Yenişehir Wiki
Advertisement
Yenişehir Wiki
80.680
pages

D. {{Alıntı|konum=sağ|{{RNK}}|10px|30px}}
<div style="font-size:150%;">'''Büyük Punto'''</div> Şablon:Risale bakınız


Arapça font problemi

Risale
Risale:Risale
Risale:Risale-i Nur
Risale: Mukaddime (Muhakemat)
Risale:Lemeat (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Makaleler (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Lemeat'tan (Kastamonu)
Risale:Teşhis-ül İllet (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Divan-ı Harb-i Örfi (Asar-ı Bediiyye)
Risale:İşarat-ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz
Risale:Hakikat Çekirdekleri (Mektubat)
Risale:Hakikat Çekirdekleri (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Hakikat Çekirdekleri (2) (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Tarihçe-i Hayatın Zeyli (Asar-ı Bediiyye)
Risale
Risale:Hutbe-i Şamiye
Risale:Hutbe-i Şamiye (Asar-ı Bediiyye)

RNK : Risale-i Nur Külliyatı’ndan
Kuran:Kur'an .
Risale:Evrad .
Risale:33 Hadis .
Risale:Hazret-i Üstadın Tashih ve Tasarrufları Hakkında (Asar-ı Bediiyye) Risale:Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap (Asar-ı Bediiyye)
Tüm risaleler :Risale:Risale-i Nur : Evrad
Büyük boy kitaplar: Sözler - Mektubat - Lem'alar - Şuâlar - Tarihçe-i Hayat - İşarat-ül İ'caz - Mesnevi-i Nuriye - Asâ-yı Musa - Barla Lahikası - Kastamonu Lahikası - Emirdağ Lahikası-1 ve Emirdağ Lahikası-2 -Sikke-i Tasdik-i Gaybi
Mesnevi-i Nuriye *İ’tizar *Mukaddime *Lem'alar Risalesi *Reşhalar *Lasiyyemalar *Katre *Hubab *Habbe *Zühre *Zerre *Şemme Risalesi *Onuncu Risale *Şule *Nokta *Münderecat Hakkında *Fihrist
Orta boy kitaplar:Muhakemat - İman ve Küfür Muvazeneleri
Küçük boy kitaplar: Âyet-ül Kübrâ - Bediüzzaman Cevap Veriyor - Divan-ı Harb-i Örfî - Elhüccet-üz Zehrâ - Ene ve Zerre Risalesi - Esma-i Sitte - Gençlik Rehberi - Hakikat Nurları - Hanımlar Rehberi - Hastalar Risalesi - Haşir Risalesi - Hizmet Rehberi - Hutbe-i Şamiye - İçtihad Risalesi - İhlas Risalesi - İhtiyarlar Risalesi - İman Hakikatleri - Konferans - Küçük Sözler - Lâtif Nükteler - Meyve Risalesi - Miftâh-ul İman - Mi'rac ve Şakk-ı Kamer Risaleleri - Mirkat-üs Sünnet - Mu'cizât-ı Ahmediye - Mu'cizât-ı Kur'aniye - Münâcât - Münazarat - Nur Aleminin Bir Anahtarı - Nur Çeşmesi - Nur'un İlk Kapısı - Otuz Üç Pencere - Rahmet ve Şefkat İlaçları - Ramazan-İktisat-Şükür Risaleleri - Sünuhat-Tulûat-İşârât - Sünuhat - Tulûat - İşârât Sünuhat - Tulûat - İşârât Tabiat Risalesi - Uhuvvet Risalesi - Üstad Hz.'nin Hulusi Ağabeye Gönderdiği Mektuplar - Üstad Hazretlerinin Mehmet Kayalar Ağabeye Gönderdiği Mektuplar Yirmi Üçüncü Söz - Zühret-ün Nur
Diğer risaleler ve parçalar: Âsâr-ı Bedîiyye - Tılsımlar - Sirac-ün Nur (*3. Şua (Münacat Risalesi) 25. Lem'a (Hastalar Risalesi) 25. Lem'a'nın Zeyli 17. Mektub (Çocuk Taziyenamesi) 26. Lem'a (İhtiyarlar Risalesi) 26. Lem'a'nın Zeyli 21. Mektub 4. Şua (Ayet-i Hasbiye Risalesi) 13. Lem'a (Hikmet-ül İstiaze Risalesi) 33. Mektup (Aynı Zamanda 33. Söz Pencereler Risalesi) Eski Said'in Yeni Said'e İnkılabı Zamanındaki Hazin Münacatı 12. Şua (Denizli Müdafaanamesi) 5. Şua Hasan Feyzi'nin Manzumesi)- Fihrist Risalesi - Zülfikâr - Ta'likât #Kızıl İcaz #Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Abdurrahman) #28. Mektup'un 6. Meselesi (Vehhabi meselesi) #18. Lem'a #Şualar, 14. Şua, Hata-Savab Cedveli #Maidet-ül Kur'an (Tılsımlar Mecmuasının Zeyli) #Hazinet-ül Bürhan (Tılsımlar Mecmuasının Zeyli) #İnna A'tayna'nın Sırrı #Gayrı Münteşir (Neşredilmemiş) Kısımlar *Gayrı Münteşir Mektuplar *Risalelerden Gayrı Münteşir Kısımlar *Barla Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Kastamonu Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Emirdağ-1 Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Emirdağ-2 Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Denizli Hapsinden Gayrı Münteşir Kısımlar *Afyon Hapsinden Gayrı Münteşir Kısımlar #Risale:Müdafaat Üstad Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaaları ve Resmi Makamlara Dilekçeleri *Birinci Millet Meclisinde Neşredilen Beyanname *Barla ve Isparta Hayatı (1926-1934) *Eskişehir Mahkemesi (1935) *Isparta ve Denizli Mahkemesi (1944) *Denizli Mahkemesi Talebe Müdafaaları *Emirdağ Hayatı (Denizli Hapsinden Sonra) *Afyon Mahkemesi (1948 - 1949) *Afyon Mahkemesi Talebe Müdafaaları *Afyon Mahkemesi Kararnamesi *Temyiz Mahkemesi *Temyiz Mahkemesi Talebe Müdafaaları *Emirdağ Hayatı (Afyon Hapsinden Sonra) *Urfa Ehl-i Vukufuna Cevap (1951) *Gençlik Rehberi Mahkemesi (1952) *Samsun Mahkemesi (1952 *Isparta Mahkemesi (1956) *Emirdağ Hayatı (Isparta Mahkemesinden Sonra) *Diğer Talebe Müdafaaları
#İşarat-ül İ'caz (A. Badıllı Tercümesi) İşarat-ül İ'caz اشارات الاعجاز فى مظانّ الايجاز İşarat-ul İ'caz KUR'AN'IN ÎCÂZ YERLERİNDEKİ İ'CÂZ İŞARETLERİ *Mütercimin İzahları *Mukaddeme *Fatiha Suresi Tefsiri *Bakara 1: Huruf-u Mukattaa *Bakara 2: Kur'anın Hidayeti ve Şüphesizliği *Bakara 3: Allaha İman - Namaz - Zekat *Bakara 4: Kitaplara ve Ahirete İman *Bakara 5: Müminlerin Hidayeti ve Felahı *Bakara 6: Küfrün Mahiyeti *Bakara 7: Kalplerin Mühürlenmesi *Bakara 8: Münafıklar Bahsi *Bakara 9-10: Münafıkların Aldatması *Bakara 11-12: Münafıkların Fesad Çıkarması *Bakara 13: Münafıkların İmanda İkiyüzlülüğü *Bakara 14-15: Münafıkların Müminlerle Alay Etmesi *Bakara 16: Hidayeti Verip Dalaleti Satın Almaları *Bakara 17-18: Münafıklar Hakkında Ateş Temsili *Bakara 19-20: Münafıklar Hakkında Yağmur Temsili *Bakara 21-22: İbadet ve Tevhid Bahsi *Bakara 23-24: Nübüvvet Bahsi *Bakara 25: Cennet Bahsi *Bakara 26-27: Temsil Bahsi *Bakara 28: Yeniden Yaratılış *Bakara 29: Yedi Kat Sema Bahsi *Bakara 30: Hilafet-i İnsaniye *Bakara 31-33: Talim-i Esma *İstikbalin Hâkim-i Mutlakı Kur'andır
#Mesnevi-i Nuriye (A. Badıllı Tercümesi) Risale-i Nur Külliyatından Mesnevî-i Nuriye (Türkçe Tercümesi) Müellifi Bediüzzaman Said-i Nursî Mütercim: Abdülkadir Badıllı Tenbih: (Mesnevî-i Nuriye) ismi, Türkçe tercümesine Hz. Üstad tarafından konulmuştur. Arapça ismi her ne kadar "El-Mesneviyy-ül Arabiyy-ün Nurî'dir. İsim, ism-i müzekker olduğundan, Mesnevî'den sonra (Nuriye) değil, (Nurî) gelmesi lâzımdır. Fakat bu sıfat Türkçe telaffuzunda ağır ve nâmüsta'mel bir sıfat olduğu gibi; "El-Mesneviyy-ül Arabî Li-r Resail-in Nuriye" yani, "Nur Risalelerinin Arabî Mesnevîsi" manasında dahi olduğu için, "Risale"nin müfredi veya Risalelerin cem'i için sıfat olarak Nuriye gelmesi lâzım olduğundan "Mesnevî-i Nuriye" ismi tam yerindedir. (Mütercim) *Takdimler, Mukaddeme, Tenbih, İhtar, İtizar *Lem'alar *Reşhalar *Lasiyyemalar *Katre *Katrenin Zeyli *Habab *Hababın Zeyli *Habbe *Habbenin Zeyli *Habbenin Zeylinin Zeyli *Zehre *Zehrenin Zeyli *Zerre *Şemme *14. Reşha *5. Ders *Şule *Şulenin Zeyli *Nur *Kızıl İcazdan Bazı Parçalar
#Rumuzat-ı Semaniye Bu risalenin sebeb-i telifi, Kur’ân’ın tercümesini Kur’ân yerinde camilerde okutmak olan dehşetli suikastına karşı bir nevi mukabeledir. Ziyade tafsilât ve lüzumsuz bahisler girmiş. Fakat o mücahidâne ve heyecanlı mukabelede kıymettar bir gaybî anahtarı hissedip meczubâne arattırmak içinde, lüzumsuz tafsilât ve zaif ve pek ince emareler dahi girmiş. Kalbime geldi ki: Yirmi Dokuzuncu Mektubun gayet ehemmiyetli ve lüzumlu ve parlak ve îcazlı olan Birinci Makamı, bu İkinci Makamın bütün kusûratını ve israfatını affettirir. Ben de kemâl-i sürurla şükrettim, o kusurları unuttum. *Birinci Parça: 28.Mektubun 7.Meselesinin Hatimesi *İkinci Parça: 28.Mektubun 8.Meselesi *Üçüncü Parça: 29.Mektubun 3.Kısmı *Dördüncü Parça: 29.Mektubun 4.Kısmı *Beşinci Parça: 29.Mektubun 8.Kısmı
