Yenişehir Wiki
Advertisement
Yenişehir Wiki
80.680
pages

Önceki Risale: Bakara 26-27: Temsil Bahsiİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 29: Yedi Kat Sema Bahsi: Sonraki Risale

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ[]

Önceki ayetlerle münasebet (1.Vecih)[]

Âyetin mecmû-u meali sabık âyetle olan nazımıdır. Buna göre bilesin ki: O âyetlerde Cenab-ı Hak Teâla vaktaki insanları kendine ibadet etmeye; ve kendisine (veya ibadetin hakikatına) iktikad getirmeye davet eyledi. Ve akaid ve ahkâmların delillerine icmalen işaret ederek usûllerini de zikreyledi. Bu âyette ise, gelecek ve bu âyete lahik olup eklenecek "üç lahikalar"la birlikte o usullere bakan ve delilleri içine alan ni'metleri sayarak; o akaid ve ahkâmın delillerini getirmiş, serdeylemiştir. Sonra bu âyette işaret edilmiş olan en büyük ni'metin "Hayat" olduğunu.. Ve bundan sonra gelecek ikinci âyette işaret edilen en büyük ni'metlerden birisi de; semavat ve zeminin tanzim edilmesiyle ancak mümkün olabilen hayatın kemali olan "Beka" olduğunu.. Ve sonra gelen üçüncü âyette ifade edilen büyük nimetlerden birisi de; kâinatın içinde ve bütün mahlukatın üstünde "beşerin tafdili ve tekrimi" (yani insan oğlunun faziletliliği ve kerimliliği) olduğunu., ve sonra dördüncü âyette beyan edilmiş olan en azim nimetlerden birisi de "beşere ilmi ta'lim eylemek" olduğunu hatırlatarak, ibadeti akaid ve ahkâmın delillerini serdeyleyip göz önüne sermiştir. İşte bütün bu nimetler ise, nimetin suretine nazaran "Delil-ül inâyet vel-gâyet" olduğu gibi; ibadetin sebeb ve illetinin de delilleridirler. Evet, akıllarda Cenab-ı Mün'im-i Hakîkinin in'amlarına karşı şükreylemek vâcib; ve nimetlerini inkar ve küfran ise, haram olduğunu hissettiriyor. Lâkin hakikata nazaran olsa; mebde' ve meâd'ın vücûduna (yani dünyaya gönderiliş ve ahirette dirilişin olacağına) bakan, isbat eden "ihtiraî delil'ler kısmından olmuş olur.

Hem yine şu âyet, sabık âyete, baktığı gibi; sabıkın sabıkı olan âyetlerdeki kâfir ve münâfıkların bahislerine de nazar eylemektedir. Yani bu âyetteki istifham-i inkarî-i taaccübî ile, o kâfir ve münâfıkların rüsvay ve rezilliklerini izhar eyliyerek, başlarına kakıldığına ve onları tehdid ve terhib eylediğine işaret etmiştir.

Cümleler arasındaki münasebet (2.Vecih)[]

Bu âyetin cümleleri birbirleriyle nazımlı ve ahenkli olduğu keyfiyetine gelince, bilmiş ol ki; burada gıybetten hitaba geçip bakan bir iltifat vardır. Evet, sabık âyetler evvela onların (fasıkların) hal ve vaziyetlerinden bahsedip hikaye eyledi. Sonra da doğrudan onlara hitaba geçti. Bu vaziyet ise, belagat ilminde malum olan bir nükte içindir, o nüktede şudur: Bir şahsın mesavîsi, kötülük ve günahları yavaş yavaş ve perderpey zikredildiği zaman, hiddet ve buğz dahi ona karşı gittikçe ziyadeleşir ve öyle bir hale gelirki; eğer o şahıs bir insan ise, mütekellimi; o kusurlu şahsı getirip, karşı karşıya alarak hitap etmeye zorlar. Amma eğer başka birisinin haseneleri, iyilikleri derece derece zikredilirse; bu zat ile şifahen konuşma meyli kuvvetleşir ki, mütekellimi ona müteveccih kılıp, doğrudan hitap eylemeye iltica ettirir.

İşte Kur'an-ı Hakîm Arabın üslûbları üzerine nüzul ettiği için; (ve Arab lisânında mezkûr kaidenin ehemmiyetli mevkii olduğundan) onları muhatabaya alarak كَيْفَ تَكْفُرُونَ deyip iltifatta bulunmuştur, (yani: Sabık âyetlerde, Cenab-ı Hak Teala kullarını ibadete davet için, bahşeylemiş olduğu nimetlerini, in'amlarını yâdedip, yâda getirip, kullarını vicdanlarıyla muhasebeye sevkettikten sonra, onların günah ve kötü hallerine bir dönüverip left-i nazar eylemiş. (Yani, göz ucuyla bakarcasına onlara yönelmiş: "Ey insanlar! Nasıl olurda küfran-ı ni'mette bulunuyorsunuz?" demiştir.)

