Yenişehir Wiki
Advertisement

D. {{Alıntı|konum=sağ|{{RNK}}|10px|30px}}
<div style="font-size:150%;">'''Büyük Punto'''</div> Şablon:Risale bakınız


RNK şablon sayfası
Arapça font problemi

Risale
Risale:Risale
Risale:Risale-i Nur
Risale: Mukaddime (Muhakemat)
Risale:Lemeat (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Makaleler (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Lemeat'tan (Kastamonu)
Risale:Teşhis-ül İllet (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Divan-ı Harb-i Örfi (Asar-ı Bediiyye)
Risale:İşarat-ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz
Risale:Hakikat Çekirdekleri (Mektubat)
Risale:Hakikat Çekirdekleri (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Hakikat Çekirdekleri (2) (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Asar-ı Bediiyye)
Risale:Tarihçe-i Hayatın Zeyli (Asar-ı Bediiyye)
Risale
Risale:Hutbe-i Şamiye
Risale:Hutbe-i Şamiye (Asar-ı Bediiyye)

RNK : Risale-i Nur Külliyatı’ndan
Kuran:Kur'an .
Risale:Evrad .
Risale:33 Hadis .
Risale:Hazret-i Üstadın Tashih ve Tasarrufları Hakkında (Asar-ı Bediiyye) Risale:Vukufsuz Ehl-i Vukufa Cevap (Asar-ı Bediiyye)
Tüm risaleler :Risale:Risale-i Nur : Evrad
Büyük boy kitaplar: Sözler - Mektubat - Lem'alar - Şuâlar - Tarihçe-i Hayat - İşarat-ül İ'caz - Mesnevi-i Nuriye - Asâ-yı Musa - Barla Lahikası - Kastamonu Lahikası - Emirdağ Lahikası-1 ve Emirdağ Lahikası-2 -Sikke-i Tasdik-i Gaybi
Mesnevi-i Nuriye *İ’tizar *Mukaddime *Lem'alar Risalesi *Reşhalar *Lasiyyemalar *Katre *Hubab *Habbe *Zühre *Zerre *Şemme Risalesi *Onuncu Risale *Şule *Nokta *Münderecat Hakkında *Fihrist
Orta boy kitaplar:Muhakemat - İman ve Küfür Muvazeneleri
Küçük boy kitaplar: Âyet-ül Kübrâ - Bediüzzaman Cevap Veriyor - Divan-ı Harb-i Örfî - Elhüccet-üz Zehrâ - Ene ve Zerre Risalesi - Esma-i Sitte - Gençlik Rehberi - Hakikat Nurları - Hanımlar Rehberi - Hastalar Risalesi - Haşir Risalesi - Hizmet Rehberi - Hutbe-i Şamiye - İçtihad Risalesi - İhlas Risalesi - İhtiyarlar Risalesi - İman Hakikatleri - Konferans - Küçük Sözler - Lâtif Nükteler - Meyve Risalesi - Miftâh-ul İman - Mi'rac ve Şakk-ı Kamer Risaleleri - Mirkat-üs Sünnet - Mu'cizât-ı Ahmediye - Mu'cizât-ı Kur'aniye - Münâcât - Münazarat - Nur Aleminin Bir Anahtarı - Nur Çeşmesi - Nur'un İlk Kapısı - Otuz Üç Pencere - Rahmet ve Şefkat İlaçları - Ramazan-İktisat-Şükür Risaleleri - Sünuhat-Tulûat-İşârât - Sünuhat - Tulûat - İşârât Sünuhat - Tulûat - İşârât Tabiat Risalesi - Uhuvvet Risalesi - Üstad Hz.'nin Hulusi Ağabeye Gönderdiği Mektuplar - Üstad Hazretlerinin Mehmet Kayalar Ağabeye Gönderdiği Mektuplar Yirmi Üçüncü Söz - Zühret-ün Nur
Diğer risaleler ve parçalar: Âsâr-ı Bedîiyye - Tılsımlar - Sirac-ün Nur (*3. Şua (Münacat Risalesi) 25. Lem'a (Hastalar Risalesi) 25. Lem'a'nın Zeyli 17. Mektub (Çocuk Taziyenamesi) 26. Lem'a (İhtiyarlar Risalesi) 26. Lem'a'nın Zeyli 21. Mektub 4. Şua (Ayet-i Hasbiye Risalesi) 13. Lem'a (Hikmet-ül İstiaze Risalesi) 33. Mektup (Aynı Zamanda 33. Söz Pencereler Risalesi) Eski Said'in Yeni Said'e İnkılabı Zamanındaki Hazin Münacatı 12. Şua (Denizli Müdafaanamesi) 5. Şua Hasan Feyzi'nin Manzumesi)- Fihrist Risalesi - Zülfikâr - Ta'likât #Kızıl İcaz #Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Abdurrahman) #28. Mektup'un 6. Meselesi (Vehhabi meselesi) #18. Lem'a #Şualar, 14. Şua, Hata-Savab Cedveli #Maidet-ül Kur'an (Tılsımlar Mecmuasının Zeyli) #Hazinet-ül Bürhan (Tılsımlar Mecmuasının Zeyli) #İnna A'tayna'nın Sırrı #Gayrı Münteşir (Neşredilmemiş) Kısımlar *Gayrı Münteşir Mektuplar *Risalelerden Gayrı Münteşir Kısımlar *Barla Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Kastamonu Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Emirdağ-1 Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Emirdağ-2 Lahikasından Gayrı Münteşir Kısımlar *Denizli Hapsinden Gayrı Münteşir Kısımlar *Afyon Hapsinden Gayrı Münteşir Kısımlar #Risale:Müdafaat Üstad Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaaları ve Resmi Makamlara Dilekçeleri *Birinci Millet Meclisinde Neşredilen Beyanname *Barla ve Isparta Hayatı (1926-1934) *Eskişehir Mahkemesi (1935) *Isparta ve Denizli Mahkemesi (1944) *Denizli Mahkemesi Talebe Müdafaaları *Emirdağ Hayatı (Denizli Hapsinden Sonra) *Afyon Mahkemesi (1948 - 1949) *Afyon Mahkemesi Talebe Müdafaaları *Afyon Mahkemesi Kararnamesi *Temyiz Mahkemesi *Temyiz Mahkemesi Talebe Müdafaaları *Emirdağ Hayatı (Afyon Hapsinden Sonra) *Urfa Ehl-i Vukufuna Cevap (1951) *Gençlik Rehberi Mahkemesi (1952) *Samsun Mahkemesi (1952 *Isparta Mahkemesi (1956) *Emirdağ Hayatı (Isparta Mahkemesinden Sonra) *Diğer Talebe Müdafaaları
#İşarat-ül İ'caz (A. Badıllı Tercümesi) İşarat-ül İ'caz اشارات الاعجاز فى مظانّ الايجاز İşarat-ul İ'caz KUR'AN'IN ÎCÂZ YERLERİNDEKİ İ'CÂZ İŞARETLERİ *Mütercimin İzahları *Mukaddeme *Fatiha Suresi Tefsiri *Bakara 1: Huruf-u Mukattaa *Bakara 2: Kur'anın Hidayeti ve Şüphesizliği *Bakara 3: Allaha İman - Namaz - Zekat *Bakara 4: Kitaplara ve Ahirete İman *Bakara 5: Müminlerin Hidayeti ve Felahı *Bakara 6: Küfrün Mahiyeti *Bakara 7: Kalplerin Mühürlenmesi *Bakara 8: Münafıklar Bahsi *Bakara 9-10: Münafıkların Aldatması *Bakara 11-12: Münafıkların Fesad Çıkarması *Bakara 13: Münafıkların İmanda İkiyüzlülüğü *Bakara 14-15: Münafıkların Müminlerle Alay Etmesi *Bakara 16: Hidayeti Verip Dalaleti Satın Almaları *Bakara 17-18: Münafıklar Hakkında Ateş Temsili *Bakara 19-20: Münafıklar Hakkında Yağmur Temsili *Bakara 21-22: İbadet ve Tevhid Bahsi *Bakara 23-24: Nübüvvet Bahsi *Bakara 25: Cennet Bahsi *Bakara 26-27: Temsil Bahsi *Bakara 28: Yeniden Yaratılış *Bakara 29: Yedi Kat Sema Bahsi *Bakara 30: Hilafet-i İnsaniye *Bakara 31-33: Talim-i Esma *İstikbalin Hâkim-i Mutlakı Kur'andır
#Mesnevi-i Nuriye (A. Badıllı Tercümesi) Risale-i Nur Külliyatından Mesnevî-i Nuriye (Türkçe Tercümesi) Müellifi Bediüzzaman Said-i Nursî Mütercim: Abdülkadir Badıllı Tenbih: (Mesnevî-i Nuriye) ismi, Türkçe tercümesine Hz. Üstad tarafından konulmuştur. Arapça ismi her ne kadar "El-Mesneviyy-ül Arabiyy-ün Nurî'dir. İsim, ism-i müzekker olduğundan, Mesnevî'den sonra (Nuriye) değil, (Nurî) gelmesi lâzımdır. Fakat bu sıfat Türkçe telaffuzunda ağır ve nâmüsta'mel bir sıfat olduğu gibi; "El-Mesneviyy-ül Arabî Li-r Resail-in Nuriye" yani, "Nur Risalelerinin Arabî Mesnevîsi" manasında dahi olduğu için, "Risale"nin müfredi veya Risalelerin cem'i için sıfat olarak Nuriye gelmesi lâzım olduğundan "Mesnevî-i Nuriye" ismi tam yerindedir. (Mütercim) *Takdimler, Mukaddeme, Tenbih, İhtar, İtizar *Lem'alar *Reşhalar *Lasiyyemalar *Katre *Katrenin Zeyli *Habab *Hababın Zeyli *Habbe *Habbenin Zeyli *Habbenin Zeylinin Zeyli *Zehre *Zehrenin Zeyli *Zerre *Şemme *14. Reşha *5. Ders *Şule *Şulenin Zeyli *Nur *Kızıl İcazdan Bazı Parçalar
#Rumuzat-ı Semaniye Bu risalenin sebeb-i telifi, Kur’ân’ın tercümesini Kur’ân yerinde camilerde okutmak olan dehşetli suikastına karşı bir nevi mukabeledir. Ziyade tafsilât ve lüzumsuz bahisler girmiş. Fakat o mücahidâne ve heyecanlı mukabelede kıymettar bir gaybî anahtarı hissedip meczubâne arattırmak içinde, lüzumsuz tafsilât ve zaif ve pek ince emareler dahi girmiş. Kalbime geldi ki: Yirmi Dokuzuncu Mektubun gayet ehemmiyetli ve lüzumlu ve parlak ve îcazlı olan Birinci Makamı, bu İkinci Makamın bütün kusûratını ve israfatını affettirir. Ben de kemâl-i sürurla şükrettim, o kusurları unuttum. *Birinci Parça: 28.Mektubun 7.Meselesinin Hatimesi *İkinci Parça: 28.Mektubun 8.Meselesi *Üçüncü Parça: 29.Mektubun 3.Kısmı *Dördüncü Parça: 29.Mektubun 4.Kısmı *Beşinci Parça: 29.Mektubun 8.Kısmı
#Tefekkürname: 29. Lem'a-yı Arabî #Arabî Münacat Risalesi: Bediüzzaman Hazretlerinin hakkında "Otuz birinci Lem'a'nın Üçüncü Şuaı olan Risale-i Münacattan Arabi bir parçadır. Gelen âyet-i uzmanın A'zamî bir tefsiridir." dediği Arapça bir münacat. #Arabi El-Hüccet-üz Zehrâ Risalesi: Bediüzzaman Hazretlerinin hakkında "Çok ehemiyetli Arabi bir risaleciktir. El hüccet-üz zehrâ risalesinden bir kısmının bir hülasasıdır" dediği Arapça bir parça. #Hizb-ül Mesnevi-ül Arabî: Bediüzzaman Hazretlerinin hakkında "Risale-i Nur'dan ehemmeyetle intişar eden Arabî Mesnevi-i Nuriye'nin içindeki kıymettar risalelerde eski Said'in yeni Said'e inkılabı zamanında dergh-ı ilahiyeye karşı münacatları, istiğfarları, tesbihatları ilm-el yakin derecesinde imanî şehadetlerinden parçalardır" dediği Arapça bir parça. #Ettefekkür-ul İmaniyyür Refi': Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiye'nin İkinci Babı olarak te'lif edilmiştir. 29. Lem'a'daki kısım ve meali için 'buraya', Şualarda geçen ve bir kısmının Abdülmecid abi tarafından yapılan tercümesi için 'buraya' bakabilirsiniz. #Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı (Hamza) #Kur'an Hattı Risaleler #Ayet ve Hadis Mealleri
S=Risale:Sözler . SÖZLER . Birinci Söz . İkinci Söz . Üçüncü Söz . Dördüncü Söz . Beşinci Söz . Altıncı Söz . Yedinci Söz . Sekizinci Söz . Dokuzuncu Söz . Onuncu Söz . On Birinci Söz . On İkinci Söz . On Üçüncü Söz . On Dördüncü Söz . On Beşinci Söz . On Altıncı Söz . On Yedinci Söz . On Sekizinci Söz . On Dokuzuncu Söz . Yirminci Söz . Yirmi Birinci Söz . Yirmi İkinci Söz . Yirmi Üçüncü Söz . Yirmi Dördüncü Söz . Yirmi Beşinci Söz . Yirmi Altıncı Söz . Yirmi Yedinci Söz . Yirmi Sekizinci Söz . Yirmi Dokuzuncu Söz . Otuzuncu Söz . Otuz Birinci Söz . Otuz İkinci Söz . Otuz Üçüncü Söz . Lemeat . Konferans . Fihrist
M=Risale:Mektubat . MEKTUBAT . Birinci Mektup . İkinci Mektup . Üçüncü Mektup . Dördüncü Mektup . Beşinci Mektup . Altıncı Mektup . Yedinci Mektup . Sekizinci Mektup . Dokuzuncu Mektup . Onuncu Mektup . On Birinci Mektup . On İkinci Mektup . On Üçüncü Mektup . On Dördüncü Mektup . On Beşinci Mektup . On Altıncı Mektup . On Yedinci Mektup . On Sekizinci Mektup . On Dokuzuncu Mektup . Yirminci Mektup . Yirmi Birinci Mektup . Yirmi İkinci Mektup . Yirmi Üçüncü Mektup . Yirmi Dördüncü Mektup . Yirmi Beşinci Mektup . Yirmi Altıncı Mektup . Yirmi Yedinci Mektup . Yirmi Sekizinci Mektup . Yirmi Dokuzuncu Mektup . Otuzuncu Mektup . Otuz Birinci Mektup . Otuz İkinci Mektup . Otuz Üçüncü Mektup . İşarat-ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz . Hakikat Çekirdekleri . Gönüller Fatihi Büyük Üstada . Fihriste-i Mektubat . Hakikat Işıkları . Dua
L=Risale:Lem'alar . LEM'ALAR . Birinci Lem'a . İkinci Lem'a . Üçüncü Lem'a . Dördüncü Lem'a . Beşinci Lem'a . Altıncı Lem'a . Yedinci Lem'a . Sekizinci Lem'a . Dokuzuncu Lem'a . Onuncu Lem'a . On Birinci Lem'a . On İkinci Lem'a . On Üçüncü Lem'a . On Dördüncü Lem'a . On Beşinci Lem'a . On Altıncı Lem'a .On Yedinci Lem'a . On Sekizinci Lem'a . On Dokuzuncu Lem'a . Yirminci Lem'a . Yirmi Birinci Lem'a . Yirmi İkinci Lem'a .Yirmi Üçüncü Lem'a . Yirmi Dördüncü Lem'a . Yirmi Beşinci Lem'a .Yirmi Altıncı Lem'a . Yirmi Yedinci Lem'a . Yirmi Sekizinci Lem'a .*Yirmi Dokuzuncu Lem'a . Otuzuncu Lem'a . Otuz Birinci Lem'a .Otuz İkinci Lem'a . Otuz Üçüncü Lem'a . Münâcat .Fihrist . Dua
Ş=Şualar .Risale:Şuâlar . ŞUÂLAR . İkinci Şuâ . Üçüncü Şuâ .Dördüncü Şuâ .Altıncı Şuâ . Yedinci Şuâ . Dokuzuncu Şuâ . On Birinci Şuâ . On İkinci Şuâ . On Üçüncü Şuâ . On Dördüncü Şuâ .Beşinci Şuâ . On Beşinci Şuâ . Birinci Şuâ . Sekizinci Şuâ *Yirmi Dokuzuncu Lem’a’dan İkinci Bab . Eddâî .Dua . İçindekiler
TH =Risale:Tarihçe-i Hayat . BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ TARİHÇE-İ HAYATI . Ön Söz .Giriş . İlk Hayatı . Barla Hayatı . Eskişehir Hayatı .Kastamonu Hayatı .Denizli Hayatı .Emirdağ Hayatı - Afyon Hayatı - Isparta Hayatı - Hariç Memleketler - Bedîüzzaman ve Risale-i Nur - Dua - İçindekiler
İİ. İŞARATÜ’L-İ’CAZ . Risale:İşarat-ül İ'caz . Tenbih . İfadetü’l-Meram . Kur'an'ın Tarifi . Fatiha Suresi . Bakara Suresi 1-3. âyetler . Bakara Suresi 4-5. âyetler . Bakara Suresi 6. âyet . Bakara Suresi 7. âyet . Bakara Suresi 8. âyet - Bakara Suresi 9-10. âyetler . Bakara Suresi 11-12. âyetler . Bakara Suresi 13. âyet . Bakara Suresi 14-15. âyetler . Bakara Suresi 16. âyet . Bakara Suresi 17-20. âyetler . Bakara Suresi 21-22. âyetler . Bakara Suresi 23-24. âyetler . Bakara Suresi 25. âyet Bakara Suresi 26-27. âyetler . Bakara Suresi 28. âyet Bakara Suresi 29. âyet . Bakara Suresi 30. âyet . Bakara Suresi 31-33. âyetler . Ecnebi Feylesofların Kur’an Hakkındaki Beyanatları . Mehmed Kayalar’ın Bir Müdafaası . Dua . Fihrist
MN= MESNEVÎ-İ NURİYE . İ’tizar . Mukaddime . Lem'alar Risalesi . Reşhalar . Lasiyyemalar . Katre . Hubab . Habbe . Zühre . Zerre . Şemme Risalesi . Onuncu Risale . Şule - Nokta . Münderecat Hakkında - Fihrist
AM=ASÂ-YI MUSA: Risale:Asa-yı Musa .Mukaddimat - Asa-yı Musa’dan Birinci Kısım - Birinci Mesele - İkinci Meselenin Bir Hülâsası - Üçüncü Mesele - Dördüncü Mesele - Beşinci Mesele - Altıncı Mesele - Yedinci Mesele - Sekizinci Meselenin Bir Hülâsası - Dokuzuncu Mesele - Onuncu Mesele - On Birinci Mesele - Asa-yı Musa’dan İkinci Kısım - Birinci Hüccet-i İmaniye - İkinci Hüccet-i İmaniye - Üçüncü Hüccet-i İmaniye - Dördüncü Hüccet-i İmaniye - Beşinci Hüccet-i İmaniye - Altıncı Hüccet-i İmaniye - Yedinci Hüccet-i İmaniye - Sekizinci Hüccet-i İmaniye - Dokuzuncu Hüccet-i İmaniye - Onuncu Hüccet-i İmaniye - On Birinci Hüccet-i İmaniye - Fihrist
BL BARLA LÂHİKASI- Risale:Barla Lahikası - : Takdim - Yedinci Risale olan Yedinci Mesele - Mukaddime - Yirmi Yedinci Mektup ve Zeylleri - Yirmi Yedinci Mektup'un Zeyli ve İkinci Kısmı - İkinci Zeyl - Yirmi Yedinci Mektup'un Üçüncü Zeyli - Yirmi Yedinci Mektup'un Üçüncü Kısmı ve Üçüncü Zeylin Nihayetidir - Mektubat'ın Üçüncü Kısmı (1) - Mektubat'ın Üçüncü Kısmı (2) - Kastamonu ve Emirdağ'da Yazılan Mektuplar
EL-2 EMİRDAĞ LÂHİKASI – 1 .Risale:Emirdağ Lahikası-1 . Yirmi Yedinci Mektup’tan Takdim - Birinci Kısım Mektuplar - İkinci Kısım Mektuplar - Üçüncü Kısım Mektuplar
EL-2 EMİRDAĞ LÂHİKASI – 2: Risale:Emirdağ Lahikası-2 . Yirmi Yedinci Mektup’tan (Emirdağ’ında ve Isparta’da Son İkametlerinde Yazılan Mektuplardır) Giriş - Birinci Kısım Mektuplar - İkinci Kısım Mektuplar - Üçüncü Kısım Mektuplar
KL Risale:Kastamonu Lahikası. Yirmi Yedinci Mektup’tan KASTAMONU LÂHİKASI: Takdim - Lemeat'tan Önceki Mektuplar - Lemeat'tan - Lemeat'tan Sonraki Mektuplar
STG SİKKE-İ TASDİK-İ GAYBÎ *Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-1 *Birinci Şuâ *Sekizinci Şuâ *On Sekizinci Lem'a *Yirmi Sekizinci Lem'a *Sekizinci Lem'a *Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar-2 *Dua

Gayrı Münteşir Kısımlar Listesi

Üstad'ın ve talebelerinin matbu Kastamonu Lahikasında yer almayan bazı mektupları

Üstad'ın Mektupları[]

1. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬مَنْ‮ ‬تُسَبِّحُ‮ ‬لَهُ‮ ‬السَّموَاتُ‮ ‬السَّبْعُ‮ ‬وَاْلاَرْضُ‮ ‬وَمَنْ‮ ‬فِيهِنَّ‮ ‬وَ‮ ‬اِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَرَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَبَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬اِشَارَاتِ‮ ‬الْقُرْآنِ‮ ‬وَرُمُوزِهِ‮ ‬وَحَقَائِقِهِ‮ ‬وَحُرُوفِهِ‮ ‬آمِين

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Mübarek ramazanınızı tebrik ederim. Hâlık-ı Rahîm sizin için bu ramazanın herbir gecesini bir leyle-i kadir kadar sevabdar ve herbir günü bir ramazan kadar meyvedar eylesin, âmîn. Size garib bir sehvimi beyan etmek münasebetiyle derim ki:

Kur’andan kalbime ilham olunan doğru ve hak olan hakikatlar bazan icmalen olduğundan tafsilatında sehv ve nisyanım karışır, karıştırır. Ezcümle: Eskişehir hapishanesinin son meyvesi ve Otuzbirinci Lem’anın Birinci Şua’ı olan İşarat-ı Kur’aniye Risalesi’nin beşinci âyeti bulunan اَوَمَنْ‮ ‬كَانَ‮ ‬مَيْتًا‮ ‬فَاَحْيَيْنَاهُ‮ ‬وَ‮ ‬جَعَلْنَا‮ ‬لَهُ‮ ‬نُورًا‮ ‬يَمْشِى‮ ‬بِهِ‮ ‬فِى‮ ‬النَّاسِ deki i­şaretini kuvvetli hisset­miştim. Fakat gayet acele olarak üç buçuk sene evvel karakol içinde, şiddetli tarassud altında tebyiz ettiğimden, o işaretin tasvirinde bir sehiv olmuş, ehemmiyetli sureti gizli kalmıştı. Mükerrer taharriyat neticesinde o vakitten beri benim eski abamın cebinde saklanmıştı. Ancak bugünlerde tedkik ettim. Size doğrusunu yazacağım. Nüshalarınızdaki yanlışı ona göre tashih ediniz. Şöyle ki:

Beşinci âyet: اَوَمَنْ‮ ‬كَانَ‮ ‬مَيْتًا‮ ‬فَاَحْيَيْنَاهُ‮ ‬وَ‮ ‬جَعَلْنَا‮ ‬لَهُ‮ ‬نُورًا‮ ‬يَمْشِى‮ ‬بِهِ‮ ‬فِى‮ ‬النَّاسِ dır. Bu âyetin remzi latiftir. Çünki hem kuvvetli münasebet-i maneviye ile hem cifir ile efrad-ı kesîresi içinde hususî bir surette Risale-i Nur’a, müellifine bakar. Şöyle ki: مَيْتًا kelimesi tenvin, nun sayılmak cihetiyle 500 eder. Said-ün Nursî adedi olan 500’e tevafukla işaret eder ki; Said meyyit hükmünde idi, Risale-i Nur ile ihya edildi, taze bir hayat buldu. Evet اَوَمَنْ‮ ‬كَانَ‮ ‬مَيْتًا‮ ‬فَاَحْيَيْنَاهُ‮ ‬وَ‮ ‬جَعَلْنَا‮ ‬لَهُ‮ ‬نُورًا deki iki tenvin nundurlar. 1334 eder ki, o aynı zamanda Said, umumî harbde maddî ve dehşetli bir mevtten hârika bir tarzda kurtulması, felsefe ve gafletten gelen manevî ve şiddetli bir ölümden necat bulması ve Kur’anın âb-ı hayatıyla taze bir hayata girmesi tarihidir. Ve bu tevafuk-u manevî ve muvafakat-ı cifriye, delalet derecesinde bir işarettir. Hem ‮ ‬فَاَحْيَيْنَاهُ‮ ‬وَ‮ ‬جَعَلْنَا‮ ‬لَهُ‮ ‬نُورًا‮ ‬يَمْشِى‮ ‬بِهِ‮ ‬فِى‮ ‬النَّاسِ de tenvin nun ve şeddeli nun iki nun ve بِهِ de telaffuz edilen ى sayılmak cihetiyle 1294 eder ki, eladetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat-ı maddiyesine, evvelki cümle ile hayat-ı maneviyesine işaret eder.

