Yenişehir Wiki
Advertisement
Yenişehir Wiki
80.596
pages

Önceki Risale: Bakara 28: Yeniden Yaratılışİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 30: Hilafet-i İnsaniye: Sonraki Risale

هُوَ الَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَمَوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِ شَىْءٍ عَلِيمٌ[]

Önceki ayetlerle münasebet[]

Ey aziz bilmiş ol ki; bu âyetin mecmu'u, yani cümlelerinin yekûn ma’nâsı itibariyle, sabıkı olan önceki âyetle nazm ve irtibatı şudur: Önceki âyette enfüsî delillerle, yani: Beşer hayatının yaradılış tavırları ve safhalarıyla küfür ve küfranın redd ve inkârını işlediği gibi; bu âyette ise, aynı şeyin afakî delillerine işaret edilmiştir. Ve keza, evvelki âyette vucûd ve hayat ni'metine işaret eylediği gibi; bu âyette ise, bakîlik ve devamlılık ni'metine işaret eylemiştir. Keza, önceki âyet, Sani'in Vucüb-ü Vucüd delillerine ve haşrin mukaddeme ve temel esaslarına baktığı gibi; bu âyet ise, meâdın tahkikine, yani rucû' yeri ve mekânı olan ahiret hakikatinin tahkikine ve ona bakan şüphelerin izalesine işaret eylemektedir. Güya münkirler diyorlarmış ki; şu fevkalade büyük olan kıymet ve değer nerede?. Ve bu küçücük olan insan nerede?.. Ve bu küçük ve hakir insana nasıl o derece ehemmiyet ve kıymet verilecek?. Ve Cenab-ı Allah katında insanın ne gibi bir mevki'i ve makamı vardır ki, kıyamet bu insan için kopsun?!.

İşte, Kur'an-ı Hakîm bu âyetlerin (bundan önceki âyet ile beraber bu âyetin) şu işaretleriyle -cevab olarak- ferman etmiştir ki: Evet, insanın yüksek bir kıymeti vardır. Bunun delili de; gökler ve zemin onun istifadesine musahhar edilmiş olmasıdır.. Hem insanın azîm bir ehemmiyeti de vardır. Bunun delili ise; Cenab-ı Hakkın insanı mahlukat için değil, belki mahlukatı insan için yaratmış olmasıdır. Keza insanın, Hâlıkı yanında ehemmiyetli bir mevkii vardır. İşte bunun delili de Allah u Teala, alemi alem için değil, belki onu beşer için yaratmış, beşeri de kendisine kulluk ve ibadet etsin diye halkeylemiştir. Öyle ise, bütün bu emareler, deliller netice veriyor ki; insan hayvanat gibi değil, belki çok müstesna ve mümtaz bir mahluk olarak yaradılmıştır. O halde insan, ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ nin cevheresine mazhar olmaya layık ve şayestedir.

Üç Mesele[]

Amma cümlelerinin nazm ve diziliş cihetlerine gelince bilki: Âyetin birinci cümlesindeki جَمِيعًا lafzı.. Ve ikinci cümlesinde ثُمَّ lafzı.. üçüncü cümlesinde سَبْعَ lafzı.. her halde bir tahkiki gerektirmektedir, işte biz de, şu gelen üç mesele için de ona dair az konuşacağız.

1.Mesele[]

[s74] Eğer desen: Bu âyet, yer yüzünde bulunan her şey, beşerin istifadesi için olduğuna delalet ediyor. Peki acaba "Zeyd"in, mesela yerin, dünyanın bütün eczalarının tamamından istifadesi nasıl tasavvur edilebilir?.. ve mesela "Habib"in ve "Ali"nin ([1]) büyük okyanus denizi ortasındaki bir adada bulunan bir dağın dibindeki bir taştan istifadeleri nasıl olacak?. Ve yine, mesela. "Zeyd" in malı, nasıl "Amr" in istifadesi, için olabilir?.. Halbuki âyet, arkadaşları olan diğer âyetlerle beraber "tevzi' olmaksızın her bir ferd için bütünü istifadeye açık olduğuna ve olacağına" işaret ediyorlar.. Hem güneş ve ay ve sair yıldızlar, o dehşetli azametleriyle beraber, nasıl "Zeyd" ve "Amr" için olabilir?. Ve o pek büyük mahluklardaki yaradılış gayesi, nasıl "Zeyd" ve "Amr"ın istifadesi için olabilsin?. Hem nasıl zararlı mahlukat ve muzırr eşya dahi beşerin istifadesi içindir denilebilir? İşte bütün bunlar mübalağa gibi görünüyor. Halbuki Kur'anda mücazefe yok ve olmaması lazımdır. Hem onun hakikî belagatına mübalağa yakışmıyor ve yakışamaz?!.

(Pek ince bir cevaptır -Müellif-)

Cevaben sana denilir ki: Gelen altı noktalarda teemmül edip düşünebilsen; evhamlar senden kaçışıp uçuşacaklardır. İşte,

Birinci Nokta: Hayatın hasiyeti odur ki: -üstte de geçtiği üzere -Cüz'ü küll, cüz'îyi küllî, münferidi cemaat, mukayyedi mutlak ve bir ferdi bir alem gibi yapmak ve kılmaktır. Öyle ise, buna göre: Neviler, hayat sahibi birer kavm, birer millet gibi olup, dünya onun yeri, tarlası ve onun evi olur. Hem o zihayat mahlukun, hayat vasıtasıyla her şeyle bir münasebeti ve bir alakası peyda olmuş olur.