Ahval-i Beşer üzerine beş mesele (3.Vecih)[]

Bilmiş ol ki: Burada olan maksad ve gaye ise, iman ve ibadeti, sabık âyetlerde geçen asıllara göre, burhanlarını serdeylemek ve küfrü ve küfran-ı ni'meti reddetmektir. Sonra, bu delil ve burhanların en vazıhı ise, beşer ahvali ve hayat seyrinin silsilesinden istifade edilen delillerdir. Nimetlerin en mükemmeli de, insanoğlunun hayat seyrinin çeşitli silsilelerinin borularında sarkıtılan ve boğumlarında mündemiç bulunan nimetlerdir ki; âyet

وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

diyerek, o boğumlu ve budaklı ve birbirine bağlı ve müretteb borularından ni'met salkımları sarkıtmış olan âcib silsileye işaret etmektedir. Şimdi bizde o ukdelerin halli için "beş mesele"yi temhid ve tesviye edeceğiz.

1. Mesele[]

وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا hakkındadır.

Bilmiş ol ki: İnsan, cesedi itibariyle; alemde münteşir, yayılmış camid zerreler halinde iken, birden görürsün ki; o zerreler mahsûs bir kanun ve muayyen bir nizam ile bir intizamın kanunu altına girer, anasıra dahil olurlar. Sonra bu zerreler, unsurlar aleminde mütesettir, saklı ve sâkit bir halde bulunurlarken, birden görürsün ki; bir kasd ve bir hikmeti îma eder bir tarzda muayyen bir düstûr ve bir intizam ile anasır aleminden çıkarak, mevalid alemine girerler. (Yani kimyevî bir imtizaç ile unsurların birleşimi ve karışımları neticesinde su, buhar ve diğer masnuatı doğuran bir vaziyete girerler.) Sonra bakıyoruz; Mevalid aleminde de bu zerreler müteferrik bir halde sâkin-sâkin durmuşlarken, birden acib bir tarz ile bölükleşerek -mesela- nutfe denilen bir suya dönüşürler. Sonra da, birbirine eklemli ve müteselsil inkılablarla "alaka"ya, sonra "mudga"ya, sonra et ve kemik vaziyetine ve hakeza.., ye tahavvül ederler.

İşte bütün bu inkılablı tavırlar gerçi, her birisi bir evvelki tavra göre daha mükemmeldir. Lâkin yine ölü ([1]) ve cansız sayılırlar.

[s67] Eğer desen: Ölüm, hayatın yok olması, sona ermesidir. Halbuki onlarda (yani, O ölü zerrelerde -Abdülmecid-) hayat yoktur ki, zeval bulup sona ersin?!

Cevaben sana denilir: Burada şimdi, aşağıda gelecek üçüncü ve dördüncü meselelerde ki, ya da alttaki ikinci meselede olan üçüncü ve dördüncü bölümlerdeki ukdelerin içinde olan hakikatleri kabul ettirmeye zihni hazırlamak için bir mecazı ihtiyar eylemiştir.

2. Mesele[]

اَحْيَاكُمْ hakkındadır.

Bilmiş ol ki: Hayat, kudret mu'cizelerinin en âcaibi ve en dakikidir. Hem bütün ni'metlerin de en büyüğüdür... Ve keza mebde' ve me'ad (dünyaya geliş ve ahirette yeniden diriliş) hakkındaki umum burhanların en zâhiridir.

Amma hayatın en dakiklik yanı ve gumûzluk ciheti şudur ki: Hayat nevilerinin en aşağı tabakası nebat hayatıdır. Şu nebat hayatınında ilk mertebe ve derecesi, çekirdek ve tohumdaki hayat düğümünün tenebbühü ve uyanışıdır. Çekirdek ve tohumdaki bu tenebbüh de, şiddetli âşikarlığı ve umumiliği ile ve zaman-ı Ademden (A.S.) beri onunla olan ülfetler ile beraber, yine de beşerin ilmi ve hikmeti gözünden mestur ve saklı kalmıştır.

