğer böyle bir taassub namına da, ufak bir muaraza vaki' olmuş olsa idi; çok mühim bir mesele, bir dava olduğu için mutlaka iştihar bulacaktı. Eğer iştihar bulmuş olsa idi, mutlaka tarihler ondan bahsedip nakledeceklerdi. Nasılki de Müseylime'nin şu gelen hezeyanları bile unutulmayıp nakledilmiştir. İşte:

اَلْفِيلُ مَاالْفِيلُ وَ مَا اَدْرَيكَ مَاالْفِيلُ .. صَاحِبُ ذَنَبٍ قَصِيرٍ وَ خُرْطُومٍ طَوِيلٍ

[s52] Eğer desen: Müseylime fusahadandı. Nasıl olurda, sözleri insanlar arasında böyle maskara ve gülünç olabiliyor?

Cevaben sana denilir: Çünkü pek çok derecelerle ondan yüksek birşeyle mukayese edilip karşılaştırıldığı için!.. Görmez misin ki; bir şahıs çok güzel de olsa, Hazret-i Yusuf Aleyhisselamla mukayese edildiği vakit, çirkin görüneceği gibi... Ve netice olarak sabit olmuş oluyor ki; Kur'anla muaraza mümkün değildir ve olmamıştır. Öyle ise, Kur'an mu'cizdir.

[s53] Eğer desen: Şekci mürtabların birçok itiraz ve teşkikleri Kur'anın bazı terkiblerine ve bir kısım kelimelerine müteveccih vaki' olmuş ve olmaktadır. Misâl olarak: اِنْ هذَانِ ve اَلصَّابِؤُنَ ve الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا ve benzeri nahvî itirazlar. (Yani, zâhirî nahv kaidelerine uymuyor diye olan itirazlar.)

Cevaben sana denilir ki: Git, İmam-ı Sekkâkî'nin "Miftah-ül Ulum" eserinin hatimesine müracaat eyle, cevabını alırsın. İşte İmam, bu mevzu'da demiştir ki: "O şübheciler hiç düşünmezlermi ki; uzun zamanda kelamı tekrarlanmış ve o kelamın fesahati bilittifak kabul edilmiş olmakla beraber, hiç yanlışı hissedilmemiş olduğu halde; şimdi acaba ne oldu da, bu kelamda yanlış varmış da, şimdi ancak bu ahmakların nazarına görünmüş oldu" diyerek ağızlarına taşla vurmuştur.

Amma âyetin nazm ve dizilişi hakkında ikinci vechi ise:

Bilmiş ol ki: Önceki âyet, vakta ki ibadeti emreyledi; samiin zihni sordu: "Hangi keyfiyet üzere ibadet edeceğiz?" Kur'an adeta hemen cevap verdi ki: "Kur'an'ın size bildirdiği ve talim eylediği tarzda ibadet ediniz!"

Sami' suali tekrarladı: "Peki nasıl bileceğiz ki O, Allah'ın kelamıdır?" Kur'an hemen:

وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا

kavliyle karşılık verdi.

Cümleler arasındaki münasebet: Ayet 23[]

Amma bu âyetin cümlelerinin yek-diğerleri ile olan münasebet, irtibat ve nazm cihetine gelince şöyledir;

Evet, وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا cümlesi tam mevki-i münasibine düşmüştür. Zira, vaktaki Kur'an insanlara ibadeti emreyledi. Bu Emirden hemen sonra, sanki şöyle bir sual soruldu:

"Nasıl bileceğiz ki, Allah onu emreylemiş... ya da, o emir Allah'ındır da imtisali vacip olmuş olsun?!" bu suale karşılık hemen denilmiş ki: "Eğer bir şübhen varsa, kendini tecrübe et! (yani kalk, Kur'an'ın bir mislini yapmaya çalış!) tâ yakin getiresin ki, o Allah'ın emridir.

Yine, âyetimizin nazm ve diziliş vecihlerinden birisi de budurki: Kur'an vaktaki,

ذلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

kendini bihakkın layık olduğu üzere sena eyledi. Sonra onun medhi arkasında mü'minlerin medhi gelip onu takib eyledi. Sonra, istidradî bir tarzda mü'minlerin medhinden sonra; kâfir ve münâfıkların zemmi izledi. Bunlardan sonra da, ibadet ve tevhid emri geldi. Kur'an dahi tekrar nazarları لاَ رَيْبَ فِيهِ ye çevirmek üzere başa döndü. Yani ki der: "Amma Kur'an ise, şek ve şüphe edilmeye kabil bir şey değildir." Öyle ise, yaptığınız şek ve şüpheler, ancak kalplerinizin marazından ve tabiatlarınızın sekametindendir. Bu meseleyi te'kid eden

قَدْ يُنْكِرُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ وَ يُنْفَرُ طَعْمُ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ

denilmiştir.([11])

Amma فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ cümlesinin nazm ve dizilişi ise, bilki bu cümle, evvelki cümlenin ceza-üş şartıdır.([12]) Ceza-üş şart ise, şart fiilinin bir lazımı olması gerekir. Hem vaktaki burada olan şey, ta'cizî emridir, âciz bırakma işidir. Elbette تَشَبَّثوُا takdirini, Yani Haydi gelin, Kur'ana karşı muarazaya teşebbüs edin! diye mukadder cümleyi istilzam eyler. Hem yine madem buradaki emir, iş veya hal, bir inşadır. inşa ise, bir lazım değildir. Öyle ise, o emrin ve işin lazımı olan bir cezayı, yani karşılığı gerektirir. İşte o ceza ise, emrin, işin ma’nâlarının asıllarından olan vücûbluk ve zarûriliktir. Sonra, Kur'anın mislini getirme zarureti de şek ve şübheden dolayı lüzumluluğu açığa çıkamamaktadır. Öyle ise, âyetin îcazı altında tayyedilmiş mukadder bazı cümleleri iktiza eyliyor. Bunlarda şöyle olabilir: "Kur'anın Kelamullah olduğunda şüpheniz varsa, size onun i'cazını öğrenmek ve anlamak vâcib olur. Onun i'cazını öğrendikten sonra, mu'cizeliği zâhir olur. Mu'ciz olan bir kelam ise, beşer kelamı olması mümkün değildir. Muhammed dahi (S.A.V.) görüyorsunuz ki bir beşerdir, bir insandır. Öyle ise Kur'an onun kelamı olamaz. Eğer şimdi "Kur'anın i'cazı zuhur etsin" istiyorsanız, kendinizi tecrübe ediniz, tâ ki acziniz meydana çıksın. İşte meydan! Bir sûrenin mislini getirmeye teşebbüs etmek size şimdi vâcibtir."

İşte barekallah şu Tenzil'e ki, ne kadar veciz söyledi.. Ve ne kadar da ağız açtırmıyacak derecede aciz bıraktı.

Amma وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ nın nazmı ise, "üç vecih" iledir.

Birinci Vecih: Kur'anın hükümlerine iman getirmeyenler derler ki: Bizim Kur'anın bir sûresinin mislini getirmekten aciz kalmaklığımız, bütün beşerin de aciz kalacağına delil olmaz.?

Buna karşı Kur'an: وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ kavliyle onları ifham eyler, susturur. Yani ki der; "Sizler bu işi yapıp beceremiyorsanız, büyüklerinizi ve reislerinizi de yardıma çağırabilirsiniz, çağırınız."

İkinci Vecih: Onlar zu'mediyorlar ki; "Biz eğer muarazaya kalkışırsak, bizi kim iltizam eder, benimser ve müdafa eder?"