İkinci Nokta: Bildiğin ve öğrendiğin gibi; alemde sabit, değişmez bir nizam, muhkem bir ittisak, âlî düsturlar ve esaslı, müstemir kanunlar vardır. Öyle olunca da; alem bir saat, ya da muntazam bir makine gibi oluyor. İşte alem makinesinin bir çarhı, bir dolabı, belki çarh ve dolabının her bir dişi ve hatta bunların her bir cüz'ü, o makinenin intizamında işleyişinde -küçük de olsa- bir dahli bulunmaktadır. Hem makinenin faidesinde ve neticesinde, nizamı vasıtasıyla o çarhın ve hatta dişlerinin de bir te'siri vardır.

Aynen makine misâli gibi; beşer dahi dünyadaki bütün nev'ilerin ve millet ve kavimlerin efendisi olması hesabiyle; dünyada yaşayan umum o zihayatların faidelendikleri her şeyde, beşerin de bir faidesi, bir menfaati vardır.

Üçüncü Nokta: Geçmiş izahlarda kulağına değmiş olduğu üzere; Âlemde herkesin beraberce olan istifade cihetlerinde bir müzahamet, darlık ve bir sıkıntı yoktur. Evet, güneş tamamiyle "Zeyd" için olabildiği, ziyasıda onun bir bağçesi ve nazarının bir meydanı olduğu gibi; aynı zamanda "Amr"ın da ([2]) bir mülkü ve bir bağıdır. İşte, faraza "Zeyd" alemde tek başına bulunmuş olsaydı, alemin herbir şeyinden istifadesi nasıl olacaktı ise, umum insanlarla beraber bulunduğu zamanda da istifadesi yine aynen öyle olacaktır. Her iki halinde de istifadesine mani' ve engel hiçbir şey olmadığı gibi; (mesela güneşin ziyasından, havadan, yağmurdan ve saireden istifadesi gibi) hiçbir eksikliği de olmaz. Ancak "gareyn" ile tabir edilen ağızla yeyip içmesi, sonra mide ve bağırsaklardan geçip çıkan şeyler hariç.. Yani bu noktadan kimisi zengin, kimisi de fakir olabiliyor.

Dördüncü Nokta: Kâinatın yalnız rakik, yufka bir vechi var değildir. belki tabaka üstüne tabaka olarak umumî ve muhtelif pek çok cihetleri bulunmaktadır. Ve bunlardan istifade yolları da hem çok, hem de çeşit çeşittirler. Evet mesela senin bir bağçen olsa, sen ondan bir cihetle istifade ettiğin gibi; sair insanlar da başka bir cihetle -kuvve-i basire ile lezzet alma cihetleriyle- ondan istifade ederler. Hem şübhesiz bir hakikattir ki; insanın alemden istifadesi, zâhirî beş duygusu ve batınî beş hassesiyle olduğu gibi; cismi ve ruhuyle de ve keza aklı ve kalbi ile de ve keza dünyasında ve ahiretinde de.. Ve keza ibret alma cihetinden (ve daha sair ci-hetleri buna kıyasla!) istifade cihetleri ve yolları vardır. Öyle ise, beşerin bütün yer yüzündekilerden, belki umum âlemden şu sayılan bütün vecihlerle yapacağı istifadeyi men'edecek bir şey yoktur.

Beşinci Nokta:

[s75] Eğer desen: Bu âyetler, diğer bazı âyetlerle birlikte işaret ediyorlar ki; şu azim ve geniş dünya, beşer için halk edilmiş.. Ve insanın istifadesi ona bir ille-i gaiyye yapılmıştır. Halbuki, mesela dünya küresinden çok daha büyük olan "Zuhal" yıldızının beşere olan faidesi, ancak bir çeşit zinet ve zaif bir ziyadır. O halde beşer'in şu cüz'î istifadesi nasıl o yıldızın halk edilmesine bir sebeb, bir ille-i gaiyye olmuş olabilir?!.

Cevaben sana denilir ki: Müstefid olan kendi cihet-i istifadesinde batıp fanî oluyor.. Ve onun zihni istifade yolunda inhisarlık içinde kalıp başkalarını unutuyor. Hem her şeye kendi nefsi için ve menfaati noktasından bakmaktadır. Keza beşerin istifade ettiği şeylerin ille-i gaiyyesi sadece ona taalluk eden cihete münhasır kalıyor. Öyle ise, imtinan makamında (minnetlendirme) o şahsa bakan kelamda ve hitabda mücazefe, abartma yoktur. Evet, "Zuhal" yıldızının Hâlıkı, onu binler hikmet için ibda eylemiş olsada, her bir hikmetinde binler cihetler bulunsa dahi; ve her cihette de binlerce istifade edenler bulunsa da, Zühal'in yaratılmasındaki ille-i gaiye, o şahsın istifade cihetidir denilmez diye bir şey yoktur. (Zira beşer istifadeyi şuûren idrak ediyor.)

Altıncı Nokta: Üst kısımlarda tenbihi yapıldığı üzere; insan her ne kadar cismen küçük bir şey de olsa, mahiyeti itibariyle (yani ruh cevheri itibarıyla) büyüktür. Öyle ise, onun cüz'îce olan faidelenmesi küllîdir. O halde, hilkatte, ya da yaradılışın ille-i gaiyyesi insana atfedilmesinde abesiyet yoktur denilir.