#Tefekkürname: 29. Lem'a-yı Arabî #Arabî Münacat Risalesi: Bediüzzaman Hazretlerinin hakkında "Otuz birinci Lem'a'nın Üçüncü Şuaı olan Risale-i Münacattan Arabi bir parçadır. Gelen âyet-i uzmanın A'zamî bir tefsiridir." dediği Arapça bir münacat. #Arabi El-Hüccet-üz Zehrâ Risalesi: Bediüzzaman Hazretlerinin hakkında "Çok ehemiyetli Arabi bir risaleciktir. El hüccet-üz zehrâ risalesinden bir kısmının bir hülasasıdır" dediği Arapça bir parça. #Hizb-ül Mesnevi-ül Arabî: Bediüzzaman Hazretlerinin hakkında "Risale-i Nur'dan ehemmeyetle intişar eden Arabî Mesnevi-i Nuriye'nin içindeki kıymettar risalelerde eski Said'in yeni Said'e inkılabı zamanında dergh-ı ilahiyeye karşı münacatları, istiğfarları, tesbihatları ilm-el yakin derecesinde imanî şehadetlerinden parçalardır" dediği Arapça bir parça. #Ettefekkür-ul İmaniyyür Refi': Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiye'nin İkinci Babı olarak te'lif edilmiştir. 29. Lem'a'daki kısım ve meali için 'buraya', Şualarda geçen ve bir kısmının Abdülmecid abi tarafından yapılan tercümesi için 'buraya' bakabilirsiniz. #Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Hamza) #Kur'an Hattı Risaleler #Ayet ve Hadis Mealleri
S=Risale:Sözler . SÖZLER . Birinci Söz . İkinci Söz . Üçüncü Söz . Dördüncü Söz . Beşinci Söz . Altıncı Söz . Yedinci Söz . Sekizinci Söz . Dokuzuncu Söz . Onuncu Söz . On Birinci Söz . On İkinci Söz . On Üçüncü Söz . On Dördüncü Söz . On Beşinci Söz . On Altıncı Söz . On Yedinci Söz . On Sekizinci Söz . On Dokuzuncu Söz . Yirminci Söz . Yirmi Birinci Söz . Yirmi İkinci Söz . Yirmi Üçüncü Söz . Yirmi Dördüncü Söz . Yirmi Beşinci Söz . Yirmi Altıncı Söz . Yirmi Yedinci Söz . Yirmi Sekizinci Söz . Yirmi Dokuzuncu Söz . Otuzuncu Söz . Otuz Birinci Söz . Otuz İkinci Söz . Otuz Üçüncü Söz . Lemeat . Konferans . Fihrist
M=Risale:Mektubat . MEKTUBAT . Birinci Mektup . İkinci Mektup . Üçüncü Mektup . Dördüncü Mektup . Beşinci Mektup . Altıncı Mektup . Yedinci Mektup . Sekizinci Mektup . Dokuzuncu Mektup . Onuncu Mektup . On Birinci Mektup . On İkinci Mektup . On Üçüncü Mektup . On Dördüncü Mektup . On Beşinci Mektup . On Altıncı Mektup . On Yedinci Mektup . On Sekizinci Mektup . On Dokuzuncu Mektup . Yirminci Mektup . Yirmi Birinci Mektup . Yirmi İkinci Mektup . Yirmi Üçüncü Mektup . Yirmi Dördüncü Mektup . Yirmi Beşinci Mektup . Yirmi Altıncı Mektup . Yirmi Yedinci Mektup . Yirmi Sekizinci Mektup . Yirmi Dokuzuncu Mektup . Otuzuncu Mektup . Otuz Birinci Mektup . Otuz İkinci Mektup . Otuz Üçüncü Mektup . İşarat-ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz . Hakikat Çekirdekleri . Gönüller Fatihi Büyük Üstada . Fihriste-i Mektubat . Hakikat Işıkları . Dua
L=Risale:Lem'alar . LEM'ALAR . Birinci Lem'a . İkinci Lem'a . Üçüncü Lem'a . Dördüncü Lem'a . Beşinci Lem'a . Altıncı Lem'a . Yedinci Lem'a . Sekizinci Lem'a . Dokuzuncu Lem'a . Onuncu Lem'a . On Birinci Lem'a . On İkinci Lem'a . On Üçüncü Lem'a . On Dördüncü Lem'a . On Beşinci Lem'a . On Altıncı Lem'a .On Yedinci Lem'a . On Sekizinci Lem'a . On Dokuzuncu Lem'a . Yirminci Lem'a . Yirmi Birinci Lem'a . Yirmi İkinci Lem'a .Yirmi Üçüncü Lem'a . Yirmi Dördüncü Lem'a . Yirmi Beşinci Lem'a .Yirmi Altıncı Lem'a . Yirmi Yedinci Lem'a . Yirmi Sekizinci Lem'a .*Yirmi Dokuzuncu Lem'a . Otuzuncu Lem'a . Otuz Birinci Lem'a .Otuz İkinci Lem'a . Otuz Üçüncü Lem'a . Münâcat .Fihrist . Dua
Ş=Şualar .Risale:Şuâlar . ŞUÂLAR . İkinci Şuâ . Üçüncü Şuâ .Dördüncü Şuâ .Altıncı Şuâ . Yedinci Şuâ . Dokuzuncu Şuâ . On Birinci Şuâ . On İkinci Şuâ . On Üçüncü Şuâ . On Dördüncü Şuâ .Beşinci Şuâ . On Beşinci Şuâ . Birinci Şuâ . Sekizinci Şuâ *Yirmi Dokuzuncu Lem’a’dan İkinci Bab . Eddâî .Dua . İçindekiler
TH =Risale:Tarihçe-i Hayat . BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ TARİHÇE-İ HAYATI . Ön Söz .Giriş . İlk Hayatı . Barla Hayatı . Eskişehir Hayatı .Kastamonu Hayatı .Denizli Hayatı .Emirdağ Hayatı - Afyon Hayatı - Isparta Hayatı - Hariç Memleketler - Bedîüzzaman ve Risale-i Nur - Dua - İçindekiler
İİ. İŞARATÜ’L-İ’CAZ . Risale:İşarat-ül İ'caz . Tenbih . İfadetü’l-Meram . Kur'an'ın Tarifi . Fatiha Suresi . Bakara Suresi 1-3. âyetler . Bakara Suresi 4-5. âyetler . Bakara Suresi 6. âyet . Bakara Suresi 7. âyet . Bakara Suresi 8. âyet - Bakara Suresi 9-10. âyetler . Bakara Suresi 11-12. âyetler . Bakara Suresi 13. âyet . Bakara Suresi 14-15. âyetler . Bakara Suresi 16. âyet . Bakara Suresi 17-20. âyetler . Bakara Suresi 21-22. âyetler . Bakara Suresi 23-24. âyetler . Bakara Suresi 25. âyet Bakara Suresi 26-27. âyetler . Bakara Suresi 28. âyet Bakara Suresi 29. âyet . Bakara Suresi 30. âyet . Bakara Suresi 31-33. âyetler . Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları . Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası . Dua . Fihrist
MN= MESNEVÎ-İ NURİYE . İ’tizar . Mukaddime . Lem'alar Risalesi . Reşhalar . Lasiyyemalar . Katre . Hubab . Habbe . Zühre . Zerre . Şemme Risalesi . Onuncu Risale . Şule - Nokta . Münderecat Hakkında - Fihrist
AM=ASÂ-YI MUSA: Risale:Asa-yı Musa .Mukaddimat - Asa-yı Musa’dan Birinci Kısım - Birinci Mesele - İkinci Meselenin Bir Hülâsası - Üçüncü Mesele - Dördüncü Mesele - Beşinci Mesele - Altıncı Mesele - Yedinci Mesele - Sekizinci Meselenin Bir Hülâsası - Dokuzuncu Mesele - Onuncu Mesele - On Birinci Mesele - Asa-yı Musa’dan İkinci Kısım - Birinci Hüccet-i İmaniye - İkinci Hüccet-i İmaniye - Üçüncü Hüccet-i İmaniye - Dördüncü Hüccet-i İmaniye - Beşinci Hüccet-i İmaniye - Altıncı Hüccet-i İmaniye - Yedinci Hüccet-i İmaniye - Sekizinci Hüccet-i İmaniye - Dokuzuncu Hüccet-i İmaniye - Onuncu Hüccet-i İmaniye - On Birinci Hüccet-i İmaniye - Fihrist
BL BARLA LÂHİKASI- Risale:Barla Lahikası - : Takdim - Yedinci Risale olan Yedinci Mesele - Mukaddime - Yirmi Yedinci Mektup ve Zeylleri - Yirmi Yedinci Mektup'un Zeyli ve İkinci Kısmı - İkinci Zeyl - Yirmi Yedinci Mektup'un Üçüncü Zeyli - Yirmi Yedinci Mektup'un Üçüncü Kısmı ve Üçüncü Zeylin Nihayetidir - Mektubat'ın Üçüncü Kısmı (1) - Mektubat'ın Üçüncü Kısmı (2) - Kastamonu ve Emirdağ'da Yazılan Mektuplar
EL-2 EMİRDAĞ LÂHİKASI – 1 .Risale:Emirdağ Lahikası-1 . Yirmi Yedinci Mektup’tan Takdim - Birinci Kısım Mektuplar - İkinci Kısım Mektuplar - Üçüncü Kısım Mektuplar
EL-2 EMİRDAĞ LÂHİKASI – 2: Risale:Emirdağ Lahikası-2 . Yirmi Yedinci Mektup’tan (Emirdağ’ında ve Isparta’da Son İkametlerinde Yazılan Mektuplardır) Giriş - Birinci Kısım Mektuplar - İkinci Kısım Mektuplar - Üçüncü Kısım Mektuplar
KL Risale:Kastamonu Lahikası. Yirmi Yedinci Mektup’tan KASTAMONU LÂHİKASI: Takdim - Lemeat'tan Önceki Mektuplar - Lemeat'tan - Lemeat'tan Sonraki Mektuplar
STG SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBÎ *Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1 *Birinci Şuâ *Sekizinci Şuâ *On Sekizinci Lem'a *Yirmi Sekizinci Lem'a *Sekizinci Lem'a *Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2 *Dua