Elhasıl: Bu âyet, manasının müteaddid çok tabakalarından bir işarî tabakadan hem Risalet-ün Nur’a, hem müellifine, hem bu ondördüncü asrın ibtidasına, hem ibtidasında Risale-i Nur’un mebdeine remzen belki işareten belki delaleten bakar.

İşte bu parçayı o âyetin bahsinde derc ile, o sehiv izale olur.

2. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬عَاشِرَاتِ‮ ‬دَقَائِقِ‮ ‬عُمْرِكُمْ‮ ‬آمِين

Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim!

Bayramınızı tebrik ediyoruz ve Risale-i Nur günden güne tevessüünü tebşir ederim. Bu havalide çoklar Onuncu Söz’ü de yazıyorlar. Ben, yazanların çok tashihatını yetiştiremiyorum. Kardeşlerim, vazifemiz çalışmaktır. İnsanlara kabul ettirmek ve bizi muvaffak etmek Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Onun vazifesine karışmamak gerektir. Me’yusiyet ve muvaffakiyetsizlik, fütur vermemek, belki vazifemizde çalışmamızı şiddetlendirmek lâzım geliyor. Şimdiye kadar bizim gibi az zahmet ile, böyle kudsî hizmette çok teshilata ve inayata mazhar olmuş pek azdır. Biz daima şükür demeliyiz. Size burada geceleri aydınlatan nüsha: gençleri ayıltan bir fıkrayı Emin, Tahsin gönderdiler.

Size müştak ve duanıza muhtaç kardeşiniz

Said Nursî

3. Parça[]

Onuncu Söz’ün tatlı bir kerameti:

İki-üç senedir bana hapiste verdikleri gibi arzuma muhalif olarak hergün bir tayin veriliyordu. Ehemmiyetli bir iki sebebe binaen kabul etmeye mecburdum. Fakat onu yemezdim. Tebdil ederek şeker, çay, ekmek tedarik ederdim. Bir gün iskân memuru geldi, tayin verdi ve dedi: “Bundan sonra daha sana tayin vermeyeceğiz.” Ben memnun oldum. Fakat birden hatırıma geldi ki: Şeker, çay lâzımdır. Hediyeleri de kabul etmem diye bir endişeye düştüm. Aynı günde beş sene şeker ve çayımı temin eden ve merhum Abdurrahman’a beş senede aldığı yaraları tedavi ile kuvvetli bir iman kazandıran ve vefatından bir-iki ay evvel imdadına yetişen ve ehl-i ilhadı azmettikleri inkâr-ı haşirden vazgeçiren Onuncu Söz’ün fevkalme’mul ne nüshalarının vücudundan ve ne de gelmesinden hiç haberim yokken müteaddid nüshaları o vakitte geldi. Lisan-ı hal ile dedi: Merak etme, senin hem vazifene, hem hayatına yardım için geldim. İnayet-i Rabbaniye tarafından gönderildim.

4. Parça[]

Feyzi’ler, Nazif’ler size arkadaki parçayı göndermek istediler. Yirmibeşinci Söz’ün medeniyete karşı tesettür ve taaddüd-ü zevcat hakkındaki beyanata bir hâşiye olmak üzere Lâyiha-i Temyiz’in müdafaatından bir parça size gönderilmişti. Başında budur: “Ben de adliyenin mahkemesine derim ki; 1350 seneden ilh.” Âhirdeki parça tesettüre yazıldıktan sonra, o haşiyeyi de âhirinde yazılsın. Münasib ise yazınız.

Kardeşiniz

Said Nursî

5. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Hâfız Ali’nin bu defaki mektubu birkaç cihette Risale-i Nur’a ait ikramat-ı İlahiye ve Risale-i Nur talebelerinin birbiriyle bir cesedin âzâları gibi alâkadar olduklarını gösterir. Medrese-i Nuriye olan Sav’ın ümmileri Mustafa ve Hüseyin kardeşlerimizin gördükleri rü’ya pek manidardır. Ve Isparta’nın Hâfız Ali’si Mehmed Zühdü’yle Hizb-ül A’zam-ı Kur’anînin ihtiyarsız istikbaline gelmeleri, o hizbin Risale-i Nur’a çok menfaatdar olacağını gösteriyor. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, gittikçe Isparta havalisi ile Risale-i Nur’a tam sahib oluyor, yerleştiriyor. Bir Said, bir Hüsrev’e bedel pek çok Said’leri, Hüsrev’leri yetiştiriyor. İkimizin çekilmesiyle daha ziyade gayretle faaliyete geçen nâşirleri yetiştiriyor. Bu anda bu gelen kelimeler hatırıma geldi:

Üç Keramet-i Aleviye Risale-i Nur’a verdikleri kuvvet, üç Ali maddeten kalemleriyle o üç kerameti imza ediyorlar. Mübarek ve kıymetdar Hacı Hâfız’ın çok kıymetdar, çok faal ve sebatkâr köyünde kahraman Ahmed’lerin ve Mehmed’lerin gayretleri, bu havalide de o hali onların vaziyetlerini işitenleri, lâkaydları ve tenbelleri gayrete, şevke getiriyor. Hâfız Ali’nin bazı noktalarını tabir ve cevab olarak Mehmed Feyzi’nin ve Emin’in yazdıkları fıkrayı leffen gönderiyoruz. Bu defa bana gelen risaleler içinde bazı mühimleri var. Kimin yazısı olduklarını bilemedim. Tahminen Sav’lılarındır diyorum. Hakikaten en lâzım risaleleri göndermişler. Eğer ben istese idim, bunları isteyecektim. Başta Tahir olarak onları yazan zâtların defter-i a’maline Cenab-ı Hak herbir harfine mukabil on hasene ihsan eylesin, âmîn. Umum kardeşlerimize selâm ederiz.

Kardeşiniz

Said Nursî

6. Parça[]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ بِعَدَدِ عَا شِرَاتِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ وَ رَحْمَةُ اللّهِ عَلىَ شَيْخ مُصْطَفَى وَ لُطْفىِ

بِعَدَدِ ذَرَّاتِ وُجُودِهِمَا فىِ الدُّنْيَا وَالاخِرَةِ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Lütfi’nin vefatını hissetmiştim ve çok mahzun oldum. O mübarek nuranî kalemin yazıları onun manevî hayatını idame edeceğini düşünmesiyle teselli buldum. Size eşrat-ı saat hakkında gayet ehemmiyetli ve kuvvetli olan Beşinci Şua’ı göndermek için vasıta bulamıyorum. Bu kıymetdar ve evham ve şübehatı izale eden risalenin sebeb-i te’lifi, hâlis ve çalışkan kardeşimiz Sarıbıçak ve elmas kalemli Mustafa, benden orada iken dabbet-ül arz hakkında ve cevabsız kalan sualidir. O mes’ele yirmiüç mesail-i mühimmeye vesile olmakla beraber, yine bir derece cevabsız kaldı.

Ey sıddık Sabri! Senin mektubun beni ciddî ağlattırdı. Şimdilik senin suallerine cevab yazamıyorum, gücenme. Senin tabirince makinesi faal ve kalemi Zülfikar gibi kardeşimiz ile beraber, isimlerini yazmadığım has ve sebatkâr kardeşlerimize birer birer selâm ederim.

Said Nursî

7. Parça[]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Lillahilhamd bu havalide Risale-i Nur kendi kendine tevessü’ ediyor ve bilhassa Hüsrev’in mektubundaki bin kalemle mübareklerin mektubundaki ümmilerin kalemleri öyle bir kamçı ve teşvik oldu ki, en tenbellerini şevkle çalışmaya sevk etti. Ve o iki mektub tılsımlı, efsunlu, tesirli nushalar gibi muhafaza ediliyor ve okutturuluyor. Onları görenler, o mektublardan anlarlar ki: Bu usanç verici zamanda ekmekten, nafakadan ve her hâdiseden ve her hacetten ziyade Risale-i Nur’a ihtiyaç var ki, böyle fevkalâde oluyor. Hüsrev’in daima isabetli ve faideli ve çok yüksek fikri her vakit Kur’an hizmetinde kıymetdardır. Yalnız bu cümlesi “İhtiyata o kadar ihtiyaç kalmamış” diye bir ihtiyatsızlık olabilir. Çünki münafıklara karşı daima ihtiyat lâzımdır.

8. Parça[]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ طَلَبَةِ رِسَالَهءِ النُّورِ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Kırk günden beri bura postası yol kapalı olduğundan gelmiyordu. Yalnız dünkü gün muharremin yirmidokuzunda Sabri’nin bir tek mektubunu alabildim. Çok merakta idim. Elhamdülillah sizde mûcib-i endişe bir hal yoktur diye anladım. Sizler ile uzunca konuşmak isterdim. Şimdi acele bir iş için ve postaya muhavereyi leffen ve bunun arkasında acib rü’yayı gönderiyorum. Nur ve Gül fabrikaları ve Mübarekler heyet-i faaliyeye ve medrese-i nuraniyelere ve Atabey kahramanlara ve beni çok minnetdar ve daima mesrur eden masumlara ve ümmi ihtiyarlara yüzbinler selâm ve selâmet duası ile hatm-i kelâm ederim.

Kardeşiniz

Said Nursî

9. Parça[]

(Ahmed Nazif ve arkadaşlarına yazılan bir mektubun suretidir. Belki size de faidesi var diye gönderildi.)

Aziz, sarsılmaz, sıddık, kahraman kardeşlerim!

Bugün tesbihatta bir mana hatıra geldi. Risale-i Nur şakirdlerinin yeni bir silâh-ı müdafaa manasında kalbime geldi ki: Abdülhakîm gibi mantıksız ve manasız tecavüzlere karşı istimal edilebilir tesirli bir silâh, o da şudur: Umum Risale-i Nur talebeleri müşterek bir noktaya dua etmeleridir. Madem biz mazlumuz. Madem karşımızda zındıka ve dalalet var. Bize ilişen zındıkaya yardım çıkar. Eğer o adam yazdığımız mektubla intibaha gelip nedamet etse, tamire çalışsa, onu Risale-i Nur şakirdleri helâl ederler. Yoksa Kur’anın hizmetinde bizi istihdam eden Zât-ı Zülcelal’in adaletine havale ederek, “Yâ Rabbi, haksız bize zulmeden, vazifemize zarar veren adamları ya ıslah eyle, ya intikamımızı al” diye umum şakirdler bu duada ittifak edecekler. Mütecavizlerin kuvveti varsa dayansınlar. Risale-i Nur’un has talebeleri herbiri yüzer ruhu olsa imanına feda ettiği halde, böyle bir zamanda onlardan birisini garazkârane zındıklara hoş görünmek fikriyle tekfir etmek ne derece bir cinayet olduğunu veya Beşinci Şua’nın tokadına mukabele mebusların teşvikiyle zındıka hesabına Risale-i Nur’un hâlis, muhlis şakirdlerini tekzib veya tadlil etmek, kabirdeki cenazeleri de ağlatacak bir cinayet ve İslâmiyete bir hıyanettir. Bu hıyanet ve cinayete karşı silâhımız bedduadır. Eğer o adam ısrar etti, nedamet etmedi; kat’iyyen anlaşılıyor ki, arkasında dehşetli zındıklar onun atehinden ve zayıf damarından veya korkaklığından istifade edip istimal ediyorlar. O bedduaya müstehak olurlar. Bu mektubu İstanbul’a gönderme. Yalnız bir vasıta ile ısrarından sonra bu gelecek fıkrayı ona gönderirsiniz.

Biz Said’in kardeşleri ve Risale-i Nur’un şakirdleri, imanımız için ve hakikat-ı Kur’aniye için herbir şeyi feda etmeye karar verdiğimiz ve şimdiye kadar bağlandığımız hakikatleri hiç kimse cerh edememiş. İnşâallah edilmez. Bizim bu kudsî ve sırf uhrevî hizmetimize bir sû’-i tevehhüm neticesinde sizin tahkiksiz telkinatınız bize ehemmiyetli zarar verdi. Çabuk bize acıyıp tamir etmezseniz binler lisan ile “Yâ Rab! Bize böyle haksız tecavüz edip, zulmedenlerden intikamımızı al” diyeceğiz.

Kardeşlerim! Bu zâtın amucazadesi yirmi seneden beri hem mebus, hem ölen reisin en has dostudur. Isparta’da bu defa ellerine geçen mahrem risalelerin cerhedilmez hakikatlerine karşı, hiç hatıra gelmeyen böyle bir ihtiyar hocayı istimal etmeleri muhtemeldir. Telaş etmeyiniz. Hiçbir halt edemezler. Hem ihtimal var ki; o sofi-meşreb zât, bazı talebelerin haddimden çok ziyade hüsn-ü zanları ve Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin fevkalâde ehemmiyeti ve Eski Said’in siyasî hayatı, o adama çok yanlış bir fikir vermiş. Bizi enaniyet ve benlik ve hubb-u câh hesabına âyetleri tevil edip lehimize çeviriyor diye ittiham ediyor.

Siz dahi bu ihtimale karşı deyiniz ki: Yeni Said makam noktasında bütün ısrarımıza ve bu hizmette üstadlık noktasında bütün hüsn-ü zanlarımıza karşı Eski Said’in aksine olarak terk-i enaniyet ve dünyaya karışmamak esasları ile şiddetle mukabele ediyor. Hattâ her mürşidde bulunan ve makbul olan, ziyade bir muhabbet ve hürmeti ve makam vermesini kabul etmiyor, reddediyor. Hizmetkârlık bana yeter diyor ve bilfiil isbat ediyor. Biz gözümüzle görüyoruz. Hem kırk seneden beri en muannid ve müdakkik feylesoflara ve meşhur âlimlere karşı daima kuvvetli bir mantıkla galibane münazara eden ve meydanda âsârıyla ve yirmi sene hayatıyla delilsiz hiçbir hakikatı yazmayan bir adam, elbette ve herhalde enaniyet şatahatından gelen saçma sapan davalar ondan sudûr etmez.

وَ‮ ‬عَيْنُ‮ ‬الرِّضَا‮ ‬عَنْ‮ ‬كُلِّ‮ ‬عَيْبٍ‮ ‬كَلِيلَةٌ‮ ‬وَ‮ ‬لكِنَّ‮ ‬عَيْنَ‮ ‬السُّخْطِ‮ ‬تُبْدِى‮ ‬الْمَسَاوِيَا‭

‬kaidesince sû’-i tefehhüm ile habbeyi kubbe yapıp ona söylenmiş. O da bir taassub damarına dokunmuş. Müfritane itiraz etmiş. Sonra onun itirazını aleyhimize propaganda yapmak için, o çürük habbeyi dahi kubbe yapmış.

Kardeşlerim! Bu hâdiseyi i’zam edip işaa etmeyiniz, aldırmayınız, ehemmiyet vermeyiniz. Tâ propagandacılar istifade etmesinler. El-Bâki işimizi bizi istihdam edene havale ediyoruz.

Aziz kardeşim Nazif! Bu yeni hâdise ve hasta mes’elesi, senin rü’yanın tabiridir. Ehemmiyeti yoktur. Yirmi seneden beri yüzer bin insanların ellerine geçen ve ekserine manevî şifa veren ve pek çoklarına da maddî bir ilâç hükmüne geçen, لِلَّذِينَ‮ ‬آمَنُوا‮ ‬هُدًى‮ ‬وَ‮ ‬شِفَاءٌ âyetinin mana-yı işarîsine mazhar bulunan Risale-i Nur’dan zarar tevehhüm etmek, saçma bir hezeyanla bir propagandadır. Merak etmeyiniz. Hastayı buraya yanıma göndermeyiniz. Cenab-ı Hak ona şifa versin. O talebe olduğu cihetle, sair şakirdlerin dualarından istifade eder, inşâallah şifa bulur.

Kardeşiniz

Said Nursî

10. Parça[]

بِاسْمِهِ

‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ‮

‬اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık ve sebatkâr kardeşlerim!

Merhum Lütfi’nin bir ders arkadaşı ve merhum Abdurrahman’ın bir vârisi ve nümunesi olan Zekâi’nin eski Zekâi’ye dönmesini ve tam nedametini çoktan beklediğim, bu defaki mektubuyla aynen merhum Abdurrahman’ın mektubu gibi ciddî bir nedamet ve dünya hevesatından bir nefret gösterdiğini gördüm. Böyle bir talebemi yine eski sadakatta bulduğuma şükrettim. Ve bunun bu sadakat ilticası ciddi olduğuna delalet eden Risale-i Nur’un bir kerametini beyan ediyoruz. Şöyle ki:

Burada Emin, Feyzi hâzır iken Âtıf Hasan’a dedim ki: Zekâi’yi gör ve de ki: Ben onu kabul ediyorum. Hastalara bakması da Risale-i Nur hesabına teselli vermek cihetinde mecburiyetle yapsa men’ de etmeyiz. Daha yeni gelen mektubunda istediği mukabele nev’inde söyledik. Güya Zekâi kapı arkasında bulunuyor gibi Risale-i Nur hesabına ona karşı mukabelemi ve kabulümü işitiyor gibi, mesafece çok uzakta bulunan o kardeşimiz aynı zamanda, aynı anda mektubu yazıyor tahmin ettik. Konuşma ile mektubun mâbeynindeki zaman kat’î gösteriyor. Madem bu işaretle tam eski Zekâi ve Lütfi’nin kardeşi ve arkadaşı ve Abdurrahman’ın bir nümunesi makamına giriyor. Biz de onu Risale-i Nur’un has dairesi içine yine ona o makam verilmiş telakki ediyoruz. İnşâallah Mes’ud da Zekâi gibi, kıymetdar vazife-i sâbıkasına dönecek. Umum kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.

Kardeşiniz

Said Nursî

11. Parça[]

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Ehl-i dalaletin, Isparta muvaffakiyetine karşı bir mebusun amucası ve akrabasından on taneden fazla memuriyette bulunan İstanbul’da hoca ve şeyh zâtın cereyanlarına bir perde suretinde elîm bir tarzda, ihtiyarlık atehinden ve vehhamlık ve taassubundan istifade edip, aleyhimizde istimal ettiler. Fakat merak etmeyiniz, bu cephede de bir şey kazanamayacaklar. Cenab-ı Hakk’a havale ediyoruz. Nakliyat-ı askeriye sebebiyle Hizb-ül Kur’anı daha alamadık.

Umum kardeşlerimize selâm ve dua ve ramazanlarını tebrik ederiz.

12. Parça[]

İstanbul’a Şefik Efendi’ye yazılan bir mektubun suretidir.

Sizden İstanbul’a gidenlere belki faidesi olur diye gönderildi.

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Seyyid Şefik,

Bayramınızı tebrik ediyorum ve sizin sarsılmaz sadakatınıza itimaden gayet ehemmiyetli bir manayı size beyan ediyorum. Şöyle ki:

Bu şuhûr-u selâse-i mübarekede gayet ehemmiyetsiz bir tevehhüm yüzünden Risale-i Nur’un imanî hizmetine zarar verecek ve ehl-i dalaletin eline tam bir sened verecek bu eyyam-ı mübarekede lüzumsuz, manasız ve haksız bir surette ve eskiden beri hiç benden zarar görmedikleri, belki daima ona ve hanedanlarına gayet ciddî ve samimiyet beslediğim, sâdâttan bir ihtiyar âlim zâtın beni galiz tabirlerle gıybet etmesi ve rastgelenlere lüzumsuz bir yerde bu eyyam-ı mübarekede, içtihadî hata da olsa bir ehl-i ilim gıybet etmek اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ âyet-i şerifinin tehdidini nazara almayacak derecede medar-ı gıybet olan hatasından başka sair gizli kusurlarını da veyahut gizli hallerini teşhirkârane söylemek, hususan bu şuhûr-u mübarekede öyle bir gıybettir ki, tüyleri ürpertiyor. İnsan içtihadında hata edebilir. Ben içtihadımda hata edebilirim. Ve bana karşı garazsız içtihadımda hata var diyenlere ve isbat edenlere teşekkür edip ruh u canla minnetdarım.

(Devamı için)

Aziz kardeşim!

Bu mektubun suretini kaybetmeyeceksin, herhalde o ihtiyar zâta okuyacaksın. Bir ehemmiyetli mektubum okunduğu vakit bırakmamış ki, tamam okunsun. Çünki bu gıybet mes’elesi, helâl etmek mes’elesi var. Böyle acib bir gıybet hiçbir cihetle cevazı olmaz. Eğer isnad edilen o gıybetler varsa gıybettir. Olmazsa iftirakârane gıybet etmektir. Beni helâl et diye en büyük zâtlar en küçük adamlara yalvarmışlar. Ben bir ay kadar helâllaşmak için bekleyeceğim.

13. Parça[]

Isparta'ya giden mektubun bir parçasıdır.