2.Mesele[]

ثُمَّ hakkındadır.

Bilmiş ol ki: Bu âyet, yani خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ âyetindeki ثُمَّ dünyanın yaradılışı göklerden evvel olduğuna delalet ediyor. Lâkin وَ اْلاَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَيهَا âyeti ise göklerin arzdan önce halkedildiğine delalet etmektedir. Amma كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyeti de, yerin ve göklerin beraber ve birlikte halk edilmiş olduklarına, sonra da birleşik oldukları bir maddeden inşikak edip ayrıldıklarına delalet ediyor.

Hem şunu da bilmiş olki: Şer'in nakliyatı, ([3]) yani İslâm Şeriatı il-minde gelen rivâyetler şöyle delalet ediyor, diyorlar ki: Cenab-ı Hak Teala kâinat ve mevcudatı halk ederken, evvela bir cevhereyi, yani maddeyi ve onun çekirdeğini halk eylemiş... Sonra o cevhere ye tecellî etmiş... Bu tecellî ile, o cevhere veya madde eriyerek yayılmış... Sonra ondan bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi' kılmıştır. Sonra, yine bir tecelli-i İlahî ile o mayi' olan kısım, kesafet peyda ederek köpük haline gelmiştir. Sonra o köpükten dünyayı, ya da yedi arz kürelerini halk eylemiştir... Ve sonra yine o köpükten, herbir küre için hava-i nesimîden birer sema meydana gelmiştir. Sonra, o eriyen cevhereden ayrılan buhar maddesini de basteyleyip sermiş ve yaymıştır. Ondanda gökleri tesviye edip düzliyerek, yıldızları da o göklerin içinde zer'edip ekmiştir. Ve bundan sonra da, semavat, yıldızların tohumlarına müştemil bir tarla tarzında inikad edip yerine oturmuştur.

Yeni hikmet'in faraziye ve nazariyyeleri de şöyle:

[Manzûme-i Şemsiyye, (yani güneşin seyyaratiyle birlikte sistemi ve içinde yüzdüğü sema) aslı itibariyle basit, sâde bir cevhere imiş... Sonra, o madde ve cevhere bir çeşit buhara inkılab eylemiş.. Ve sonra o buhardan ateşli bir mayi' hasıl olmuş.. Sonra o mayi'in bir kısmı soğuyarak tasallub edip katılaşmış.. Ve sonra, geri kalan o ateşli mayi, hareketlenerek kıvılcımlar ve ateş parçalarını fırlatmaya başlamış; o parçalar birbirinden infisal edip ayrılmış... İşte o fırlatılıp saçılan kıvılcımlar dahi, kesafet peyda ederek seyyareler haline gelmiş, dünyamızda o kıvılcımlardan birisi olarak gelmiş, yerine oturmuştur] diye hükmeylemiş.

İşte, sen eğer bunları böyle işittin ve dinledin ise, şu iki mesleğin (yani: Şeriat ilmi ile, Hikmetin görüşü) arasında olan müşterek noktaları bulup birbirine tatbik etmen şöyle caiz olabilir ki: كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyeti dünyanın Manzûme-i Şemsiyye ile beraber, ilk evvel yaradılışlarında, kudret eli basit bir maddeden, yani "esir" maddesinden yoğurmuş olduğu bir hamur vaziyetinde olmuş olmaları mümkün görünmektedir.. Ve o cevherenin veya esirden olan o maddenin sair mevcudata göre, akıcı bir su gibi olup aralarında cereyan edip akarak içlerine nüfuz eylemiş ve etmektedir. Aynı zamanda وَ كَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ âyeti de, şu su gibi olan maddeye işaret etmektedir. Esir maddesi ise, yaratıldıktan sonra, Sani-i Hakimin tecellisine ilk merkez olmuş maddedir. Yani, evvela Esiri halketmiş, sonra Cevahir-i Ferde veya atom haline getirmiş. Daha sonra, esir zerrelerinin bir kısmını kesifleştirmiş; sonra da o kesifleştirilmiş kümelerden "yedi meskûn küre"leri halk eylemiş; o yedi kürelerden birisi işte dünyamızdır... Ve sonra, kesafet ve katılığına nazaran dünyamızın, sair gök cisimlerinin hepsinden önce kabuk bağlıyarak sertleştirilmiş olduğunu ve şu anda bir çok semavî cisimlerin ateşli mayi' halinde bırakılmaları ile; acele ve öncelikle dünyamızın kabuk elbisesine büründürülmüş olduğu ve uzun zamandan beri hayata menşe' olarak devam edip gelmiş olması; onun -bu nokta ve bu cihetlerinden dolayı -hilkat ve teşekkülü semavatın yaradılışından evvel olmuş olduğunu gösteriyor. Amma onun, nev-i beşerin yaşamasına elverişli hale getirilmesi ve insan hayatına yararlı olacak işlerinin tekemmülü ve düzlenmesi ve düzenlenmesi, yani: Bast edilip yayılma işi, semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu için; bu cihetten semavat ondan önce halk edilmiştir denilebilir. İşte mezkûr üç âyet, bu üç noktalara da bakmaktadırlar.