Kur'an-ı Hakim buna karşı: "Hiç bir meslek yoktur ki; onun asabiyetini çeken tarafdarları bulunmuş olmasın. Sizler muarazaya kalkışmış olsaydınız, hiç şübhesiz reisleriniz de meydana çıkar, sizi destekler ve yardımcı olurlardı."

Üçüncü Vecih: Kur'an-ı Hakîm bu âyet ile sanki şöyle diyor. "Vaktâ ki Peygamber Aleyhisselatü Vesselam, Kur'anın Kelamullah olduğuna ve kendi Risaletinin şüphesizliğine Allah'ı istişhad eyledi. Cenab-ı Allah dahi Peygamberi tasdiken ona şahitlik için, davasına i'caz'ın mührünü, sikkesini vaz eylemiştir. İşte eğer sizin de âliheleriniz ve büyüklerinizin size bir faideleri olacaksa, durmayın çağırın!" Bu çağrı, ehl-i inkara karşı gösterilen gazab ve şiddetin nihâyet hudududur.

Cümleler arasındaki münasebet: Ayet 24[]

Amma فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesinin irtibat ve nazmı ise, apaçıktır, zâhirdir. Zira bu cümlenin içinde saklı olan mukadderi şöyledir ki: "Eğer kendinizi tecrübe ettiyseniz; kendinizi bir teftiş edip bakınız da, bir şey yapabilmiş misiniz..? Eğer bir şey yapamadı iseniz; acziniz açığa vurmuş, birşey yapamıyorsunuz demektir."

Amma وَلَنْ تَفْعَلُوا cümlesi, üstteki cümle ile olan nazm ve irtibatı ise, güyaki Kur'an, vakta لَمْ تَفْعَلُوا dediğinde; münkirlerin canibinden gelen bir sual ile denildi ki: "Bizim geçmişte yapamadığımız bir şeyi, gelecekteki bütün beşerin de yapmaktan aciz kalacağına delil değildir." Buna karşı Kur'an: وَلَنْ تَفْعَلُوا dedi.

İşte Kur'anın bu kat'î ve ciddî hükmü "üç vech" ile i'caza remzetmektedir.

Birinci Vecih: Bu hüküm, ihbar-ı bil-gaybtır ki, aynen Kur'anın dediği gibi olmuş... Evet, işte görüyorsun ki milyonlar Arabî kitaplar, Tenzilin üslûbunu taklide meyyal olmalarıyla beraber; ve pek çok inadçı rakiblerin de her zaman bulunmalarıyla birlikte; o kitapları teftiş ettiğinde, Kur'an'ın üslûbuna uyanı o kitaplarda bir şey göremeyeceksin. Adeta Kur'an -bu meselede- kendi şahsında münhasır olan bir nevidir. O halde Kur'an, ya bütün o arabî kitapların altındadır. Bu ise, bilittifak batıl bir da'vadır. Öyle ise, tek bir şey kaldı ki; o da hepsinin üstünde olmasıdır.

İkinci vecih: Kur'an'ın وَلَنْ تَفْعَلُوا kavliyle, bir tek sûresine bile misil getiremediklerine ve getiremeyeceklerine dair kat' ve cezm ile hüküm eylemesi yanında; bu çok müşkil makamda ve pek büyük da'vada onları rezil ü rüsvay edercesine meydan okuyarak asabiyetlerini tahrik etmesi; Peygamberin kendi malına ve makaline son derece vâsık, emin ve mutmain bulunduğuna sadık bir alamettir.

Üçüncü Vecih: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan وَلَنْ تَفْعَلُوا hükmü ile hasımlarına hitaben güya der ki: "Sizler fesahatın emirleri iken, insanlar da sizin bu fesahat ve belagatınıza şiddetle muhtaç bulundukları halde, Kur'an'a karşı muaraza yolunda en ufak bir misil de getirmeği başaramadınız, yapamadınız ise; elbette sair beşer ve başka insanlar hiç bir zaman yapamaz ve yapamayacaklardır. Hem وَلَنْ تَفْعَلُوا hükmünde şöyle bir işaret de vardır ki; Kur'an'ın semere ve neticesi olan İslâmiyetin dahi nazîrini, benzerini getirmeye mazî zamanı muktedir olamadığı gibi; müstakbel de mislini getirmekten aciz kalacaktır.

Amma فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ âyet bölümünün nazm ve dizilişine gelince, bilki: اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümlesini فَاتَّقُوا nün takip eylemesi zevk-i belagatta şu gelecek mukadder cümleleri iktiza eyler, ister. İşte:

"Eğer Kur'an'a karşı muârâzayı yapamadı iseniz, yapamayacaksınız da. Bu vaziyette zâhir olan odur ki; Kur'an mu'cizdir. Öyle ise, Allah'ın kelamıdır. Öyle ise, sizin ona iman etmeniz ve emirlerine uyup imtisal etmeniz üzerinizde vaciptir, zarurîdir.." Kur'an'ın emirlerinden birisi olan "Ey insanlar! Ateşten, Cehennemden korunmanız için Allah'a kulluk yapıp, ibadet etmeniz gerekmekte. Öyle ise, takvada bulununuz ki; ateşten korunasınız!" İşte, şu mezkûr ma’nâları tazammun eyleyen bu cümle ile, Kur'an îcaz ederek âciz bırakmıştır.

Amma الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ nın nazmı ise, bil ki: فَاتَّقُوا (İttika ediniz, korkup çekininiz!) dan maksad, terhib eylemektir. Terhibin ma’nâsı ise, ancak tevhil ve teşdid ile te'kid eylemekten ibarettir. Buna göre, Kur'an وَقُودُهَا النَّاسُ cümlesiyle tahvil eyleyerek şiddetle korkutmuştur. Evet, öylesi bir ateş ki; odunu, mahrukatı insan olmuş olsa, daha çok korkunç ve dehşetli olur. Sonra, bu dehşeti daha da şiddetlendirmek için, taşların da odunu olduğunu atfeylemiştir. Evet, taşları bile yakıp ateş haline getiren bir ateş, sıcaklık, elbetteki te'siri daha çok şiddetli olur. Sonra, taşların da Cehennem odunu olduğunun ifadesiyle; taştan yapılmış putlara tapmaktan insanları zecr edip çektiğine de işaret eder. Yani bu işaretle der ki: Allah'ın emrine uymayıp, imtisal etmeyip, gelip taşlara taptığınız takdirde; öyle bir ateşin içine atılacaksınız ki; tapanlarla tapınanları yiyip bitirecektir.

Amma اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ nin nazmı ise, ceza-üş şart lüzumunun fiiline (yani, şart karşılığının fiiline) dair bir vuzuha kavuşturması ve bir takriri kararlaştırmasıdır. (Yani Molla Abdülmecid'in ifadesiyle: فَاتَّقُوا ile, اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا cümleleri arasındaki lüzumu îzah ve takrir eyler.) Yani ki: Şu musîbet (cehenneme girme felaketli musibet) dünyada tufan, zelzele vesaire gibi musibetler de olduğu gibi; zalimlerle beraber, ebrar ve ahyara da âmm ve şamil olduğu tarzında değildir. Belki bu musibet, sadece küfrün, imansızlığın önüne katıp sürüklediği kâfir cânîlere mahsus bir musîbet olacaktır. Öyle ise, ondan kurtuluş çaresi olmayacak.. Tek bir çaresi var; o da Kur'an'ın dediklerine uyup, emrine imtisaldir, ondan gayri değildir.