Önceki Risale: Bakara 6: Küfrün Mahiyetiİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 8: Münafıklar Bahsi: Sonraki Risale

خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَ عَلَى سَمْعِهِمْ وَ عَلَى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ[]

1. Mukaddime[]

Ey aziz bilmiş ol ki; bizim burada biraz durmamız icap ediyor, tâ ki mütekellimîn ulemasının bu ayetin ihtiva eylediği ma'nalara dair neler konuştuklarını işitmiş olalım. Zira bu ayetin (kalesi) altında İ'tizal ve Cebir ehliyle, Ehl-i Sünnet vel-Cemaat arasında büyük bir harb meydana gelmiş, ve gelmektedir. Elbette bu gibi harpler, her halde bakıp seyre-denleri durdurur ve baktırır. İşte bizim de burada -senin istifaden için- bazı esasları zikretmemizin lüzum ve münasebeti doğmuştur.

Birinci Esas: Ehl-i Sünnet vel Cemaat'in mezhebi sırat-ı müstakimdir. Ötekilerin ise, ya ifrat veya tefrittirler.

İkinci Esas: Kat'iyyen tahakkuk etmiştir ki; kâinatta müessir-i hakiki yalnız Allah ü Teâladır. Öyle ise işler, emirler, îcadlar ve esas olan umum ma'nalar, tesir noktasında başka şeylere verilemez. Öyle ise, bunları başkalara tefviz eylemek, onlara bırakmak olamaz.

Üçüncüsü Esas: Hiç şüphesizdir ki, Allahü Teala Hakîmdir. Öyle ise, sevab veya ikabın abde verilmesi boş ve abes bir iş değildir. O halde -abd için- ıztırar ve zorlama yoktur. Evet, nasıl ki Tevhid, Ehl-i İ'tizalin göğsüne (balyoz vurur gibi) vurup kovduğu gibi; Tenzih-i hakikîde, Ehl-i Cebr'in ağzına tokat vurur, tardeder.

Dördüncü Esas: Her şeyin iki ciheti vardır. Bunlardan birisi: Mülkiyet (mülklük) cihetidir ki, ayinenin sırtı, arka yüzü gibi bazen güzel, bazen çirkin olup, ayrı ayrı şekil ve suretler ona varid olurlar. İkinci cihet ise, Halıka bakan melekutiyet vechidir. Bu yüz, her şeyde, ayinenin ön yüzü gibi şeffaftır, parlaktır. Binaenaleyh, kubhun halkı kabih değildir. Çünki, eşyanın melekutiyet cihetindeki halk ve îcadları, hasendir, güzeldirler. Hem güzellikleri tekmil ettirmek için halkedilen zahiren çirkin gibi olan şeylerin yaradılışı da, bilgayr ile güzelleşirler. Öyle ise, Ehl-i İ'tizal'in safsatasına kulak asma!

Beşinci Esas: Hasıl-ı bilmasdar fiili -sarf ilminde -donuk, mahluk ve camid bir emir olup, sıfatlar ondan iştikak etmez. (Yani, onun özünden sıfatlar yapılıp alınmaz) lâkin masdar ise, meksûb, nisbî ve itibarî bir iş, bir emir olduğu için, sıfatlar ondan iştikak eder. Öyle ise, hasıl-ı bilmasdar tarzında ve onun kıyasıyla; katli halkeden Halık, katil olmaz. (Çünki; bizim kesbimiz, mübaşeretimiz, meyillenmemiz masdar olur, katil sıfatını da biz alırız) O halde sen, Ehl-i İ'tizal'i bataklıkları içersindeki oynamalarında bırak, gel!

Altıncı Esas: ([1]) Zahirî fiiller ve işler, ekseriyetle nefsin meyelanına dayanan ve birbirine ekli fiillerin neticesidir ki, "Cüz-i ihtiyarî" diye tesmiye edilir.. Ve bütün münazaa ve münakaşaların esası bunun üstünde cereyan edip dönerler.