Bu meselenin ikinci bir cevabı:

Bil ki: Kur'an-ı Hakîmin bu gibi mevzu' ve meseleleri dile getirmesinden maksadı; hilkat ve yaradılışın tarihçesi dersini vermek değildir. Belki o Kur'an, nazil olmuş; tâ ki Sani-i Hakimin marifetini ders versin!.. Bununla beraber bu ma’nâda iki makam vardır.

Birinci makam: Bu mesele; ni'metin, lütfün ve merhametin ve delilin zuhur keyfiyetinin beyanı makamında ele alındığında; dünyanın evvel halk edilmiş olduğunu., amma

İkinci makam: Ki, azamet, izzet ve kudretin delilleri noktasında ele alındığında ise, semavatın evvel yaratıldığını gösteriyor.

Sonra ثُمَّ kelimesi, terahî-i zatî için (yani, irsal eyleme, serbest bırakma.. Ve sonra yukarıdan aşağıya sarkma) olabildiği gibi; bazen de, merdivenin basamakları gibi tertible tefekkürlerin mertebeleri de olabiliyor. O halde ثُمَّ اسْتَوَى nın bir ma'nâsı: "Biliniz.. Ve tefekkür ediniz., ve düşününüz ki; O, yani Zat-i Hak Tealâ, Arş-ı rûbûbiyetinde istiva eyliyerek tasarruf eylemektedir.

3.Mesele[]

سَبْعَ hakkındadır.

Ey aziz bilmiş ol ki: Eski hikmet (felsefe ve feylesoflar) semavatın dokuz olduğuna kaildir. Onun ehli, bunu acib bir surette tasavvur ve tasvir eylemişlerdir. Hem o hikmetin şu nazariyesi asırlarca nev-i beşerin zihnini istila etmişti. Hatta bir çok müfessirler âyatın zevahirini onların mezhebine imale ettirmeye muztar kalmışlardır. Fakat yeni hikmet ise; yıldızların feza içinde ve boşlukta muallak (asılı) olduklarına kail olup, adeta semavatın vücûdunu inkar ediyorlar gibidirler. Bu iki hikmetten evvelkisi ifrat, diğeri ise tefrit etmiştir.

Amma Şeriat-ı Garra-i İslâmiyye ise, hükmetmiş ve etmektedir ki: Sani-i Hakim (Celle Celalühû) semavatı (bir deniz gibi) halk eyliyerek, yıldızları onun içinde balıklar gibi yüzer kılmıştır. Hadis dahi delalet ediyor ki; "Semavat mevc-i mekfuftur." ([4]) Yani, deniz gibi dalgalandıktan sonra karardade olup, köpük bağlamış vaziyettedir. İşte bu hak ve sadık mezhebin tahkiki, gelen altı mukaddemelerin içerisindedir.

Âlî ve Hak ve müskit bir tahkikdir. -Müellif-

Birincisi: Fence ve hikmetçe sabit olmuştur ki; şu geniş fezay-ı alem "Esir" ile doludur.

İkincisi: Ecram-ı ulviyye kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet gibi kuvvetlerinin naşiri ve nâkili (taşıyıcısı) olan bir madde, feza içinde mevcud olup, her yeri doldurmuşdur.

Üçüncüsü: Esir maddesi -sair maddeler gibi- esir kalmakla beraber, muhtelif teşekkülleri ve ayrı ayrı ve değişik çeşitleri vardır. Mesela: Suyun teşekkülatı, yani teşkilata başladığı vakit buhar, su ve buz gibi kısımlara ayrılması gibi...

Dördüncüsü: Ecram-ı ulviyyede im’an-ı nazar yapılırsa, tabakalarında muhalefet görülecektir. Görmez misin ki; bulutlu ince bir küme gibi görünen "Kehkeşan" adlı "nehr-i sema" (Samanyolu) milyonlarla yıldızların oturum tutmuş mekânıdır. İşte o yıldızların, içinde in'ikad etmiş oldukları esir'in, yani esiri kendi içine almış fezanın sureti, elbette sabit yıldızların bulundukları tabakaya muhalifdir, değişiktir. Hem yine, bir hads-i sadıkla o suret, Manzume-i Şemsiyye tabakaları ile de muhalefet içerisindedir.. Ve hakeza, tâ ayrı ayrı yedi manzumelere gidinceye kadar böyledir.

Beşincisi: Hads ve istikra' ile sabit olmuştur ki; bir maddede teşkil ve tanzim ve tesviye başladığı zaman, ondan birbirine muhalif tabakalar doğar. Mesela: Kül'ün, kömürün ve elmasın ondan tevellüd eylediği maden gibi...Ve mesela, ateşde teşkilat düşse; alev, kor ve duhanın birbirinden çıkıp ayrılması gibi... Veya, müvellidül-ma müvellidül-humuûza ile (oksijen, hidrojenle) mecz edildiğinde, ondan su, buz ve buharın teşekkül eylemesi gibi...

Altıncısı: Buraya kadar zikredilmiş bütün bu emareler, semavatın taaddüdüne katiyyen delalet etmektedirler. Şari'-i sadık dahi "semavat yedidir" diye ferman eyler. O halde elbetteki yedidir. Hem yedi, yetmiş, yediyüz gibi tabirler, Arab üslûbunda kesreti ifadede kullanılır.

(Güzel bir teşrihdir -Müellif-)

Velhasıl: Sani-i Hakîm (C.C.) esir maddesinden yedi semavatı halkeyliyerek, acib ve dakik bir nizam ile onu tesviye ve tanzim eylemiş... yıldızları da onda zer'eyleyip ekmiştir... Ve tabakaları arasında da muhalefet ve değişiklikler bırakmıştır.