Amma hayatın en büyük bir ni'met olduğu tarafı ise şöyledir: Hayatsız bir cisim, bulunduğu müşahhas ve muayyen mekândan ve ona gelip karışan şeylerden gayrı, hiçbir şeyle münasebeti, tanışması yoktur. Hayatsız bir dağ dahi olsa yetimdir, tek başınadır. Lâkin, mesela "Arı" gibi küçük bir cisim, hayat ona düştüğünde, birden görürsün ki; bütün kâinatla münasebetleri ve enva'larıyla ticaretleri ve alış verişleri başlıyor. Hatta o canlı şeyin, bu vaziyetiyle hakkıdır ki desin: "Mekânım olan içinde yaşadığım kâinat, benim mülküm gibidir." Hususan hayat, hayvanı hayata intikal ile terakki edince, bir görürsün ki; o şey duygularıyla alemlerde cevelan etmeye ve kâinatın etrafında tasarruf eylemeye başlıyor. Öyleki o zihayat, canlı mahlukla enva-i kâinat arasında bir ihtisas, yani birbirlerinin lisânından anlama, alışveriş ve sevgi hususiyeti hasıl oluyor. Hele hususiyle hayat, insan hayatı tabakasına yükseldiğinde, görürsün ki; o insan, aklının nuru ile (yani aklındaki ilim ve ma'rifetle) âlemlerde cevelan etmeye başlıyor. Evet, insan nasıl aklının ilim ve marifet nuru ile cismanî alem içerisinde tasarruf edebiliyorsa; kalb ve ruhu ile de, ruhanî alemde cevelan edebiliyor. Misâlî alemde de seyran edebilmektedir. Keza insan, o mezkûr alemlere misafir olarak gidebildiği gibi; o âlemler dahi onun ruhunun ayinesinde temessül etmek suretiyle ona misafir olabiliyorlar. İşte böyle bir insan: "Şu alem, Allah'ın lütf ve fazlıyla benim için halk edilmiştir" diyebilir. Böylece, havas ve cihazları inbisat ve inkişaf kaydetmiş öylesi bir insanın hayatı, tenevvu' ile çeşitleşerek; maddî ve manevî, cismanî ve ruhanî hayata da, inbisat ile yayılabilir ki; bu çeşitli olan hayatların her birisi, bir çok hayat tabakalarına müştemil olmuş olabiliyor. Öyle ise, bu mezkûr ma’nâya binaen haktır ki denilsin: Ziya, levn ve renklerin zuhuruna sebeb olduğu gibi; hayat dahi kâffe-i mevcudatın keşşafı ve zuhurlarının sebebidir. Hem yine o hayat, bir zerreyi alır, bir alem gibi kılar, yine o hayattır ki; şu alemin tamamı tek başına bir zihayata, bölünmeden sıkıntısız olarak ihsan edilmiş olmasına vesile olabilir. Fakat nev'-i insanın -azın azı olan- şerli kısmı dışında, milyonlarca âlemlerin yanyana ve beraberce yaşamasına bir mani', bir engel olmadan sıkıntısız hayat sürmesine ve herbirisi "şu alem benimdir" diyebilmesine imkân verilmiştir.

Amma hayatın Sani-i Zülcelale ve keza haşr ve neşre en zahîr delil olduğunun vechi ise; bilmiş olki: Bazı camid zerrelerin bulundukları ilk vaziyetten, bir başka heyet ve tavra -makul bir sebeb tavassut etmeksizin- defaten intikal ve inkılab etmeleri de bir çeşit burhandır. Oysa ki, hakikatların en şereflisi ve en temiz ve nezihi olan hayatın ne mülk, ne de melekût cihetlerinde; ve ne içinde ne de dışında hiçbir vecihle bir hasislik ve bir kir bulunmamakta ve her iki vechi de latif bulunmaktadır. Hatta bir hayvanın zâhirce hasis ve cüz'î olan hayatı dahi âlidir, yücedir.

(Güzel bir tedkikdir -Müellif-)

İşte bu sırdandır ki; yed-i kudret ile hayat arasına herhangi zâhirî bir sebep girmediğinden; kudret elinin bizzat hayat ile mübaşereti izzet-i kudrete münafî gelmiyor. Bununla beraber, zâhirî olan sebebler -üst tarafta geçtiği üzere- oraya vaz'edilip konulmaları ise, kudretin izzeti zâhir nazarda hasis ve napâk gibi görünen şeylerle mübaşeretli görünüp (insanlarca) şaibelenmekten muhafaza edilmesi içindir.

Amma hayatın mebde' ve maada en zâhir delil olduğunun yanı ise: Az üstte işitip duymuş olmanla beraber, burada hülasasını sana anlatalım:

İşte her kim ki şu hayatın gidişatına nazar eder ve nazarı ile üst üste mürettep, tertiplice olan tavırlarından, tâ en basit cisim suretlerine varıncaya kadar ta'kib edebilirse; bu hayat, henüz zerreler âleminde yayılmış, dağılmış eczalar halinde iken, sonra o cüz'ler anasır alemine geçmeleriyle, orada başka suretler giydiklerini görecektir. Sonra, mevalid âlemine geldiklerinde, başka bir tavır ve vaziyet aldıklarını bulacaktır, ve daha sonra, Nutfe vaziyetine geçtiklerine mülakî olacaktır. Sonra Alâkaya ve sonra Mudğaya intikal ettiklerini müşahede edecektir. Sonra, defaten bir inkılâb-ı acib ile başka bir suret giydiklerini görecektir. Ve bütün bu inkılâbların içerisinde de, mutlaka muayyen düsturlara tabi' olan hareketler olduğunu görecek ve bütün bu hareketlerin ortasından göze görünen şey odur ki; herbir zerre mezkûr tavırların başında ve başlangıcında bir hizmet ve bir vazife için ta'yin edilmiş olarak, zihayat bir cesedin münasib yerine gidip, girip vazife görmeye adeta "hazır ol" a getirilmiş vazifedardırlar. İşte insanın zihni, bu vaziyette o zerrelerin bir kasd ile sevkedildiklerini ve bir hikmet ile gönderildiklerini herhalde düşünüp tefettun edecektir. Hem o insanın nazarında "Hayat-ı Saniye" yani öldükten sonra ikinci defa diriltme, bu birinci hayattan çok dereceler daha ehven ve daha kolay ve daha mümkün olduğunu düşünüp anlaşılması müyesser olacak ve bit-tarikkil evla kalbi de bu vaziyetlerle ikna edilmiş olacaktır, işte âyetin فَاَحْيَاكُمْ cümlesinin ifade eylediği şu ma’nâ ise, sanki arkada gelen ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ün delili gibi olup, her ikisi beraber كَيْفَ تَكْفُرُونَ nin كَيْفَ sinden müstefad olan inkârı reddeylediğinin burhanıdır. Çünkü âyetin başında كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ diyerek "Nasıl Allaha karşı inkâr ile küfre girersinizki!.." dir.