Sonra, şunuda bilki: اُعِدَّتْ kavli, şöyle bir işaret veriyor ki; Cehennem, (Mu'tezile'nin delilsiz zu'umlerinin rağmına olarak) şu anda mahluk ve mevcut haldedir.

Cehennem Bahsi[]

Hem Cehennemin ebedîliği hususunda sana delil olacak ve hads-i kalbîyi ilham eyliyecek şey budur ki: Sen alemde hikmet nazarıyla bakıp tefekkür eylediğinde, görürsün ki; kâinat içinde ateş, azim bir mahluk olup her tarafa yayılmış galip ve hâkim bir unsurdur. Ve bu azim unsur, hem ulvî alemlerde, hem de süflî alemlerde esas, temel ve rükün olarak bulunmaktadır. Hem anlarsın ki; ateş, ebede kadar uzayıp eğilerek giden (büyük bir dalın ucunda) azim bir başın ve acib bir semerenin vücûd ve varlığına da işaret eylemektedir.

Evet, mesela: Bir adam, bir damarın veya bir dalın başı topraktan çıkıp, uzayarak gittiğini görse; her halde o dalın başında, mesela bir kavunun olduğunu veya olacağını düşünecektir. Aynen bunun gibi: Ateşin hilkatini ve yaradılış vaziyetini gören bir şahsın, (az yukarıda izahı yapılan; kâinatın her tarafına yayılmış ve ebede doğru uzamış olan ateşin bir dal ve bir damarını gören kimsenin) onun nihâyetinde, bitiş noktasında Cehennem hanzelesi'nin bulunacağını tefettun edip bilecektir, bilmesi gerektir.

Hem yine bir şahıs, bir çok nimetleri, güzellikleri ve lezzetli taamları görse de, her halde hadsen intikal edecektir ki; bunların akıp geldiği yerin ve bostanları olan mekânın bir bahçe, bir çiftlik olması lâzımdır diye düşünecektir.

[s54] Eğer desen: Cehennem şu anda eğer mevcut ise, yeri neresidir?

Cevaben sana denilir ki: Biz Ehl-i Sünnet vel-Cemaat maaşiri (toplulukları) Cehennemin şu anda mevcud olduğuna inanıyor ve itikad ediyoruz. Lâkin yerini ve mekanını kat'î olarak ta'yin edemiyoruz.

[s55] Eğer desen: Hadislerin zevahiri, Cehennemin yer altında olduğuna delalet ediyor. Hem bir hadisde: "Cehennem ateşi dünya ateşinden ikiyüz derece daha şiddetli ve daha sıcaktır." ([13]) deniliyor. Hem yine hadiste: "Kıyamet gününde, güneş Cehenneme dahil olacaktır." ([14]) Bu hadislerin ifade ettikleri ma’nâlar nasıldır?

Cevaben sana denilir: Yerin, yani küre-i arzın altı ise, ([15]) onun iç merkezinden ibarettir. Çünki kürenin altı, onun merkezidir. Hem hikmetin nazariyatında sabit olmuştur ki; kürenin merkezinde, ikiyüzbin dereceye baliğ olacak şiddette bir ateş bulunmaktadır. Evet, her 33 metre hafriyatta takriben bir derece-i hararet artmaktadır. Bu hafriyat, kazı kürenin merkezine kadar inilse, yaklaşık ikiyüzbin derece hararetli bir ateşe ulaşılacaktır.

İşte bu görüş; "Cehennem ateşi dünya ateşinden iki yüz derece daha şiddetlidir." olan hadisin mealine mutabık gelmektedir.

Hem yine hadiste denilmiş ki: "Cehennem ateşinin bir kısmı Zemherir'dir, soğuğuyla ihrak eder, yandırır." ([16]) Bu hadis dahi kürenin merkezindeki ateş, onun sathına çıkmış olan bütün ateş mertebelerine müştemildir diye olan hikmetin görüşüne de uygun gelmektedir. Hem "Hikmet-i Tabiiye" ilminde tekarrur etmiş ki: "Ateşin bir mertebesi var; yakınındaki hararetleri defaten kendine çeker, bürûdetle yandırır. O ateş mertebesi bu hale gelince, sular donar, buz olur."

[s56] Eğer desen: Küre-i arzın cevfinde, karnındaki ateş küçük bir şeydir. Acaba bütün semavat ve yeri içine alabilecek olan o büyük Cehennemi nasıl istiab edebilecektir?!

Cevaben sana denilir: Evet, mülk ve matviyyet itibarıyla her ne kadar Cehennem küre-i arzın mazrufu da olsa, (küre kabı içinde dürülmüşte olsa) alem-i uhrevîye nazaran öyle bir azamettedir ki, bu dünya küresi gibi kürelerden binlercesini içine alır ve bütün onlardan daha büyüktür. Hatta denilebilir ki; şu alem-i şehadet, o ateşin tevabii olan sair dallarıyla irtibat kurmaya mâni' bir perde gibidir. Demek anlaşılıyor ki, Küre-i arzın karnındaki ateş, o büyük ateşin merkezi olabilir ve bu küçük ateş, o büyük Cehennemin bir sırrı ve bir çekirdeği olabilir., veya da bu, o cehennem Devinin ve ifritinin kalbidir.

Hem hadîsteki "Tahtiyyet" ise, küre-i arzla bitişik olmayı istilzam etmez. Çünkü, hilkat şeceresinin dalları; güneş, kamer, yıldız, dünyamız ve diğer dünyaları semere vermiştir. Bu semerelerin altı ise bütün o dalların -nerede bulunurlarsa bulunsunlar- mabeynleri altına düşen mesafeye şümûlu vardır. Allah'ın mülkü de geniştir. Şecere-i hilkat, bu geniş mülkün her tarafına yayılmış, dağılmıştır, Cehennem nereye, hangilerin yanına misafir gitse, reddedilmez ve reddetmezler.

Hem bir hadîste اِنَّ جَهَنَّمَ مَطْوِيَّةٌ denilmiştir. ([17]) Yani, "Cehennem kendi içinde dürülmüş, katlanmış ve toparlanmıştır." Buna göre, Cehennem tayyar olan küremizin bir yumurtası olması mümkündür. Ne zaman ki mülk perdesi yırtılsa, o yumurta dahi kabuğunu kıracak, dışarıya çıkacak ve ehl-i isyana hücuma geçmeye hazırlanacak, dişlerini bileyerek tezahür edecektir. İşte buna binaen ihtimaldir ki; Ehl-i İ'tizal'in ayaklarını kaydıran ve şu andaki Cehennemin mevcudiyetini kabullenmeme hatasına yuvarlattıran şey, onun matviyetidir. Yani, halen onun katlanmış ve dürülmüşlüğüdür.

Cümle 1: Kulumuza indirdiğimizden şüpheniz varsa[]

Amma âyetin cümle-cümle heyetlerinin nazm ve diziliş kayıdlarına gelince;

Bilmiş ol ki; وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا cümlesi başındaki "vav", iki müteatıfın arasındaki münasebete binaen, كَمَا عَلَّمَكُمُ الْقُرْاۤنُ cümlesinin mukadderliğini îma etmektedir.([18])

Amma inkarcıların şüphe ve reybleri kesin olduğu halde, katiyette kullanılan اِذَا nın yerine, tereddütlü olan اِنْ in irad edilmesi, işarettir ki; reybin, şüphenin zeval sebebleri açığa çıkmasından ötürü, böylesi hallerin şe'ni ise, varlığı şekli olmasıdır, ki belki muhal iken farazi olarak tasavvur edilmiştir. Hem sonra اِنْ de olan şek, üslûbun gelişine göre bir şektir. Mütekellime göre kıyaslama değildir.