Ey aziz, bilesin ki: Sen Kur'an-ı Hakîmin hitablarının ve maânîlerinin genişliğinde ve bütün insan tabakalarının -en âmî avamdan, ehass-ı havassa kadar- hepisinin anlayışlarına göre müraat eylemesindeki üslûbunda tefekkür eylediğin zaman; acib bir emri, bir şeyi görürsün mesela:

İnsanlardan bazıları (1) سَبْعَ سَموَاتٍ ni, hava-i nesimînin tabakaları olarak fehmeder.

Bazılarıda (2) bu tabirden: Arzımızı kuşatan ve dünyamızın arkadaşları ve içlerinde zihayatların yaşayabileceği sair küreleri de ihata eyliyen hava-i nesîminin kürelerini fehmeder..

Ve bazıları, (3) o tabirden, cumhurca bilinen "Seba-i Seyyare" denilen yıldızları fehmeder.

Daha diğer bir kısımda (4) bu lafızdan; Manzume-i Şemsiyye dairesi içerisinde olarak esir maddesinin yedi tabakasını anlar..

Ve bazılarıda, (5) bu سَبْعَ lafzından; bizim şu meşhud Manzûme-i Şemsiyemizle beraber, yedi tane manzumelerin var olduğunu fehmeyler. Daha başka bir kısım da, bu kelimeden; teşkilatlandırıldığında -az üste geçtiği üzere- esir maddesinin yedi tabakaya ayrıldığını anlar. Daha başka (6) taifesi de, bu ta'birden; şu güneş lambaları ve sabit yıldız misbahlarıyla tezyin edilmiş tarzda görünen bütün semavatı tek bir sema sayarak, bunu da: "Dünya semasıdır" deyip; daha onun fevkinde ve ötesinde ve görünmeyen altı kat semavat daha vardır diye anlar. Amma yüksek bir tabaka-i insaniyye ise, bu tabirden yedi kat semavatın yalnız âlem-i şehadete münhasır olmayıp, belki dünyevî, uhrevî ve gaybî gibi alemlerdeki ayrı ayrı hilkat tabakalarını tasavvur eyler. Demekki; herbir tabaka-i insaniyye isti'dadı kadarıyla feyz-i Kur'andan istifade eyleyebiliyor.. Ve onun sofrasından hissesini alabiliyor. Evet, Kur'an-ı Hakîm, bütün bu görüş ve anlayışlara muhit ve müştemil bulunmaktadır.

Cümleler arasındaki münasebet[]

Şimdi âyetin cümlelerinin tahliline bakıyoruz.

İşte âyetin şu birinci cümlesi: هُوَ الَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا nın nazm ve dizilişi "Beş vecih" iledir.

Birinci Vecih: Bundan önceki âyet, hayat ve vucûd ni'metine dair olan keyfiyete işaret eylemiş., bu âyet ise, beka ni'metine ve onun sebeblerine işaret etmektedir.

İkinci Vecih: Vaktâ ki evelki âyet, beşer için en yüksek mertebeyi, yani Hak Tealaya rücû' mertebesini isbat eyledi. Sami'in zihni hemen sual sormak üzere intibaha geldi ve sordu: "Şu zelil insanın bu yüksek mertebeye ve âlî dereceye istidadı nereden?. Olsa olsa, belki Allah u Tealanın fazlı ve cezbiyle olabilir?.

İşte sanki şu هُوَ الَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا âyet cümlesi o suale cevab vererek diyor ki: "Evet, bütün dünya'yı musahhar ettiği beşerin, Hâlıkı yanında pek azim bir mevkii vardır."

Üçüncü Vecih: Bundan evvelki âyet, vakta beşer için haşir ve kıyametin olacağına işaret eyledi. Dinleyici yine sual sormak hazırlığı yaparak dedi: "Beşerin ne gibi bir ehemmiyeti, kıymeti var ki; kıyamet onun için kopsun.. Ve saadetine yol açılması için şu alem harap edilsin, yıkılsın?" İşte bu suale karşı da, üstteki âyet cümlesi cevaben dedi ki "o ki, yeryüzündekilerin tamamı istifadesine müheyya edilmiş.. Ve bütün kâinat nevileri musahhar kılınmış olan bu insanın elbette azim bir ehemmiyeti vardır. Hem bu vaziyetiyle hilkatin gaye ve neticesi beşer olduğuna da işaret edilmiş oluyor.

Dördüncü Vecih: Önceki âyet اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ile; vasıtaların ref edilip, merci'iyetin münhasıran ve yalnız Allah'a olacağına işaret eylemiştir. Halbuki, dünyada insanın pek çok mercileri vardır. İşte bu istifhama karşı âyetin bu cümlesi der ki: Evet o gün; sebepler, vasıtalar Kudret elinin tasarrufu üstünden şeffaflaştırılacak, altında yalnız Allanın tasarrufu görünecek ve gösterilecektir. Bununla beraber dünyada dahi hakikî merci', yine ancak Allah'tır. Vasıtaların dünyada zâhiren araya girmesi, bir takım hikmetler içindir. Yoksa insanın muhtaç bulunduğu bütün herşeyini halk eyleyip veren yine ancak Hak Tealadır.