3. Mesele[]

Üçüncü Mesele

ثُمَّ يُمِيتُكُمْ Hakkındadır.

Ey aziz bilmiş ol ki: خَلَقَ الْمَوْتَ وَ الْحَيَوةَ âyeti delalet ediyor ki; ölüm, sırf bir i'dam ve bir yok olma değildir. Belki hikmetli bir tasarufa mazhar olmaktır, bir yer değiştirmedir. Ve dünyanın mahbesinden, zindanından ruhun serbest bırakılmasıdır. Hem nev-i beşerde işin başından (Hz. Adem'den) tâ şimdiye kadar gelen ve elde edilen sayısızca emareler ve ışıklanan gayr-ı mahdud işaretler ; zihinlere şöyle bir kanaat ve bir hadsi ilka eylemişlerdir ki: İnsan öldükten sonra, bir cihet ile bakidir. Ve bakî kalacaktır.. Ve insandan bakî kalacak olan cihet ve şey ise, Ruhdur. İşte insan ruhunun şu zatî hasiyeti insanoğlunun bir tek ferdinde varlığı tahakkuk eylemiş olsa, bu zâtîliğin vücûdu bütün nevinde de bulunduğuna delildir. Çünkü zatî hasiyetlidir.. Ve işte buradan "mûcibe-i şahsiyye" mûcibe-i külliyeyi müstelzim olur. İşbu vaziyette ölüm, hayat gibi kudretin bir mu'cizesi olmuş olur. Yoksa zâhir nazar da, ölümde hayat şartlarının görünmemesi ile, yokluk olduğunun illeti, delili olamaz.

[s68] Eğer desen: Ölüm, nasıl ve hangi cihetle nimet olabiliyor ki, nimetlerin ipine dizilmiş olsun?

Sana cevaben denilir ki: Ölüm, bir cihetle değil, birkaç cihetle ni'mettir.

Birinci ciheti: Çünkü ölüm, ebedî saadetin mukaddemesi, mebdei-dir. Evet, bir şeydeki güzellik veya çirkinlik hükmü ([2]) o şeyin mukaddimesine, esasına da terettüp eyler. Evet, mesela vâcibin üstünde mütevakkıf olduğu şey de vaciptir.. Ve harama giden ve götüren şey dahi haramdır. Öyle ise, ölüm, saadet-i ebediyyenin mukaddemesi olmakla, elbette saadet ve nimettir.

İkinci ciheti: Çünki ölüm, mutasavvifînden tahkik ehline göre ([3]) şahsın muzır hayvanat ve haşaratla dolu hapishane gibi bir yerden, geniş bir sahraya çıkması gibi necatı, kurtuluşudur.

Üçüncü ciheti: Çünkü ölüm, nev'-i beşer'in nesli ve içtimaî hayatı itibarıyla büyük bir ni'mettir. Eğer ölüm olmasa idi, insan nev'i müdhiş sefâletlere, perişaniyetlere düşmüş olacaktı.

Dördüncü ciheti: Çünki ölüm, bazı şahısların hal ve vaziyetleri itibarıyla matlup bir ni'mettir. Zira insanın acizliği ve zaifliği sebebiyle hayatın tekâlifine ve beliyyelerin tazyikatına ve unsurların -zâhiri- şefkatsizliklerine tahammül edememektedir. Öyle ise ölüm, şahsın kurtuluş kapısıdır.

4. Mesele[]

ثُمَّ يُحْيِيكُمْ hakkındadır.

Ey kardeş! Bilmiş ol ki: اَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَاَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ âyetinin işareti ve keza ثُمَّ يُحْيِيكُمْ cümlesini takib eyleyen ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ nin remzi ile birlikte Kur'anın icazına bakıldığında; âyetin şu ثُمَّ يُحْيِيكُمْ cümlesi, kabir hayatına îma eylediği gibi, haşir hayatına da delalet etmektedir.

[s69] Eğer desen: Bir insanın cesedi ateşle yakılır, külü de havaya saçılır ve savurulursa, acaba onda nasıl kabir hayatı tasavvur edilebilir?