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bugünlerde sabah namazı tesbihatında, İstanbul’daki ihtiyarın garazkârane ve şahsıma karşı galiz gıybeti, Eski Said damarıyla nefs-i emmarem heyecana geldi. Mazlumum, dedi. Bu nevi zulüm çekilmez. İntikamını almak istedi. Birden kalbime geldi:

Belki Risale-i Nur’un İstanbul’da neşrine bir vesile olur. Sen madem hayat-ı dünyeviyeni, hayat-ı uhreviyeni dahi Risale-i Nur’a feda ediyorsun. Bu izzet-i nefis damarını dahi feda et. Hem hilkat-ı kâinat Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’a mecnun tabiri istimal eden insanlar bulunduğu gibi, senin o güneşe zerrecik bir izzet-i nefsiyenin kırılmasına ehemmiyet verme, diye ihtar edildi. Benim de kalbim rahat etti.

Said Nursî

Hâşiye: Kardeşlerim, çoktan beri perde altında İstanbul’da Risale-i Nur’a karşı çabalayan muzır bir cereyan hissediyordum. Tayin edemediğim için, kendimizi muhafaza edemiyorduk. Şimdi anlaşıldı ki, zındıklar siyasî desiselerle bu dehşetli ihtiyarı istimal ediyorlardı. Perde açıldı iyi oldu, anladık. İnşâallah o fitne sönecek.

Kardeşiniz

Said

14. Parça[]

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bugün burada bayramdır. Sizin mübarek bayramınızı başta Nur ve Gül fabrikalarının hâdimleri ve sahibleri ve mübarekler heyeti ve medrese-i Nuriyenin şakirdleri ve masum ve ümmi ihtiyarlar taifesi, Risale-i Nur’un fedakâr şakirdleri olan muhterem hemşirelerimiz hanımlar cemaatı olarak herbirisine ayrı ayrı bayramlarını tebrik ve bu havalideki Risale-i Nur şakirdleri namına da onlara selâmla bayramlarını tebrik ediyoruz. Bu defa başkalara yazılan mektubların suretleriyle iktifa edildi.

Said

Risale-i Nur şakirdlerinden;

Feyzi, Emin, Kâmil, Nazif, Zühdü, Tevfik, Hilmi,

Âsiye, Necmiye, Lütfiye, Ulviye, Âliye, Şerife

Hâşiye: Hâfız Ali ve Tahirî’nin, Hizb-ül Ekber’in tam güzel çıkmamış demelerine iştirak etmiyoruz. Bin mâşâallah, bin bârekâllah. Birden bu kadar bu zamanda tevafuklu aynı Tahir’in hattına benzer bir tarzda çıkması, bizleri çok mesrur ediyor. Fakat etrafında çerçeve olsa idi daha güzel olurdu. Biz burada hem süslü tezyinatlı çerçeve yapıyoruz, hem güzel olmayan kaplara süslü kâğıtlar çekiyoruz.

15. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bu defa çok çalışkan Âtıf’ın mübarek kalemiyle bir iki nüshayı Feyzi ve Emin’e hediyesiyle beraber masum ve efelerin ve ümmilerin mübarek yazılarıyla yirmiden ziyade küçük risalecikler bizlere hediye edilmiş. Biz de bu havalideki insanlara bir vasıta-i teşvik ve nümune-i imtisal olmak için, masumlara ve ümmilere göstereceğiz ve yazanların isimlerini de dualarımızda dâhil edeceğiz. O yazanların hem kendilerini, hem vâlideynlerini, hem üstadlarını ve bilhassa Hasan Âtıf’ı tebrik ediyoruz. Hizb-ül Ekber-i Nuriye’nin Arabî bilmeyenlerinin fehmine medar olmak için orada yazılan mecmua gibi, Münacat Risalesi’ni yalnız Münacat-ı Aleviye’den sonraki tercüme kısmını yirmi nüsha kadar teksir edilse, bize gönderilse çok iyi olur.

Dokuzuncu Şua Mukaddeme-i Haşriye beraberce yazılsa daha faideli olur. Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve Hüsrev’e çok safalarla geldin deriz.

Kardeşiniz

Said Nursî

Bu mektubu yazdıktan sonra Mustafa Kâzım imzasıyla hem kıymetdar ince hissiyatlı ve ihlaslı, çok kuvvetli Âtıf’ın gayet güzel ve daha tam okumadığımız halde pek ehemmiyetli ve Lâhika’ya kısmen geçecek, canlı ve ruhlu bir mektubu beraber gördük. Hem Âtıf’ı, bu mektubdaki kemal-i ihlas ve irtibatını ve mektubunda beş-altı efelerin kahramancasına Risale-i Nur’a girmeleri ve Kızıl İrfan talebeleri ve şakirdlerini bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Risale-i Nur hesabına Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz. Pek çok selâm. Mağrib yakın olduğu için kısa kesmeğe mecbur olduk.

16. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Sizin mübarek kalemlerinizin mübarek ve nuranî yadigârlarını aldık. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki, sizin gibi yorulmaz, sarsılmaz, usanmaz şakirdleri Risale-i Nur’a ihsan eylemiş. Bu ağır şerait ve usandırıcı haller içinde kemal-i iştiyak ile onların faaliyetleri şübhesiz bir inayet-i Rabbaniyedir ve bu hizmet-i kudsiyenin zahir bir kerametidir. O kudsî hediye içinde merhum Âsım’ın yadigâr kalemi ve Re’fet ve Rüşdü, Hasan Âtıf ve Hâfız Ahmed ve Barla’lı Muhacir Hâfız Ahmed’in masumesinin hediyesi gibi yadigârlar ve Hüsrev’in müjdesiyle onbeş yirmi fedakâr kardeşlerimiz kalemlerini bizim hesabımıza çalışmasını karar verdikleri, beni ve bizi ve bu memleketi minnetdar edip şükre sevketti.

Hizb-i Nuriye’nin ve Misbah-ul İman’ın lâhikaları olan bu defa hediyeniz buraya girdiği gün, birinci defa Hizb-i Nurî geldiği gibi tesadüf olmadığına kat’î kanaatımızla buradaki medrese-i Nuriyedeki talebelerin yeni gelen bu derslerin meftîhanesi nev’inde şimdiye kadar emsali vuku’ bulmamış bir ziyafet-i Rahmaniye nev’inde, dokuz ayrı ayrı yerden hattâ biri Kars’tan, biri de Çankırı’dan birer güzel taam öyle bir tarzda geldi ki; hem beni, hem Feyzi’yi, hem Tahsin’i, hem Emin’i hayret içinde bıraktı. Kat’î kanaatımız geldi ki; hizmet-i Nuriyedeki bereketin bir kerameti ve buradaki medrese-i Nuriyenin inayetinden gelen bir meftîhanesidir. Evvelce Hizb-i Nuriye’nin gelmesiyle fevkalâde meftîhanesini hem teyid ediyor, hem onunla teeyyüd edip bir eser-i inayet olduğunu isbat etti. Hem geldiği aynı günde öyle bol bir yağmur geldi ki, odamın önünden ehemmiyetli bir sel aktı. Ve Sabri’nin orada Münacat’ın kesretle yazılmasıyla yağmur gelmesine vesile olduğu gibi, buraya gelmesiyle de burada rahmetin böyle kesretle yağması gösteriyor ki; Münacat bir vesile-i rahmettir. Hem ihtiyata binaen dört seneden beri buraya gelmeyen kahraman Nazif, hediye-i Nuriye ile hiçbir sebeb yokken Kastamonu’ya yanımıza geldi. Demek manevî istikbale gönderildi.

Hüsrev’in bu defaki mektubu beş altı cihette bizi minnetdar etti. Hüsrev daima hizmet-i Nuriyede ve tedbirinde daima terakkide ve sarsılmaz bir rükün olduğunu gösteriyor. Âtıf’ın pek ziyade iştiyak ve gayreti şimdilik ihtiyat ve itidal-i demle perdelenmesi zamanın muktezasıdır. Zekâi, Hâfız Ahmed Risale-i Nur hizmetinde vazife başına geçmeleri bugünlerde onların hakkında hasıl olan merakımı izale etti.

Umum kardeşlerimiz ve bilhassa rükünlere ve bu defaki nüshaları yazanlara ve Hüsrev’in mektubunda isimleri bulunanlara ve bilhassa kalemlerini bizim hesabımıza çalıştırmağa karar verenlere binler selâm ve selâmetlerine ve muvaffakiyetlerine dua ediyoruz. Madem onbeş kardeşimiz kalemiyle ümmiliğime şefkaten yardım ediyorlar. İhtiyar ve Hasta ve İktisad ve Şükür Risaleleri ve Birinci, İkinci, Üçüncü Lem’aları yazsınlar. Hem Hüsrev’in bana gönderdiği, eskiden bana yazdığı İ’caz-ı Kur’anın kıt’asında onun zeyilleri olan Onikinci, Ondördüncü, Yirminci Sözler ve Sure-i Feth’in âhirindeki âyetin Lem’ası ve Rumuzat-ı Semaniye’ye ait fihristedeki kısmı ve manzum Lemaat’tan olan parça gibi ki; size evvelce bu zeyiller hakkında size yazmıştık, siz de yazmıştınız. Hüsrev’in tertibiyle yazdırılsa, mümkün ise bu kısmı kendisi yazsa iyi olur. Tâ ki Hüsrev’in kalemiyle bu eski nüsham tam bir zeyl olsun.

Kardeşiniz

Said Nursî

17. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

El-Hizb-ül Ekber-i Nuri’nin âhirinde Risale-i Münacat’tan Münacat-ı Aleviye’nin tercümesinden sonra gelen Türkçe tercümeleri biz nüshalarımızın âhirinde yazdırıyoruz. Arabî bilmeyenlere çok iyi olur. Eğer siz kuvvetli kalemleriniz ile, Hizb’in tarzındaki aynı sahifelerde yazıp bize gönderip, yardım etseniz bizi çok minnetdar edersiniz. Ben bu cihette zahmet çekiyorum. Hem Hizb-i Ekber’in başında Türkçe fıkrasına mukabil sahifede size gelen buna leffen gönderilen parça nüshanızda yazılacak.

Nur fabrikası sahibinin bir mektubunda ehemmiyetli bir müjde veriyor. Yani mu’cizeli Kur’anımızı tab’ etmek ve onun perdesi altında Mu’cizat-ı Kur’aniyeyi tetimmeleri ile tab’ etmek mümkün ve mutasavverdir diye bizi derinden derine mesrur ve ümidvar eyledi. Cenab-ı Hak rahmet ve inayetiyle Risale-i Nur’un gayet parlak olan bu neticeyi ve muvaffakiyeti ve şakirdlerinin bu ehemmiyetli bir gaye-i hayallerini ve muzafferiyetlerini ihsan eylesin, âmîn.

Gül fabrikasının sahibi ve Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın kâtibi Hüsrev’e binler safalarla geldin tekraren deriz. Umum kardeşlerimize birer birer ve bilhassa bu defa bize yazıları gelenlere selâm ve dua ediyoruz ve dualarınızı istiyoruz.

Kardeşiniz

Said Nursî

18. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz sıddık kardeşlerim,

Sizin bu defa çok güzel ve çok tevafuklu hem kesretli nüshaları yazdığınız Hüccet-ül Baliğa mecmuası, sizin elinize geçen yeni huruf nüshasında yanlışları vardı. Siz de ona göre yazdığınızdan çok yerlerde yanlışlar var. Siz kendinizde olan Âyet-ül Kübra ile ve Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı ve Tabiat Risalesi, daha mecmuadaki parçaları hangi kitabdan alınmış ise, güzelce elinizdeki mecmualar o kitablar ile tashih edilsin. Biz de öyle yapıyoruz. Siz de evvelce yazdığımız gibi bizim için yazacağınız Münacat Risalesi’nde münacat-ı Aleviyenin tercümesinden sonra gelen Türkçe kısmı, yirmi-otuz nüsha kadar olsun. Buradaki Hizb-i Nurî nüshalarının âhirlerine ilhak etmek için o kıt’a da olsun ve bir kısmı da Mukaddime-i Haşriye ile beraber olsun. Hüccetullah mecmuasının âhirine girecek o kıt’a da, hakikaten kardeşlerim sizin faal kalemleriniz Risale-i Nur’u matbaaya muhtaç etmiyor. Bu defa nüshalarınızın size kazandıracağı sevabları pek azîmdir. Asrî matbaacılar o hayra lâyık değildiler ki öyle oldu.

اَلْخَيْرُ‮ ‬فِى‮ ‬مَا‮ ‬اخْتَارَهُ‮ ‬اللّهُ

Bu fıkra Gençlik Rehberi’nin “Bir zaman Eskişehir Hapishanesinin penceresinde oturmuştum” serlevhasıyla yazılan fıkrasında “İman, bu dünyada dahi temin ettiği bir manevî Cennet’e girmek” cümlesine bir hâşiyedir. Ezcümle Hüccetullah mecmuasının yüzonbeşinci sahifesinde Otuzuncu Lem’anın Üçüncü Nüktesinin Üçüncü Noktasının âhirlerinde bulunan (Ahmak zannedilen Sofestaîlerin akıllılarıdır) cümlesinde bir elif noksaniyetiyle mana bozulmuş. Doğrusu budur: (Sofestaîler en akıllılarıdır.)

19. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bu defa size Yirmiyedinci Mektub’un lâhikası ve Onuncu Söz’ün keramet-i tevafukiyeyi gösteren bir nüshayı ve matbu’ Sünuhat’ın arkasındaki Arabî risaleleri gönderdim. Sünuhat’ınız var, fakat ötekiler yok. Onlardan beğendiğinizi yazabilirsiniz. Tevafukun envaında gayet kat’î bir surette bir iltifat-ı inayet-i İlahiyeyi gördük. Ve o inayet gittikçe hem bedahet derecesinde kat’iyyet kesbetmekle beraber, ziyadece inkişaf, inbisat etti, dal-budak saldı. Kur’anın esrarına anahtarlar hükmüne geçtiğinden tevafuk nimetine karşı Risale-in Nur şakirdlerinde pek ziyade bir şevk verdi. Ve o nimete karşı bir şükr-ü manevî ve bir istihsan ve minnetdarlık nev’inden olarak, küçük bir tevafuka ziyade izahat ve tafsilat verilmiş. Nasılki çok büyük bir padişah, gayet bîçare muhtaç bir adama bir lira verir ve bin lira kadar iltifatıyla onu minnetdar eder. O bîçare de o bir liraya mukabil o iltifatın kıymetini düşünüp bin lira kadar minnetdarlık ve teşekkür gösterir. Öyle de; tevafuk içinde Risale-in Nur şakirdlerine böyle bir iltifat-ı inayet gösterilmiş. İşte bu sır içindir ki, Onuncu Söz’de tevafuk içinde inayet-i hassa cilvesi, tevafukun bidayet-i zuhurunda Risale-in Nur’un şakirdlerini uzun tafsilata sevketmiş.

İşte kardeşim, size Onuncu Söz’ün tevafukatına dair iki suret ve Onuncu Söz nüshalarını gönderiyorum. Birisi uzuncadır, onu nüshaya takmak lâzım değil. Biri kısacıktır. Onu, isteyen her nüsha sahibi nüshasının başına koyar. Fakat size gönderdiğim nüshanın içinde bulunan tevafuk rakamları, küçük haşiyeleri ve kelime-i tevafukatı da isteyen nüshasına kaydedebilir. Hem sana gönderdiğim matbu’ Sünuhat’ın arkasında Hutbet-üş Şamiye ve Zeyl-i Hubab ve meb’usana namaza dair hitab gibi parçaları yazarsınız. Hem Feyzi’nin yedinde bulunan İşaret-ül İ’caz Tefsirini hârika tevafukatıyla, bakmak için size göndereceğiz. Muallim İhsan’ın Mu’cizat-ı Ahmediye nüshası çok güzel olduğu için, ona çok hayır kazandırmak için okunmaktadır. Sonra göndereceğiz.

Kardeşiniz

Said Nursî

20. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ

Aziz kardeşlerim!

Size iki Onuncu Söz ile, iki parça mektub ve size aid üç nüshanızı gönderdim. Size gelen Sünuhat’ın arkasında bulunan Arabî Hutuvat-ı Sitte, asıl Türkçe ve ehemmiyetli Hutuvat-ı Sitte’nin bir muhtasarıdır.

Said Nursî

21. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık, kahraman kardeşim ve hizmet-i Kur’aniyede ve imaniyede kuvvetli ve kıymetli arkadaşım Ahmed Nazif!

Size üç parça gönderdim. Büyük Hâfız Ali’nin mektubu, seninle alâkadardır. Mübareklerin mektubu, Risale-in Nur’a fevkalâde tevessü’ ve rağbete mazhariyetle alâkadardır. Ve Feyzi ve Emin’in eski fıkralarının âhirindeki, radyo münasebetiyle sual ve cevaba bir tetimme olarak bu sual ve cevab dahi size gönderildi. Münasib gördüğün mevkilerde yazarsınız. Mübarek Zekeriya’nın bize Hasta Risalesi’ni hediye etmesi, bizi çok minnetdar eyledi. Ali Osman’ın rü’yası hayırdır, güzeldir. Askerliğine merak etmesin. O bir kerre Risale-i Nur dairesine girdi, inşâallah daha çıkmayacak. Çalışamazsa da yine çalışır gibi her vakit hissesini o daireden alacak.

Kardeşim! Hal-i âleme ve muvakkat vaziyetlere merak etme. Kadere teslim ve “Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler.” kaidesiyle perde altında hikmet ve adalet-i İlahiyeye itimad gerektir.

Birer parça Isparta’ya gönderildi.

Said Nursî

22. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık, hâlis kardeşim ve tarîk-ı hakta ve Kur’an hizmetinde kahraman arkadaşım!

Risale-i Nur’un intişarı her yerde lillahilhamd muvaffakiyetle kendi kendine fütuhat yaparak devam ediyor. İnebolu’da ve havalide kemal-i iştiyakla bir zaman devam etti ve yerleşti. Daha inşâallah sökülmez. Fakat ehl-i dalalet ve şeytan-ı cinn ve ins, sizlerin fevkalâde gayret ve sa’yinizi çekemediler. Bir derece zaîflere fütur verecek ve hâlis olmayanların şevklerini kıracak çok gizli desiselerle sizlere bir telaş ve za’f verildi. Merak etme. Risale-i Nur’un dairesi çok geniş. Hem kemmiyetin ve zahirî çokluğun o kadar ehemmiyeti yok. Hâlis, sebatkâr biri; bine mukabildir.

Bu yakında bir parça evham sizlere gelmiş, herkese emniyet edemiyorsun. Bu da bir ihtiyattır, zararı yok. Benim yanıma gelen ve senin hiddetinden veya itabından müteessir olanlara diyorum ki:

“Nazif’in hizmet-i Kur’aniye’de öyle bir kıymeti var ki, dünyaca yüz kusuru olsa, bakılmayacak. Bakılmamak gerektir. Eğer benim odama gelse, -Risale-i Nur’a zarar vermemek, gelmemek şartıyla- beni şiddetle tekdir etse ve beni dünyaca çok zararlara ve hapis ve zindana düşmeme sebebiyet verse, Nazif’e karşı muğber olmayacağım. O kıymetdar hizmeti için afvedeceğim. Madem hakikat budur ve madem Risale-i Nur’u orada yerleştiren odur. Onun itab ve hiddetini hoş görmelisiniz, sıkılmayınız.” diyorum.

Zâten Risale-i Nur’un talebeleri, İhlas Risalesi’nin düsturları ile hareket ediyorlar. Birbirinin kusurunu görmüyorlar. Fakat her vakit ihtiyat ve dikkat lâzımdır. Herkese itimad edilmez. Bu defa kitabın içinde bir-iki rü’ya vardı. Şâkir’in rü’yasına ait bir küçük tabir leffen gönderiyorum. Ahmed’le gönderilen mektub zâten açık göndermiştim. Oradaki hâlis ve sâdık kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Said Nursî

23. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur’aniyede çalışkan ve kuvvetli arkadaşım Ahmed Nazif!

Risale-i Nur’un kolayca hüsn-ü intişarı, senden üç şey istiyor:

Birincisi: İtidal-i dem. Yani hilm ve teenni ve ulüvv-ü cenab göstermek.

İkincisi: Vazife-i hizmette kanaat etmek, müşkilpesend olmamak. Yani bu acib hâlât-ı ruhiyede ve ahlâk bozulması bir zamanda bazı zâtların Risale-i Nur’dan cüz’î istifadelerini kabul etmek. Sair kusurlarına binaen reddetmemek.

Üçüncüsü: Kendi vazifemizi yapmak, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmamak. Yani muvaffak etmek ve halklara kabul ettirmek ve hüsn-ü tesir vermek; Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir, bize ait değildir. Biz yanlış bir tedbir ile kaçırmamak şartıyla ne kadar onlar kaçsalar, çekilseler belki de itiraz etseler, biz me’yus olmamalıyız, şevkimiz kırılmamalı. Belki daha ziyade ihlas ile çalışmalıyız.

Kardeşim! Risale-i Nur’un verdiği manevî kazanca mukabil lüzum olsa hayat ve ruh verilmek lâzım iken, bazı hissiyat-ı dünyeviye ve bazı ahlâk dahi onun için feda edilmeli. Ve asabiyet ve hiddet-i haysiyet gibi damarlar bu ulvî işe karıştırmamalı, belki feda edilmeli. Bu vilayette Risale-i Nur’u orada yerleştirmek, esaslandırmak hizmetini Cenab-ı Hak sana ihsan ettiği için, bütün Risale-i Nur şakirdleri seni çok kıymetdar bir rükün, bir sahib-i Nur telakki etmiştir. Bu hizmeti tam muhafaza ise; tam bir ulüvv-ü cenab, tam bir tevazu ve teenni ve ihtiyat ve dikkat gerektir.

Buraya gelmek, Risale-i Nur’un intişarı maslahatına muvafık gelmiyor. Sen dahi Hüsrev, Hulusi ve Hâfız Ali gibi daima manen beraberiz. Onların benim şahsımla alâkaları bir ise, Risale-i Nur’a karşı alâkaları bindir. Beni görmek arzu etmiyorlar. Çünki her kitabda üstadlarını beraber görüyorlar. Bu havalide senin faaliyetini ehl-i dünya anlamış. Seni benimle görüşmeğe çok dikkat edecekler. Risale-i Nur’a zarar verebilir.

Biraderzadem Nihad, mühim bir maslahata binaen pederinin yanına gitti. Baharın geldiği vakit size gelir inşâallah. Ben hususî mektub yazmadığımdan gücenme. Umum Isparta’ya güçlükle yirmi günde bir mektub yazıyorum. Hem onlara yazdığım mektubların suretini size gönderiyorum. Hattâ bu mektubu bir zât, bana acıyıp sobamı yakmak için sabahleyin geldi. Bana yazmak çok zahmeti bulunan, mektub yazmak hizmetini yaptı. Allah ondan razı olsun. Yazdığı mektubda kusurlar var ise, dilimi anlamadığından kusuruna bakmayınız. Oradaki kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Salahaddin’in keyfini soruyorum.

Kardeşiniz

Said Nursî

24. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur’aniyede kuvvetli arkadaşım!