Beşinci Vecih: Önceki âyet, vaktaki saadet-i ebediyeye işaret eyledi.. Bu âyet ise, fazl-ı İlahînin o saadetten önce olduğuna işaret eylemiştir, ki o saadeti de istilzam eden yine ancak o fazl-ı Rahmanîdir. Yani yer yüzündeki her şey, kendisine ihsan edilmiş olan insanın, saadet-i ebediye dahi ona verileceği muhakkaktır, şeksizdir ve bu insan ona müstahaktır.

Amma ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ cümlesinin nazm, irtibat ve dizilişi ise, "dört vecih" iledir:

Birincisi: Sema, yerin refikasıdır, arkadaşıdır. Hiçbir kimse bulunmaz ki; yeri tasavvur ettiği zaman, zihninde semayı dahi hatırlamış olmasın.

İkincisi: Semanın tanzim ve tertibi, beşerin yer yüzündeki nimetlerden istifadesini tekmil ve tamamlamak içindir.

Üçüncüsü: Evvelki cümle, ihsan ve fazi delillerine işaret eyledi. Bu cümle de, azamet ve kudretin delillerine işaret eylemektedir.

Dördüncüsü: Şu ثُمَّ اسْتَوَى اِلَى السَّمَاءِ cümlesi işaret ediyor ki; beşerin faydalandığı nimetler ve sair eşya, yeryüzündekilere münhasır değildir, belki sema dahi onun istifadesine musahhardır. (çünki kâinatın enva-ı mevcudatı birbirine yardımcı ve birbirlerinin tamamlayıcısı olmaları ile, beşer için semavat aleminde dahi başka istifade cihetlerine işaret vardır demektir.)

Amma فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَمَوَاتٍ cümlesinin nazm ve dizilişi ise "üç vecihledir.

Birinci Vechi: Bu cümlenin üstteki cümle ile olan irtibatı فَيَكُونُ nun كُنْ ile olan bağı gibidir.

İkinci Vechi: Yine bu cümlenin üstteki cümle ile olan rabtı, bağlantısı; kudret taallukunun, irade taalluku ile olan rabtı mesabesindedir.

Üçüncü Vechi: Yine bu cümlenin üstteki cümle ile rabtı, neticenin mukaddeme ile olan bağı gibidir.

Amma وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ cümlesinin nazmı da "iki vech" iledir.

Birincisi: Bu cümle, sabık cümlenin tanzimine, dizilişine bir "delil-i limmî" dir. Nasılki sabık cümle tanzimi de bu cümleye "delil-i innî" idi. Zira ittisak, (beraberlik içinde olmak) ve intizam, kâmil bir ilmin vücûduna delalet ederler. Nasılki ilim de intizamı ifade eder, gösterir.

İkincisi: Üstteki cümle kâmil bir kudrete delalet ediyor. Bu cümle ise, şamil bir ilme delildir.

Cümle 1: Odur ki yarattı size...[]

Şimdi cümle-cümle âyet heyetlerinin nazm ve diziliş keyfiyetine geçiyoruz:([5])

İşte, evvelki cümlede istinaf vardır... Ve her iki cüz'ün tarifleri bulunmaktadır. (Yani kelam, iki cüzden ibaret olduğu, bu cüzler de mübteda ve haber olduğu için,) bu ikisinin muarref olarak gelmeleri vardır. Ve içinde haberin muarrefliği mevcuddur.. ve لَكُمْ ün ل "lam"ı ve bu لَكُمْ nün takdimi, başa alınması vardır.. Ve فِى lafzı., ve جَمِيعًا kelimesi bulunmaktadır.

Tefsir ve İzah:

1-İstinaf meselesi: Bu istinaf, mukadder bazı sualler ve bunların cevablarına işarettir ki, هُوَ الَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا cümlesinin dizilişindeki beş çeşit vecihlerinde buna dikkat çekilmiştir.

2-Her iki cüz'ün tarifi ([6]) (muarrefliği) tevhid ve haşre işarettir ki, bundan evvelki âyetin sonunda olan ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ deki اِلَيْهِ sinin takdimindeki hasrın delilidir.

3-Haberin tarifi: Yani, haberin ta'rifini خَلَقَ ile yapması, (yani şerh ve tafsil getirmemesi) ise, hükmün zâhir ve aşikar olduğuna işaret içindir. (yani هُوَ الَّذِى mübteda olarak "o ki..." ma’nâsındadır. Onun haberi de خَلَقَ dir.

4- لَكُمْ deki menfaat ل "lam"ı ise, (yani aleyhe değil, lehe bakan "lam-ı menfaat" işarettir ki; eşyada asıl olan "ibaha" dir. Yani mübahlık umumî olup, ancak bazı şeylerde hakkı ve masumiyeti korumak için "haramlık" araya girmiş, arız olmuştur. Mesela: Başkasının malını yemek.. Veya hürmet için, insan etinin haramiyeti.. Veya zararlı, tehlikeli olduğu için zehiri yutmak haramlığı.. Yahud da kerih ve gayr-ı tahir görülen başkasının balgamı., ya da necis ve zararlı olduğu için ölü hayvanın eti gibi şeyler haram kılınmıştır.

Hem yine bu لَكُمْ deki menfaat lamı remzediyor ki; her bir şeyde menfaatin varlığı mevzu-u bahistir. Beşer için velevki bir çok menfaat cihetlerinden yalnız bir cihetiyle de olsa, her şeyde bir istifadesi vardır. Bunun da birçok nev'ilerinden yalnız bir nev' ile de olsa, isterse en hakir şeylerde olsun bir istifadesi, hatta hiç olmazsa bir ibret nazarı ile faydalanması vardır.