Cevaben sana denilir: Ehl-i Sünnet vel-Cemaat yanında; bünye, yani maddî cesed ve vucûd hayatın bir şartı değildir. O halde ruhun bazı zerrelerlerle taalluk eylemesi, imkân dahilidir.

[s70] Eğer desen: Kabir azabı nasıl tasavvur edilebilir ki; kabre konulan bir cenazenin göğsü üstüne bir yumurta bırakılır ve günlerce öyle kalırsa, onda en edna bir hareket bir kımıldanma dahi hissedilmeyecekdir. Acaba bu halde, o ölüde hayat ve kabir azabı nasıl olur?

Cevaben sana denilir ki: Alem-i misâlin mevcudiyeti hakkında yerinde, mevkiinde deliller ve burhanlar zikredilmiştir. Hatta o âlemin varlığı İlahiyyûn olan muhakkiklerin indinde kat'îdir, şübhesizdir. İşte varlığı kat'i olan misâl aleminin hassası ve husûsiyyeti; ma’nâlar halindeki ilmî mevcudatı, o alemde cisimler haline getirmek.. Ve araz denilen suret ve kabukları, cevahir vaziyetine.. Ve değişken olan tavır ve halleri sabit şeyler haline tahvil eyleyip değiştirmektir. Ve o aleme şu şehadet aleminden nazır olan gözler ise; sadık rüyalar, keşf-i sadıklar ve şeffaf cisimlerdir ki, bütün bunlar dahi o alemin varlığını telvih ve tasvir etmektedirler. Hem sonra, alem-i berzah ise, bir timsali olan alem-i misâlden hakikatça daha çok sabittir. Berzah aleminin bir gölgesi de rüya alemidir. Rüya aleminin gölgesi de hayal alemidir. Hayal aleminin nazîri, benzeri de ayine gibi şeffaf şeylerdir..

(Münasib bir temsildir -Müellif-)

Şimdi eğer sen bunu böyle anladı isen; rüya aleminde cereyan eden hal ve vaziyetlere bak!. Mesela: Senin yanında uyumuş bir şahsın, sâkin ve sâkit vaziyetinde iken, teemmül eyle ki, yatmış olan o şahıs, kendi aleminde mukatele ve mudarebe ile meşgul olduğu ve yaralar adığı, ya da yılan kendisini sokmuş da teellüm duymakta olduğu bir hal içerisindedir. Senin onunla, uykusu alemine girip konuşabilseydin ve kendisine diyebilse idin k: "Ey arkadaş! Sıkılma ve üzülme ve gazablanma! Zira senin bu halin bir rüyadır. Hakikat değildir." deyip, bin yemin de etseydin; sana inanmayacak ve dönüp sana diyecektir ki: "Yahu! İşte bak, şu elemim beni acıtıyor ve şu yaram beni incitiyor. Hem bak, şu elinde kılınç olan adamı ve bana hücuma geçen şu yılanı görmüyormusun.?."

Evet, uyanık alemde bir omuz ağrısı, ya da bir baş nezlesi gibi ma’nâlar; rüyada yaralayan bir kılınç olarak tecessüm eyler., ve şahsın kalbini inciten hiyanet ma’nâsı, bir yılan suretinde tasavvur ettirilir. Çünki bu da elem, o da elemdir.

İşte ey arkadaş! Sen, Alem-i misâlin gölgesi olan rüyada bu işleri böyle işitip, gördüğün halde; acaba bundan çok dereceler daha sabit ve daha hakikatli ve bizden o nisbette uzakta olan berzah aleminde de vaki olacağına ve olmakta olduğuna tasdikin gelmiyecek midir?!

Amma alem-i Ahiretteki uhrevî hayata nazaran يُحْيِيكُمْ ün ifade ettiği ma’nâsına gelince, bilmiş ol ki: O hayat, bütün hayat alemlerinin netice ve zübdesidir. Eğer alem-i ahiretteki hayat olmazsa, hiçbir hakikat sübût bulup sabitleşmiyecektir. Belki bütün hakikatlar tersine dönecek, mesela: Bütün nimetler, nıkmetlere inkılab edeceklerdir... Ve daha buna göre sen kıyasla! Biz bu meselenin delillerini şu sûrenin (Bakara Sûresi) başındaki وَبِاْلاۤخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ âyetinde hülasalı bir surette kayd etmişizdir. (Müracaat!)

5. Mesele[]

ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ hakkındadır, ki geçen silsilelerin son ukdesidir.