Yedinci Esas: Cenab-ı Allanın hikmeti ve adaletiyle; irade-i külliye-i İlahiyesi, abdin cüz'î olan iradesine bakmaktadır. Şu halde ıztırar ve mecburiyet yoktur. (Yani, ister istemez bir fiili yapma ve işleme durumunda olma diye bir mecburiyet yoktur, olamaz.)

Sekizici Esas: İlim, elbetteki ma'luma tabi'dir. O halde ma'lum ilme tabi' değidir ki, devir ([2]) lazım gelsin. (Yani, ilim ile bilinen bir şeyin, hariçte vücuda gelmesinin mecburiyet ve zarureti olmaz.) Öyle ise, amel ve fiilde; malumun ölçüleri ile kadere havale ederek taallül yapılmaz. (Yani yaptığı bir işten, işlediği bir fiilden dolayı mes'uliyetin altından çıkmak ve kaçmak için bahaneler ileri sürülemez.)

Dokuzuncu Esas: Hasıl-ı bilmasdarın halkı, masdarın kesbine bakmaktadır ki, Allah'ın adetinin hikmetli cereyanı ile, Hasıl-ı bilmasdar, masdar üzerinde şart kılınmıştır. Evet, masdarın kesbinde olan nüve ve ondaki ukde-i hayatiye ise, "Meyelan" denilen şeydir. İşte şu meyelan meselesinin halledilmesiyle, mevzu'daki ukde ve düğüm de açılır.

Onuncu Esas: Tereccüh-ü bila müreccih muhaldir. (Yani bir iş, bir fiil, kendi kedine bir tercih edici olmadan, sebepsiz oluvermesi muhaldir.) Amma tercih-i bilamüreccih ise başkadır. Yani: Tercih etmeye zorlayan bir sebep bulunmadan da bir tarafı tercih eylemek caizdir ve vaki'dir. O halde, Allah ü Tealanın fiilleri bir takım garazlarla ta'lil edilemez, şaibelendirilemez. Belki olsa olsa, vaki' olan şeyde, müreccih, tercih edici Cenab-ı Hakk'ın ihtiyarıdır denilir.

On Birinci Esas: Ortada mevcûd bir emir, bir şey varsa; elbette vücuda gelebilmesi için bir müessiri, tesir sahibini gerektirir, icabettirir. Aksi halde -üstte geçtiği üzere- tereccüh-ü bila müreccih lazım gelir ki, o da muhaldir. Amma emr-i i'tibarî ise, bir tahsis edici olmaksızın da, hususileşmesi ve tahassüsü muhali lazım kılmaz.

On İkinci Esas: Vücuda getirilmiş bir şey, vücuda gelmesinin zarureti, vucûbu olduktan sonra, ancak vücûd bulabilir. Lâkin emr-i itibarî ise, vucûb ve zaruretin sınırına dayanmayan ve onu zorlamayan bir tereccüh olur ki, bu da ona yeterli gelir. Öyle ise, o hal, mümkinin müessirsiz olmasını lazım kılmaz.

On Üçüncü Esas: Bir şeyin vücûd ve varlığını ilmen bilmek, o şeyi mahiyetiyle bilmekliğini istilzam etmez. Hem bir şeyin mahiyetini bilmemek, o şeyin ademini, yok olmasını lazım kılmaz. Aynen bunun gibi; cüz-i ihtiyarînin künhünü bilipte ta'bir edememek, onun kat'î varlığına münafi olmaz.

İşte eğer sen, bu esasları iyice tefettun edip anladınsa, şimdi yine sana söyleneceklere de kulak ver!

Evet, biz Ehl-i Sünnet vel Cemaat ma'şerleri, yani cemaatleri ve toplulukları bu meselede ehl-i i'tizala şöyle hitap ederiz ki: Ey ehl-i İ'tizal! Kat'î ve muhakkaktır ki; abd, masdardan hasıl olan ve ondan çıkan vaziyetlerde olduğu gibi, hasıl-ı bilmasdarın da halıkı değildir. Belki ancak abd, yalnız masdarın masdarıdır. Zira, kâinatta müessir-i hakikî, gerçek te'sir sahibi ancak Allahtır. Tevhid-i hakikî bunu böyle iktiza eyler.

Sonra, Cebriyecilere de döner, şöyle hitap ederiz: Ey ehl-i Cebr! Abd, ihtiyarsız bir tarzda fiili işlemeye muztar değildir. Zira, Cenab-ı Hak Hakîm-i Mutlak olduğundan, abdine bir cüz-ü ihtiyarî vermiştir. Ve bu cüz-ü ihtiyarî abdin elinde mevcuddur. Evet, çünkü tenzih-i hakiki bunu böyle iktiza eyler.

[s27] Eğer desen: Cüz-ü ihtiyarî tahlile tabi tutulup her şerh ile deşildikçe, ondan yalnız bir cebr meydana çıkıyor?..

Cevaben size denilir ki: Evvela: İnsanın kendi vicdanı ve fıtratı, insanda ihtiyarî olan emr ile, ıztırarî olan işin arasını tefrik edip ayıran bir emrin, bir şeyin mevcudiyetine kat'iyyen şehadet etmektedir. Bu emrin biz ta'rifini yapamazsak da, bir şey lazım gelmez, olmamasına da delil sayılmaz.

Saniyen: Size denilir ki; meyelan denilen şey, Eş'arîlerin benimsedikleri gibi mevcud bir emir olsa, o zaman ondaki tasarruf, abdin elinde itibarî bir emir olmuş olur. Şayet Maturidîlerin kabul ettikleri tarzda, o meyelan eğer bir emr-i itibarî olsa, o vakit onun sübût ve tehassüsü, mucîb bir illet-i tammeyi istilzam etmez.. Ve o halde tehalüf veya te'hir caiz olmuş olur. Fetemmeel.

Velhasıl: Hasıl-ı bilmasdar, adet ve kaidece masdara bakar ve ona mevkuftur, bağlıdır. Masdarın esası ise, meyelan veya ondaki tasarruftur. O ise, hakikî mevcud bir şey değildir ki; tahassus edebilmesi için, (yani hususiyet kesbederek vücud bulabilmesi için) gâh o, gâh da bu, müessirsiz olarak bir mümkin şey olmuş olsun. Ya da aksiyle; müreccihsiz, sebepsiz kendi kendine üstün gelipte meydana çıkmış olsun?.. Bununla beraber, o meyelan veya ondaki tasarruf denilen şey, tamamen ma'dûm da değildir, tâ ki hasıl-ı bilmasdarın halk ve icadına salih bir şart olmuş olmasın?!. Ya da sevab ve ikab için bir sebep teşkil etmiş olmasın!?.

[s28] Eğer desen: İlm-i Ezelî ve İrade-i Ezeliyye, cüz-ü ihtiyarîyi kal' etmeye maildirler?!.

Cevaben sana denilir: İhtiyar ile yapılan bir fiili ilim ile bilmekte, o fiilin masdarı olan ihtiyarı nefyetmiyor. Hem ilm-i ezelî ise, semanın gök kubbesi gibi her şeyi ve her yeri muhittir, ([3]) kaplamıştır. Yoksa, "Ezel" demek, zaman-ı mâzînin başı gibi bir silsilenin mebdei demek değildir ki, sebeplerden tegafül edip unutarak, müsebbebat ona, isnad edilsin ve çıkışları ondan tevehhüm edilebilsin.

Hem dahi ilim, ma'luma ta'bidir. Yani, hangi keyfiyette olacaksa, ilim ile de o şey ihata edilip bilinir. Öyle ise, ma'lumun ölçüleri kaderin esaslarına dayandırılmaz.

Hem dahi, irade-i ezeliye, müsebbebe bir defa, sebebe de ayrı bir defa taalluk etmiyor ki; cüz-i ihtiyarîde ve sebepte bir faide kalmamış olsun. Belki müsebbeble beraber sebebine de bir defa da taalluk etmektedir.

İşte bu sırra binaen: Mesela bir şahıs, bir şahsı tüfekle vurup öldürdü. Sonra biz kalkıp sebebini ve atılan kurşunu yok ve atılmamış farzetsek; acaba o ölen şahıs, o anda ölmüş olabilir mi idi veya ölmez mi idi?!