Hem yine bu "lam-ı menfaat", îma ediyor ki: Yerin cevfinde ve altında rahmetin bir çok hazineleri meknuz olup, müstakbelde gelecek insanları beklemektedirler.

5- لَكُمْ ün takdimi işarettir ki; yer yüzündeki bütün eşyadan beşerin istifade ciheti, bütün gayelerin en önde geleni ve üstünü ve en birincisidir.

6- عَلَى اْلاَرْضِ yerine مَا فِى اْلاَرْضِ yi, getirmesi; insan için menfaatların, yararlı şeylerin ekserisi yerin altında, kürenin karnında olduğuna işarettir. Aynı zamanda, insanları yerin cevfinde olan hazineleri taharrî eylemesine teşcii' ima etmektedir. Bu ise, yerin altında ve içindeki madenlerin ve maddelerinin istifadesinde beşerin birden değil, yavaş yavaş ilerliyeceğine de delalet etmektedir. Yani: Yerin, toprağın içinde daha bir çok başka maddeler ve unsurların olabileceğine; ve bu maddeler ve madenler, müstakbel ehlinin omuzundan hayat tekâlifinin zorlukları olan gıda ve saire gibi mühim işlerini hafifletecek imkanları gösterir.

7- Cümlenin sonunda gelen جَمِيعًا lafzı ise, bazı şeyler hakkında bir kısım insanların abesiyet, fuzûlîlik tevehhümlerini red etmek içindir.

Cümle 2: Sonra semaya yöneldi[]

Amma âyetin ikinci cümlesi başındaki ثُمَّ ise, ([7]) yerin, dünya küresinin yaradılışından, tâ semavatın tanzimine kadar Allahü Tealanın kudretiyle göstermiş olduğu icadları olan silsile-i ef’al ve şuunatına işarettir. Aynı zamanda dünyanın, Küre-i Arzın yaradılışından sonra, nev-i beşerin menfaatlarının tanzim rütbesi, yani sıra ve tertibi, terahî ile yavaş yavaş ve serbest bir tarzda geniş zamana yayılıp bırakıldığına da remizdir. Ve keza, ثُمَّ den fehmediliyor ki, beşerin istifade edeceği menfaatların birden değil, tehirli ve peyderpey olacağına îmadır.

Amma اِسْتَوَى kelamı ise, içinde bir îcaz vardır. Yani, öz konuşmak, az kelimelerle çok ma’nâlar ifade etmek vardır. Yani îcazlı ma’nâlardan birisi: "Semanın tesviyesini murad eyledi" ([8]) ve daha benzeri ma’nâlar... Keza اِسْتَوَى da bir mecaz da vardır, şöyle ki, bir şeyi kasdederek o hedef istikametine doğru giderken, sağa-sola bakmadan yürüyenin misâlini andırmaktadır.

Ve اِلَى السَّمَاءِ ise: "Sema'nın maddesi ve cihetine doğru" demektir.

Cümle 3: Yedi kat olarak tesviye etti[]

Amma فَسَوَّيهُنَّ nin başındaki ف ise, iki taraf ve iki cihet ma’nâsındadır. Bir ciheti: Fer'lendirme, dallandırmadır. Eğer dallandırma, şubelendirme cihetine nazaran olursa, yani o ma’nâ ile ele alınırsa: فَيَكُونُ nün كُنْ e terettübü gibi olur. Ya da, kudretin taalluku, iradenin taallukuna..

Ve kazanın kadere taallukuna benzer bir terettüb gibi olur. Amma eğer ف nin takibçi hasiyeti cihetine kıyas edip bakılırsa; o vaziyette şöyle bir mukadder cümleye ima etmiş olur:

وَ نَوَّعَهَا وَ نَظَّمَهَا وَ دَبَّرَ اْلاَمْرَ بَيْنَهَا فَسَوَّيهُنَّ

Yani: "Semayı nevilere ayırdıktan ve çeşitli teşkilatlara mazhar ettikten ve tanzimatını icra için tedbir emrini aralarına vaz' eyledikten sonra, tesviye eylemiştir" ma’nâsını da ifade edebilir.

Amma سَوَّى kelimesinin ma’nâsı ise; "Semavatı muntazaman halk eyleyip, herbirisini birbirlerine müsavîce tesviye eyledi.

Amma هُنَّ ise, semavatın maddeleri birkaç nevi' olduğuna îma eder.

سَبْعَ ise, kesreti tazammun edip ifade etmekle beraber, Allah'ın yedi sıfatıyla (sıfat-ı seb'a) olan münasebetine; ve dünyanın teşekkülatındaki yedi devir ve zamanlarla da münâsebettar olduğuna işaret eylemektedir.

Ve سَمَوَاتٍ ise, "o semavat ki; çok parlak ve bir çoğunun adları bilinmeyen çok kesretli nuranî azim kevkeb çiçeklerinin bağçesi ve seyyare balıklarının denizi ve hadsiz yıldızların tohum ve danelerinin ekildiği tarlası..." demektir.