Bilmiş ol ki: Halık Teala -cellet kudretehu- alem-i kevn ve fesadda bir çok dakik hikmetler için zıdları birbirine mezceylemiş.. Zahirî sebebleri ve vasıtaları da izzetini izhar eylemek için vaz'etmiştir. Böyle olunca da, ilel ve malûlat silsilesi, terettüb eylemiş, tertib ile birbirine bağlanmıştır. Amma sonra, vaktaki haşirde kâinat tasaffî ve temeyyüz eyledi. Yani: Zıdlar birbirinden ayırdedilerek, ayrı ayrı guruplar haline gelmiş oldular.. Ve bunların gurupları ayrı ayrı mevki' ve mekanlara çekildiler; kâinat da zıdların çarpışmasından safileşerek duruldu. İşte o zaman, sebebler ortadan tamamen kalkmış olacaklar. Vasıtalar da iskat ettirilecek, esbab ve vesaitin perdesi düzlenecektir.. Ve işte o zaman kudret-i İlâhiye üzerinde perde olmuş örtü, nikap kaldırılıp açılacak.. Herşey ve herkes Sani'ini görmüş olacak ve hakikî Malikini de tanımış olacaktır.

Tetimme[]

Geçen âyet cümlelerinin nazm ve diziliş vaziyetlerinin hülasaları için bir "Tezyil"

Bilmiş ol ki: Cenab-ı Hak Teâla vaktaki كَيْفَ içindeki istifham-ı ihbarî tariki ile, vaki'deki ihbarlı küfürlerini redd ü inkar eyledi. Hem ondan insanları taaccüb duymaya davet eyledi. Sonra bu davaya delil ve burhan getirmek üzere, şu وَ كُنْتُمْ اَمْوَاتًا nin başındaki "halî vav" ı ta'kib edecek olan halleri göz önüne getirmek suretiyle; yani dört büyük inkılapları göstererek (yani: Nutfe, alaka, mudğa ve lahm-ı cedid inkılaplarını) bunların herhepsi ve herbirisi imanın vucûb ve zaruretine şâhidler olduğunu isbat etmiştir. Sonra bu inkılaplar, herbirisinin arkasında gelen inkılaptaki tavır ve mertebeleri müştemil olarak, ona mukaddeme ve zemin hazırlayıcısı durumundadır. Demekki, birinci inkılabın birinci tavrından, son inkılabın ahir tavrına kadar canlının aslî cesedi daima teceddüd ile tazelenmekte ve bir kabuğu çıkarıp atar, daha ekmelini giyer bir tarzda devam eder, gider. Böylece o canlı, bu libası çıkarır, daha âlâ ve üstün bir sureti giyinir; sonra onu dahi bırakır, yerine daha güzelini telebbüs eyler tarzda ve hakeza, gittikçe gider; tâ en a'lanın en a'lasına ulaşıncaya kadar devam eder gider. Nihâyet en sonunda Saadet-i ebediyyenin takarurr etmesiyle istikrar bulur, durur.. Ve bütün bu tahavvüller, değişimler muayyen bir nizam ve muntazam bir kanun ile cereyan eder. Bundan dolayı âyet, o inkılabların ilkine ve birincisine وَ كُنْتُمْ اَمْوَاتًا kavliyle işaret eylemiştir. İşte bu ilk inkılab ise, tavırların en âhirinin en son tavırlarını da müştemil bulunurak اَحْيَاكُمْ ün mealini netice vermektedir ki, ikinci inkılaba da delalet eyliyor. Hakaik-ı alemin en acibi olan şu ikinci inkılap ise, ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ün inkılabıyla nihâyetlenen en son tavırları müştemil bulunmaktadır.. Ve şu gelen üçüncü inkılap dahi ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ün inkılabıyla tamamlanan berzahî tavırlarını da müştemildir.. Ve bu inkılab dahi ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ kavliyle hitam bulan dördüncü inkılaba kadarki kabir ve haşir tavırlarını içine almaktadır. İşte acaba, bütün bu inkılabların etvarında dikkatlice düşünen bir kimse, haşrin inkârına nasıl cesaret edebilecektir?!.

Cümle 1: Nasıl Allahı inkar ediyorsunuz[]

Şimdi âyet'in cümle cümle heyetlerinin nazmına geçiyoruz;

İşte birinci cümle olan كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا dir. Bundaki كَيْفَ ile edilen istifham, zihinlerini kendi kabahatlarına çevirmek içindir, tâ ki kendileri bizzat kabahatlarını görerek, insafa gelip ikrar etsinler. Hem كَيْفَ kelimesi aynı zamanda halin lazımına, yani yaşanan ve isbatlı delilleri ile silsilenin hal ve tavırlarını inkâr ile yapılan küfrün, inkârın imkansızlığına ve ademine istidlal olduğuna işarettir.

Amma تَكْفُرُونَ deki hitab ise, (yani "nasıl olurda siz, bütün bu delaili inkâr ile küfre girersiniz?" hitabı) -az üstte geçtiği üzere- onlara karşı Hazret-i Allah'ın (c.c.) şiddetli gazab gösterdiğine imâdır.

Ayrıca لاَ تُوءْمِنُونَ demeyip, تَكْفُرُونَ ile ifade etmesi, kâfirlerin şiddetli inadlarına işarettir. Zira onlar, pek çok delillerle isbatı yapılmış olan imanı terk edip, butlanı burhanlarla açığa çıkmış bir küfrü kabul ediyorlar.