Ve keza, en kısa meram ifadesi اِرْتَبْتُمْ iken, onun yerine كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ nin iradı işarettir ki; şek ve şüphelerin menşei, münkirlerin hasta tab'ları ve oluş biçimleridir.

Hem "reyb" kelimesi onların şahıslarına zarf kılınması ise, (Yani; âyet اِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ "Eğer siz reyb ve şüphenin içerisinde iseniz" diyor ki "reyb" kelimesi zarf olmuş oluyor.) halbuki "reyb" kalblerinin mazrufudur. Yani kalbleri reybe zarfdır. İşte âyetteki şu ma’nâ, bunu ifade ediyor ki; şek ve şübhenin zulmeti, kalblerinden yayılarak, kalıbı, bedeni de istila etmiş; kalbe bakan ve giden bütün yolları karartmış bir haldedir.

Amma رَيْبٍ nin tenkiri ise, ta'mim içindir. Yani reybin, şübhenin enva'ından hangi nev' ile şübhe ederseniz edin; cevabı birdir, o da; "Şu Kur'an mu'cizdir ve haktır." Öyle ise, sizin sathî bir nazarla bakıp Kur'anı tahtie etmeniz, hatalı görmeniz, en büyük bir hata olduğundan; her bir şübheye ayrı ve hâs cevap vermeye gerek kalmaz. Aya görmez misiniz ki; bir şahıs gitti, pınarın asıl başını gördü ve buldu. Suyunu tattı ve onu hoş ve tatlı bir su olduğunu anladı. Artık bundan sonra, o pınardan ayrılan cedvellerin ve teşa'ub etmiş fer'lerin ayrı ayrı ve tek tek sularını tatmaya ihtiyacı kalmaz.

Amma مِمَّا نَزَّلْنَا deki فىِ شَيْءٍ مِمَّا , مِنْ lafzını mukadder olarak aldığına imadır. (Yani; inzal eylediğimizin herhangi bir şey'inde şübheniz varsa...) ve نَزَّلْنَا lafzı da, şübhelerinin menşei, Kur'anın nüzul sıfatı olduğuna işaret eyler. (Yani, Kur'anı Allah kelamı olarak inzal eyliyen, Hak Sübhanehu ve Tealanın canibi, tarafı olduğu sıfatı.) Bu şübhenin kat'î cevabı ise, yalnız Kur'anın Allah tarafından isbat-ı nüzulüdür.

Hem tedricî, peyderpey nüzule delalet eden نَزَّلْنَا yi, defaten nüzule delalet eden اَنْزَلْنَا ya tercih etmesi, Kur'anı Allah kelamı olarak kabul etmemelerine bahane arayanların didindikleri: "Neden defaten, bir kereden ona (Peygambere) nazil olmamış" diye olan hezeyanvarî laflarına işarettir. Oysa ki Kur'an, vakıa ve hadiselerin muktezasına göre nöbet-nöbet, necm-necm, sûre-sûre tedricen nazil olmuştur.

Hem عَلَى عَبْدِنَا deki عَبْدِ kelimesini, "Nebiyy" veya "Muhammed"e tercih edip alması, Peygamberin kadrini ta'zim eylemeye işarettir. Aynı zamanda, ibadet vasfının, yani abd olarak Allaha kulluk yapma vasfının yüceliğine îma olduğu gibi; üst taraflarda tefsir ve izahı yapılmış olan يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا âyetindeki اعْبُدُوا Emrini de te'kiddir.. Ve aynı zamanda, Peygamber Aleyhissalatü Vesselam'ın, insanların en çok ibadet edeni ve Kur'anı herkesten daha fazla okuyanı olduğu hakkında gelen ev-hamı defettiğine de bir remizdir. Ve daha buna göre sen düşün!

Cümle 2: Öyleyse onun misli bir sure getirin[]

Amma فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ cümlesi ise, فَاْتُوا emri ile meydan okuyarak, Kur'anın muarızlarını aciz bırakmaktır. Yani, "İşte meydan, tek bir sûresinin mislini getiriniz." diye meydan-ı muarazaya davet etme emridir.

Hem فَاْتُوا deki tehaddî, yani muaraza için meydan okuma ve muarızları perişan edip rüsvay eyleme ve muarazaya davet ederek tecrübeye çağırmadır ki, acizliklerini meydana çıkarsın.

Ve بِسُورَةٍ lafzı, ifhamın (körlettirerek susturmanın) nihâyet mertebesine ve Kur'anın galebe-i kahiranesinin şiddetine ve ilzam ve ıskatın son hududuna işarettir. Zira tehaddî ve muaraza'nın;

İlk tabakası: "Kur'anın tamamının bir mislini, bütün hakaikiyle, ilimleriyle ve ihbarat-ı gaybiyyeleri ile ve yüce, âlî nazm ve dizilişiyle birlikte ümmî bir şahıstan yapıp getiriniz!" diye olan davetidir.

Kur'anın tehaddi ve muarazaya davet tabakasının İkincisi ise: "Bütün Kur'anın, (birinci tabakada ta'rifi yapıldığı üzere) bir nazîrini getiremiyorsanız; belîğ bir nazm ve alî bir üslûb içerisinde olmak şartıyla; müftereyât ve düzmecelerden olsun bir mislini ya-pıp getiriniz !"dir.

Üçüncü tabakası: "Eğer bunu da böyle yapamıyorsanız, yalnız onun on sûresine olsun mislini getiriniz !"dir.

Dördüncü tabakası: Bunada gücünüz yetmiyorsa, hiç olmazsa bir uzun sûresine olsun misil yapınız!

Beşinci tabakası: Şâyet buda sizin için müyesser değilse, Kur'anın her hangi bir sûresini, en kısa bir sûresini, mesela اِنَّا اَعْطَيْنَا gibi bir sûreyi ümmî bir şahıstan olmak şartıyla yapıp getiriniz!

Altıncı tabakası: Şâyet ümmî birisinden bunu yaptırıp getiremiyorsanız; haydi mahir bir alim ve hazık bir kâtipten olsun yaptırıp getiriniz.

Yedinci tabaka: Eğer bu da size zor geliyorsa; birbirlerinize yardım ederek yapınız, getiriniz.

Sekizinci tabaka: Eğer bunu dahi yapamıyorsanız, ins ve cinn'in kâffesinden olsun yardım isteyiniz! Hatta Hz. Adem'den kıyamet gününe kadar oluşmuş olan telahuk-u efkârlarının neticelerinin tamamından da istimdad ediniz. İşte bütün o efkârlarının neticesi olan şu ellerinizde ve yanınızda mevcud ve Arabî üslûba göre yazılmış olan; taklid etme şevki ve tenkid etme şevkiyle meydana gelmiş milyonlarca Arabî kitaplara da bakıp istifade ederek, Kur'anın tek bir sûresine nazire olmak üzere bir şeyler yapınız, getiriniz!

Evet, bütün bu meydandaki kitapları tesaffuh ile karşılaştırarak tedkik etmiş bir ehl-i tahkik değil, belki edna bir aklı olan câhil bir şahıs dahi diyecektir ki; bunların içerisinde Kur'anın nazîri, benzeri yoktur. O halde şu Kur'an, ya bütün bunların altındadır; bu ise -üst tarafta ispatı yapıldığı üzere- bil-ittifak battaldır. Ya da hepisinin üstündedir ki, matlup olan da budur. Evet, onüç asır müddetinde Kur'anla muaraza edilememiş, zaman böyle geçmiş, kıyamete kadar da öyle gidecektir.