Cebriyeciler der: "Katledilmemiş olsaydı bile, yine ölecekti." Zira Cebriyecilere göre, sebeb ile müsebbebin arasında bir çok taallukların ve inkita'ın taaddüdü bulunmaktadır. (Yani Cebriyecilere göre, sebeb ile müsebbeb arasında ayrı ayrı tarzda hem alakalanma, hem de kopmalar vardır) Amma Mu'tezileler ise derler: "Hayır, ölmeyecekti". Çünkü bunlara göre ise: Muradın hangisi olacağının ve hadiseye taalluk eden irade-i İlahiyye tarafının tehallüf ve taahhurunun cevazı vardır.

Amma Ehl-i Sünnet vel Cemaat ise der ki: "Biz burada durur ve sükût ederiz. Zira, burada sebebin ademini farzetmek, İrade-i İlahiyenin ve onun ilminin müsebbeble de adem-i taallukunu istilzam eder. Zira İrade-i İlahiye her ikisine bir defa ve beraberce taalluk eder."

Demek ki, Ehl-i İ'tizalin bu farz-ı muhalli anlayışları içinde, kat'î bir muhali istilzam etme cevazı vardır. Feteemmel!

2. Mukaddime[]

Başka Bir Mukaddime

Ey aziz şunu da bilmiş ol ki. Tabiiyyûn ehli derler ki: "Sebepler hakikî te'sire sahiptirler." Mecûsiler de: "Şerri yaradan başka Halık vardır" derler. Mu'tezileler de: "Hayvanlar kendi ihtiyarî fiillerinin Halıkıdırlar" diye iddia ederler.

İşte bu üç anlayış ve görüşün de temeli, batıl bir vehim ve bir hata-yı mahz üzerine kurulmuştur. Hem hadden de bir tecavüzdür.. Ve bir kıyas-ı maalfarık olup onları aldatmış, şaşırtmış ve ayaklarını kaydırmıştır.

Evet, onlar güya Cenab-ı Hakkı tenzihe gidiyoruz zannıyla; gidip şirkin ve küfrün tuzağına düşüp, takılıp kalmışlardır. Eğer bu meselenin -esastan- tafsilini istiyorsan; gelecek meselelere iyice kulak ver! o batıl vehmi tardedip kovacaklardır. İşte:

1-İnsanın nasıl ki işitmesi, konuşması, mülahaza ve tefekkürü cüz'î olduğundan; ayrı ayrı eşyaya taalluk edebilmesi için, ancak bir şeyden ayrılıp öbür şeye gidebilmektedir. (Yani ancak sıra ile bir bir, şey şey taalluk edebiliyor.) Öyle de, himmeti dahi cüziye olduğundan, eşya ile ancak nöbetle ve sıra ile meşgul olabiliyor.

2-İnsanın kıymeti, mahiyeti nisbetiyledir. Mahiyeti de, himmeti derecesindedir. Himmeti ise, meşgul olduğu maksadın, gayenin ehemmiyeti mikdarıncadır.

3-İnsanoğlu hangi şeye teveccüh eylese, bütün gücüyle o şeye eğilir ve onda fani olur; hapsolur kalır. Bu noktadandır ki; insanlar hep kendi örf ve adetlerine göre düşündükleri için; hasis ve hakir bir şeyi veya bir vaziyeti veya cüz'î küçük bir işi, rütbece büyük bir şahsa ve faziletli yüksek bir zata isnad etmezler. Belki tutar, bunları bazı vesile ve sebeplere verirler. Zannederler ki; aşağı ve küçük şeylerle meşgul olmak, o rütbeli, faziletli zatın vakarına uygun değil ve o zat da, bu gibi şeylerle meşgul olmaya tenezzül etmez. Onun himmeti bu hakir ve küçük şeyi taşımaz. Hem onun azim himmeti, yüceliği bu hafif ve küçük işleri tartmaz.

4-İnsanın hali, şanı budur ki; bir şeyin ahval ve evza'ını muhakeme etmek üzere; onda tefekkür edip düşündüğü zaman, o şeyin mikyaslarını, rabıtalarını ve temel esaslarını evvela kendi nefsinde ve kendi düşünce ve anlayış aleminde taharri etmeye başlar. Sonra da, ebna-yı cinsi olan sair insanlarda... Eğer bulamazsa, kendi etrafındaki mevcudat ve mümkinatta aramaya koyulur. Hatta Vacib-ül Vücûd olan Hak Tealanın -ki hiç bir vech ile mümkinat ve mahlukata benzemediği halde- bu insan onun azamet, kudret, saltanat ve Rububiyet gibi evsaf-ı kibriyasında, ya da zat-ı uluhiyetinde tefekkür ettiği zaman, Kuvve-i vâhimesi onu, şu zikri geçmiş kötü, seyyi' olan vehmi, düstur almağa sevkeder.. Ve o aldatıcı kıyası da ona dürbün yapmağa sürükler. Halbuki, Sani-i Zülcelal'a (Celle Celalühü) bu noktadan bakılamaz, zira onun kudretine inhisar yoktur.

5- وَلِلَّهِ اْلمَثَلُ اْلاَعْلَى Cenab-ı Hakkın (C.C.) kudreti, ilmi ve iradesi güneşin ziyası gibi her şeye şamil ve her iş ve emre âmmdır. Hiçbir za-man inhisar ablukası içine düşmez. Ve hiçbir cihetle muvazeneye gelmez.

Evet, onun kudreti, ilmi ve iradesi arş gibi en büyük şeylere taalluk ettiği gibi; (yani halk, icad ve irade gibi şuûnatta, o büyük eşya ve azîm mahlukat ile alakalandığı gibi, aynı vakitte, cevher-i ferd gibi en küçük eşya ile de alakalanır, taalluk eyler. Hem nasıl ki güneş ve kameri halk eyler, kezalik sivrisinek ve pire gibi küçücük hayvanların gözlerini de halk etmek için taalluk eylemektedir. Hem nasıl ki kâinat içine âli bir nizamı tevdi' eylemiş.. Öyle de; hurdebînî olan küçücük hayvanatın midelerine de dakik bir nizam bırakmıştır. Hem nasıl ki Semavat içinde muallakta ve asılı olan ecram-ı ulviyye ve büyük yıldızları "Cazibe-i umumîye" denilen kanununa rabtedip bağlamış.. Öyle de, "cevahir-i ferde" denilen zerreler ve atomları da, o kanunun nazîri olan bir kanunla nazm eyleyip dizmiştir ki; adeta bu, o büyük kanunun küçültülmüş misalidir.

Evet, aczin tedahülü ile, mahlukatın güç ve kuvvetlerinin mertebeleri tefavüt eder, derece derece olur, ayrı ayrı tarzda zahir olur. Amma aczin tedahül ve müdahelesi, hakkında muhal-ender muhal olan Zat-ı Kibriyanın kudreti karşısında ise, herşey bir ve müsavi olur. Zira acz, zatî olan kudretin zıddıdır. Feteemmel!...

6-Kudret-i İlahiye, eşyanın en evvel melekûtiyetlerine taalluk eyler. Başka bir tabirle, Kudret-i İlahiyenin taalluk eylediği ilk ve en evvel şey, eşyanın melekûtiyetleridir. Melekûtiyet ise, herşeyde şeffaftır, güzeldir ki, üst taraflarda izahı geçmiştir.

Evet, Cenab-ı Hak (C.C.) güneşin yüzünü nasıl ki nur ile parlatmış, Kamerin vechini de ziya ile aydınlatmış.. Öyle de, gece karanlığının ve bulut kesafetinin de melekûtiyetlerini öyle hasen ve nuranî kılmıştır.

7-Cenab-ı Hakkın azamet ve kibriyasının ölçüsü ve kemalatının mizanı ve evsafının muhakeme vasıtası beşerin zihnine sığışmaz, sığması da hiçbir vech ([4]) ile mümkün değildir. Belki ancak bir vech ile mümkün olabilir ki, o da geniş ve derin bir tefekkür neticesinde, masnu'atın umumundan Ehadiyet sırrıyla husul bulacak olan bir nur ile; ve eserlerinin tamamından tecellî edebilecek bir yakîn ile ve ef’alinin yekunundan hulasalanacak bir marifetle bir derece rasad edilebilir. Evet bir zerre, mezkûr evsaf ve efal-i Rububiyete bir derece küçücük bir ayine olabilir, amma hiçbir zaman ölçü ve mikyas olamaz.