Sen Feyzi’ye yazdığın mektubunda bir kelimeye nazar-ı dikkati celbetmen sırrıyla, yirmi dakika mektub ve kitablarla, Feyzi ile konuşurken dikkat etmedim. O gittikten sonra anladım. Nazarınız verdim, o kelimeyi buldum. Kalbime geldi ki: Bu kelime içindir ki, hatırıma gelmedi.

Aziz kardeşim! Bana karşı irtibatınız yalnız Risale-i Nur’un kıymeti ve ehemmiyeti noktasında hakikîdir. Benim şahsım itibariyle haddimden çok fazla bir kıymet tasavvur edip irtibat etmek hakikî değil. Belki de zararı var. Evet mes’ele ikidir. Biri, Risale-i Nur’dur. Biri de, onun bir tercümanı. Ve Risale-i Nur hakkındaki hüsn-ü zannınız daha fevkinde Risale-i Nur’a lâyıktır. Çünki Kur’an-ı Hakîm’in bir mu’cize-i maneviyesidir. Âhirzamanda gelecek Hazret-i Mehdi de ona o kıymeti verecek itikadındayım.

Eski zamanlarda şahsî birer hidayet edici, birer müceddid her asırda gelmişler. Bu zaman, cemaat zamanı olduğu ve enaniyetin fevkalâde hükmettiği zaman olduğu için, şahsiyetlerin ehemmiyeti hakikat noktasında o kadar yoktur. Yalnız kıymet ve kuvvet, mütesanid cemaatlerden tezahür eden şahs-ı manevîdedir. Lillahilhamd, Risale-i Nur’un eczalarından ve şakirdlerin tesanüdünden tezahür eden bir şahs-ı manevî, bizlere ve bu zamana Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın hakaikını izhar etmeğe en mükemmel bir rehber, bir mürşiddir. Onun hizmetinde bulunan benim gibilere, onun evsaf-ı azîmesini vermek yanlıştır. Fakat herbirimiz onun evsaf-ı azîmesinden bir nevi mazhariyetle istifade ederiz. Ben itiraf ediyorum ki; ben bu eserlere değil sahib belki hizmetinde bulunmasına da lâyık değildim. Cenab-ı Hakk’ın azamet-i kudretine bir delildir ki; en ehemmiyetsiz bir şahsiyetimi, gayet ehemmiyetli bir hakikata delil yapmıştır.

Hem Risale-i Nur, öyle bir derecede kıymetini göstermiş; daha müşterileri ona celbetmek için, bir dellâlını fevkalâde göstermeğe lüzum yok.

Kardeşim! Bu izahatımdan gücenme. Bir derece zamanca lüzumu vardır. Cenab-ı Hakk’a yüzbin şükür ediyorum ki, İnebolu’yu ikinci Isparta hükmüne geçirmiş.

Oradaki kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Salahaddin’in fıkrası da güzeldir. Isparta’ya gönderilecek emanetler geldi. Birinci İhlas’ın bir küçük hâşiyesini gönderiyorum.

Kardeşiniz

Said

25. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

Kıymetdar kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniyede namdar arkadaşlarım, hak ve hakikat yolunda ziyadar yoldaşlarım!

Bu boğucu ve zulümatlı asırda sizler olmasaydınız pek çok ehl-i iman boğulacağı gibi, ben de şiddet-i me’yusiyetten boğulacaktım ve Risale-i Nur mağlub olacaktı.

Said

26. Parça[]

Biz bu havalideki Risale-i Nur şakirdleri namına oradaki umum kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine dua ve beraet bayramlarını tebrik ediyoruz. Fakat herhalde her vakit ihtiyat etmek lâzımdır. Belki şimdi daha ziyade dikkat ve sakınmak gerektir.

Kardeşiniz

Said Nursî

27. Parça[]

[Kırk sene evvel Eski Said talebeleri içinde bir ihtiyar zât vardı ki, haremi genç idi. O zâta zarifane bu iki cümleyi ders vermiş.]

Benim gibi ihtiyar olmuş bir zât, çok sevdiği haremine demiş ki:

ولا‮ ‬يرعوك‮ ‬ايماس‮ ‬القتير‮ ‬به‮ ‬فان‮ ‬ذاك‮ ‬ابتسام‮ ‬العلم‮ ‬و‮ ‬الاوب

Yani: Sakalımda siyah kılların beyazlanması seni ürkütmesin. Çünki o beyazlık, yağ gibi ilim ve nurun tecessüm edip kafa kazanında kalbin hararetiyle eriyip tereşşuh ederek bütün saç ve sakalıma sızarak sana tebessüm ediyor. Gerçi mürur-u zamanla kuvvet ve hiss-i maddîyi kaybetmişim. Fakat asıl nuranî ve daimî kuvvet ve tatlı ve güzel cemal olan ilim ve edebi kazanmışım. Senin nazar-ı istikrahını değil, belki nazar-ı istihsanını celbetmeli diye haremini edibane kandırmış.

Biri de; çok sevdiği genç hareminden ihbar edip demiş ki:

قالت‮ ‬كبرت‮ ‬و‮ ‬شبت‮ ‬قلت‮ ‬لها‮ ‬هذا‮ ‬غبار‮ ‬وقايع‮ ‬الدهر

Yani: Haremim dedi ki: Sen büyük ihtiyarlandın, daha bana küfüv olamazsın. Ben de cevaben dedim ki: Benim saç ve sakalımda görünen beyazlıklar, ihtiyarlığın alâmetleri değiller. Belki dehrin musibetlerinin ve hâdiselerinin gürültü ederek, ayaklarının altından çıkan toz saç ve sakalıma konmuş. Silkelense düşer gibi diye güya o musibetler haylaz çocuklar gibi şamata ederek ayaklarından çıkan toz, gubar saç ve sakalıma yapışsa yani ben sinnen ihtiyar değilim. Belki başıma gelen, başımı döğen belaların tahrikiyle bir nezle-i şedidenin tesirinden beyazlığın gelmesidir.

[Elli sene evvel Kürdistan’ın meşhur âlimi merhum Şeyh Emin Efendi tarafından onbeş-onaltı yaşında bulunan Eski Said’i imtihan için sorduğu suallerden birisine verdiği hârika bir cevabdır. Bir saat zarfında bu acib muammayı halletmiş.]

Yine birisi sevdiği familyasına remizli olan bu fıkrayı söylemiş:

زِلَعْلِ بَارِ جُسْتَمْ ضِدِّ شَرْقىِ بِتَازِى وَرِىُّ قَلْبُ تَصْحِيف

Karısı anlamış. Manası: “Yârinin yani hareminin la’l gibi dudaklarından şarkın zıddını Arabî, Farisî kalb ve tashif suretinde istiyorum.” Zekice karısı da manasını fehmetmiş.

Eski Said, sual eden Şeyh Emin Efendi’ye demiş:

شرق “Şark”ın zıddı غرب “garb”dır. “Garb” noktanın tashifiyle عرب “arb” olur. “Arb” ise kalb-i tashif ile ربيع “rebî’" olur. Rebî’, Farisî بهار “bahar” olur. Bahar noktası tashif olup yukarı çıksa نهار “nehar” olur. Nehar Arabî يوم “yevm” olur. “Yevm” kalb ile موى “mûy” olur. “Mûy” ise Arabîsi شعر “şa’r” ki iki manası olup biri بيت “beyt”tir. Beyt de iki manaya gelir. Birisi دار “dâr”dır. Dâr ise tashif ile داز “dâz” olur. “Dâz” kalb ile زاد “zâd” olur. “Zâd” Farisî توشه “tûşe”, tûşe ise tashif ile بوسه “bûse” olur. Bûse ise Türkçe "öpmek" demektir.

28. Parça[]

(İstanbul’da Risale-i Nur şakirdlerine gönderilen bir mektubdur.)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim Hâfız Emin, Seyyid Şefik, Hoca Mustafa!

Evvelâ: Geçen Leyle-i Beraetinizi ve gelen Ramazanınızı tebrik ederiz.

Sâniyen: Risale-i Nur şakirdlerinin dairesindeki uhrevî kazanç cihetinde manevî şirket hesabına ve her birisi umumun defter-i a’maline hasenat yazdırmak noktasındaki faaliyete ve çalışmaya Isparta ve Kastamonu gibi İstanbul şakirdleri ve Risale-i Nur ile alâkadarları dahi bu iştiraktan gelen pek büyük kazanca girişsinler.

Sâlisen: İstanbul büyük âlimlerinden ve kıymetli vaizlerinden Risale-i Nur hesabına bir meded, bir yardım, bir takdir ve tahsin bekliyorduk. Başta merhum fetva emini Ali Rıza olarak bir kısım mübarek zâtlar takdir ve tahsinleriyle bizleri yani Risale-i Nur şakirdlerini ebedî minnetdar ve müteşekkir eylediler. Cenab-ı Hak onlardan ebeden razı olsun. Hususan yeniden haber aldık ki, meşhur ve hakikatlı ve kıymetdar ve tesirli vaiz ve âlimlerden Mahmud Efendi ve Ali Haydar Efendi Risale-i Nur’un ehemmiyetini tam takdir ederek bizleri pek çok mesrur edip, bizi himaye eden merhum Ali Rıza Efendi’nin zevalindeki acıyı izale ettiler. Biz şakirdler dahi o zâtları bu mübarek günler ve gecelerdeki manevî kazançlarımıza hissedar edeceğiz. Bizim tarafımızdan o kıymetdar zâtlara çok arz-ı hürmet ve selâm ve selâmetlerine duamızı tebliğ ediniz. Oradaki o iki zâtın sisteminde Risale-i Nur’u takdir eden zâtların isimlerini bilmemiz lâzım ki, manevî kazancımıza hissedar edelim.

Said Nursî

29. Parça[]

Azize ve sıddıka ve Risale-i Nur’un erkânından hemşirem Âsiye!

Evvelâ: Sen benim bedelime Müftüzade Hâfıza Lütfiye’ye söyle ki: Sen şimdiye kadar bir şakird olarak tam çalıştın, tam ders aldın. Fakat Risale-i Nur’un intişarına ve hizmetine erkânlar ve haslar gibi ve Âsiye ve Ulviye ve Lütfiye gibi çalışamadın. Halbuki sen onlardan daha evvel Risale-i Nur ile alâkadar olmuş idin ve onlardan daha ziyade dünya ile alâkasız olduğun ve Risale-i Nur’un bir kısım has erkânları gibi mücerred kalıp kanun-u tenasül içine girmedin haysiyetiyle ve hanedanınız da bir medrese-i ilmiye hükmünde olduğu cihetle, herkesten ziyade Risale-i Nur’a sahib ve naşir ve hami olmanız ve Âsiye ve Ulviye ve öteki Lütfiye ve Şerife gibi Risale-i Nur’u en ehemmiyetli bir maksad-ı hayatınız yapmak gerekti. Çünki Isparta’nın kahraman erkânları yerinde, bu şehirde hanımlar kısmında Hüsrev’ler ve erkânlar çıkmağa başlamış. Bu sert şehirde Risale-i Nur’u tam yerleştirmek, sizin gibilerin gayretiyle ve ciddi sahabetlerine bakar.

Sâniyen: Hemşirem Âsiye! Sen Risale-i Nur şakirdleri dairesinde “Âsiye” (آسيه) nâm-ı mübarekiyle ehemmiyetli bir mevki’ aldığın için, o mübarek ismi “Âsiye (عاصيه)” tabiriyle tahrif etme. O ismi yaz. Sonra kendine günahkâr, kusurlu diyebilirsin.

Said Nursî

30. Parça[]

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Aziz Sıddık Kardeşlerim!

Ramazan-ı şerifinizi bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz... Ve bu Ramazan-ı Mübarekin birinci gecesinde ve iki gün evvel bize karşı gayet ağır zehirli bir hastalık musibetiyle beraber gayet ağır bir taarruza hedef olduk. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, o dehşetli iki musibeti gayet kolaylıkla defedip فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ beşaret-i gavsiyeye yeni bir masadak oldu. Şöyle ki:

Benim keşfiyatımla ye geçen seneki hastalığımda imdada gelen ve Risale-i Nura talebe olan Said nâmında mübarek doktorun tasdikiyle ve ihbarı ile müthiş bir zehirlenmek neticesinde hararet kırk dereceden geçerken, benim ile ölüm mabeyninde yarım derece kalmıştı. Hiç ömrümde böyle dehşetli hal başımdan geçmediği bir zamanda, inayet-i ilâhiye imdada yetişti. O gecenin sabahında (Yani 19.9.1943'de) harareti otuz altı dereceye indirdi. Onda dokuz tehlikeyi bertaraf etti.

Taarruz ise, o hastalık zamanındaki doktorların tavsiyesiyle konuşmamak lâzım gelirken, hem ferah verecek şeylere hastalık itibariyle ihtiyaç varken; birden en sıkıntılı bir tarzda ve en elim bir surette hücreme iki müdde-i umumi ve bir me'mur-u adliye ile, iki taharri komiseri izinsiz girdiler. Niyetleri de taharri ve Besinci Şua'ı bahane edip kitapları taharri ve müsadere etmek fikriyle geldikleri zamandan üç saat evvel, Hüsrev kalemiyle yazıldığı Mu'cizat-ı Ahmediye İstanbul'da bir seneden beri parlak fütuhat yaparak elimize geçti. Masa üzerinde parlıyordu. İşarat-ül İ'caz ve kerametli Yirmidokuzuncu Söz'de aynı vakitte Tosya'dan gelip masa üzerinde nazar-ı dikkati celbeder bir tarzda; o düşmanlık niyetiyle gelen taharri ve müsadere me'murlarının nazar-ı dikkatini celbettikleri zamanda yine inayet-i ilahiye imdada yetişti. Bidayeten yarım saat kadar onların düşmanlık vaziyetini bildirmeden, hastalık münasebetiyle ziyarete geldiklerini zannederek, onları Risale-i Nura talebe yapmak tarzında derse başladım. Yarım saat sonra bildim ki, dost değiller. Fakat bu kuvvetli ders vasıtasıyla düşman kalmayıp dost oldular. Hatta ifademi almaya ve yahut da bu ne kitaplardır, sormaya cesaret edemediler. Bu ağır taarruz, o ağır zehirlendirmek gibi gayet hafif geçti.

Bu hadiseye de bir bahane olarak: "Kürt Atıf nâmında bir şakirdin varmış, rejim aleyhinde Beşinci Şua'ı neşrediyor" diye adliyeye şifre gelmiş.

Ben de dedim: "Atıf Kürt değil, fakat talebemdir. O da benim gibi dünya ila alâkasızdır. Beşinci Şua'ı ben ona göndermedim. Zaten benim yanımda da yoktur. O Şua'ın aslı yirmibeş sene evvel Eski Said'den âlamât-ı kıyametten sorulmuş, o da cevap vermiş."

Anlaşılıyor ki kardeşimiz Atıf, Hocaları ve ehl-i tarikatı gücendirmiş. Onlar da Hükümeti vasıta edip bu surete girmiş. Sonra onlara müdafaatı ve onaltıncı mektubu, Ramazan risalesini verip bu Ramazan-ı Şerifte oruçlarını tutmalarını teklif edip onlar da mahcubiyetle döndüler.

.............

Said Nursi

31. Parça[]

İtidal-i dem tavsiyesinde Said’in bir küçük mektubudur.

Risale-in Nur münasebeti ve cereyanı, güneş gibi bütün cereyanların ve münasebetlerin fevkindedir. Hiç bir şeye tâbi’ olamaz. Hakikat-ı Kur’aniyeden başka hiç bir şeye âlet olamaz. Onun talebeleri muhtelif cereyanlarda bulunsa da, birbiriyle o nuranî ve semavî zincir ile bağlı olduklarından; hâdisatın fırtınaları inşâallah dağıtamaz. Fakat çok dikkat lâzım. Bu şaşırtan hâdiseler hengâmında en iyi çare; karışmamak, yalnız seyirci olmak gerektir. Talebelerden birisi, dinsizlik tarafdar olduğu bir siyasî cereyana tarafdar olsa, reddedilmez. Çünki Usûlüddin’de şu kaide vardır: “Bir mezhebin lâzımı, mezheb değil ki, lâzım ile mes’ul olsun.” Yani "eğer bir mesleğin lâzımı ve neticesi küfre girse, fakat o lüzum zahir olmazsa yahut zaruret-i ihtiyaç için girmiş ise; o mesleğin sahibi kâfir olmaz."

Bu kısacık işaret, iki gün evvel kalbime ihtar edildi. Size de belki faidesi var diye, bu kadarcık işaret ettim. Müsamahakârane geçininiz. Birbirinizin kusurunu görmeyiniz, tevil ediniz. Herkes senin gibi kahraman olamaz. Hem çok müşkilpesend olma. Aza kanaat ile, talebelerin az hizmetlerini de takdir et; tâ şevkleri kırılmasın. Hem Risale-in Nur’un dairesi geniştir, darlaştırma. Tâ ki aleyhdarlık fikri talebelere ve muhtaçlara ve siyasetçilere inad girmesin. Çünki dinsizlerin safında dahi fakat istikbalde Risale-in Nur’un talebeleri var diye ümid ederiz. Bu hengâmda görüşmek münasib değil, hem ihtiyat çok lâzımdır. Çünki sair yerlerdeki kardeşlerimize sıkıntı veriliyor. Mümkün olduğu kadar itidal ve teenni ve sabır gerektir.

Said Nursî

Talebelerinin Mektupları[]

1. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬حُرُوفَاتِ‮ ‬الْقُرْآنِ‮ ‬الْحَكِيمِ‮ ‬وَ‮ ‬رِسَالَهءِ‮ ‬النُّورِ

Aziz kardeşlerim ve hizmet-i Kur’an’da kıymetli arkadaşlarım!

İçinde bulunduğumuz şu asrın en tehlikeli, boğucu ve zulmetli ve şiddetli devresinde kemal-i ihlasla deruhde ettiğimiz hizmet-i Kur’an’da ve hizbullah hükmünde gösterilen çok kıymetli alâka ve rabıta ve mesaîmiz, Risale-i Nur mübarekler heyetinin ve o havz-ı kevserin menba ve merkez-i umumîsini teşkil eden Isparta’nın küçük bir şubesi olarak muhitimizi ikinci bir Isparta nam ve ünvanını kazandırmağa muvaffak olduğumuzdan dolayı, Kur’an ve Risale-i Nur namına iftihar eder ve Cenab-ı Hakk’a zerrat adedince hamd ü senalar ederiz.

Kardeşlerim! Risale-i Nur’un bizlere tevdi’ ettiği vazifenin pek büyük ve kudsî olmakla beraber Kur’an-ı Hakîm’in emrettiği hakaik-ı diniye ve imaniyenin şu devr-i dalalet ve enaniyetinde ne kadar lüzumlu olduğunu ve halkımızın ne kadar fazla ihtiyacı bulunduğunu Risale-i Nur eczalarının bir an evvel teksir ile beraber, dalalete yüz tutan bir zamanda din ve imanı kurtarmağa çalışmaklığın ne derece azîm ve kıymetli bir hizmet-i kudsiye olduğu, böyle bir kudsî hizmetin ebedî hayatımıza ne derece azîm ve kıymetli kazançlar temin edeceğini, az bir teemmülle herbir talebe arkadaşlarımızın böyle bir fırsatı ve bilhassa nimeti biz günahkâr, âciz ve fakir kullarına ihsan eden Cenab-ı Hakk’a niyaz ve hamdederek elden kaçırmamak için geceli gündüzlü çalışmamız îcab etmektedir. Muhitimizde adedi pek mahdud olan Risale-i Nur eczalarının her arkadaşta tekmil ettirilmesi suretiyle teksirine şiddetle muhtacız. Böyle uzun kış gecelerinde kıymetli vaktimizi boş geçirmek, bizim gibi fakir ve âcizler için en büyük zarar ve zayiattandır.

Ey kardeşlerim! Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın asrımıza bakan bütün âyât u beyyinatlarından herkesin anlayabileceği bugünkü lisanla açık ve noksansız olarak tefsir edilmiş, yani (su gibi eritilmiş bir şekilde yalnız içmesi kalmış) havz-ı Kevser’den ve âb-ı hayattan başka hiçbir kitaba ve rehbere ve hocaya ihtiyaç bırakmayan Risale-i Nur’un nurlarından feyz almak ve istidada göre kanmak ve diğer din kardeşlerimizin mütalaalarına arzetmek suretiyle Bir ilâ Otuzüçüncü Söz’e kadar olan cüzlerden istifade ettirmek de birer vazife-i hizmetimizdendir. Bazı arkadaşların eski zaman kitablarına ve hattâ gazete ve siyaset âlemleriyle alâkadar bulundukları, Üstadımıza aksetmiş olduğundan hiçbir şeye muhtaç bırakmayan Risale-i Nur hâriçte boş vaktinizi lüzumsuz başka şeylerle zayi’ etmenin zararlı olduğunu bilelim. Ve dört el ile mürşidimiz, rehberimiz ve hattâ hâdîmiz bulunan Risale-i Nur’a sarılalım. Ve ona hizmet edip, mükâfatını da ondan isteyelim.

Hem Risale-i Nur kazancı manevîdir. Maddiyattan kaçar. Şunu bilmiş olunuz ki, Risale-i Nur hiçbir maddî menfaatı kabul edemez. Ve kendisi de böyle muvakkat bir menfaate âlet edemez. Çok yerlerde görüldüğü gibi maddî menfaate hasreden bazı arkadaşlar şefkat tokatları yemişler. Ve bazıları ebedî zararlara maruz kalmışlardır. İşte bizler bu ağır manevî tokatları gözönünde tutarak, zerre miktar da olsa maddî menfaate tercih şöyle dursun, akla bile getirmemelidir.

Risale-i Nur’a sadakatla hizmet edenlerin esasen çok hakaik ve kerametleriyle zahirdir ki, maddî ve manevî iki türlü mükâfatını Rabb-ı Rahîmimiz ihsan ediyor. Elhamdülillahi hâzâ min fadlı Rabbî. Dünyanın acib aldatıcı ve elemli ve zînetli muvakkat şaşaalı hayat-ı sefihanesi câzibelerine kapılan ve hayat-ı içtimaiyenin azîm günahlarına maruz kalan bizler bilmeliyiz ki: Bu müdhiş ve fakat elem-i manevî görmediğimiz için muvakkat ve zahirî ve aldatıcı riyakâr güler yüzüne aldanarak düştüğü girdabdan kurtulmak çaresini ancak her türlü âhirzaman fitne ve dalalet ve ilhadına karşı metin ve sarsılmaz kal’a-i nur olan Risale-i Nur çerçevesi içerisine girerek, sadakat-ı tâmme ve ihlas ile okuyup yazmak ve ehl-i din kardeşlerimize de öğretmek suretiyle bu mübarek Nur’un hizmetinde bulabileceğimizi kat’iyyen ve şeksiz olarak arzeder ve hepinize muvaffakiyetler dilerim.

Duanıza çok muhtaç, günahkâr kardeşiniz..