Dokuzuncu tabakası: Kur'ana muarız ehl-i inada denilir ki; Sizin: "Bizim da'vamıza yardım edecek büyüklerimiz yoktur. Sizde bize şahidlik, yani kolaylık göstermiyor ve yardım etmiyorsunuz!" diye kendinizi müdafa etmeyiniz! İşte herkes duymuş olsun ki; size bunda dahi yol açıktır. Şühedanızı, büyüklerinizi, ve davanızı asabiyetle çeken tarafdarlarınızı davet edip çağırabilirsiniz., ve bunların vicdanlarına müracaat edilsin; acaba muaraza davanızı tasdik etmeye cesaret edebilecekler midir?!."

Böylece sen, bütün bu tabakaların halini fehmetti isen; bak Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan bütün bu mertebelere nasıl işaret ederek îcaz içinde i'caz ettiğini anla! Yani, pek kısa kelimelerin ifadeleriyle icmal ederek, onları âciz bırakarak ağızlarına taşla vurmuştur. Hem de onları muaraza işinde her türlü imkânlara başvurmalarını da serbest bırakmıştır.

Sonra, bunu da bil ki: Beşerin Kur'ana karşı en kısa bir sûresine de muaraza etmekten aciz kalmalarının sebebi ve "bürhan-ı innî"si gâyet açıktır. Amma bu meselenin "limmî"lik burhanı, yani nasıllığı ise, şöyle ifade ve izah edilebilir: Cenab-ı Hak Teala beşeri Kur'ana karşı muaraza etmekten kuvvelerini men eylemiş, durdurmuştur. Bu meselenin "limmiyyet'inde en sahih mezheb, Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî ve Sekkakî'nin ittifak ettikleri mezhebtir ki; beşerin gücü, Kur'an'ın âlî nazmının derecesine ulaşamaz." Sonra, İmam-ı Sekkakî: "İ'caz, zevk ile bilinip ta'bir ve ifadeye gelemeyen, şerhedilemeyen, belki tadılabilen birşeydir" diye olan mesleği seçmiştir. Lakin, "Delail-ül î'caz" sahibi Abdülkahir-i Cürcanî: "İ'cazın tabire gelebileceği" mesleğini ihtiyar eylemiş.. Biz dahi bu mevzu'da Abdülkahir'in mezhebi üzereyiz. -Bediüzzaman-

Amma bu cümle-i âyette نَجْمٍ veya طَائِفَةٍ veya نَوْبَةٍ gibi kelimelere tercihan سُورَةٍ ni getirmesinde ise, işarettir ki; Kur'an-ı Hakîm mu'terizlerin şübhelerinin aynı kaynağında onları ilzam eylemiştir. O kaynak ve menba'da: "Neden Kur'an defaten Muhammed'e nazil olmadı”dır. Kur'an-ı Mu'ciz ise, onlara der ki: Size yol açık, buyurun, siz tek bir nöbetle hepisinin defaten mislini yapıp getiriniz!

Ayrıca, Zemahşerî'nin beyaniyle: Tenzilin sûre-sûre olarak sûrelendirmesi vaziyetinin tazammun eylediği büyük faidelerine îma eylemektedir demiştir. Aynı zamanda, şu tarz-ı garib ile gelen üslûb سُورَةٍ kelimesi ile bir çok letâifi tazammun ettiğine de îma etmektedir.

Amma مِنْ مِثْلِهِ lafzı ise, iki ma’nâsı vardır:

1- Nazil olmuş olanın mislini..

2- Üzerine nazil olmuşun benzeri bir kimseden mislini yapıp getiriniz!..

Şu noktayıda bil ki; birinci ma’nâya göre eğer olsa, ibarenin hakkı: مِثْلِ سُورَةٍ مِنْهُ olmalı. (Yani, Kur'andan bir sûrenin mislini getiriniz!"

Lakin Kur'an, bu ibareyi bırakıp مِنْ مِثْلِهِ ye geçmiş, işte bu da, ikinci mânanın ihtimalini mülahaza ettirmek içindir. Yani, "Sizin muarazanız, Peygamberin da'vasını ibtal edebilmek için, ancak okumuşluğu olmayan benzeri bir şahıstan mislini getirebildiğiniz vakit husul bulabilir.. Ve keza, muaraza o vakit i'cazı ibtal edebilir ki; Kur'anın mecmu'unun misli kadar olduğu takdirde... (Ya da, Molla Abdülmecid Efendinin tercümesiyle mealen: "Muarazalarının mecmuundan Kur'anın tamamına mukabil gelebilecek bir kitaptan alınan bir sûrenin mislini yapıp getirdiğiniz zaman, muaraza mümkün olabilir.")

Hem yine, مِنْ مِثْلِهِ lafzı, Kur'an gibi nazil olmuş sair kütüb-ü semaviyeye zihinleri tevcih eylediğine bir remzdir. Tâ ki, sami'in zihni, Kur'an ve o kitabların arasını muvazene ederek, Kur'anın ulviyyetini düşünebilsin.

Cümle 3: Ve Allahtan başka şahidlerinizi de çağırın[]

Ve وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ cümlesinde اِسْتَعِينُوا veya اِسْتَمِدُّوا gibi kelimeleri değil, اُدْعُوا yu alması, îma etmektedir ki; onlara bu muarazada istimdatlarına cevab verecek ve yardımcı olacak olan kimseler, yanıbaşlarında mevcud ve hazır olup, yalnız bir seslenmelerine ihtiyaç var,uzakta ve görünmeyecek yerlerde değillerdir.

Amma شُهَدَاءَ lafzı, üç ma’nâyı cami'dir;

1-Fesahat ve belagatta büyükleriniz..

2-Size şâhidlik edecek, yardımcı olacak kimseleriniz..

3- Taptığınız putlarınız, âliheleriniz..

İşte birinci ma’nâya göre olsa, onları şöyle ilzam ediyor ki: "Bizim Kur'ana misil getiremeyişimiz, büyüklerimizin de onu yapamayacaklarına delil değildir" diye olan hüccetlerini kesip atar.

Şâyet ikinci ma’nâya nazaran olsa: Muarızları korkuturcasına ifhamdır ki: "Bizim için şâhidler, destekleyiciler yoktur" diye olan bahaneli sebep ileri sürmelerini keser, atar. Çünki hiçbir meslek yoktur ki, destekleyicileri ve şahidleri bulunmasın.

Eğer üçüncü ma’nâya göre olsa; onları, ağız açamıyacak derece susturmakla rezil eylemektir ki; "Sizin menfaat beklediğiniz ve zararı sizden defetme ümidini beslediğiniz aliheler; sizin çok çok ehemmiyet verdiğiniz bu işde nasıl olurda yanınızda yer almayıp, yardımcı olamamaktalar..

Amma شُهَدَاءَ kelimesine, haslığı ifade eden كُمْ ü eklemesi ise, üstteki birinci ma’nânın pazusunu kuvvetlendirmektedir. Şöyleki lisân-ı ma’nâ ile der: "Sizin büyükler olarak bildiğiniz kimseler, sizinle içice ve beraberdirler, yanınızda da hazırdırlar. Hem aranızda hususî bir hal de mevcuddur. Eğer sizin o büyüklerinizin güçleri yetmiş olsaydı, elbette diriğ etmez, size yardımcı olurlardı.