Cümle 2: Ölüler idiniz[]

Hem وَ كُنْتُمْ deki "halî vav" ([4]) ise, bir mukadder cümleye işarettir.

Zira âyetin iki cümlesi maziye, diğer ikisi de müstakbeliyedirler.([5]) Her iki taraf cümleler de, halli âmilin (çalışanın) haline mukarin, hemdem olma kaidesine muvafık düşmemektedir. Öyle ise, mukadder olan cümle şöyle olacaktır. "O halde siz, katiyyetle onu biliyorsunuz!" (yani kat'î biliyorsunuz ki, sizler yok iken, ölü iken o sizi var eyledi.)

[s71] Eğer desen: Kâfirler her ne kadar ölümü ve ilk hayat olan dünya hayatını ve geliş keyfiyetini ve bu hayattan sonra gelen ölümü biliyorlarsa da, lâkin bunların işleyiş fiili Allahtan olduğunu bilmiyorlar.. Ve bundan dolayı, ikinci hayat olan dâr-ı Ahiretteki hayatı ikrar etmiyor ve sonunda Allah'a rücû, dönüş olacağını tasdik etmiyorlar.

Cevaben sana denilir ki: Cehli silip götüren delillerin zuhuru vaktinde, câhili âlim menzilesine çekmek ve ona o makamdan hitab etmek belagattandır. İşte, mademki ilk ölüm halinde (yani dünya hayatına gelmeden önceki ölü gibi tavırlar) ve birinci hayatın tavırlarında yapılan tefekkür, Sani'i ikrar eylemeye sürüklemekte ve o tavırları bilmekle de ikinci hayatın vuku' bulacağına zihni ikna etmek derkârdır. O halde onlar, adeta bu mezkûr silsileyi biliyorlar gibidirler.

Ve كُنْتُمْ deki hitab ise, (ölü halde iken sizler) onlar için, (yani umum herkes ve herşey için) zerreler aleminde dahi bir vücudları ve bir muayyen varlıkları olduğuna işarettir. Yoksa, zerrelerin kendiliklerinden herhangi bir surette bir araya gelmiş, ittifak etmişler de; Şu muayyen cesedleri, (yani, bir nizam ve bir kanunun ta'yiniyle vücud bulmuş olan şu cesedleri) bir tesadüf neticesinde meydana gelmiş değildir.

Ve جَمَادٍ ya da ذَرَّاتٍ değil, اَمْوَاتًا kelimesini tercih eylemesi, لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا âyetinin mealine ima etmek içindir. Meali: (İnsan, hatırlanan, dillerde dolaşan bir şey değilken....) dir.

Cümle 3: Sizi canlandırdık[]

Amma فَاَحْيَاكُمْ cümlesine gelince;

[s72] Eğer desen: Cümlenin başındaki ف takip ve ittisal içindir. (Yani: Ma’nâyı tamamlamak için, bir cümleden sonra gelen cümleyi takip edip bitiştirmek içindir) halbuki ise, zerreler aleminden, belki daha öncesinden başlanıp gelen ve hayat verip diriltinceye kadar olan vaziyetlerde çok çeşitli ve değişik tavırlar araya giriyor., ve uzun mesafeler tavassut eyliyor. O halde şu "fa-i ta'kibiyye" ile, hemen takib ve bitiştirme nasıl olacaktır?!

Sana cevaben denilir: Bu ف "fa" ,Sani'i isbatlayan delilin menşe'ine işaret etmek içindir. O ise, ma'kul bir sebeb'in tavassutu olmaksızın, câmidlik vaziyetinden hayvaniyete, yani hayatdarlığa defaten inkılab eylemesi; zihni Sani'in ikrarına sürükler.. Ve keza, ölülük haletindeki tavırlarda nakışlıklar olup, sabit halde olmadığından; takib ف "fa" sının şe'ni onu hemen takib eylemektir.

Ve صِرْتُمْ اَحْيَاءً ifadesi yerine, اَحْيَاكُمْ ü tercih eylemesi de meseleyi daha sarahata kavuşturmak içindir. Yani ki: "Siz hayattar ve hayat sahibi oldunuz ve olmuşsunuz." Bu ise, elbette Sani'in kudreti olmaksızın böyle olması mümkün değildir. Öyle ise, netice olarak: Hayat veren ve dirilten yalnız Allahtır.

Cümle 4: Sonra ölüyorsunuz[]

Amma تَمُوتُونَ ye bedel, (yani "ölüyorsunuz" yerine) ثُمَّ يُمِيتُكُمْ cümlesini getirmesi ise, (o, sonra sizi öldürür) -yukarıda geçtiği üzere -işarettir ki; ölüm kaderin ölçü ve proğramiyle çizilip, kudretin eliyle yapılan azîm bir tasarruftur.