Nazif Çelebi

2. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Biz Kastamonu Risale-i Nur talebeleri, umum Risale-i Nur talebeleri kardeşlerimize bir hakikatı beyan etmeğe, Risale-i Nur’un şakirdlerinden sırr-ı tesanüd ve ihlası muhafaza niyetiyle mecbur olduk. Şöyle ki:

O ihtiyar hocanın manasız itirazı hâdisesi ve galiz tabiri, bizi bu mes’eleyi tedkik etmeğe mecbur etti. O adam Risale-i Nur’un bazı talebesine sarfettiği o galiz tabir hakikat hesabına olmadığına gayet kat’î bir delil şudur ki: Zındıkaya karşı kuvvet-i imaniye ile galibane mukavemet eden Risale-i Nur’un şakirdlerine dalalet isnad etmek, doğrudan doğruya zındıkaya yardım oluyor. Elbette öyle ihtiyar bir hoca böyle ejderhaların ısırmasına yardım çıkacak. Bir bîçarenin yılanlarla uğraşması zamanında sinek ısırması gibi hatiatına, kusuratına ehemmiyet verip tokatlamak, hak ve hakikat ve insaf ve insaniyete hiçbir cihet-i münasebeti olamaz. Öyle ise herhalde ve şübhesiz o galiz tabiri ona söylettiren; ya hastalık hiddetinden ve ihtiyarlık atehinden gelmiş bir tahkir, bir ihanettir veyahut hak ve hakikata bakmayan bir garazdır ki, onu o dehşetli fitne-i diniyeye sevketmiş.

Biz tahkikatımızla bu garazın esbabını taharri ettik. Hem Ankara’dan, hem vilayat-ı şarkiyeden gelen muhacirlerden anladık ki; tahkikatımız doğrudur. Bulduğumuz o garazın esbabının birkaç tanesini beyan ediyoruz:

Birincisi: Risale-i Nur’a karşı Isparta cephesinde münafıklar mahkemeyi musallat ettiler. Risale-i Nur’un galebesiyle neticelendi. Bizim cephede Üstadımıza ve dolayısıyla Risale-i Nur’a karşı İstanbul ülemasının itirazlarıyla hücum ettiler. Fakat İstanbul üleması, Üstadımızın cerhedilmez tahkikatını kemal-i takdirle karşılıyorlar. Ezcümle; o ihtiyar zâtın itirazı münasebetiyle, İstanbul’un en muteber ve en eski ve en büyük âlimi Ali Rıza, o ihtiyar hocanın itirazı münasebetiyle demiş ki: “Bugün Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’u müceddid-i dindir. Onun eserine karşı bir şey denilmez ve dil uzatılmaz. Bizim anlamadığımız rumuzlar vardır. O ihtiyar muterizin mütalaası yanlıştır. Bugün bu eserleri tedkik ve tenkid için Bediüzzaman’ın kâ’bında olmak lâzımdır. Bu zamanda o da yoktur.” demiş. O muterizin itirazını reddetmiş. İşte münafıklar bu noktadan da yapamadıkları için, Üstadımızla fazla münasebetdar ve hemşehrisi ve İstanbul’da ziyade hürmet kazanmış bir zâtın zayıf damarından bilerek veya bilmeyerek onu bu büyük hataya sevketmişler.

İkinci sebeb-i garaz: Anladığımız şudur ki; Risale-i Nur, ölen reisin bazı vaziyetlerinden çok zaman evvel haber vermiş. O muteriz zâtın bazı akrabası o ölenin dostları ve çoğu zaman memur olması ve onun darbelerinden kurtulup rahat yaşamaları cihetiyle, Risale-i Nur’a bu itiraz-ı tarafgirane ona ettirilmesi muhtemeldir.

Üçüncü sebeb-i garaz: Üstadımız, Risale-i Nur siyasetle alâkaları olmadığı halde, bazı hakaik-ı İslâmiyeyi beyanında bir devlet-i ecnebiyenin ifsad komitesine karşı tokatları ve hakikat-ı Kur’aniye hesabına Yahudilere tokat vurması cihetiyle, Yahudilerin Siyonist komiteleri Risale-i Nur’dan intikamlarını almak için bu bîçareyi bu surette istimallerine kuvvetle ihtimal veriyoruz. Vilayet-i şarkiyede bulunan Yahudiler, yalnız o zâtın kasabasında bulunuyorlarmış. Elbette o dostluk ve komşuluk, hatıra tesir eder. Hem İngiliz’in siyasî desiselerinin tesirini gösteren emareler var.

Dördüncü sebeb-i garaz: Muhtemeldir ki, çoktan beri İstanbul’da ehemmiyetli bir mevki-i hürmet kazandığı cihetiyle ve meşrebini daha iyi görmek ve Üstadımız da İstanbul’a gitmesi işaa edilmesiyle, Van’da da olduğu gibi bir rekabet damarı, o zâtı o lüzumsuz ve dikkatsiz itiraza sevketmiş. Halbuki biz bu yirmi seneki Üstadımızın hayatına dikkat ediyoruz. Kat’iyyen enaniyete, makama ve rekabete medar olacak vaziyetler yoktur görüyoruz.

Beşinci sebeb-i garaz: Her meşrebde üstadlarını, şeyhlerini muhabbet ve hürmet cihetinde kendi makamlarından pek fazla makam vermek, hattâ kutub da zannetmek eskiden beri makbul olduğu halde, Üstadımız bu yirmi senedir bu kaidenin aksine olarak, makamı kendine kabul etmemek ve hüsn-ü zan ve muhabbetin ifratını reddetmek, düsturu iken; şakirdlerin meşru’ hüsn-ü zanları o ihtiyar zâta bu fikri vermiş olmak ihtimali var ki; Eski Said’de hubb-u câh ve şan ü şeref, izzet-i ilmiye namına bulduğu cihetiyle şimdi ona teveccüh eden fevkalâde hürmet ve irtibat ve taraftarlar vesilesiyle siyasete, hayat-ı içtimaiyeye tesirli girmesi onun havf damarına, Menemen, Şeyh Said hâdisesini tahattur edip kendini onlara gelen hücumdan kurtarmak fikriyle kendini o dehşetli hataya sevketmiş, muhtemeldir.

Halbuki yirmi seneden beri bir gazeteyi dinlemeyen, istirahatı için onsekiz seneden beri hükûmete müracaat etmeyen ve bir seneden beri harb-i umumîden hiçbir vaziyeti bilmeyen ve sormayan ve üç senedir odasından işitilen radyoyu iki defadan başka dinlemeyen ve bütün kuvvetini ve vaktini ehl-i imanın imanının muhafazasına ve kurtarmasına sarfeden bir adama karşı böyle evham ve sû’-i zanlar, elbette hiçbir cihetle olmamalı ve olmamak lâzım gelir. Gayet vehham ve korkak adamlar da olsa yapmamalı. Biz Kur’an-ı Hakîm’in hizmetkârları Risale-i Nur’un şakirdleri her işimizde tevekkül edip حَسْبُنَا‮ ‬اللّهُ‮ ‬وَنِعْمَ‮ ‬الْوَكِيلُ deyip o zâtın o yanlışından kurtulmasını rahmet-i İlahiyeden rica ediyoruz.

Bu havalideki Risale-i Nur şakirdleri namına

Zühdü, Hâfız Tevfik, Emin, Hilmi, Feyzi

3. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Kahraman Tahir’in tab’ ettiği Vird-ül Kur’an-ül A’zam’ın buradaki ve İnebolu havalisinde teraküm eden hediyelerini Hizb-ül Ekber-i Nuriye’nin de tab’ına medar olmak için bir kısım hediyeleridir, fiyatlarıdır. Bir kısmı da tab’ına teberru’dur. Bir kısmı da borç olarak mecmuu Mustafa Çavuş vasıtasıyla Sabri Efendi’ye Çerkes oğlu Kâmil imzasıyla posta ile gönderdik. Orada bulunan umum kardeşlerimize binler selâm eder, dualarını isteriz.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Emin, Kâmil, Feyzi

4. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Vefakâr, fedakâr, ihlaslı kardeşimiz Mustafa Osman Efendi’ye,

Çok kıymetli 20 Teşrinievvel 942 tarihli mektubunuzu aldım, teşekkür ederim. Pederim yazmıştı. Cenab-ı Hak hayırlı günler, hayırlı işler, hayırlı saadetler nasib etsin, âmîn. Gösterilen teveccühe lâyık değilim. Vazifemizdeki kudsiyet çok büyüktür. Bu sebeble fahr ve gurur gibi âciz insanların haddi değildir. Ancak şükürle, acz ve mahviyetle enaniyeti eriteceğiz. İlkbahar yolculuğunda uğurlu, hikmetli bir tesadüfün mahsulü sizlerin duası berekâtına, nihayetsiz kusurlarımın dergâh-ı İlahîde afvedilmesine inşâallah vesile olur. Bilmukabele hürmetle ellerinizden öperim. Müjde olarak aldığınız cevabda hiçbir Risale-i Nur talebesinin nâil olmadığı iltifata mazhar oldunuz, tebrik ederim. Çünki sizde manevî bazı hasletler Üstadım tarafından hissedilmiş. İntisab ettiğiniz hasib ve nesib şeyhiniz olan o zât-ı muhteremin ellerinden ve ayaklarından öperim. Selâmımı söyleyiniz ve Risale-i Nur’u okusun. Yazı bildiği takdirde yazmak şartıyladır. Ve Risale-i Nur’a talebe olur. Evvelce arzettiğim gibi Risale-i Nur şeyhlik, müridlik değildir. Sünnet-i Seniyeye ittiba ile Hazret-i Kur’ana hizmet etmektir. Binaenaleyh Risale-i Nur’u yazmak ve okumak veya neşretmek başka tarîkatça men’ edilemez. O tarîkatın halifeleri dahi Risale-i Nur’a muarız değil, bilakis talebe olmaktadırlar. Bazılar müstesna. Enaniyetlerini yenemediklerinden yemişli ağacı taşlarlar, dikkatinizi çekerim.

5. Parça[]

(Büyük Hüsrev’in bir fıkrasıdır.)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Kıymetdar kardeşim H. Sani’ye ve sevgili kardeşim Hâfız Ali’ye!

Pek büyük sürurları ve beşaretleri ihtiva eden ve bir haftadan beri hergün vüruduna intizarda bulunduğum çok kıymetdar mektubunuzu aldım. Uzun seneler sa’yini toprağa atıp sünbüllenmesi için yağmurun vüruduna intizaren Hâlık’a el açıp yalvaran bir çiftçi gibi, gözlerim o âb-ı hayatı serpen ve Risale-in Nur’un neşv ü nema devresine ayak atmakta olduğumuzun haberini veren müjdeleri, sevgili Üstadımızın yazılarında gördü. Bînihaye hamd ü sena bizi yaratan Zât-ı Zülcelal Hazretlerine olsun dualarını ederken; kalbim kendini istilâ eden sevinçlerle doldu, ruhum intizarının semerelerinin beşaretleriyle sürurlandı. Hiç de liyakatım olmadığı, nasiyeleri ciddiyet ve sadakatın şualarıyla parlayan Nur Cemaatı arasında kendini gören bu hakir kardeşinizin letaifleri, inayet ve hıfz-ı İlahî gibi bütün mahlukatın her vakitte ve her halde muhtaç olduğu bu iki azîm lütfa mazhariyetten dolayı müstağrak-ı sürur oldu. Acaba sekiz-on seneden beri hem şahsıyla ve hem de zulümlü zulümatları yırtan, seradan Süreyya’ya kadar kendine mukabil olan kalblere feyizlerini takdim eden âsârıyla tarîk-i hidayeti gösteren sevgili Üstadımızın arkasından koşup gitmeyi ve onunla kabrin kapısını açmayı ve onunla haşre de ve daha ötesi olan Cennet’te beraber olmayı, hangi talebesi var ki istemesin?

Her birimiz sevgili Üstadımızla senelerden beri beraber bulunduğumuz halde; kim var ki, ondan maddî ve manevî zerre kadar olsun bir mazarrat gördüğünü veya işmam ettiğini söyleyecek çıksın? Bütün hayatını Allah’a hasreden bir hâdim-i Hak arkasında gitmek ve Cenab-ı Hakk’ın pek büyük bir lütfu olan Risale-in Nur cemaatı içinde kendisini görmek şerefine nail olmak, ne büyük saadet ne büyük şeref-i ikram ki; Hâlıkımız bize bunları ihsan etmiş.

Evet sevgili kardeşlerim! Hepimiz biliyoruz ki; kıymet bizim zekâvetimizde veya servetimizde veyahut maddî güzelliğimizde hiç değildir. Aktablar arasında bir kısım nuranî zâtların iltifatları ise, sırf Kur’anî hizmetimizdeki faaliyetimiz değil midir?

Sevgili kardeşlerim! Yazmak ve konuşmak istiyorum, fakat sözlerim malûmu i’lam olduğu için sustum. Afvımı rica eder, hürmetlerimi takdim eder, cümlenize binler selâm ederim.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى‮ ‬اَلْحُبُّ‮ ‬فِى‮ ‬اللّهِ

Hakir kardeşiniz

Hüsrev

6. Parça[]

(Hüsrev ve Rüşdü’nün fıkralarıdır.)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Çok kıymetdar ve çok sevgili Üstadımız Efendimiz!

Bir hafta evvel bütün talebelerinizin kalblerini sevinçle dolduran iki kıymetdar fıkranızı aldık. Yüzümüze görümüze sürdük. Sürurumuza had çekilmiyordu. Derhal kardeşlerimize gönderdik. Berk-i satı’ gibi haber-i meserret, talebelerinizin cümlesine vâsıl oldu. Hem İşarat-ı Kur’aniye Risalesinde ve hem de Yirmiyedinci Mektub’un fıkraları içine derci emir buyurulan, Âyet-ül Kübra’nın hazine-i nâmütenahîsinden çıkarılan tebşirat-ı Kur’aniye, bilhassa içinde bulunduğumuz bu seneye nazarımızı çevirmesi; uzun, karanlıklı, kâbuslu, zulmetli ve zulümlü günlerimizin Risale-in Nur’un istisnaiyet kesbeden hârikulâde nuruyla aydınlaşmasının tarihini ve hem de hadîs-i şerifin delaletiyle Risale-in Nur’un küre-i Arzda 150 sene galibane hükmünün devam edeceğini ve 200 sene kadar Cenab-ı Hak Celle ve Alâ Hazretlerinin biz hâdimlerine ihsanını Risale-in Nur’un vasıtasıyla temadi ettireceğinin ihsas edilmesi; ruhumuzda o kadar büyük inşirah vücuda getirmiştir ki, bu hali tarif edebilmek benim gibi acz içinde çırpınan ve perişanlık içerisinde yuvarlanan bir fakir talebenizin şübhesiz haddi değildir.

Hâlık-ı Kerimimize nâmütenahî şükür ve hamdetmekle beraber, her zaman siz Üstadımızdan ve bu haber-i meserreti bize ulaştıran talebe kardeşlerimizden ilelebed hoşnud ve razı olsun duasını daima etmekteyiz.

Çok kıymetdar Üstadım! Tevafuk letafetlerinin güzelliklerinden dolayı her göreni kendilerini tahsine sevkeden mektubattan Yirmiikinci Lem’a’ya kadar tamamen yazdım. Yarın da Yirmiikinci Lem’a’ya başlayacağım. Onüç satır takib edilmesinden tezahür eden güzellikten dolayı, kardeşlerim ilk yazdığım nüshalardan aynı tarzı takib ediyorlar ve yeniden yazıyorlar. Kalemde bize refakat eden kardeşlerimiz çoğalıyor. Bilhassa Hacı Hâfız’ın köyünde hemen hemen her evde Risale-in Nur yazılıyor ve okunuyor. Yazmak bilmeyen çocuklara, üzerlerinden kopya ettirilmek suretiyle öğretiliyor. Konya’lı talebeniz Sabri, bizden bir takım Söz istemişti. Bu ramazanda bir takım Söz o kardeşimize gönderdik. Hâfız Hâlid’den sıhhat haberini ve Barla’da olduğunu öğrendik. Mes’ud ve Zekâi ve Şamlı emir buyurduğunuz risaleleri yazmağa başlamışlar.

Bilcümle talebeleriniz îd-i şerifinizi tebrik eder ve uzun ömürle muammer olmanızı Cenab-ı Hak’tan isteyerek, damenlerinizden öperiz Efendim Hazretleri. Hilmi, Feyzi, Emin, Tahsin, Ahmed Nazif, Salahaddin, Aziz ve diğer kardeşlerimize birer birer selâm, hem bayramlarını tebrik, hem hatır-ı şeriflerini istifsar ederiz.

اَلْحُبُّ‮ ‬فِى‮ ‬اللّهِ اَلْحُبُّ‮ ‬فِى‮ ‬اللّهِ

Hüsrev Rüşdü

7. Parça[]

(Hüsrev’in bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz, kıymetdar, sevgili Üstadım Efendim!

Arz-ı ta’zimat eyler, ellerinizden öperim. Çoktan sevgili Üstadıma mektub yazamadım. Hem tebşir edecek bir vesile olmadığı için, sükûtu ihtiyar etmiştim. Hem de uzaklarda bulunan talebeleriniz, her vakit daire-i nazarınızda olduğu düşüncesi, sizi rahatsız etmekten beni men’ediyordu.

Sevgili Üstadım! Tarihten yirmi gün evvel, ehl-i dünya tarafından üçüncü bir taarruza daha maruz kaldık. Arabca ezan ve kameti bahane ederek beni mahkemeye sevketmişlerdi. Bu esnada gizli zındıka ehlinden mevki’ sahibi bir kimsenin, arkamdan bana hitaben “Âhirzaman Müceddidi” diyerek uzaktan bağırmasından çok müteessir oldum. Bu kadar gayzla bana bakıldığını bilmiyordum. O teessür ile leffen takdim ettiğim istidayı yazarak, üç vekalete göndermiştim. Cenab-ı Hakk’a yüzbinler şükür olsun, Risale-in Nur’un ruh-u manevîsini imdadıma gönderdi. Adliye Vekaleti’nden istidam üzerine sorulan suale bura mahkemesi cevab vermiş ve bugün de beni “Bir insanın hususî ikametgâhında okuduğu Arabca ezan ve kameti kanunen memnu’ değildir.” diyerek men’-i muhakeme ettiler. Bu vesile merakta kalan kardeşlerime ve sevgili Üstadıma şu mektubu takdim ediyorum.

İşte sevgili Üstadım! Zındıka tarafdarlarının maksadlarının hilafına olarak, Risale-in Nur’un ruh-u manevîsi beş sene sonra böyle bir sebeble, benim gibi pek hakir bir talebesi vasıtasıyla hem vekaletlere, hem de Isparta’ya karşı hem kendini, hem müellifini ve hem de talebelerinin âlî seciyelerini tekrar müdafaa etti. Zındıka tarafdarlarının rağmına olarak, iskât ettirilmek istenilen kalemi durdurtmadı. O kalemin biraz daha azmini tahrik etmeğe vesile oldu.

Sevgili Üstadım! Bugün Yirmidokuzuncu Mektub’un Dördüncü Kısmı’nı bitirmek üzereyim. 24, 26, 28, 29. Mektubların tevafukatında ol kadar güzellikleri var ki, görmek bir başka lezzet veriyor. Şükür Risalesi’nde bütün şükür kelimesi tevafuktadır. Ramazan Risalesi’nde bütün Ramazan-ı Şerif kelimesi tevafuktadır. Hiç hâriç yoktur. Vehhabîlere aid risalede, bir sahifede bütün ashabın isimleri birbirine bakıyor. Gerek Yirmialtıncı ve gerekse Yirmisekizinci Mektub’da bütün Kur’an kelimeleri, sahife arkalarında dahi hiç hâriç kalmamak üzere tevafukta olduğu için, bilhassa Yirmidokuzuncu Mektub’un Üçüncü ve Dördüncü Kısımlarındaki Kur’an kelimelerini altun yaldız ile yazılmıştır.

Hüsrev

Yaşa! Var ol! Kahraman kardeş! Allah senden ve arkadaşlarından kat kat razı olsun, âmîn!

Günahı çok kardeşin ve talebe arkadaşın

Ahmed Nazif

8. Parça[]

(Büyük Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Muhterem Üstadım Efendim!

Evvelâ mübarek ellerinizden öperim. Kardeşim Hüsrev’in sizin için yazdığı Mektubat’ı, Kurban Bayramı’ndan evvel gidip gördüm. Keramet-i tevafukiyedeki i’caz-ı Kur’anı öyle bir tarzda izhar ediyor ki, yed-i beyza-i Musa gibi her sahifenin açılmasında şuaat-ı şemsiye misillü gözleri kamaştırarak akılları, ruhları teshire, nefisleri teslime ve şeytanları iskâta mecbur ediyor. O zaman istedim ki, hakikaten memnuniyetimi beyan ile siz Üstadıma yazayım. Fakat yazamadım. Şimdi diyorum ki o mücahidîn-i İslâm olan gazi Mektubat hakikî hattıyla istinsahının hitamına yakın, şeair-i İslâm’ın büyüğü olan ezan-ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm nidasıyla, sadâsıyla vazifeleri ve istedikleri kâinatın ruhu ve ruhunun süruru ve insaniyetin medarı olan din ve evamir-i Kur’aniyeyi imtisal teklifini kardeşimin istidasının son satırında büyük dairelere tebliğ ettirmişler ve bu vesile ile de bizlere sürur verip şu muhabereye sebeb olmuşlardır.

Sevgili Efendim! Cenab-ı Hakk’a yüzbinler şükür olsun ki, onların arasıra, sebebsiz bahanelerle hücumları muvakkat bir eza veriyor. Neticesinde ciddi bir şevk ve gayret ve metanet ve cesaret doğuyor.

‮ ‬يُرِيدُونَ‮ ‬اَنْ‮ ‬يُطْفِئُوا‮ ‬نُورَ‮ ‬اللّهِ‮ ‬ِباَفْوَاهِهِمْ‮ ‬وَيَاْبَى‮ ‬اللّهُ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬اَنْ‮ ‬يُتِمَّ‮ ‬نُورَهُ‮ ‬وَلَوْ‮ ‬كَرِهَ‮ ‬الْكَافِرُونَ

sırrını Cenab-ı Hak nihayetsiz kudret ve rahmetinin izharıyla imdad ettiğini pek açık gösteriyor.

Sizi çok meşgul etmemek ve üzmemek için bu kadarla iktifa ediyorum. Kusurumla kabul buyurulmasını ve afv u mağfiret dualarınızı umum Hizb-i Kur’an için niyaz edip istiyoruz.

Talebeniz Ali

9. Parça[]

(Kahraman Rüşdü’nün bir fıkrasıdır)

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Çok muhterem ve canımdan sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!

Mehmed Feyzi ve Tahsin kardeşlerimle medar-ı muarefe olmak üzere son yazdığınız haşiyeleri yazarken, Erzincan’ın zelzelesinden sonra, Hüsrev kardeşimin ezan mes’elesinden mukaddem görmüş olduğum bir rü’yayı hatırladım.