İşte eğer bu (yedi) mes'eleleri düşünüp tefekkür edebildiysen, kat'iyyen bilmelisin ki; Vacib Teala ve Tekaddes Hazretlerinin mümkünata hiçbir suretle benzemediğini idrak etmiş olabilirsin. Çünki fark, (yani bir mahlukun evsafiyle Vacib Tealanın evsafı arasındaki fark) seradan süreyyaya kadar birbirinden uzak olan fark gibidir. Görmez misin ki, Ehl-i Tabiat, Mu'tezile ve Mecûsiler -kuvve-i vâhimenin akıllarına mezkûr aldatıcı kıyas ile musallat olmasıyla, sonra da bu vehim akıllarında hâkim bir tavır almış olmasıyla- nasıl te'sir-i hakikîyi sebeplere ve fiillerin halk ve icadını hayvanlara ve şerrin yaratılışını Allah'tan gayrısına vermeye ve isnad etmeye zorlanmış ve mecbur olmuşlardır. Evet onlar, batıl bir zanna ve kâzip bir vehme kapılan şaşkın akıllarına göre ve zu'umlarınca, gûya ki; "nasıl olur da Cenab-ı Hak Teala kendi azamet, kibriya ve münezzehiyetiyle beraber şu hasis ve napâk işlerin ve zahiren çirkin görünen eşyanın halkı için tenezzül edip de yaratmaya el atsın" diye tasavvur ediyorlar. Yuh! Onlara ki, akılları oları şu vâhî, esassız olan vehme esir ettirip bırakmış. Ey arkadaş dikkat! Bu vehm-i batıl, bazen vesvese cihetiyle mü'minlere de musallat oluyor. Hazer edip ondan uzak kalasın.

Cümle 1: Allah mühür vurmuştur[]

Şimdi ayetin asıl tahliline geçiyoruz.

İşte bu ayetin kelimelerinin tahlili ve nazm ve irtibatları gelecek tarzdadır, şöyle: Bilmiş ol ki; لاَ يُؤْمِنُونَ kelamına (Altıncı ayetin son kelimesi) خَتَمَ nin bağlanması ve izlemesi, ikabın amele terettübünün naziresi, örneğidir. Güya ayetin ma'nası der ki: Vaktaki onlar cüz-i ihtiyarîyi ifsad edip bozdular. Ve o yüzden iman etmediler; neticesinde kalbin mühürlenmesi ve kapatılmasıyla cezalandırıldılar.

Sonra, خَتَمَ lafzı ise, terkipli bir istiareye işaret ediyor.. O da temsilî bir üsluba îma etmekte, bu da onların dalaletlerini tasvir eden bir darb-ı mesele remzetmektedir. Çünki خَتَمَ deki ma'na ise; hak ve hakikatin, kalbe nüfuz edip girmesini men'etmek demek olur. O halde خَتَمَ ile yapılmış tabir; Allahü tealâ kalbi, kıymettar cevherlerin hazinesi olsun diye bina ettiğini; fakat sonra su-i ihtiyar ile o kalb, bozulup taaffün ederek kokuştuğunu ve böylece, içindeki cihazlar zehirlere dönüştüğünden, ondan sakınmak için kapatılıp mühürlenmiştir diye tasvir eylemektedir.

Amma خَتَمَ اللهُ deki اللهُ ise, bil ki: Onda tekellümden gıybete geçen, yani gıyabîye bakan bir iltifat, bir ince bakış vardır. Hem o iltifat ve bakış nüktesiyle birlikte, lafzullahın niyette لاَ يُؤْمِنُونَ nın mütealliki ile olan münasebetinde (yani bu ayetten sonra gelecek ayetteki lafzı ile taalluku olduğunda) şöyle bir letafete işaret eder ki; "onlara Allah'ın nur-u marifeti geldiğinde; onlar kalkıp bu gelenlere kalplerinin kapısını açmadılar. Allah da, ya da Allahın nur-u ma'rifeti de, o kalblerden gazap içinde yüz çevirdi.. Ve o kalbin kapısını üstlerine kapayıp mühürledi.

Cümle 2: Kalpleri üzerine[]

Amma عَلَى قُلُوبِهِمْ deki عَلَى ya gelince, bil ki: Bunda خَتَمَ kelimesinin karakteri itibariyle müteaddî olmakla, خَتَمَ kelimesi "vesim" yani nişan ma'nasını dahi kendine çektiğine ve içine aldığına işarettir. Bu ma'na ile, ayetin ma'nası güya diyor: Cenab-ı Hak şu hatmi, mührü bir vesm, bir alamet ve nişan tarzında o kalbe basmışta, Melaikeler o vesmi alamet ve nişan olarak tanıyor, görüyorlar. Keza, عَلَى da şöyle bir îma dahi vardır ki; kalbin kapatılmış olan kapısı; aşağı ve dünyaya bakan kapı değil, belki âhirete ve nur-u ma'rifete açılan kapısıdır.

Amma قُلُوبِهِمْ lafzı ile, kalbi sem' ve basardan önce zikretmesinde şöyle ince bir ma' nanın ifadesi vardır ki; kalb, îmanın yeri ve mahallidir. Ayrıca delâil-i Sani', en evvel kalbin kendi nefsiyle olan müşaverelerinden ve vicdanın kendi fıtratına olan müracaatından tecellî eylemektedir. Zira kalb, kendi özüne müracaatında, onu bir nokta-i istinada iltica ettiren, şedid bir aczi onda hisseder. Vicdan dahi kendi fıtratına baş vurduğunda, emel ve arzularının nemalandırılmasına şiddetli bir ihtiyacı gördüğü için, bir nokta-i istimdad bulmağa muztar ve mecbur kaldığını görür. O ise ki, istinad ve istimdad noktalarını bulmak, ancak iman ile mümkündür.

Hem sonra, burada ayetteki "Kalb" den mûrad, Latife-i Rabbaniyedir ki; onun hissiyatının mazharı vicdan, fikirlerinin ma'kesi de dimağdır. Yoksa, cism-i sanavberî (çam kozalağı heyetindeki et parçası) değildir. Buna göre, burada onun "kalb" ile tabir edilmesinde şöyle bir remiz vardır ki; Latife-i Rabbaniyenin, insanın ma'neviyatına olan hizmet ve alakası; sanevberî olan maddî kalb cisminin, cesed-i maddî ile hizmeti ve alakası gibidir. Evet, nasıl ki "kalb" ile isimlenmiş olan o maddî cisim, bedenin her tarafına âb-ı hayat olan kanı neşreden hayattar, canlı bir makine olup; tıkandığı ve durduğu zaman, cesed de hemen donar ve durur. Öyle de: O latife-i Rabbaniye dahi hakikî ab-ı hayat olan nur-u imanı; mü'minin ma'neviyat, ahval ve emellerinin, adeta tecessüm etmiş heyetinin aktarına neşretmektedir. -Eliyazubillah- eğer nur-u iman ondan çıksa ve zeval bulsa; kâinatın ehval ve mesaibine karşı dayanabilen ve onlarla boğuşup başa çıkabilen imanlının mahiyeti; imansızlıkla hareketsiz, cansız bir karaltı halini alır.. Ve kendi sahibine daima zulmetler celbeder, onu karanlıkların içersinde bırakır.

Cümle 3: Ve kulaklarına[]

Amma وَ عَلَى سَمْعِهِمْ de tekrarlanan عَلَى ise, mühürlenmeye ma'ruz her bir cihazın veya latifenin kendi nev'ine göre, durum ve delillerinin müstakil ve ayrı bulunduğuna işaret içindir.

Evet kalb, aklî ve vicdanî delilleri ile birlikte mühürlenmesi vaki' olduğu gibi; Sem' dahi, naklî ve haricî delilleri ile mühürlenebiliyor. Hem عَلَى nın bu tekrarı, sem'in (kulağın) mühürlenmesi ile kapatılması, kalbinkinin cinsinden olmadığına da remz etmek içindir.