Cümle 4: O herşeyi bilendir[]

Amma وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ cümlesine gelince; bil ki: Cümlenin başında gelen ve bir münasebeti gözleyen ve iktiza eyleyen "vav-ı atıf ise, şöyle işaret veriyor ki: "O Allah-ı Zülcelal her şeye kadirdir. Öyle ise şu azim ecramın Hâlıkı ancak odur.O halde o, herşeyi bilendir. Öyleyse o, semavatta ve yıldızlarında ittikan-ı sanat ile tasarruf eyleyen ve iş gören bir Nazzamdır, çok iyi bir tanzimcidir.

Amma بِكُلِّ deki "ba-i ilsak" tabir edilen ulaştırıcı, bitiştirici ve yapıştırıcı ب ise, ma'lumdan ilmin adem-i infikâkine, yani kopmamazlıgına işarettir.

[Dakik bir nüktedir -Müellif-]

Amma كُلِّ lafzı ise, şunu ifade eder ki: O küll, öyle âmm ve öyle herşeyi muhittir ki; bazısının haslık ve istisnalığını kabul etmez bir küll dür. Yani ki: مَا مِنْ عَامٍ اِلاَّ وَقَدْ خُصَّ مِنهُ الْبَعْضُ (Hiçbir âmm yoktur ki, içinden bazıları hususiyet kesb ederek haricinde kalmış olmasın.) Kaidesine dahil bir küll cinsinden değildir. Yoksa, şu mezkûr amm kaidesi buraya tatbiki takdirinde, "Cezr-ül esamm- ül kelamî" denilen mugalatanın misâli gibi olur ki; doğruyu da söylese, kendini tekzib etmiş olur.

شَيْءٍ lafzı ise, şaî ve meşiîyi tazammun eden bir ammdır. Yani irade eden ve edilen aynı bir ve beraberdirler ki; birbirinden ayrı bakıldığında, var olması mümteni' gibi olup, "bu onunla olmazsa, öbürü ile de hiç olmayacaktır" gibi ma’nâları ifade eyler.

Ve عَلِيمٌ ise; "o, öyle bir zattır ki; ilim onun bir zarurî lazımı olarak ona sabittir. Yani ilim, ona zatî bir lazım olmuştur."

Önceki Risale: Bakara 28: Yeniden Yaratılışİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 30: Hilafet-i İnsaniye: Sonraki Risale

  1. Bu iki zat, (Habib ve Ali) Hazret-i Müellifin Van'daki "Horhor" medresesinin talebelerindendir. Bunlardan "Habib" ismindeki zat, İşarat-ül İ'caz eserinin ilk katibi Şehid Molla Habib olup, Birinci Cihan Harbinde 1916 başlarında, Gevaş kazasında Ruslarla çarpışırken şehid düşmüştür. Ali ismindeki zat ise, Üstadı Bediüzzamanla birlikte gönüllü olarak harbe iştirak etmiş, o da esir düşmüş, nihâyet kendi eceliyle 1968 de Van'da vefat eyliyen Çoravanisli Ali Çavuş'tur. Rahimehümellah.-Mütercim-
  2. Arab üslûbunda (Zeyd, Amr, Bekr ve Zeyneb) isimleri bilhassa fıkıh ve feraizdeki taksimat ve ta'rifatta kullanılır. Zeyd denince mesela, herhangi bir kimse demektir.-Mütercim-
  3. Me'hazlar için bak: Risale-i Nur'un Kudsî Kaynaklan -Badıllı- 2. Baskı sh: 434, sıra no: 141-Mütercim-
  4. Hadisin mehazları için bak: Müsned-i Ahmed 2/370, Tirmizi rakam: 3298 ve daha bir çok kaynaklar için: R.N.K. -A. Badıllı- 2. baskı, s: 331, sıra no: 137 -Mütercim-
  5. Not: Merhum Molla Abdülmecid, şu âyetin bu cümlesini, "sarf ve nahv" ilmine göre ve kendi ilmî iradesine dayanarak tercüme değil, uzunca bir şerh ve tefsir yapmıştır. O tefsiri ile, eserin Arabî metni arasında nerede ise, bir münasebet gözükmüyor gibidir. Bu fakir, Arabî metnini aynen tercüme etmeye çalıştım.Dolayısiyle her iki tercüme arasında farklar göze çarpacaktır, arz eylerim. -Mütercim-
  6. Merhum Molla Abdülmecid: ( هُوَ mübtedasıyla خَلَقَ لَكُمْ un haberi arasında köprü vazifesini gören ve اَلَّذِى sılasiyle birlikte olan haberdir) demiş... "iki cüz'ü" de mübteda ile haber şeklinde tarif etmiştir ki, güzel ifade eylemişlerdir. Lâkin bir sahife kadar sonra bir münasebetle buna dair bir notum olacaktır ki, her iki cüz'ün bir başka ma’nâsıyla beyanı gelecektir.-Mütercim-
  7. Burada, bir sahife kadar evvelde tarafımdan hal edilmemiş, şimdi ثُمَّ lafzı ile hatıra gelen bir hususu kaydetmek istiyorum. Şöyle ki: "İki cüz'ün tarifi" diye olan mesele, âyetin iki cümlesinin ayrı ayrı iki çeşit ef’âl-i İlahiye silsilelerini murad ettiğine, benim için hususî bir kanaat getirmiş. Bende kaydettim. -Mütercim-
  8. اِسْتَوَى sözü, eğer اِلَى harfi beraber olmazsa, lügatçe zâhir ma’nâsı: "İstiva eyledi, kurulup oturdu." olur.-Mütercim-
Advertisement