Sevgili Üstadım, rü’ya şudur: Bir meydanlıkta Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ı uzun ve kalınca bir direk üzerinde oturmakta olduğunu görüyorken, baktım benzi sarı ve sakal-ı şerifi sarı idi. Birdenbire ayağa kalkarak, yanında bulunan dokuz-on kadar eşhastan siz Üstadımıza Kastamonu’dan ve bize de buradan yani Isparta’dan, ben de Erzincan’dan manevî taarruz edelim dedi. Hemen uyandım. Elhamdülillah Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizi ilk gördüğüm rü’yam olduğu için çok sevinmiştim. Allah hayreylesin.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Talebeniz Rüşdü

10. Parça[]

(İkinci Hulusi’nin bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ‮

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬

بِعَدَدِ‮ ‬حُرُوفَاتِ‮ ‬الْقُرْآنِ‮ ‬وَ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬حُرُوفَاتِ‮ ‬رَسَائِلِ‮ ‬النُّورِ‮ ‬الْمُتَمَثِّلَةِ‮ ‬فِى‮ ‬تَمَوُّجَاتِ‮ ‬الْهَوَاءِ

Eyyühe-l Üstad-ül A’zam ve-l ekrem ve-l eazz!

Aziz Üstadım!

Hayli zamandan beri şiddetle muntazır bulunduğum lütufname-i fazılanelerini 30 Şevval-i Şerif’te bayram tebriki 124…… lâyık oldukları feci’ akibete uğradıklarını mübeşşir adalet-i İlahiyenin tecellisi ve Yirmiikinci âyet-i kerimenin istihracına dair mübarek Feyzi, Tahsin ve Hilmi Efendilerin üç kıymetdar haşiyeleri ve hadîs-i şerifin nihayetindeki âyete ait tetimme kemal-i iştiyak ve ihtiramla alıp, Nur Gül fabrikaları devairine tebliğ edildikten üç gün sonra, dakik bir-iki mes’ele-i mühimmeyi kabl-et tahrir tebşir eden üçüncü bir keremnameyi Gül ve Nur fabrikaları müdürlerinden almağa muvaffak oldum. Ve nur-un alâ nur halinde tevfikat-ı adîdeye arz-ı şükran etmekte ve cevab-ı âcizi kaleme alınmak emellerinde iken bu da ayrıca bir fazl-ı kebir ve mahz-ı rahmetullah olarak birinci mes’ele-i amîkanın sebeb-i evveli musarrah, sebeb-i sanîsi muzmer ve müstetir olarak kema hiye hakkıhâ tastîr buyurulmuş.

İkinci mes’ele keza lillahilhamd yekdiğerini velî eden beşaretli letafetli, kerametli, saadetli, selâmetli, halâvetli, faziletli, hüsünlü, izzetli, şerafetli ihsanname-i faziletmeabîleri bil’umum Risale-in Nur şakirdlerinin ümidlerini takviye ve tarsin ve ruhlarına neş’eler, sürurlar saçarak taze hayata mazhar etmişlerdir.

يَا‮ ‬دَائِمًا‮ ‬بِلاَ‮ ‬فَنَاءٍ‮ ‬وَيَا‮ ‬قَائِمًا‮ ‬بِلاَ‮ ‬زَوَالٍ‮ ‬يَا‮ ‬مُدَبِّرًا‮ ‬بِلاَ‮ ‬وَزِيرٍ‮ ‬سَهِّلْ‮ ‬ِلاُسْتَادِنَا‮ ‬وَ‮ ‬رُفَقَائِنَا‮ ‬الصَّادِقِينَ‮ ‬كُلَّ‮ ‬عَسِيرٍ

وَ‮ ‬يَسِيرٍ‮ ‬جَمِيع‮ ‬مرادهم‮ ‬و‮ ‬حصّل‮ ‬مرامهم‮ ‬و‮ ‬اثّل‮ ‬مقاصدهم‮ ‬و‮ ‬حقّق‮ ‬اعمالهم‮ ‬و‮ ‬آمالهم‮ ‬و‮ ‬طوّل‮ ‬عمرهم

فى‮ ‬خدمة‮ ‬القرآن‮ ‬و‮ ‬الايمان‮ ‬آمين‮ ‬بحرمة‮ ‬سيّد‮ ‬المرسلين

Üstad-ı A’zam! Birinci ve ikinci Nur nehirlerini malûm-u kerimaneleri bulunan fabrikalara akıtırken demiştim ki:

Kardeşlerim! Bu üstadî nameler ismen mektub namıyla mevsûm ise de, hakikatta birer kitab-ı cemi’-il hakaik oldukları zahir olmakla; üstadımızın re’ylerini de aldıktan sonra tevhid edip bir risale olarak Risale-in Nur katarına dâhil edelim diye yazmıştım. Halbuki kardeşlerimle istişare etmek istediğim mes’ele hakkında, beş gün evvel irade-i Üstadaneleri şerefsâdır olmuş imiş. ……… daldım. Demek her şeyi kalem ile arz etmek zâiddir. Kalben tasavvur dahi tahriren arz edilmiş mesabesindedir diye, Rabbim Celle Şanühü Hazretlerine nihayetsiz hamd ü sena ve tükenmez şükürler ettim.

Nuranîlerin emirber neferi

Hulusi-i Sanî Sabri

11. Parça[]

(Sabri’nin diğer bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬اَيُّهَا‮ ‬اْلاُسْتَادُ‮ ‬الْكَرِيمُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬ذَرَّاتِ‮ ‬الْكَائِنَاتِ‮ ‬وَ‮ ‬مُرَكَّبَاتِهَا

Üstad-ı A’zam Efendim Hazretleri!

Bilhassa hâk-i pay-i faziletmeabîlerini pûs ederim. Bundan 15 gün evvel, biri musarrah diğeri muzmer iki mes’eleyi havi tebşirname-i ekremîlerini aldım ve cihet-i aidiyeti olan kardeşlerime okuttum. Lillahilhamd saadet-i ebediyenin Risale-in Nur müşterilerine ağuş-u şefkat ve rahmetini açtığı görülmüştür. Hemen Rabbim daireden ayırmasın. Ömrümüzün sonuna kadar o kapıda muvazzaf kılsın. Fâni âlemin fena ve fâni âmâlinden bizi âzad kılsın, âmîn.

Evet Üstadım! Risale-in Nur’a ihtiyacımızın kesilmeyeceğine kat’î kanaatım geldi. Bu dairenin sermayesinden şükrü ödenemeyecek derecede servete mazhar olduk. Fakat fakr-ı ihtiyaç yine tevalî ve temadî etmektedir. Bunun içindir ki, Rahman-ı Rahîm olan Allah-u Zülcelal bizler gibi fakir, zaîf, muhtaç, âciz, bîçare kullarına umulmadık canibden, me’mulümüzün milyarlar derece fevkinde emraz-ı ruhiyemize tabib ihsan buyurdu. Levh-i Mahfuz’dan, tedavisi müşkil hastalıklarımıza yeni yeni mualeceler lütfedip, eczahane-i Kur’aniyeyi meccanen küşad etti. Bazan bir imtihan için, hâzık tabibimizi muvakkaten tefrik ediyordu. Haydin derece-i ihtiyaç ve istiğnanızı anlayın dedi. Devr-i fetret gibi bir derekeye koydu. O sırada anladık ki; mekanizmasız bir mavzer, kamasız bir top, motorsuz bir fabrika gibi olduk. Hamden sümme hamden rahmet ve keremiyle بَعْدَ‮ ‬عُسْرٍ‮ ‬يُسْرًا sırrına tevfikan vâsi’ hazine-i rahmetini yine açtı. Binler sene ömrümüz dahi olsa ihtiyaç da tükenmeyecek. Bu iş hadd-i bâlâsını buldu denemeyecek. Ya Rabbî! Sana hesabsız şükür, nihayetsiz hamd ü sena olsun.

Hata ve kusurda ileri, amelde çok geri kalan

Sabri

12. Parça[]

(Hulusi’nin Sabri’ye yazdığı bir fıkradır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz ve muhterem uhrevî kardeşim!

Zelzele bahsinin tetimmesi hakkındaki risale ile, Fihriste hakkındaki emri kemal-i ta’zimle aldım. Fakat maatteessüf şimdi evden, risalelerden uzaktayım. Yanımda mahdud miktarı var. Maalmemnuniye bu vazifeyi yapmak isterim. Fakat bilmem ki kader-i İlahî ne zaman muvaffak edecektir. Üstadımın nurlu eserlerini model ittihaza ve kalemi ihtiyarsız tahrike muvaffak olduğum zaman, emir yerini bulacaktır. اِنَّ‮ ‬اللّهَ‮ ‬مَعَ‮ ‬الصَّابِرِينَ

Üstad-ı muhteremimin iltifatları, temennileri Cenab-ı Hakk’a nihayetsiz hamd ve şükre vesile oldu. Dünya herc ü merci hakkındaki kanaatım o kadar vâzıh olmamakla beraber, aziz Üstad’ın isabetli takdirine müşabihtir. Allah-u Zülcelal kemal-i keremiyle müslümanlara maddî zararlarını, manevî intibahlarını mûcib olan zelzele-i arziye cezasından başka bir mücazat vermesin. Ve ehl-i imanı zelzeleden bihakk-ı Sure-i Zilzal muhafaza buyursun, âmîn.

Üstadım lütfediyor ve muhaberenin kesilmediğini emir buyuruyorlar. Elhamdülillah hayatım ancak maddî olmasa bile manevî muhabere ve muvasalanın zevkiyle teselli bulmakta ve geçmektedir, kanaatındayım. Risale-in Nur’un nevvar esasları, hülâsaları, düsturları bütün müşkillerimi halle kâfi geliyor. Onlarla yakınlık her türlü muhabere ve muvasaladan daha zevkli, daha şevkli olduğu için nihayetsiz şükre vesile oluyor. Vaziyet ve halim heyhat bu bîçareyi o zevk ve şevkten çok geri bırakıyor. Dualarınıza çok muhtacım.

Başta mübarek Üstadımın hürmet ve ta’zimle ellerinden öper, hayır dualarını istirham eylerim. Bütün kardeşlerime selâm ve hürmet ve şükranımı ve ebedî saadete mazhar olmaları temenniyatımı arzederim. Kusurumu afv buyurup, hürmetlerimi kabul ederek duanıza dâhil etmenizi hâssaten rica ederim.

Muhibb-i muhlisiniz

Hulusi

13. Parça[]

(Risale-in Nur talebelerinden Ahmed Ziya’nın bir fıkrasıdır)

بِسْمِ‮ ‬اللّهِ‮ ‬الرّحْمنِ‮ ‬الرّحِيمِ

Nur-un alâ nurdur Risale-in Nur

Neşr-i envâr eylemededir gün be gün

Ne mutlu ondan feyizyab olanlara

Cevherfeşandır Risale-in Nur

Nura şems ile kamer ve kevakibin

Belki nurundandır Risale-in Nur’un

Sözümü sehven anlamaz ehl-i hakikat

Zira menba-ı nurdur cevher-i Ahmed

Menba-ı nur olunca cevher-i Ahmed

Kelâmımız olur elbette hakikat

Nur-u Şems’le ref’ olursa maddî zulmet

Râfi-üs sakaleyndir Risale-in Nur

Sema ecramı gibi risalesiyle

Zulmete müstağrakları eyler pür-nur

Yâ Rab bu Risale-i Nur hakkı için

Te’lif-ül kitab, gavs-ı zaman hakkı için

Sebbit ve veffik duasını müstecab kıl

Tevfikini biz mücrimlere refik kıl

Nur’un nuru ile pâk et kalbimizi

Bulalım bu pâklık ile kabrimizi

Yâ Rahîm yâ Rahîm yâ Nur-ul Hâdî

Ene-l abd-üz zelil, ente-l Müteâlî

Lütfedip göster bize didarını

Mü’min kullarının ver muradını.

13 Cemaziye-l âhir 1359 Cum’a günü kalbime tulû’ ederek kaleme aldım. Şu cür’etimden dolayı afvınıza sığınırım. Haddim değildir, biliyorum. Afv… afv…

El-hakir-ül fakir

Ahmed Ziya

14. Parça[]

Senin bu fıkran, talebelerin fıkralarından ibaret olan Yirmiyedinci Mektub’a girebilir ve girsin. Said-ün Nursî

(Taşköprü’lü Sadık’ın bir fıkrasıdır)

بِسْمِ‮ ‬اللّهِ‮ ‬الرّحْمنِ‮ ‬الرّحِيمِ

Müslümanın imanını izhar için kalben tasdiki üzerine farz ve ikrarı vâcib olup tereddüdsüz iman ve itikad edeceği, ruh ve kalb-i mü’minîni Allah’a bağlayan hakikat-ı rububiyeti ve vahdaniyeti ihtiva eden Âmentü billah ilh… dua-i kudsiyesidir. Meal-i celilinde Hak Celle ve Alâ ve Tekaddes Hazretleri bir olduğunu, melaike-i kiramın yaratılmış ve mevcud olduğunu, kütüb-ü mukaddesenin mukarrebîn-i melaikeden Cibril Aleyhisselâm vasıtasıyla taraf-ı İlahiyeden Peygamberan-ı Zîşan’a inzal olduğunu, Enbiya-i İzam Peygamberan-ı Zîşan’ın taraf-ı İlahîden ins ü cinne elçi, kitab-ı İlahî ve evamir-i İlahîyi tebliğe memur olduğu ve yevm-i kıyametin, haşr ü neşrin hak olduğunu, mukadderatı Vâcib-ül Vücud olan Cenab-ı Rabb-ül Âlemîn’in tayin ettiği hayır ve şerrin Vâhid-i Ehad olan Hak Sübhanehu ve Tekaddes Hazretleri tarafından kulların itikad ve amel ettikleri tarîka göre halkettiğini, ba’s-ü ba’de-l mevt sırrına hayat-ı fâniyeden sonra ebedî hayatın ve bir lütf-u Rabbanî ve ihsan-ı İlahî olduğunu kısa fakat tafsilli ve gayet şümullü olarak beyan ve iman-ı billahın bütün feraizini ihtiva etmektedir. Mü’minin imanını ikrar ve izhar eden Âmentü’dür. Mü’minlerin kalblerinde olan iman-ı billahı binler kat nurlandıracak, takviye edecek vahdaniyete ve âmentü billah hakikat-ı celilesine olan imanının lezzet-i maneviyesini duyulmaz derecelerde tatlılandıracak, kalbindeki muhabbet-i İlahî ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn derecesine îsal edecek Risale-in Nur’dur. Kalblerinde rahmet-i İlahiyenin bir zerresinin gölgesi kalanların hakkı teslimde gafleti, küfrü, inadı bırakanların kalbleri ilham-ı Rabbaniye ve rahmet-i İlahiye ile temizlenip süslenmesine vasıta ve kalbin ve ruhun nur-u iman ile zînetlenmesine medar olacak nur-u mübin-i Kur’anın ve nur-u imanın bütün fevaid-i maddiye ve maneviyesini ehl-i İslâm’ın ruhuna, kalbine sunacak Risale-i Nur’dur.

Hülâsa: Gerek zamanın telkini, gerek şahsın manevî küfrü ile irsî zekâsını ilim namıyla bir takım hezeyanlarla heder etmiş. Mu’tezile tenasüh, maddiyyun erbabını susturacak ve ehl-i dalaletin gittikleri yolun vehametini, felsefe-i maddiyyunun içtihadlarının rezaletini kafalarına vuran da Risale-in Nur’dur.

Cenab-ı Rabb-ül Âlemîn ve Kadir-i Mutlak birdir. Kitab-ı İlahî de birdir. Kur’an Kitabullah’ın ruhu, merkezi, kökü ve evamir-i İlahiyenin aslı ve sonudur. İhtiyac-ı beşerin ezelden ebede kadar maddî ve manevî bütün ihtiyaçlarını tatmin edici kaynağıdır. Tevrat, Zebur, İncil-i Şerif, Kur’an-ı Kerim’in mukaddemesi Risale-in Nur’da Hazret-i Kur’anın ve felsefe-i nur-u mübinin tefsir, zeyl ve şerhidir. Yevm-i kıyamete kadar bütün bid’atlardan, şaibelerden din-i mübin-i Muhammediyeyi hıfzedeceği ve Hâfız-ı Mutlak kendisi olduğunu Cenab-ı Peygamber’e ve ümmet-i Muhammed’e va’d buyuran Hazret-i Allah, irtihal-i Peygamberîden sonra İslâmiyet’in ve erkân-ı şeriat-ı Ahmediyenin düşmüş olduğu tehlikeyi önlemek için zekâ-i beşerin fevkinde kudretli bir zekâ ve deha ve ilm-i ledün ile mücehhez Hazret-i İmam-ı A’zam’a bir lütf-u Sübhanî olarak vekalet-i Peygamberîyi eda ettirmiş, erkân-ı şeriatı nasıl hıfzetmiş ise; bugün beşeriyetin birbiriyle rekabet eder derecede vahdaniyeti inkâr hususundaki küfürlerini, dalaletlerini ehl-i küfrün küfürleriyle beşeriyeti ve ehl-i dalaletin dalaletleriyle insaniyeti şaibedar ettikleri Yirminci Asır’da Gaffar-üz Zünub ve Rahman-ur Rahîm olan Kadir-i Mutlak Zülcelal Hazretlerinin vahdaniyetine imanın kudsiyetini, haşr ü neşrin hak ve hakikatını ehl-i dalalete anlatmak itikad-ı ehl-i Sünnet ve Cemaat’a uygun surette beyan ederek vekalet-i Peygamberîyi eda ettirmek için rahmet ve ihsan hazinesinden Bediüzzaman Said-ün Nursî Hazretlerini in’am-ı İlahiye olan zekâ ve deha-yı beşerin binlerle fevkinde bir deha görüş ve anlayışıyla bil’vekale İlm-i Ledün sultanı olarak bîçare nev’-i beşere hediye etmiş. En yüksek derecede açık lisan ile en muannidleri ikna’ edecek mantık kudreti ve âyât-ı Kur’aniye ve mu’cizat-ı Sübhaniyeyi inkârda taannüd edenleri delail-i akliye ile ikna’ ve iskât edecek ve felsefe-i Kur’anın bütün hakaikını en açık anlatışıyla teşrih eden, vahdaniyete imanın faziletini, din-i mübin-i Muhammediyenin maddî ve manevî bütün fevaid-i dünyeviyeye ve uhreviyesini en sarih lisan ile anlatan ilm-i Kur’anın bütün muhteviyatını ve hakaikını ihtiva eden iman-ı billahın ve tarîk-i hakkın dünyevî ve uhrevî fevaid ve necatını tarîk-i küfür ve dalalete düşmüş âsi ve günahkâr kullarını tarîk-i hak ve hidayete îsal için bugünkü neslin anlayabileceği bir lisan ile anlatan Risale-in Nur’u yazmayı hazine-i lütf u şefkatinden Bediüzzaman’a ihsan etmiş. Hazret-i Resulullah’a ve ümmet-i Muhammed’e olan va’d-i İlahîsini yerine getirmiştir.

Yâ Rabbî! Bizleri Cennet’te cemalinden, son nefeste imanından, kabirde Kur’anından ve mahşerde şefaat-ı Resulullah’tan ayırma, âmîn. Risalet-ün Nur’un delaletiyle liva-yı Muhammedî altında haşr ü neşreyle, âmîn, âmîn.

Risale-in Nur Şakirdlerinden, âciz

Mehmed Sadık

15. Parça[]

(Hüsrev’in bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Sevgili Üstadım Efendim!

Hürmet ve hasretle damenlerinizden öperim. Pek kıymetdar mektubunuzu müştak talebeleriniz Sabri, Hâfız Ali, Mübarek Mustafa’lar okuduktan sonra Rüşdü’nün vasıtasıyla şimdi aldım. Okuyoruz. Bir lütufname-i âlî kendisini kerratla bize okutturdu. Ümid ile âtîye uzanan mefkûrelerimiz ve yeni yeni intiba’lar bahşetti. Aziz Üstadım! Cenab-ı Hak sizden, sizi hoşnud edinceye kadar üzerinize kemal-i rızasını ihsan etmekle razı olsun.

Kıymetdar Üstadım! Bir aya yakın zamandan beri Mu’cizat-ı Ahmediyeyi yazmakla meşgulüm. Bir an evvel takdim etmek için gündüzleri yazdığım mikdarı geceleri bazan saat beş veya altıya kadar, Resul-i Ekrem kelime-i mübarekelerini yaldızlı olmak suretiyle tezyin etmekle uğraşıyorum. Maalesef bu risaleyi Ramazan-ı Şerif’te daha evvel takdim edemiyorum. İnşâallah Ramazan-ı Şerif haftasında hitam bulur. Ben de takdim ederim. Şimdilik yüz sahife kadar yazabildim. Daha yazılacak altmış sahife kadar var. Yüz sahife içinde salavat tevafuku beşli dört-beş tane, altılı iki-üç tane, yedili bir tane bulunmaktadır. Tekellüf bu kıymetdar risalenin yazıları arasına sokulamamış.

Üstadım! Diğer tevafukat ise, dünkü gün Rüşdü ile birlikte bir sahifedeki tevafuku saydık. Altmışbire vâsıl olduğunu gördük. Bütün risalede sahifelerde tek bulunan bir-iki salavattan başka bütün salavatlar hârika bir surette yekdiğeriyle salavatlaşmaktadırlar. Güya bu risalenin manasının güzelliği kelimelerine aksetmiş de, her temaşa eden âdeta …… latifliğini gösterir. Bu tarzda bulunmaktadır.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Kusurlu talebeniz

Hüsrev

16. Parça[]

(Yine Hüsrev’in)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz Üstadım Efendim!

Ellerinizden öperim ve duanıza muhtacım. Bu defa çok kıymetdar mektubunuzla iştiyakla beklediğimiz çok ehemmiyetli olan hem avamı, hem havassı kendine baktırmaya mecbur eden, hem karanlıklı sahaları yararak zulümlü, zulmetli kalblere nurlarını saçan, hem 1300 seneden beri milyonlar insanların lisanlarında dolaşan mütevatir hakikatları hakikatlarıyla hakikatsızlığa yüz tutanlara gösteren, hem bu hakikatların hakikatlarını göstermekle müştaklarının kalblerine sürur ve sevinçler ilka eden, hem zaîfleri takviye edip şübheleri izale eden çok kıymetdar bu Beşinci Şua’ı aldım. İştiyakla ve sürur ile kerratla okudum. Birisini kardeşlerime, bir diğerini de Sözler’i ve Mektubat’ı ilhah ve ısrar ile bedeli mukabilinde alan Milas’lı Halil İbrahim’in ricası üzerine ona göndermek üzere iki tane yazdım. Şimdi de size aid olanı yazmakla meşgulüm. Bu risalede şâyan-ı kayıd olan bir şey varsa, o da tevafukları diğerleri gibi olmakla beraber “Deccal” kelimelerinin tevafuktan uzaklaştıklarıdır.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Duanıza muhtaç kusurlu talebeniz

Hüsrev

17. Parça[]

(Yine Hüsrev’in)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Sevgili ve muhterem Üstadım!

Kemal-i hürmetle damenlerinizi öper, Cenab-ı Hakk’ın nihayetsiz rahmetine mazhariyetinizi ruz u şeb dua etmekteyim.