Sonra ayet, kalbi "kalbler" diye cem' siğasıyla zikrettiği halde, sem'i (kulağı) ise, iki yanın cem'i var iken, ifrad ile (tekil ile) zikretmesinde, bir îcaz olmakla beraber, şöyle bazı remizlere de bakar ki: Sem', (işitme ve dinleme cihazı kulak) gözün kapağı gibi bir kapağı olmadığından, bir masdardır. İşittiren de ferddir, tekdir. Ve herkes için, işitilen şey de yine ferddir. Sesleri, kelimeleri ferd ferd işitir veya işitilir. Hem işitmede, dinlemede herkes iştirak edebildiği için, dinleyenlerin kulakları ittisal peyda ederek bir ferd gibi olur. Hem cemâatin ittihadından ve bu ittihadın da ittihadından tek bir şahsiyet kesbedilmesinden dolayı, bütün o cemaatin tek bir kulağı olmuşçasına bir vaziyet tahayyül edilebilir. Hem küllün istima'ından, işitilmesinde bir ferdin kulağına iğna ve ihtiyaçsızlık cihetine de (işaretle) bakabilir. Öyle ise, belagatta sem'in hakkı ifraddır, müfred olarak zikredilmesidir.

Amma kulûb ve ebsar ise, müteallakatlarının muhtelif bulunması.. Ve görme yollarının değişik olması.. Ve delillerinin ayrı ayrı bulunması.. Ve ta'lim eden muallimlerinin nev'ilere dağılması.. Ve telkin edicilerin kısımlara ayrılması sebebiyle; iki cem'in arasına (kalbler ve gözler cem' siğalarının arasına) sem', müfred olarak tevassut edip girmiştir.

Amma kalbden sonra, sem'in ta'kip etmesi nüktesine gelince; çünki sem', kalbin melekâtının hiss ve duygularının bir babası (yani, santralı) olduğu, hem kalbe en yakın olduğu ve altı cihetten gelen sesleri birden, defaten konrol edebilmesinde kalbin nazirî, benzeri olduğu içindir.

Cümle 4: Ve gözlerine bir perde..[]

Ve amma وَ عَلَى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ ne gelince, bilmiş ol ki; bu ayet cümlesi, ismî cümleyi ihtiyar ederek, üslubu değiştirmesinde şöyle bir işaret olabilir ki; Basarın, delillerini derleyip topladığı bahçe sabittir, daimîdir. Lâkin sem' ve kalbin bahçeleri ise, değişkendir başkadır. Çünki hep teceddüd içersindedirler. Hem غِشَاوَةٌ ile ta'rifi yapılan "örtme, kapama ve karartmayı değil, yalnız "Hatm"i, mühürlemeyi Allah'a isnad etmesinde şöyle bir işaret olabilir ki; Hatm ve mühürleme işi kendi kesblerinin cezasıdır. Lâkin غِشَاوَةٌ ile ifade edilen karartma, kapama ise, onların kendi meksûblarıdır,

Hem yine غِشَاوَةٌ de şöyle bir remiz de vardır ki; Sem'in ve kalbin mebdeinde, temelinde, ilk başlangıcında, ya da özünde bir ihtiyar, bir seçenek oduğu halde; basarın mebdeinde ise, bir ıztırar, bir mecburiyet vardır. İhtiyarın yeri ve mahalli ise, körleşme gışaveti, kara perdesidir. Hem غِشَاوَةٌ ünvanında, göz için yalnız bir cihetin (sadece baktığı taraf) olduğuna işaret vardır.. Ve غِشَاوَةٌ nün tenkiri de, tenkir içindir. Yani körleşme gayr-ı ma'rûf ve bilinmeyen bir perde olduğundan; ondan tehaffuz, korunma pek zordur. Bundan dolayı وَ عَلَى اَبْصَارِهِمْ i غِشَاوَةٌ ne takdim eyleyip öne almış.. Tâ ki gözler, onların gözlerine yönelsin, baksın. Zira göz, kalpteki gizli işlerin bir ayinesidir.

Cümle 5: Ve onlar için büyük bir azap vardır[]

Amma وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ cümlesi ise, bil ki: Ayet, bundan önceki kelimeleriyle "Şecere-i Mel'ûne" olan küfür hanzalelerine, yani acı semerelerine işaret etmiş omakla; bu cümlesiyle de küfür ağacının ahirete uzanan tarafının Hanzele'sine işaret ediyor, ki o da Cehennem zakkumudur.

Bundan sonra, şunu da bil ki: Ayetin başından itibaren devam edip gelen üslubunun seciyesi, karakteri وَلَهُمْ عِقَابٌ شَدِيدٌ nü iktiza eylediği halde, öyle olmamıştır. Elbette bunun bir takım sebeb ve hikmetleri vardır. Evet, عَلَيْهِمْ bedeline لَهُمْ alması.. Ve عِقَابٌ nün yerine عَذَابٌ kullanması.. Ve شَدِيدٌ nün bedeline عَظِيمٌ nü getirmesi-ki alınmış olan bu kelimeler bir vecihle ni'meti ifadeye layık şeylerdir- gazap ve hiddet ile beraber bir çeşit örtülü itaba remz eyler. Ayet, adeta onlara kötü bir haber olarak der ki: "Sizin menfaatiniz, lezzetiniz, büyük nimetiniz sadece ve sadece mihnet ve şiddetli azaptır ki,

ضَرْبٌ وَجِيعٌ تَحِيَّةُ بَيْنَهُمْ

darb-ı meselinin ([5]) bir nazîresidir.

Ya da, فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ ayetinde olduğu üslûpla "onlara elim bir azabı müjdele!" kabilindendir.

Evet, وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ deki لَهُمْ ün "lam"ı; bir iş ve vazifenin akibeti ve faidelerini ifade etmekte kullanılır, işte لَهُمْ ün "lam"ı adeta ehl-i küfrün üstünde خُذُوا اُجْرَةَ عَمَلِكُمْ ü tilavet ediyorcasınadır. Yani "İşte alınız amelinizin ücretini!..

Ve عَذَابٌ nün lafzında şöyle gizli bir remiz vardır ki; عَذْبٌ kelimesinin arkadaşı olan عَذَابٌ ile münasebeti olmakla, (yani "tatlı su" ma'na sında olduğu için;) onların dünyada günah ve isyanlarla almış oldukları menhus olan tatlı haller ve lezzetleri ahirette kendilerine hatırlatılarak onlara, adeta ذُوقُوا مَرَارَةَ حَلاَوَتِكُمْ yi tilavet edecektir. Yani "Tadınız şimdi bakalım zehirli balların acılığını!"

Ve keza: عَظِيمٌ lafzında da şöyle kapalı bir işaret vardır ki, Cennette azim nimetler sahibinin hali onlara gösterilip hatırlattırılarak: "Kendiniz hakkında zayi' ettirdiğiniz azim nimetlere bakınız da, nasıl şu elim elemin içine düştünüz! diye telkin edilecektir. Hem aynı zamanda, عَظِيمٌ lafzı, عَذَابٌ nün tenvinini de te'kid etmek içindir.

Sual-29[]

[s29] Eğer desen: Küfür ma'siyeti az bir zaman zarfında olduğu halde, cezası ise ebedî Cehennem hapsidir ve nihayetsizdir. Acaba bu ceza, Adalet-i İlahiye ile nasıl intibak edebilir? Adalete uygunluğunu kabul etsek bile, hikmet-i ezeliyeye nasıl muvafık gelir? Haydi buna da muvafık gelir diyelim, acaba merhamet-i İlahiyye ona nasıl müsaade eyler?..

Cevaben sana denilir: Cezanın nihayetsizliğini şeksiz kabul ve teslim etmekle beraber; küfür her ne kadar az bir zaman zarfında olmuşsa da, altı cihet ile işlenmiş gayr-i mütenahî bir cinayettir.

Birinci Cihet: Küfür üzerinde ömür sürüp ölen birinin cevher-i ruhunun fesadından, bozulmuş olmasından dolayı; eğer dünyada ebedî kalmış olsaydı; kâfir olarak devam edip gideceği kat'î gibi idi. Evet, böylesi bozuk bir kalb, öylesi gayr-i mütenahî bir cinayeti işlemeye müsaid ve elverişlidir.

İkinci Cihet: Küfür: Her ne kadar mütenahî ve hududlu bir zamanda olmuş ise de, lâkin gayr-i mütenahîye bakan ve onu alakadar eden bir cinayettir, hem gayr-i mütenahîyi tekziptir. Yani, vahdaniyete şehadet eden umum kâinatı ve sayısız mevcudatı yalancı saymadır.

Üçüncü Cihet: Küfür, gayr-ı mütenahî nimetleri küfran ve inkârdır.

Dördüncü Cihet: Küfür, zat ve sıfat-ı ilahiyenin gayr-i mütenahîliği karşısında bir cinayettir. Yani tanımamak, bilmemek ve inkârla mukabeledir.