Aya görmezmisin ki; Tabiî, yani fıtrî ömrünü tamamlayıpta, son eceline kadar devam edip giden ve öyle ölenler azın azıdırlar. (Yani, ekseriyetle kazalar, su-i istimallerin neticesinde arızalarla "ecel-i kaza" denilen ölüm ile ölüp, fıtrî ömrünün sonuna ulaşamamaktadırlar.) İşte bundan, zihin hüşyar olabiliyor ve olmalıdır ki; mevt, bir netice-i tabiiye değildir. Öyle ise ölüm, zâhirde cesedin inhilali, dağılması ise de, amma ruhun fenası, ademi asla değildir. Belki ölüm, ruhun serbest, hür ve mutlak kalmasına sebeb olmaktadır.

Cümle 5: Sonra diriltiliyorsunuz[]

Amma ثُمَّ يُحْيِيكُمْ cümlesi başındaki ثُمَّ ise; ölüm ile ahiret, ya da dünya ile ahiret alemi arasına, acaiblerle dolu olan "Berzah" aleminin tavassut ettiğine ve edeceğine işaret eylemektedir.

Amma ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ nün başındaki ثُمَّ ise, (yani, âyetin başından buraya kadar üçüncü ثُمَّ oluyor.) pek büyük, geniş ve pek kalın bir perdenin, araya girdiğine ve gireceğine işarettir. Amma تُرْجَعُونَ ise, o kaim ve büyük perdenin, nikabın sonra ref edilip kalkacağına ve sebeblerin tard edilip kovulacağına, vasıtaların da iskat edileceğine işarettir.

[s73] Eğer desen: Allah'a rücû' etmek ve ona dönmek ise, sanki önceleri ondan kopup gelindiğini iktiza eyliyor. O ise, buradan bazıları Allah ile ittisali tevehhüm etmişler. Bir kısım tasavvuf ehli de; benzetme, müşabehet gibi (zıdd) anlayışlara yeltenmişlerdir?!.

Cevaben sana denilir ki: Dünyada nasılki vucüd ve onun bekası vardır. Ahirette de vücud ve onun bekası olacaktır. Dünyadaki vucud ve hayat, vasıtasız olarak kudretin elinden sudur ediyorsa da, lâkin kevn ve fesad alemi olan dünyadaki beka, tahlil ve terkiblerle, tasarruf ve tahavvüller ile mahfûftur, çevirilidir. Ve hikmetleri üst taraflarlarda zikredilen illet ve sebebler araya giriyor ve bir takım vasıtalar tavassut edebiliyorlar. Lâkin Ahirette ise; vücud olsun, bekası olsun, bütün levazımat ve terkibleriyle beraber, bizzat yed-i kudretten zâhir ve sadır olmaktadır.. Ve herşey ve herkes, kendi hakikî Maliki ve Sahibini bulacak ve tanıyacaktır. İşte eğer sen bu yapılan (kısacık) izahda teemmül edip düşünebildi isen; rucû'un bir ma’nâsını da anladın demektir.

Önceki Risale: Bakara 26-27: Temsil Bahsiİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 29: Yedi Kat Sema Bahsi: Sonraki Risale

  1. İhsan Kasım es Salihî'nin tab'ettirdiği son şekil Arabî İşarat-ül İ'caz'ın şurasının dipnotunda: "Lahikına nisbeten ölüdür" ibaresini koymuşsa da, mehazını vermemiştir.-Mütercim-
  2. Şu üstteki "güzellik ve çirkinlekteki hüküm" meselesi şöyle izah edilebilir: Mesela cihad, yerine göre farz-ı ayn, farz-ı kifaye veya vaciptir. Öyle ise, her şahs-ı mü'min, malıyla ve gayretiyle ona hazırlık yapması da vaciptir. Hem mesela müskirattan, şarap ve saire içmek haramdır. Öyle ise, içki meclislerine -ihtiyarıyla- gidip oturmak da haramdır. Zira yavaş yavaş harama götürmeye sebep olabilir. Ve daha buna göre, zinanın ön perdeleri olan haram nazar ve benzeri şeyler kıyaslanabilir
  3. Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi (K.S) nin ölümü "Şeb-i Arus", yani "düğün gecesi" addetmesi gibi...
  4. "Halî vav" bahsi bu kitabın başka yerlerinde de geçti. Onun sarf ilmindeki tarifi şöyle yapılmış: Vav-ı halî, hem ismî cümleye, hem de fiilî cümleye dahil olur. Eğer ismî cümleye dahil olursa, misâli şöyle verilir: جَاءَ زَيْدٌ وَالشَّمْسُ طَالِعَةٌ yani: Zeyd geldi, güneş de doğmak üzeredir. Fiilî cümlenin misâli ise: جَاءَ زَيْدٌ وَ قَدْ طَلَعَتِ وَالشَّمْسُ yani: "Zeyd geldi, güneş ise, çoktan doğmuştur. Merhum Molla Abdülmecid ise, hali vavı: "mabadinin makabline haldir." şeklinde vermiştir. -Mütercim-
  5. Âyetin ilk yarısı olan كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا ne kadar iki cümlesi maziyye, sonra gelen iki cümlesi ise müstakbeliyedir. -Mütercim-
Advertisement