Sevgili Üstadım! Bu sene Ramazan-ı Şerif’ten sonra gönderdiğiniz Otuzbirinci Mektubun Şualarını adık. Bu Şuaların fevkalâde olan güzellikleri bizim hüzünlerimizi gidermiş, teessürlerimizi unutturmuş. ta’til-i iştigal eden kalemlerimizi tahrik ederek faaliyete geçirmiş. Ehl-i dalaletin insafsızca hücumlarına karşı, ruhumuzu çelikten kalkan eylemiş. Lisanımızdaki sükûneti kaldırmış, kalblerimize pek büyük metanet vererek yüzümüzü kendisine akıtmakta olduğu yeni yeni enharıyla mütemadiyen büyümekte ve yükselmekte olan Nur’un bahr-ı ummanına çevirmiştir. Bilhassa yenilikleriyle beraber kalblerimizi sürurla dolduran letafetleriyle ruhumuza mütemadiyen lezzetini takdim eden bu Şualar’ın talebelerinizde bıraktığı intiba’lar tarif edilemiyecek derecede büyüktür.

Aziz Üstadım! Bu sene köyde …… ikamet etmekte olduğum için, arkadaşlarımdan uzakta yalnız olarak yaşıyorum. Şualar’ı Isparta’dan getirdim. İlk yazdıklarımı Isparta’ya arkadaşlara gönderdim. Fevkalâde bir iştiyakla mütalaa ettiklerini Rüşdü yazıyor. Sizin için birer nüshasını tevafuklu olarak yazdım. Nezdimde duruyor. Sevgili Üstadım! Bu Şualar’ın o kadar şirin tekellüfsüz tevafukları var ki, şimdiye kadar yazılanların fevkinde bulunuyorlar. Bilhassa Âyet-i Hasbiye’nin 24. sahifenin cemal-i İlahîyi tavsif eden kısmında 13 satırda hiç eksiksiz 81 tevafuk var. Hem Âyet-ül Kübra’nın ikinci tebyizi benim elimde olmuş. İhtiyarsız olarak satırlar başlarında gelen eliflerin adedi 377 olmakla, birinci tebyizinde risalelerin ismini, ikincisinde de bir noksan fark ile müellifinin isimlerinden Said-i Kürdî ismini elifler adediyle yazmakla, bu azametli Şua, kerametini göstermiş. Diğerlerinin tevafukları bazı sahifelerde altmıştan fazlayı buluyor.

Hem sevgili Üstadım, bundan iki sene evvel beni bir seneye yakın bir zamana kadar kendisiyle meşgul eden ve her göreni hayrette bırakan ve Lafzullah ve Lafz-ı Rabları yaldızlı yazılmış olan Kur’anı yazarken Isparta’da evim tekrar taharri edilmiş ve sevgili Üstadına olan şiddetli vaziyetlerine karşı müdafaa etmekte Cenab-ı Hak mahcub etmemiş ise de, size daha çok şiddet verdirmemek için iki seneden beri mektub yazamamıştım. Cenab-ı Hakk’a bînihaye hamdolsun ki Sabri ve Hâfız Ali kardeşlerimin arzuları üzerine, sevgili Üstadıma iki sene sonra bu mektubumu takdim edebiliyorum.

Sevgili Üstadım, bizim halimizi soruyorsun. Rahman olan Zât-ı Zülcelal’e bîhad şükürler olsun ki, cümlemiz sıhhatteyiz. Talebeleriniz size her vakit dua etmektedirler. Talebelerinizin kalemleri büyük bir şevk ile işliyor. Hâfız Ali’nin kalemi durmuyor. Sarıbıçak Mustafa’lar ve Ali keza. Re’fet Bey hem yazıyormuş, hem de bunların daha fevkinde ifade ve beyan olamaz diye medihlerini ediyormuş. Bugün son gönderdiğiniz Arabî tevhid mektubunu Abdullah getirdi. Cenab-ı Hakk’a sonsuz şükür olsun ki, birbirlerinin defter-i a’maline kalemleriyle mütemadiyen hasenat yağdıran kalemleri yine birbiriyle bağladı, kalblerimizi bir yerde yine birleştirdi.

Kıymetli Üstadım! İrsaline va’d buyurulan, 23 mes’ele-i mühimmeyi ihtiva eden eşrat-ı saattan olan Beşinci Lem’ayı sabırsızlıkla beklemekte olduğumuzu arzeder, daha çok yazmak istediğim bu mektubuma nihayet vererek, uzun hasretliği kısaltan bu mektubumla el ve ayaklarınızı öperim aziz ve muhterem Üstadım!

İsyan ve cürümlerinden dolayı Hâlık’a karşı daima şiddetli bir hicab içinde bîkes yaşayan kusurlu talebeniz

Hüsrev

18. Parça[]

(Sabri’nin bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ‮ ‬اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

بِعَدَدِ‮ ‬حُرُوفَاتِ‮ ‬رَسَائِلِ‮ ‬النُّورِ‮ ‬وَ‮ ‬ذَرَّاتِ‮ ‬قَرَاطِيسِهَا‮ ‬اَيُّهَا‮ ‬اْلاُسْتَادُ‮ ‬اْلاَعْظَم‮ ‬وَ‮ ‬الْمُرْشِد‮ ‬اْلاَكْرَم‮ ‬

Üstad-ı celil-ül kadrim, efendim!

Bu kerre tarife sığmaz bir sevincim neticesi kalem-i âcizîden damlayan bir kısım maruzatımı afv-ı üstadanelerine mağruren tahrire ictisar ediyorum. Şöyle ki:

Resul-i Zîşan Efendimiz hilkat-i âleme yegâne gaye olduğu gibi, o Habib-i Ekrem’in şeriat-ı garrasının esasatını şu devr-i dalalet ve asr-ı bid’atte ihtiva eden, yüzler hattâ binler senelik mesafelerden kıymet ve ehemmiyetine binaen bir çok aktab ve evliyanın parmakla hem takdirkârane göstermeleri ehemmiyet ve şerefine mâlik bulunan Risale-in Nur arasında Mu’cizat-ı Ahmediye nam eser-i güzidenin hârika bir tarzda tevafuklu tahriri ve elmasla tezyine lâyık bulunan kelimat-ı tevafukiyeden, cesedde ruh halinde Resul-i Ekrem ve Kur’an kelimelerinin altun yaldızla müzeyyen olarak şaşaadar zuhuru bu sene Ramazan-ı Şerif’e müsadif, daha doğrusu mukadder olması bir alâmet-i hayr ve bir fal-i bereket ve mübeşşir-i nusret ve zafer bulunduğuna hükmedilse hata olmaz kanaatındayım. O Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan bu şehr-i rahmette nâzil olsun ve Kur’an-ı Kerim’in muhatab-ı pâki olan Ekrem-ür Resul’ün mu’cizat-ı adîdesini havi Risalet-i Ahmediye nam eser-i pür-nurun yine bu ayda hatt-ı hakikini bulması ve perşembede hitam ve cumada yola çıkması ve böyle hayret-efza mukadderat elbet bir hikmet ve maslahata müsteniddir demekten çekinilmez. Lillahilhamd böyle âlemler değerinde olan nur ve ziyadar eserlerin ilk menzili fakirhanemin olması ve binnetice müşerref ve müteyemmen ve mes’ud olmaklığımız, nihayetsiz hamd ü sena ve şükrü mûcib olduğunu arz ve bu mukaddes vazife ile ilâ âhir-il ömür memur kalmam için Habib-i Ekrem Hazretlerini şefaatçi yaparak Cenab-ı Rabb-i Müteâl Hazretlerinden tazarru’ ve niyaz eylerim.

Kardeşlerinin şâyan-ı iftihar halleriyle müftehir bulunan

Talebeniz

H. Sanî Sabri

19. Parça[]

(Şamlı Tevfik’in hususî bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Canımdan kıymetdar üstad-ı efhamım ve faziletmend efendim hazretleri!

Fakir kardeşiniz kendimi her ân maiyetinizde hazır gibi farz edip, mübarek ellerinizi misk gibi koklayarak öper ve her namaz arkasında lisan-ı âcîziye yakıştığı kadar sıhhat ve âfiyetinizle beraber ömrünüzün izdiyadı hakkında Cenab-ı Hakk’a yalvarırım. Sizi her ân hatırından çıkarmayan ve çıkaramayan ve çıkarmak ihtimali olmayan garib, fakir kardeşinizin sizi ziyaret emeli cismimi her ân yakmaktadır. Lâkin lâkin, âh… Vaktin adem-i müsaadesi, büyük mani’ teşkil ediyor. Şeklinizi şahsen rü’yet etmek iştiyakı aklıma hutur eder etmez, gözlerimi kapayarak kalb gözüyle mübarek şekl-i fazılanelerini ziyaret eder ve bu suretle iftirakımdan ağlarım. Ciğerimden çıkan âh kelimesi âdeta ciğerimi kebap etti desem kizbi ihtiyar etmiş olmam. İftirakımdan şimdiye kadar kardeşlerim içerisinde benden fazla ziyan eden yoktur. Ben çok ziyandayım. Çünki uçurdum, tutamadım. Bu hal bana büyük bir yara açtı. Bu yaram kolay kolay iltiyam etmeyecek. Cenab-ı Hallak azametiyle lütf u ihsan ederse üstadıma bir daha dünyada mülâki olursam, ciğerimde açılan yaralar mülâkatımla iltiyam edecektir.

Efendim! Zât-ı fazılanelerinden görmüş ve işitmiş olduğum âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerin lezzeti hâlâ dimağımda yayılıdır. Maiyet-i fazılanelerinde geçirdiğim sürurlu günleri, hizmetlerimizi hiç unutamam. O hallerimiz uhrevî bir hal ve uhrevî bir vazife olduğunda hiç şübhe yoktur. Cenab-ı Hak dergahında kabul buyursun, âmîn.

Efendim! İlâ âhir-il ömür hizmet-i fazılanenizde müstahdem bulunsam, hiçbir vakit hakkınızı ödeyemem. Çünki çok ef’alimi değiştirdim ve cehlimi de izale ettim. Cenab-ı Hak yüzbinler razı olsun. Daima Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak ve Rabb-ül Halk hazretlerine el açıp tazarru’ ve niyaz etmekte ve dünyada bir daha mülâkat ettirmek için yalvarırım.

Yâ Rab! Ömrüm vefa etmez, bu arzuma muvaffak olamazsam, âhirette ayırma ve şefaatine mazhar eyle! duasını hergün vird ü zebanımdır. Maiyet ve hizmetinizde bulunan arkadaşlara birer birer selâm ve hürmetler. Mübarek ellerinizi her vakit öpmekle doyamayan fakir kardeşiniz Tevfik’e dua buyurmanızı istirham ile, mektub-u âcîziye nihayet veriyorum efendim.

İhtiyatçı kardeşiniz

M.T.

20. Parça[]

(Sabri’nin bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬اَيُّهَا‮ ‬اْلاُسْتَاد‮ ‬اْلاَعْظَم‮ ‬وَ‮ ‬اْلاَكْرَم

Çok aziz ve pek müşfik ve gayet re’fetli Üstad-ı faziletmeabım efendim!

Bilhassa dest-i damen-i mübareklerini öper ve hâk-i pay-i ekremîlerine yüzümü sürerim. Bundan onbeş gün akdem hatt-ı dest-i fazılaneleriyle muharrer bir kıt’a lütufname-i mergubelerini ve iki gün evvel kardeşimiz Emin Efendi eliyle ve kısmen zât-ı üstadanelerinin bazı emr ü suallerini havi ikinci bir kıt’a mektubu da aldım. Memnuniyetim kabil-i tarif olmadığından Türkçe’de meşhur olan “Sel aktığı yere yine akar” tabirinin doğru hem çok doğru olduğunu itirafla, Rabb-i Rahîm ve Hâlık-ı Kerimime nihayetsiz şükürler ediyorum.

Hulusi Bey ile çoktan beri yani iki aydan beri cevab yazamadım. Gayemiz de şu ki, beka takvimlerini mükemmel tanzim edelim, toptan gönderelim. Bu defa öğrendik ki, Münacat’tan başka birisini göndermek lâzım değilmiş. İnşâallah yakında Münacat’ı göndereceğiz. Hüsrev ve Şamlı kardeşlerimiz yine buradadırlar. Hüsrev meslek-i marufe ve meşreb-i malûmesinde sabit-kademdir.

Sorulmayan bir suale cevab:

Keçeli Ali Nur Külliyatını malûm olan kıt’ada tevafuklu ve hoş bir şekilde iki defa ikmal ettikten sonra, üçüncü olarak Tefsir-i İ’caz kıt’asında bir daha tanzim etti ki, bu şekil hepsinin pekçok fevkindedir. Ve hem bidayetten nihayete kadar ikmal edilmiştir. Bu Keçeli, evvelce küçük kıt’adaki nüshadan istinsaha mecbursun diye bu bîçare ile her görüşte kavga ede ede İçtihad’a kadar ondan yazdırdı, şimdi çevirdi. İllâ büyük kıt’adan bir takım yazacaksın diyor. Bendeniz de Üstadıma şekva ediyorum. Fakat şikayet, aksi manası murad olan müftehirane teşekkür yerindedir. Bu gibi fabrikalar mevcuddur, hem faaliyettedir.

Kusurlu, hatalı, âciz, oldukça geveze H. Sanî Sabri

21. Parça[]

(Sabri’nin diğer bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ‮

‬اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

بعدد‮ ‬حروفات‮ ‬ما‮ ‬انقم‮ ‬من‮ ‬الرسائل‮ ‬النور‮ ‬و‮ ‬بعدد‮ ‬توافقاتها‮ ‬وكراماتها‮ ‬واعجازها‮ ‬ولطائفها‮ ‬وبعدد‮ ‬يارها‮ ‬واغيارها

Eyyühe-l Üstad-ül A’zam ve-l Mürşid-ül Ekrem!

İrsaline lütuf buyurulan mektubunuzu aldım. Keraren miraren okudum. Ve hattâ hergün okuyorum. Ve her okuyuşumda başka bir zevk ve ayrıca bir feyiz alıyorum. Ve bahr-ı muhit-i Nur’un muhabere tarzında bir mektubu böyle feyizli ve kudsî ve ruhlu ve şifadar olursa, onun sair bihar-ı müteaddidesini bihakkın takdir ü sena hususunda nev’-i beşer izhar-ı acz ile boynunu bükerek فداك‮ ‬امّى‮ ‬و‮ ‬امّتى‮ ‬و‮ ‬اهلى‮ ‬و‮ ‬نسلى diyerek şu sisli asrın ve taaffünlü devrin ve karanlıklı gecenin zehirli dumanını, öldürücü kokusunu ve boğucu zulmetini izale ve def’ ve tenvir için bahş edilen küllî bir nur olduğunu, her türlü takdir ü senaya lâyık bulunduğunu, ne kadar takdir ü tahsin edilse hakikî bir tefriz îfa edilmiş olamaz. Öyle ise ölüme mahkûm ve lisanıyla istemeksizin verilmiş, hem tatlı, hem zevkli, hem şevkli, hem hayatbahş bir ilâcı, daha doğrusu bir eczahaneyi eline geçiren bir hasta, hakikî bir mütehassıs gibi onda tasarruf etse ne yapmalı? Rabb-i Rahîm’ine nihayetsiz hamd ü sena, Habib-i Ekrem’ine ârâmsız salât ü selâm ve o cadde-i kübra-yı nuraniyeden giden ve başkalarına هَلْ‮ ‬اَدُلُّكُمْ‮ ‬عَلَى‮ ‬ِتجَارَةٍ‮ ‬تُنْجِيكُمْ‮ ‬مِنْ‮ ‬عَذَابٍ‮ ‬اَلِيمٍ âyet-i kerimesine ittibaen rehberlik, mürşidlik, hâdîlik etmekte yorulmayan, usanmayan ve pek çok a’dasına karşı eslaf-ı ulü-l azmının müteaddid لا‮ ‬تخف‮ ‬لا‮ ‬تخشى hitablarına istinaden aslâ havf hatır u hayaline bile gelmeyen, şefkatli ve re’fetli mücahid bir üstada karşı nasıl ve ne suretle mukabele etmeli? Ancak alâ kadr-il istitaa dua ile, ihlaslı hizmetle, ciddi metanetle sırası gelmişken işte bu âciz, fakir, kusurlu kul da dilim döndüğü kadar dua ediyorum:

اللهم‮ ‬سلّم‮ ‬استادنا‮ ‬اعنى‮ ‬بديع‮ ‬الزمان‮ ‬خادم‮ ‬القرآن‮ ‬والايمان‮ ‬سعيد‮ ‬النورسى‮ ‬و‮ ‬يسر‮ ‬جميع‮ ‬مرادنا‮ ‬و‮ ‬حصّل‮ ‬مرامه

واصل‮ ‬مقاصده‮ ‬و‮ ‬حقّق‮ ‬اعماله‮ ‬و‮ ‬طوّل‮ ‬عمره‮ ‬فى‮ ‬خدمة‮ ‬القرآن‮ ‬والايمان‮ ‬آمين‮ ‬بحرمة‮ ‬سيّد‮ ‬المرسلين

Yine aziz Üstadım, emir buyurulan emanetler hazır edildi. Bir miktar daha Onunculardan ilâve ile inşâallah beş-altı gün sonra göndermek niyetindeyim. Şimdiye kadar te’hir edilmesinde sebeb de ve geçenki arîzamda işaret ettiğim vecihle, Sarıbıçaklar tarafında bir tezvir neticesi, oldukça ehemmiyetli bir taharriyat yapıldı. Yalnız Küçük Hüseyin’in evinde Birinci Şua İşaret-i Kur’aniye ellerine geçti. Tahkikatı devam ediyor. Neticesinde arz-ı malûmat eylerim. Bunun için biraz sâkin ve sâkit bir vaziyet aldım. Asker kardeşimiz Beşinci Şua’yı yazdım. Almadı ise, isterse hazırdır, hemen irsal edeceğiz. İnşâallah hem Sözler’in bakiyyesi ve hattâ Mektubat emir buyurulursa gönderilecektir. Emrinize müheyyayım.

Üstadımızla alâkadar bilcümle ihvan mübarek ellerinizden öperler. Fakir de hane halkımla birlikte muhterem dest ü damen-i kerimanelerini öper ve hâk-i pay-i faziletmeabilerine yüz ve gözlerimizi sürer ve duanızı rica ederiz kıymetli üstadım.

Talebeniz

Sabri

22. Parça[]

(Sabri’nin fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬ذَرَّاتِ‮ ‬الْكَائِنَاتِ‮ ‬وَ‮ ‬مُرَكَّبَاتِهَا

Üstad-ı Ekremim Efendim Hazretleri!

30 Şevval-i Şerif’te davet-i ehemme ile bir yere çağırıldım ve neye çağırıldığım hamden lillah bir dereceye kadar kalb-i fakiraneme bir ihtar-ı yakînî ile bildirildi. İlham desem hata mı ederim bilmiyorum. Onu mülahaza etmekte iken bir gün sonra bu abd-i âciz büyük kalemle zemine yazı yazıyor ve hafif hafif yağmur yağmakta iken karşıdan birisi nida ve iki mektub gösterdi. Üç hatveyi bir hatve yaparak vardım, aldım. Evvelâ mahreç damgasına baktım. Hemen gözlerimden bana sürur alâmeti olarak delen dümû’-u cariye semavî rahmet-i şerifeye karışıp duruyordu. O esnada –riya olmasın, tahdis-i nimet olarak arzediyorum– büyük zırhı giyiniyordum. Ve يَا‮ ‬مَنْ‮ ‬عَطَائُهُ‮ ‬شَرِيف ukdesinde idim. Lihikmetin onun mâba’di olan وَ‮ ‬اَسْئَلُكَ‮ ‬يَا‮ ‬مُنَوِّلُ ilh… ukdelerine atlayamıyordum. Ata-i şerif, fi’l-i latif, ihsan-ı Kadîm, kavl-i Hak ilh… esma-i celilelerini tekrar ediyordum. Mezkûr ukdeden ileri geçirilmediğimin sırrı, bu abd-i pürkusura ifham edildi.

Hülâsa, zarfı açtım, okudum. O nuranî tabirat ve kelimata hayli zamandan beri müştak ruhum ve aynım gayr-ı ihtiyarî, hâlâttan hâlâta geçiyordu. Sâlif-ül arz davet ve hissiyat-ı sadıkım, şu lütufname-i beşaret ile müeyyed idi. O gün bir celbname Ali Efendi’ye irsal ve bu abd-i âciz de med’û bulunduğum mahkemeye giderek sekiz kıt’a takvim bekayı aldım, muktezasına tevessül ettim. Ali Efendi ile birleştik. Îdeyn-i nebize misilsiz ve nazirsiz bir bayram daha yaptık ve Cenab-ı Vahib-ül Ataya Hazretlerine çok hamd ü sena ve şükürde bulunduk.

Mütehassir talebeniz

Sabri

23. Parça[]

(Merhum muallim Hâfız Ali Osman’ın bir fıkrasıdır)

Faziletlû efendim!

İ’caz-ı Kur’aniyedeki hal, görenleri mutlaka mütalaa etmeğe sevkediyor. Mütalaaya başlandığı vakit gam, keder ve bütün düşünceler zâil olup, bir neş’e ve sürur içinde kalarak, mütalaadan kendini alamıyor. Âyet-i kerimelerden çıkarılan hakaik ve dekaik, akıllara hayret veriyor. Kur’an-ı Azîmüşşan’ın bir beşer ağzından çıkabilmesi imkânı olmadığını, her bir satırı isbat ediyor. Mu’tekidlerin itikadını takviye ve mütemerridlerin şekk ve tereddüdlerini izale ediyor. Meğer ki neûzü billah خَتَمَ‮ ‬اللّه âyet-i kerimesinin mazmununa dâhil ola. Gafletle okunmayıp dikkatle mütalaa ve bazı yerleri tekrar okunmak îcab ediyor. Yalnız bendenizin sinnim iktizası kuvve-i hâfızam aslâ kalmamış. Hatırımda bir şey kalmıyorsa da, ruhumda bir zevk ve lezzet devam ediyor. Teveccühat-ı şerifinizin devamını rica ve ellerinizden öperim efendim.

Muallim-i mütekaid talebeniz

Osman Balta

Hocam Allah rahmet eylesin. Emin

24. Parça[]

(Ehemmiyetli bir zâtın Sabri’ye yazdığı bir fıkradır)

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz ve muhterem ve uhrevî kardeşim!

3 Ağustos tarihli mektubunuza melfuf Beşinci Şua’ı bugün bir dağ başında aldım. İki defa okudum. Daha çok defa okuyacağım. Bir eserin mahremiyetine riayet zarurîdir. Bu bîçareye şöyle hutur etti ki: Mukaddemesiyle ve yirmiüç mes’elesiyle Risale-in Nur şakirdlerine yirmiüç saatlerini fiilen, halen, niyeten Deccal’ın ve avenesinin düsturlarının belasından, şerrinden, hücumundan istiaze etmelerini emrediyor, nasihat ediyor. Hem Beşinci Şua namı da; Mesih-i Deccal’ın dokunduğu, hücum ettiği şeair-i İslâm’ın beş rüknü evvelâ beş esasa kuvvet-i iman ile dayanmak ve yapışmak ve ayrılmamak lüzumunu ihtar mahiyetindedir. Elbette bu kadar manevî bir eserin iki kerrecik okunmasından küçük havsalama bu kadar latif hakikatlar in’ikas ederse, sevgili ihvanımın nur-u imanlarındaki kuvvetle neler his buyuracaklarını, takdire terkediyorum. Hele o mübeccel, münevver, mükerrem, muhterem Üstad’ın mahdud bir daireye tahsis etmek istediği ve bir yerde sükût lâzım… diyerek geçtiği şöyle mana ifade eder ki; kendilerince bu mes’eleye dair o kadar hakaik münkeşif olmuş ki, izharına mezun değiller veya daha fazlasına lüzum görmüyorlar.