Kezalik, şu كُمْ lafzı, üstte olan ikinci ma’nânın kanadiyle de teması oluyor ki der; "Biz Kur'an tarafı; sizi destekleyip iltizam edenlerin ve sizin asabiyetinizi çekenlerin size yapacakları yardım ve şahidliklerini de kabul ederiz. Hal böyle iken, sizin o büyükleriniz dahi, butlanı bedihî olan bu hususa, yani Kur'anla muarazaya yardım etmeye ve destek vermeye cesaret edememektedirler.

işte bu iki ma’nâdan sonra; كُمْ lafzı, üçüncü ma’nânın da (üstte izahı verilmiş üçüncü ma’nâ) kolunu tutup destekliyerek takviye ediyor. Yani, muarızları tamamen rüsvay etmek üzere diyor ki; "Sizin ma'bud olarak ittihaz ettiğiniz sanem ve âliheleriniz, zann ve zu'munuzda ilah oldukları halde; nasıl oluyor da size yardımcı olamıyorlar?!"

Amma مِنْ دُونِ اللهِ lafzı ise yine üst tarafta geçen "üç ma’nâlara" münasebetdarâne bakmaktadır. İşte, birinci ma’nâya nazaran olsa; umumîleştirme işareti olur. Yani, "Allahtan gayrı, dünyada ne kadar büyük fasihler varsa hepisini çağırınız!" ma’nâsını ifade eder. Bir de, Kur'anın i'cazı Allah tarafından olduğu için, onunla muaraza asla mümkün değildir diye işaret verir.

İkinci ma’nâya göre olsa; onların nihâyet aczlerine ve çıkılmaz hayret ve şaşkınlık bataklıklarına işaret olur. Yani; "Allah şahiddir, Allah biliyor ki: Bizim muarazaya gücümüz vardır" gibi sözleriyle hayret ve şaşkınlık içerisinde olduklarını gösterir. Evet, acz içinde çırpmanın adeti, yapamadıklarına delil getirmek üzere, Allaha yemin edip, şahid göstermekle şaşkınlıklarını gidermeye çalışmaktır.

Eğer üçüncü ma’nâya göre olsa; onların Peygamber Aleyhissalatü Vesselam ile olan muarazaları, şirk'in tevhide, cemadatın, yani put ve sanemlerin Halık-ı arz ve semavata karşı muarazasından başka bir şey değildir.

Cümle 4: Eğer doğru söylüyorsanız[]

Amma اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ cümlesi, onların: "Eğer istese idik, bu Kur'an gibi konuşabilir ve yazabilirdik" gibi laflarına işaret olduğu gibi; aynı zamanda onlara karşı bu cümle bir ta'rizdir, üstü kapalı bir ilişmek ve dokunmaktır. Yani, Kur'an onlara der ki: "Siz sıdk ehli değilsiniz, olamazsınız. Belki safsata ehlindensiniz. Fakat siz kendi kendinizi sıdk ehli farzediyorsunuz. Zira, siz hakkı taleb etme yolunda değilsiniz. Belki siz şüpheyi kendiniz istediniz ve şüphe içerisine düşmüş oldunuz. Sonra, burada ceza-üş şart (şartın karşılığı) ise, makablinin muhassalıdır, neticesidir ki mukadder olarak فَافْعَلُوا dur. Eğer da'vanızda sadık iseniz; gelin, yapın Kur'anın mislini!.."

Cümle 5: Eğer yapamazsanız, ki yapamayacaksınız...[]

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ cümlesine gelince, bilmiş ol ki: Makabli olan اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ cümlesi, aleyhlerinde Kur'anın kıyas-ı istisnaî ile hüccet koymasıdır. Yani, gelen nakizin istisnası ile, mukaddemenin nakîzinin neticesini elde etmektir.

(Burada mantıki yerinde ve güzel kullanmıştır /ilk matbu' asıl)

Bunun izahının hulasası

Yani, "Eğer siz davanızda sadık olmuş olsaydınız, behemehal muarazaya girişerek, Kur'anın bir sûresi'nin benzerini, mislini getirirdiniz. Lâkin bunu yapmadınız, bundan sonrada yapamıyacaksınız. Bu hal ise, netice veriyorki; sizler sadık kişiler değilsiniz. Öyle ise, neticenin neticesi olarak; hasmınız olan Peygamber (A.S.M.) sadık ve dürüst bir insandır. Kur'an dahi mu'cizedir.. O halde ona iman etmek üzerinize vaciptir. İman ediniz ki, azaptan, Cehennemden korunasınız!"

İşte, sen gel, şu Tenzile bak ki; nasıl en kısa bir îcaz içinde i'cazı gerçekleştirdiğini gör!

Sonra Kur'an, talî nakizin istisnası olan لكِنْ مَا تَفْعَلوُنَ yerine اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا ile ifade etmekle, اِنْ harfinin teşkiki ile zanlarının mecrasına (yani; şübhelilik hallerine) işaret eylediği gibi; اِنْ "in"nin şartlılığı ile de; (çünki اِنْ "Eğer, şâyet" ma’nâlarında olduğu için, şartlı hükümdür) mukaddemin nakîzi için talînin nakîzini istilzam ettiğine işarettir. Sonra, neticenin mevzi'inde mukaddemin nakîzini zikretmiş olması, (yani, "madem ki sadık olamıyorsunuz ve olamazsınız" yerine, lazımın lazımının illetini zikretmesi, yani ki: فَاتَّقُوا النَّارَ yi getirmesi) terhib ve tehdidin korkunç, dehşetli vaziyetine işaret etmek içindir.

Amma اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا nün لَمْ ine nazaran maziyi, اِنْ e göre de müstakbeli göstermesi, zihnin yüzünü mazilerine çevirmek içindir. Güya ki Kur'an onlara der ki: "Parlak, süslü hutbelerinize ve altunla yazılmış (ve Kabe'nin duvarına altunla işlenmiş) Muallakat-ı Seb'a'nıza bakınız; hiç Kur'anla müsavî olabiliyorlar mı? Yada (alttan doğru), Kur'anın yakınına ulaşabiliyorlar mı.? Veya herhangi bir cihetten, Kur'anın yakın çevresine gelebiliyorlar mı?!.

Ayrıca تَاْتُوا ye tercihen تَفْعَلُوا yi getirmesi ise, "iki nükte" içindir.

Bunlardan birincisi: Şöyle bir îmada bulunuyor ki; i'cazın menşei, onların aczi, âciz kalmalarıdır. Aczin menşei ise; eser değil, fiildir. (Yani, başlayıpta neticeye ulaşamama acizliği değil, hiç yapamamadır.)

İkinci Nüktesi: تَفْعَلُوا lafzını ihtiyar etmesi îcaz içindir. Çünki nasılki sarf ilminde فَعَلَ masdarı bütün fiillerin mizanı ve cinsidir, yani kökü فَعَلَ gibi üslûblarda dahi amellerin masdarı ve çıkış yeridir. Keza, kıssa ve hikayelerin de özüdür. Adeta cümlelerin zamîri فَعَلَ den ibarettir denilebilir.

Amma وَلَنْ تَفْعَلُوا ya gelince, bilki: لَنْ deki te'bid, yani ebedileştirme hükmü, kat'îliğe îma etmek içindir ki, oda (sahib-i tenzile istinaden) bunu söyliyenin kendinden emin ve mutmain olduğuna., ve bunu böyle hükmeylemekte her hangi bir şübhesi, tereddüdü bulunmadığına işarettir.. ve bu da remz ediyor ki; da'vada (peygamberlik da'vasında) herhangi bir hile, bir aldatma mevzu-u bahis değildir.