Beşinci Cihet: Beşerin vicdanı لاَ يَسَعُنِى اَرْضِى وَلاَ سَمَاءِى hadisi ([6]) sırrıyla, her ne kadar zahirde ve mülk cihetinde mahsur ve mütenahî ise de, lakin hakikatta onun Melekûtiyeti kendi damarlarını ebede uzatmış yaymıştır. İşte bu cihetten vicdan-ı beşer, gayr-ı mütenahî gibi bir ihataya malik iken, küfür ile pislenir, muzmahil olur.

Altıncı cihet: Zıdd, her ne kadar kendi zıddına muânid ve nakzedici ise de, lâkin ekser hükümlerde zıdd, zıddının mümasili ve dengidir. İşte bu noktadan; nasıl ki iman ebedî lezzetleri semere veriyor. Öyle de: Küfrün de ebedî elemleri doğurması, yani o elemlerin ondan doğması şe'nindendir.

İşte şu altı cihetlerin mezcinden, terkibinden şöyle bir netice çıkıyor ki; küfür karşılığında verilecek olan nihayetsiz ceza ve azab, ancak o nihayetsiz cezaların hakkı ve müstehakkıdır ve ayn-ı adalettir.

Sual-30[]

[s30] Eğer desen: Haydi o ceza adalete mutabıktır diyelim.. Fakat o gibi azabı netice verecek olan şerlerin vücûduna müsaade etmekten ganî ve müstağnî bulunan Hikmet-i İlahiye nerede kalır?..

Cevaben sana denilir ki: -Başka bir defa yine işittiğin gibi- içine az bir şerrin karıştığı hayr-ı kesir, terk edilmez. Eğer terkedilirse, o zaman şerr-i kesir meydana gelmiş olur. Evet, vaktaki, Hikmet-i İlahiyye, hakaik-i nisbiyenin zuhurlarının sübûtunu iktiza eyledi, -ki bu nisbî hakikatlar, hakikî hakaiktan kat kat fazla olduğu halde- Bunların zuhurları ise, ancak şerrin vücûdu ve bulunmasıyla mümkündür. İşte şerrin, bu gibi hikmetler için vücuda getirilmesinden sonra, onu kendi hududu dahilinde durdurmak ve tuğyan ve tecavüzünü men' etmek, ancak terhib ile kokutmak ile mümkündür. Hem hakikat olarak, terhibin vicdanlarda yapacağı tesir ise, ancak öylesi haricî bir azabın varlığına inanmak, o terhibin tasdik ve tahkiki ile mümkündür. Zira vicdan, akıl ve vehim gibi hasseler, tek ve mücerred bir terhible müteessir olunamıyor, tâ ki ebedî bir hakikat-ı hariciyeye çeşitli emareler ile hadsî bir kanaat getirmedikçe.. öyle ise, dünyada ateş ile korkuttuktan sonra, ahirette de Cehennemin vücudunu kat'î ihsas ettirerek terhib eylemek aynı hikmettir.

Sual-31[]

[s31] Eğer desen: Haydi diyelim hikmete de uygun geldi, acaba bunda merhamet ciheti nedir, nasıldır?

Ben de derim ki: Ahirette kâfirler hakkında tasavvur edilebilecek şey; ya mutlak bir adem, bir yok olmadır. Yahutta azab içindeki bir vücutta olup kalma ve var bulunmadır.

Eğer sen kendi vicdanının derinliklerinde iyice mülahaza edip düşünebilsen; Cehennemde de olsa, vucûd ve var olma, adem ve yokluğa nisbeten merhamet ve hayırdır. Zira, adem ve yok olmak, sırf şerrdir. Hatta sen eğer adem'in tahlilinde iyi bir tefekkür edebilsen, görürsün ki; adem, bütün şerlerin, musibetlerin ve maâsilerin merciidir, madenidir. Amma vucûd ve var olma ise, hayr-ı mahzdır, sırf hayırdır; Cehennemde dahi olsa!..

Hem insan ruhu, fıtratının şanındandır ki; (eğer bilse ki, kendisine çektirilen o azap, cinayet ve isyanını izale eyleyen, temizleyen bir cezadır) cinayet hacaletinin ağır yükünü hafifleştirdiği için, verilen azaba razı olarak desin: "Bu azap haktır ve ona ben müstehakım." Belki o ruh, bu noktadan bazen adaleti sever, manen lezzet alabilir.

Evet, dünyada, namus ve gayret ehli bazı kimseler bulunabiliyor ki; cinayet hacaletinin hicabı üstünden izale edilip kalksın diye kendisine hadd-i şer'î'nin icrasını iştiyak ile arzu eder.

Hem dahi Cehenneme duhûl, velev ki daimî bir hulûd da olsa ve Cehennem ebeden onların daimî evleri de olsa; lâkin amellerinin cezası tamam olup bittikten sonra; -layık ve müstehak olduklarından değil- belki dünyada işledikleri bazı hayır işli amellerinin mükâfatı olarak Cehennem ateşi ve azabıyla bir çeşit ülfet ve onunla intiba' etmekle, hayli bir tahfifat hasıl olacağına hadislerde ([7]) işaret edilmiştir. İşte bu noktadan, layık olmadıkları halde kâfirlere de bir nevi merhamet vechi!..

Önceki Risale: Bakara 6: Küfrün Mahiyetiİşarat-ül İ'caz (Badıllı)Bakara 8: Münafıklar Bahsi: Sonraki Risale

  1. Şu makam, mühimdir, hem çok derindir. Geniş ve derin bir fikir lazımdır ki bilsin.-Müellif-
  2. Devir: İki şeyin varlığı birbirine bağlı olan veya biri diğerisiz olmayan şeydir. Mesela desen ki; güneş gündüze ait bir yıldızdır; o takdirde, gündüz de güneşin doğduğu zamanıdır. Onun gibi, eğer ma'lum, ilme tabi' olursa, o durumda devir lazım gelmiş olur ki, ikisi birbirine zarurî olarak mütevakkıf bir halde kalmış olurlar. -Mütercim-
  3. Bu hadis veya haber Hazret-i Abdullah bin Ömer (R.A.) den nakledilmiştir.Lakin Fahreddin-i Razî kendi görüşü istikametinde bu habere ilişmiş. (Bak. Tefsir-ül Kebir- c.2 sh: 47, Türkçe Ter. c.1 sh:493) Aynı bu ma'nayı Şeyh Ahmed-i Cezerî aşk ile şöyle terennüm eylemiştir: Hal-ü müstakbel ü mazî dıxuda tik-i yekin, subh mevcude bi ayne'xu di e'var'e hudûs. (Divan-ı Şeyh Ahmed-i Cezerî, c:1 sh:64) -Mütercim-
  4. Mesnevi-i Arabînin Türkçe tercümesi -Badıllı tercüme- içindeki "Kur'an Envarından Bir Nur" isimli risalede ve aynı kitabın ikinci baskı, sh: 641'de bu mes'ele bir derece daha geniş izah edilmiştir. Müracat oluna. -Mütercim-
  5. Aralarındaki tahiyye ve selamlaşma dahi inciten ve acıtan birer vuruş nev'indendir
  6. Bu hadisin me'hazlan için bak: R.N.K. 2. baskı sh: 376, sıra no: 28. -Mütercim-
  7. Bu mevzudaki hadisleri meşhur ve mütedavil kaynaklarda arayıp bulmuş değilsek de, lakin bir örnek olarak Fahreddin-i Razî'nin "Et Tefsir-ül Kebir" c:3, sh:145 de: "Cenâb-ı Allah ehl-i isyanı Cehennemde, bir müddet azap içinde bıraktıktan sonra, azaplarını kesecek, ebedî azap içinde bırakmayacaktır." diye Ehl-i Sünnet vel Cemaatin re'yi budur demektedir بَلَى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً Bakara, 2/81 ayetin tefsirinde zikretmiştir. Ve ayrıca El-Bed'ü Vet-Tarih, İbn-i Tahir-ül Makdisî c.1, sh: 197; ve Şerh-ü Akidet-üt Tahaviyye, İmam Kadı Ali c: 2, sh: 621, 625, 627. Birkaç hadis ve haberlerin yanında, bu mevzu'da büyük alimlerinde reyleri ayni doğrultuda olduğu kaydedilmiştir. -Mütercim-
Advertisement