Amma تَجَنَّبوُا ye bedel, فَاتَّقُوا nün getirilmesi ise, cezanın cinsine ve aslına îma etmek içindir. Şöyleki فَاتَّقُوا ile der: "İman ediniz., ve Cehenneme girmeye sebeb olacak olan şirkten kendinizi koruyunuz. Yoksa!.."

Amma النَّارَ diye ateşin vasfını "Şu ateş!..." diye tarif eylemesi ise, ahd içindir. Yani bu ateş ki, Adem Aleyhisselam'dan bu ana kadar beşerin ezhanında -Peygamberlerden işitilerek- istikrar bulmuş olan ahdedilmişliğinin vasfıdır. (Yani, umum peygamberler Cehennemden ve onun ateşinden bahsederek, şirkin ve küfrün ve inkârın cezası o ateş olacağını Allahtan aldıkları ahde uyarak bildirmişlerdir.)

Amma فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى de, ateşin الَّتِى nin mevsulesi ile tavsif eylemesi ki, mevsulenin (bitiştirme edatının) şe'ni, bahsini ettiği şey'in önceden malum olmuş olması lazım. İşte bunun sebebi ise, bu âyetten evvel nazil olmuş olan نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ âyetidir ki, muhataplar da onu evvelce işitmişlerdir. Öyle ise, mevsuliyet tam yerindedir.

Amma وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ den garaz ve maksad ise, -üstte bahsi geçtiği üzere- terhib içindir. Terhip ise, korkutmakla ve şiddetli göstermekle te'kid edilir. Buna göre âyet, evvela النَّاسُ lafzıyla, tehville korkuttu. Nasıl ki onunla sarsmıştı da!.. Sonra اَلْحِجَارَةُ ile o terhib ve korkutmayı daha da şiddetlendirdi. Aynı zamanda اَلْحِجَارَةُ tehdidi ile başına da kakmıştı. Yani şöyle: "Sizin menfaat beklediğiniz o sanemler, putlar, şimdi sizin daha çok azaplandırılmanız için alet ve vasıtalar olmuşlardır" diye lisân-ı haliyle söylemektedir.

Cümle 6: Kafirler için hazırlanmıştır[]

Amma اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ cümlesine gelince, bil ki: Ma’nânın seyrine göre, yer ve mevzi اُعِدَّتْ لَكُمْ ibaresinin mahalli gibidir. (Yani "Kafirler için hazırlanmıştır"ın yerine: "Sizin için hazırlanmıştır" makamı gibidir.) Fakat Kur'an-ı Hakîm, âyetlerin ahirlerinde ekseriyetle fezlekeleri ve küllî kaideleri zikreyler ki; tamim ile hükmün büyük deliline işaret etmiş olsun. Evet kelamın -ma’nâ ahengi itibariyle- aslı

اُعِدَّتْ لَكُمْ اِنْ كَفَرْتُمْ لاَِنَّهَا اُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ

dır. Ma’nâsı: (iman etmeyip küfre girdiğiniz takdirde, sizin için Cehennem ateşi hazırlanmış haldedir. Zira asıl itibariyle o kâfirler için hazırlanmış idi.) İşte bunun için âyette zamirlendirme makamı içinde mazharlık sıfatı ikame edilmiştir.

Amma اُعِدَّتْ nin mazîliği ise, -üst tarafta geçtiği üzere- Cehennemin şu andaki mevcudiyetine işaret etmek içindir.

Önceki Risale: Bakara 21-22: İbadet ve Tevhid Bahsiİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 25: Cennet Bahsi: Sonraki Risale

  1. Bu kitap, 1910 da telif edilip, 1912 de tab'edilen "Muhakemat" kitabıdır. Bahis ise onun sonundaki "Üçüncü Makale"nin "İkinci Maksad"ındadır. Fakat aynı bu bahis, 1920 lerde te'lif ve tab'edilen "Şuaât-ı Marifet-in Nebiyy" eserinde; ve keza 1926 larda te'lif edilen" "Mesnevî-i Nuriyenin" baş tarafındaki "Reşhalar" bölümünde; ve daha sonra 1930 larda te'lif edilen "Ondokuzuncu Söz" de biraz daha tafsillice işlenmiştir. "Muhakemat" ve "Şuaât-ı Marifet-in Nebiyy" eserleri "Asâr-ı Bediiyye" mecmuasında mevcutturlar. -Mütercim-
  2. Mütercimin bir mazeret beyanı Malum olduğu üzre, Arabi İşarat-ül İ'caz'ın baş taraflarına yakın bir yerinde مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا âyetleri şerh ve tefsirinde, "mesel ve temsil" hakkında olan i'cazlarına dair kısımda; ve sonra belagat keyfiyetini izah eden bölümünde ifadeye çalıştığımız beyanımızda olduğu gibi; burada da nübüvetin tahkiki mevzu'unda serdedilen meselelerin tafsilatını Cenab-ı Müellif Hazretleri isim vermeden "Muhakemat" eserinin Arapça ve Türkçesine havale ederek burada hülasasını değişik bir üslupla kaydetmişlerdir. Yukarıda bahsi ve izahı yapılmış şekilde ve az yukarıdaki dipnotta da kronolojik tarifi yapıldığı üzre, mevzu'u biz, eski eseri olan "muhakemat" takinin aynısının bir derece tafsilli üslûbunu alarak dercetmeyişimizin sebebi ise, İşarat-ül İ'cazın mezkûr yerinde izah edilmiştir. Şimdi burada da, yukarıda ve buradaki dipnotta isimleri ve te'lif tarihleri verilen eserlerdeki aynı mevzu'u birbirine mezcederek alabilirdik. Ancak burada "Altı-yedi meseleler" le hulasaten beyanı yapılan üslupta az değişik kelimeler ve başka renkli vecîz ifadeler bulunmaktadır. Üst taraflardaki mezkûr mevzu'un ifade-i meramımızda öne sürülen sebepler burada da carî olmakla, kolay yol olan mezkûr eserlerdeki üslûbu ile aynen almak yerine, zor ve yorucu olan buradakinin tercümesini yapmayı tercih eyledik. Olaki; okuyucu kardeşler, buradaki ifade ve üslup tarzını, "Muhakemat" ve "Şuaât-ı Marifet-in Nebiyy" eserlerindeki üsluplarıyla ve "Mesnevî" deki "Reşhalar"ın ve sonra da tafsilli olan "Ondokuzuncu Söz" ün üsluplarıyla mezcederek, daha nuranî, daha şirin ve daha çok rûhefza ma’nâl ar ve ince nükteler elde etsin, İnşaallah! -Mütercim-
  3. Tevbe Sûresi, 9/40 de لاَ تَحْزَنْ اِنَّ اللهَ مَعَنَا dır. Lâkin Hazret-i Üstad -dikkat edilirse bunu âyet diye kaydetmediği için, âyetten iktibas eyliyerek, لاَ تَخَفْ olarak almıştır. Mâna itibariyle birbirinin aynı olmakla beraber, âyetten iktibas da caiz ve hatta şirin bir üslûb-ü belagattır. -Mütercim-
  4. "Üç Noktalar" metinde 1. nokta, 2. nokta, 3. nokta diye ta'yin edilmiş değildir. belki, hem, hem diye olan başlıklarla ifade edilmiştir. -Mütercim-
  5. Muhakemat kitabında "Soyda" ile kayıtlıdır. -Mütercim-
  6. Bu hadisin veya hadis mealinin birçok me'hazleri için (Bak: Risale-i Nurun Kudsî Kaynakları A. Badıllı 2. Baskı sh: 824, sıra no: 861) -Mütercim-
  7. قَالَ nin aslî yapısı قَوَلَ dir, sonra telaffuzda hafiflik için قَالَ olmuştur. -Mütercim-
  8. Bu garip şekil hakkında Molla Abdülmecidin beyanı: "Diyarbekirde eski Van Valisi Cevdet Beyin evinde 19 Şubat 1330 (rumî) tarihinde (3 Mart 1916) Cuma gecesi, (yani Perşembe günü ikindisinde,) bu tefsirin ilk arabî nüshasını tebyiz ederken, şu şekl-i garib -mürekkep hokkası devrilmesi neticesinde- bir tevafuk eseri olarak vaki' olmuştur. Ve o gece vukua gelen Bitlis'in sukutu ile müellif Bediüzzaman'ın esaretinin başlangıcı olan; yaralı ve ayağı kırık bir surette bir su arkına sığınması gecesine rast gelmektedir. Sanki şu şekl-i garibin şu mu'cizeler ve harikalar bahsinde, (yani kitabın yazısı buraya geldiğinde) o gece husule gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan talebelerinin çoğu şehid olarak kanlarının dökülüp akmasına harika bir işarettir. (Müellifin küçük kardeşi ve yirmi senelik talebesi -Abdülmecid-) Aynı şekl-i garib hakkında Müküslü merhum Molla Hamza'nın bir te'kidli beyanı: "Hem bu nakş, başı kesilmiş bir yılanın kuyruğunu müellif Hazret-i Bediüzzaman'a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor." (Eski Said'in ehemmiyetli talebesi Hamza (rh)) Ve mütercimin ek bir tefsiri (Evet, şu acip ve garip şekil veya nakş hakkında bi-hakkın güzel ifade ve beyanlar dile getirilmiştir. Ve o ifadeler çok güzel ve hakikatdardır. Bu fakir ise, şunu derki: Başı kesik bir yılanı andıran bu nakşın, Mu'cizat-ı Nebeviyye rükünlerinin zikrine başlandığı bu sahifede vaki' olmuş olmasıyla -Allahü alem- işarettir ki; Birinci Cihan Harbinde Hilafetin bayraktarı Osmanlı mücahid devletine musallat olmuş dünya devletleri her taraftan, hususîyle o devirde maddeten hayli kuvvetli Rusya, müellifin memleketi olan Şark Vilâyetlerimizde istila hareketine girişerek gelmiş, tâ Hazret-i Bediüzzamanın doğduğu Bitlis Vilâyetine ulaşmış olduğu halde, daha ilerliyememiş. Müellif Hazretlerinin Bitliste Rus generaline dediği: "Dağ-taş senin askerlerinle dolsa da, Deliklitaşı geçemeyeceksin!" İşareti tahakkuk eylemiştir. Ve filhakika Bediüzzamanın Hazretlerinin dediği gibi Ruslar, Bitlisten öteye geçememişlerdir. Hz. Müellifin esaretinden az sonra, Rusya içinde bazı ihtilaller vukua gelmiş ve burada kuyruğundan yara alarak, başı da kesilmiş bir kobra yılanına dönmüştür.") Dosya:Yılan3.png
  9. Zemahşerî'nin asıl ismi, Ebul-Kasım Muhammed bin Ömer'dir. Harzem bölgesi "Zemahşer" kasabasında H. 467 de doğmuş, 538 de "Cürcan" da vefat eylemiştir. Dinî ilimlerin birçok dalında telifatı vardır. Meşhur eseri "Keşşaf adlı tefsiridir. Üstteki sözleri bu mezkûr tefsirindendir. -Mütercim-
  10. Arab üslûbunda, kibir ve gururun son haddini ta'rif etmek için kullanılan bir teşbihdir. -Mütercim-
  11. Ma’nâsı: (Göz hastalığı sebebiyle bazan güneşin ziyası, ışığı inkâr edilir. Mizaç bozukluğu ve beden hastalığından dolayı da, suyun tadından nefret edilir.) Cenab-ı Hazret-i Müellif, beyti iktibasen almıştır. Kaside-i Bürde'deki aslı şöyledir: قَدْ يُنْكِرُ الْعَيْنُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ وَ يُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ (Bürdet-ül Medih-Bûsirî s. 20)
  12. (Âyetin önceki cümlesi: "Eğer abdimize inzal eylediğimiz Kur'anda bir şübheniz varsa..." Şartlı kuruluşuna bakar. Bu cümle ise, "o halde, Kur'anın bir sûresinin olsun mislini getiriniz." İfadesiyle onun şartlılığının karşılığıdır.)
  13. Bu hadis veya rivâyetin; ve "Cehennem yerin altındadır." hadisinin bir çok mehazları için bak: Risale-i Nur'un Kudsî Kaynakları 2. baskı, sh:460 ve 461 sıra no: 174 ve 175, hususîyle Müsned-ül-İmam Ahmed 2/379'da: "Cehennem ateşi yüz derece daha şiddetlidir." diyor.-Mütercim-
  14. Bu rivâyetin bir çok mehazı için bak: Risale-i Nur'un Kudsî Kaynakları 2. Baskı, sh: 374, sıra no: 24-Mütercim-
  15. Risale-i Nur'un Mektubatının 1. Mektubunun üçüncü sualinde daha geniş ve şirin izahat vardır, müracaat olunsun. -Mütercim-
  16. Bu rivâyetin mehazları için bak: Risale-i Nur'un Kudsî Kaynakları 2.baskı, sh:462, sıra no: 177 ve keza El Feth-ür Rabbani Şerh-i Müsned-i Ahmed 24/164 -Mütercim-
  17. Hadisi aynı metniyle henüz bulmuş değiliz. Fakat Abdullah bin Ömer (r.a) den merfûan şöyle bir hadîs-i şerif vardır. جَهَنَّمُ تُحِيطُ بِالدُّنْيَا وَالْجَنَّةُ مِنْ وَرَائِهَا (Cehennem dünyayı ihata eylemektedir. Cennet ise, onun ötesinde, arkasındadır.) Tarih-i Bağdat-H.Bağdadî-2/891, Kenz-ül-Ummal, hadîs no: 39028 -Mütercim-
  18. Bunun izahı şöyle yapılabilir ki: Önceki âyette, Cenab-ı Hakk'ın insanlara in'am eylemiş olduğu nimetleri, yaptığı in'amatı ta'dad ederek hatırlattırdıktan sonra; "Bütün bunları görüp istifade ettiğiniz halde, bile bile Allah'a şerik, nazîr ve misil koşmayınız!" diye ta'lim edip bildirmiştir. Şu üstünde olduğumuz ikinci âyetin başında وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ Yani: "Bütün bunları görüp bildikten sonra, halen eğer bir şüpheniz varsa" diye üstteki âyetle bunun birbirine atıflı olmalarından dolayı, bu cümlenin başında bulunan "vav-ı atıf' كَمَا عَلَّمَكُمُ الْقُرْاۤنُ nün mukadderliğini iktiza eyliyor. Yani, Kur'an'ın size ta'lim eyleyip bildirdiği hakikatlerden şüpheniz varsa... ilh. gibi...
Advertisement