Evet evet o İslâm ……… için iki sene evvel bir yerde gördüğüm zaman kalb ve lisanım şöyle dediler: Hâzâ kâfir. Elhamdülillah ki bu defa ki nurlu Şua bu bîçare kardeşinizin o ihtiyarsız tekellümünü tasdik etti. Ben muhabere edemiyorum. O mübarek Üstadım ve sizler gibi nurlu kardeşlerim bana dua buyursunlar. Çok muhtacım. Ben o ulu dergâha yalvarırken, Üstadımı ve Risale-in Nur şakirdlerini aklımdan ve kalbimden çıkarmıyorum.

يَا‮ ‬رَبِّ‮ ‬تَقَبَّلْ‮ ‬مِنَّا‮ ‬اِنَّكَ‮ ‬اَنْتَ‮ ‬السَّمِيعُ‮ ‬الْعَلِيمُ

Başta aziz ve muhterem Üstadım efendimin kemal-i ta’zimle ellerinden öper, hayır duasını niyaz ederim. Sizlerin de hayır dualarınızı beklerim. Emr-i Üstad’a imtisalen bu âciz kardeşinize karşı gösterdiğiniz alâka ve manevî yardımdan dolayı Rahîm-i Kerim olan Cenab-ı Hakk’a havale ediyorum.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Muhibb-i muhlisiniz

25. Parça[]

(Sabri’nin Emin’e yazdığı bir mektub fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ

Pek muhterem kardeşim!

Siz çok bahtiyarsınız ve talii yaver zâtlarsınız. İmiş ki… Sizi tebrik ediyorum. Zira Fatır-ı Akdes Hazretleri, rehber-i etemm ve mürşid-i ekmelimizi size ihsan buyurdu. Öyle bir zâtın hâdimi olmak kadar mühim bir vazife dünyada bilemiyorum. Doğrusu bu muvaffakiyet, nihayetsiz hamd ü şükranı mûcibdir. Bizler gibi uzun müddet mütehassir ve dokuz sene mütemadiyen âb-ı hayat nev’inden nesayih-i kevser misallerinden kana kana nûş edip dururken, birdenbire mecra-yı kevserin hilaf-ı ümid başka cihete dönmesi ile, son derece susamış bîçarelere rızaen lillah delaletinizden kârlı bir emr-i hayr tasavvur edilemez kanaatındayım. Sa’yiniz meşkûr ve جَزَاكَ‮ ‬اللّهُ‮ ‬خَيْرًا‮ ‬كَثِيرًا sırrına mazhar olunuz. Size yâr olan cümle kardeşlere cümlemiz nâmütenahî selâmlar ve arz-ı hürmetler ve mütekabil dualar ister, devam-ı hizmet ve âfiyetinizi Hüda-yı Lemyezel Hazretlerinden niyaz eylerim.

Âhiret kardeşiniz

Sabri

26. Parça[]

(Sabri’nin bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬ذَرَّاتِ‮ ‬الْكَائِنَاتِ‮ ‬وَ‮ ‬مُرَكَّبَاتِهَا

Üstad-ı âlîkadrim, efendim hazretleri!

Bilhassa dest ü damen-i mübareklerini pûs ederim. Bir ay evvel ibretâmiz ve mûcib-i teyakkuz ihsanname-i ekremîlerini aldım. İskele memurlarının nazargâhlarına arzettikten sonra cevab vereyim derken beşaretli, hakikatlı, izzetli, manabahş, sürurlu, hem esrarlı ikinci lütufname-i ekremîlerini de aldım. Menazil-i aidesine de îsal edildi. Bahr-i hakaik-i Nur’dan değil her ay, her hafta, hattâ her gün kana kana nûş etmek emelinde olan Risale-in Nur şakirdleri, seherde açılmış gül goncası gibi neş’elendiler. “Ümid iledir beka-yı ömrüm, aksiyledir inkıza-yı ömrüm.” fehvasınca bahr-i Kur’andan akan enhar-ı lezize nail-i ihbarat ve işarat ve rumuzat ve delaleti ile nebean eden uyûn-u adîdenin netayic ve semeratının ihbarat-ı maziyesiyle i’lamat-ı müstakbelesinin kat’iyyetinde zerre kadar şekk ve şübhemiz olmadığından, tebşiratnamenin muzher ve muzmer her noktasından her birimiz istidadımız nisbetinde hissemizi aldık. Zulmet içinde vazife-i tenviriyeyi îfa eden Risale-in Nur’a vecibe-i ihtiramımı bir vecihle îfa edemem.

Fakir ve âciz, pürkusur

H.Sanî Sabri

27. Parça[]

(Risale-in Nur’a ehemmiyetli hizmeti sebkat eden Mehmed Fahri’nin bir fıkrasıdır.)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Eyyühe-l Üstad-ül Muhterem!

Mevhibe-i feyz-i kudret olan ulüvv-ü hısal keremkârane âsâr-ı mübeccelesinden âciz bendelerine ibzal buyurulan taattufattan dolayı kalb-i âcizanemde zevali nâkabil bir hüsn-ü ibtihac-ı azîm hasıl olup lisan-ı acz-i beyanım

“Ey Üstad! Sabah-ı haşre dek mihr-i ikbalin ola pertevfeşan

Bir zaman keder göstermesin, eylesin her dem seni Hak şadüman” kıt’asını yâd ile müteselli-i hatır oluyorum. Hakk-ı âcizanemde medar-ı mefharet bildiğim teveccühat-ı aliyyelerinin âsâr-ı aliyyesinden olarak bu kerre istinsahına müsaade buyurulan Küçük Sözler namındaki risale-i mergube-i mutebereyi âcizane müşevveş kalemimle istinsah ederek, kalem-i tashih-i saadetleriyle tezyin buyurulmak üzere takdim ediyorum.

Bu Sözler hakkında nasıl bulduğum sual buyuruluyor. Bu eser-i kıymetdarînizin takdir-i münderecatı hakkında yazacağım mütalaa noksanı iktidarımı tavzih ve tefsir edecektir. كلام‮ ‬المرء‮ ‬يدل‮ ‬على‮ ‬عقله fehvasınca lisanım ve kalemim, kalbimin tercümanı olamıyor. Değil benim gibi bir âcizin, nice erbab-ı ulûm ve fühumun bile takdir ü tahsininden müstağni ve âzadedir. Eğer müsaade-i aliyyeniz olur ve temsil de caiz ise, bu mübarek risaleyi dokuz kat üzerine yapılmış bir mekteb-i feyz ü irfan tasavvur edip merdivenle her bir katına çıkıldıkça manzara değişiyor. Fikir tevessü ediyor. Tâ üst kata çıkıldığı vakit bütün bütün manzara değişerek göz bayılmasını alıyor, kalb münşerih oluyor, nâmahdud bir ilim bahrine gark olunuyor. Fetebârekâllah, zehî saadet!

Yâ Üstad-ı muhterem! O Sözler ne müberek sözlerdir. İnsan her ne kadar ziyade sevdiği bir adamla tatlı konuşurken uykuya mağlub oluyor ve ne kadar zevkli, mevzun sadâ dinlese yine ruhuna sıkıntı geliyor. Fakat bu mübarek Sözler’i mütalaa eden ve dinleyen kimsenin ruhuna bir zevk, kalbine öyle bir inşirah geliyor ki, tarifi nâkabildir. Malûm-u faziletleri olduğu vecihle كل‮ ‬شيء‮ ‬يرجع‮ ‬الى‮ ‬اصله mantukunca bu mübarek Sözler’deki letafet ve halâvet, Kur’an-ı Azîm’den süzülme olduğuna delalet eder ki; aslı gibi kalbe inşirah veriyor ve ne kadar tekrar etse ruha sıkıntı vermiyor. Bu hususta ne kadar kelâm söylense zaiddir. Ve Üstad-ı muhteremimi tasdi’ ediyorum. Eazz-ı maksad, devam-ı ömür ve âfiyetiniz ve Risale-in Nur’un envârından istifadedir. Kemal-i iştiyakla mübarek ellerinizden öperim.

Ez’af-ül ibad

M.F.

28. Parça[]

مِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Üstad-ı A’zam Efendim Hazretleri!

Şu bir ay içinde üç kıt’a lütufname-i Üstadanelerini aldım. Bunlardan birincisi, kalbleri zahir ve kendileri nazif, tabiratı latif kardeşimizin kıymetdar beyanat-ı ruhiye ve ifadat-ı kalbiyelerini bize sunmuştu. O fıkrayı mütalaa ettikçe dedim: O mübarek kardeşim, hârika bir âyine ile kalbime nazar edip, Nurlar müellifi ferîd-i asr, vahîd-i dehr hazretleri hakkındaki ihsasat-ı kalbiyemi birer birer kerametkârane bana izah ve takrir ediyorlar, deyip kemal-i hayret ve istihsan ile takdir ve tasdik eyledim. Aynı macera ve aynı vakıa fakir dilde, kalbimde ebediyen silinmez bir şekilde tâ ilân-ı hürriyet devrelerinde Dersaadet’te iken ruhumda yerleşmiş idi. Fakat lihikmetin Üstad-ı Ekremî ile birleşmiş değil idi. İşte bu samimi, ciddi ve hakikî mektubu ben de imza edip hem ikisi bir gayede ve emelde olan kalb-i Nazif ve Sabri’yi cismen yekdiğerinden uzak oldukları halde ruhen tevhid ve rabteden Cenab-ı Kibriya’ya ve şeriat-ı Mustafa Risalet-ün Nur-u pürsafâya ne kadar arz-ı şükürler etsem yine azdır demekle şu bahse nihayet veriyorum.

Derya-yı kusurda feryad eden talebeniz

Hulusi-i Sanî

Sabri

29. Parça[]

(Sabri’nin bir fıkrasıdır)

بِسْمِ‮ ‬اللّه‮ ‬سُبْحَانَ‮ ‬اللّه‮ ‬اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Üstad-ı Ekremim Efendim Hazretleri!

Nazirsiz Risale-in Nur’un değerli talebelerinin hakikatlı fıkralarını mütalaa ettikçe mesleğimizin derece-i ulviyet ve kudsiyeti ruhumda canlanarak, Cenab-ı Aliyy-ül A’le-l Vehhab Hazretlerine secde-i şükrana vardım. Böyle mühim bir kanun-u Rabbanîye ittiba’ ve onun âlîkadr bir kumandanına intisabla ona asker olmak ne büyük bahtiyarlıktır diyerek, kalbimde kükreyen neş’e ve neşat bu fakirin de şu perişan bir cümleyi bu hakikatdar fıkralara ilhakına sebeb olur. Lâyık olmadığım halde o ulvî kafileye karışmak istedim. Hâssaten dest ü damen-i akdeslerini öperim. Oradaki muhterem kardeşlerim Emin, Hilmi, Mehmed Feyzi, Nazif ve Salahaddin, müntesiblere ruhlar ve kalbler dolusu selâm ve hürmetlerimi arzeylerim efendim.

Çok kusurlu bir talebeniz

Hulusi-i Sanî Sabri

30. Parça[]

(Hüsrev’in bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Çok kıymetdar ve çok yüksek bir üstada, çok sevgili ve çok âlî bir ruha, çok faziletli ve çok nurlu bir kalbe! Muhterem Efendim!

Çok zaman oluyor bu fakir Hüsrev talebeniz samit ve sâkit bir halde çok sevdiği Üstadına bile kısa bir mektub yazmayarak, kış günlerinde yuvalarında çalışan karıncalardan bir karınca gibi, Risale-in Nur’a hizmet için kesrette kardeşler arasında bir inzivayı ihtiyar etmiştim. Bugün İşaret-ül İ’caz vaki’ olan küçük bir sehivden dolayı tecelli eden kıymetdar tevafuk sırrını îzah eden ve hem tefsirin hem Onuncu Söz’ün tevafukatına dair olan lütufnamelerinizi aldım. Lezzetle okudum. İnayet ve iltifatının lütuf ve ihsanlarının her vakit mazharı kılındığı Risale-in Nur’a bizi bağlayan Allah-u Zülcemal Hazretlerine nihayetsiz şükürler ve manevî secdeler ettim.

Üstadım! O yüksek ciddi irşadlarınızla adım atmayı en büyük bir maksad bilmiş talebeleriniz, son zamanlarda şâyan-ı şükran bir vaziyete girdiler. Hulusi-i Sanî beş-on arkadaşıyla, Hâfız civarındaki yirmi-yirmibeş kardeşiyle, Mübarekler otuz-otuzbeş refikleriyle bilhassa Hacı Hâfız’ın köyünde Ahmedler, Mehmedlerin çok hâlis gayretleriyle umumiyet itibariyle hem de hiç mübalağasız bin kalemle belki daha fazla… En geride kalarak Isparta’da ise kahraman Rüşdü’nün ve risaleleri kendilerine tamamen yazan Mehmed Zühdü ile küçük Hâfız Ali ve Osman ve Nuri gibi diğer faal talebelerin gayret ve himmetleriyle, otuz-kırk arasında hattâ bir cihette mümtaziyet kazanan Mehmed Zühdü’nün küçük Hâfız Ali gibi hem Risale-i Nur yazarak hem kendi evinde 150 kadar çocuğu serbest olarak üç aydan beri okutmasıyla ve civardaki diğer köylerde bulunan onbeşer-yirmişer arkadaşlarıyla talebeleriniz Kur’anî hizmetlerinde gayretli bir surette çalışmaktadırlar.

Aziz Üstadım Efendim! Evvelki mektublarınızda Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi’ne birkaç zeyl daha ilâve edilerek yeniden yazılıp irsal edilmesini ben âciz talebenizden taleb buyurdunuz. O mektubun mütalaası sevinçle ruhumu doldurdu. Hüsrev kendisini sizin manevî ecdadınızdan mevrus size ve Risale-in Nur’a bir şakird biliyor. Ve bu nimete mukabil Hazret-i Allah’a karşı minnetdarlığının nihayetsizliğini gösteren ve her vakit hayalen ve tasavvuren yaptığı gibi, bütün kâinat kadar hem de ezelî ve ebedî solduran (dolduran) bir zamanla sacid olmak temenni ile niyet ediyorum. O kıymetdar mektub elime vâsıl olur olmaz hemen Bismillah deyip Mu’cizat-ı Ahmediye’ye başladım. Fakat bugüne kadar yirmi gün aradan geçtiği halde yarıya gelemedim. Bu mektubu yazarken 72’nci sahifeyi yazıyorum. Bu teamülüm sebeb-i manevî ızdırabımın akşama kadar devam ettiği günlerde elime kalem alamıyorum. Bu hal nedendir bilmiyorum. Lütf-u Hak’la bildiğim bir şey varsa, o da herşeyde olduğu gibi, acz ve kusurda da ve bilhassa hatiat ve seyyiatta yed-i tûlâ sahibiyim. Belki Hâlık-ı Zülcemal lütfedecek, günahlarıma keffaret olarak karşılayacak.

Kıymetdar Üstadım! Yazmakta olduğum Mu’cizat-ı Ahmediye’yi zaruretle iki tane yazıyorum. Her ikisinde de Resul-i Ekrem kelimeleri evvelce size takdim nüshadan daha mükemmel bir tarzda gidiyor. Fakat diğer tevafukat, ikinci yazdığım nüshada birincisinden daha faiktir. Hem güzel, hem şirin, hem biraz daha çok, hem daha letafetli bir şekilde Cenab-ı Hak lütfediyor. Âciz talebenizin hadsizliğini afv buyurursunuz. Bu hususta küçük bir re’yimi sevgili Üstadıma arzedeceğim. Şöyle ki:

Her temaşa edenin elinde dolaşması itibariyle bozulmak ihtimaline ve her vakitte bu şekilde yazılması her halde selâmet bir zamana bağlı olması cihetiyle çok güç olmasına binaen, mu’cizeli Kur’anın arkasından giden letafetli Yirmibeşinci Söz’ü sağ elinde tutan, kerametli Yirmidokuzuncu Söz’ü sol elinde bulunduran, hattâ gayet güzel tevafuklu baştaki Birinci Söz’ü göğsüne koyarak güya Rabb-i Müteâl Hazretleri Habib-i Zîşan’ının mazhar ettiği hal ü şanını, izzet ü şerefini arzında son yaşattığı âhir insanlara göstermek ve bildirmek için kendine münasib hulleyi Cennet-i Adn’dan inzal edip giydirerek gayet şaşaalı ve parlak bir surette mübarek ellerde gezdireceği en son yazmakta olduğum nüshayı izin ve müsaadeniz olursa, arkadaşları olan diğer risaleler arasında hıfzetmek istiyorum.

Sevgili Üstadım! Cenab-ı Hakk’ın lütf u keremiyle Mektubat hitam buldu. Şualar’ı daha evvel yazmıştım. Mektublardan Yirmiyedinci Mektub’u tamamlanmadığı için yazamadım. Yalnız sizin nüshaları aradım. Re’fet’te buldum, nezdime aldım. Bir de Lem’alar’dan Onbeşinci Lem’a kaldı. O da tamamlanmamıştı. Sizin nüshanızı (benim size yazdığım nüsha) Mübareklerden getirttim. Nezdimde hıfzediyorum. Bir de Yirmidokuzuncu, tefekküre dair Lem’a-i Arabiyedir. Kendi nüshamı koydum. Mektubat bu suretle tamamlaştı. Mu’cizat-ı Ahmediye’nin tekrar yazılması hakkında emirleriniz gelmeden evvel, birden dokuza kadar Sözler’i ve âhirine ilhak edilen namaz hakkındaki Yirmibirinci Söz’ün Birinci Makamı’nı yazdım. Sonra Mektubat’a mukabil olmak üzere, Onbir’den Yirmi’ye kadar dokuz Söz’ü bir arada yazmak için başlamıştım. Onbirinci Söz’ü yarıda bıraktım. Cenab-ı Hak lütfederse, Mu’cizat-ı Ahmediye hitama erdikten sonra, Onbirinci Söz’den başlayarak devam edeceğim. Birinci Söz’ün tevafukat-ı acibesindendir ki; dört buçuk sahifeden ibaret olduğu halde birinci sahifede üç “Bismillah” var, tevafukta. İkinci sahifede hiç yok. Üçüncü sahifede beş “Bismillah” var. Beşi de satır nihayetinde, hem gayet latif bir vaziyette tevafuktadır. Dördüncü sahifedekiler de tevafukta. Beşinci sahifede hiç “Bismillah” yoktur.

Lütufkâr Üstadım! Her vakit kalemlerine muhtaç olduğumuz taraf-ı âlînizdeki Mehmed Feyzi, Ahmed Nazif ve Emin gibi kardeşlerimize ………lerle mukabele etmek istiyoruz. Maalesef can u gönülden uzanan bir teşekkürden, a’mak-ı ruhumuzdan yükselen bir duadan başka bir şey yapamıyoruz. O kardeşlerimizi her vakit maddî ve manevî hüccetiniz bulunduklarını uzaktan uzağa hayalen seyredip telezzüzle, hem tebrik ediyoruz ve hem de minnetdarlıklarımızı ilâve ederek her birisine binler selâm ve hürmetler ediyoruz. Bu fakir, hakir talebeleriniz her vakit nurlar serpen faziletlerinize hiç bir vakit mukabele edemiyeceğimizi, yüksek seciyelerle mücehhez siz Üstadımıza arzeder, minnetdarlığınız içinde mütemadiyen dua etmekte ve her ân duanıza el açmakta ve vaki’ olan kusurlarımızdan dolayı afv olmaklığımızı istirham eden biz talebeleriniz her vakit damenlerinizden öperiz, üstadımız efendimiz.

Sizin güzel vaktinizi uzun yazılarıyla zayi’ ettirmeğe vesile olan, pek âciz talebeniz

Ahmed Hüsrev

31. Parça[]

(Rüşdü’nün bir fıkrasıdır)

Canımdan kıymetdar Üstadım Efendim!

Candan selâm ve arz-ı hürmetler. Ellerinizden öperim. Bugün bana askerlik için tebligat yapıldı. Antalya’ya gideceğim anlaşılıyor. Çok merak ettiğim Hüsrev kardeşimdir. Hüsrev’in de pek yakında pusulası çıkacağını anlıyorum. Fakat gidemiyecek derecede hastadır. Ne edeceğimizi bilemiyorum. Duanızı bekler, tekrar hasretle ellerinizden öper, ……… telgrafınızı beklerim Üstadım Efendim Hazretleri.

Talebeniz Rüşdü

32. Parça[]

(Risale-in Nur’un birinci talebesi olan birinci Hulusi Bey’in fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Mübarek Üstadın Nur fabrikasının faal çarklarına hitab eden ve onların bu kudsî vazifelerine teşvik ve teşci’ ve muvaffakiyetlerinden dolayı tebrik eden ve Yirmiyedinci Mektub’a Lâhika adını alan kıymetli eseri, a’mak-ı ruhuma tesir edecek derecede okudum. Çok gamız, çok meraklı, çok ehemmiyetli, çok müşkil, çok esrarlı, çok hikmetli, çok ibretli, çok feyizli, çok manalı, çok şefkatli, çok kuvvetli, çok bürhanlı, çok iz’anlı, çok imanlı, çok irşadlı, çok ilhamlı buldum. Risale-i Nur’a hizmet, Üstad-ı Nur’a muavenet eden manevî, uhrevî, kıymetli çok kardeşlerimizi tanımakla öyle büyük teselli buldum ki, tarif edemem. Üstad-ı Nur’a ve Nur şakirdlerine karşı manevî alâkam, ebede kadar inayet-i Hak’la benden ayrılmayacaktır. O mukaddes derslerim sanki bazı lâyık kulaklara duyurulması için, hayat denizinde seyr-i seyahat ettirilmekteyim.

Üstad’ın emirlerinden biri de, işlerimizde tesadüf yoktur buyurmalarıdır. Bunu bu fakir, bu fâni hayatım hatıralarıyla isbat eder haldeyim. Manen çok takviyeye muhtaç bir vaziyette iken, işte bu iki eser mübarek eller vasıtasıyla yetişti. Geçen mektubumda yazmak isterken lihikmetin unutturulan, acib ve yeni ve sizinle münasebetdar bir hatıramı nakledeceğim: Ondokuzuncu Mektub’u bir mecliste ve bir cum’a gecesi okumak niyetiyle üzerime almıştım. Şiddetli yağmurlu bir gece idi. O mecliste okumak üzere elimi cebime attığım zaman, o mübarek eserin yerinde olmadığını hayretle gördüm. Eseri koyduğum cep yırtık ve delik olmadığı gibi, ben de başka hiçbir yerde durmadığıma göre bu hale hayret etmemek kabil mi? O geceyi uykusuz geçirdim. Çok müteessirdim. Hazret-i Gavs’tan bu eseri sarahaten istedim. Lillahilhamd ertesi günü, bu eserleri dinlemekle ve namaza başlamış olan bir muallim vasıtasıyla bulundu. Şakır şakır yağmur altında ve çamur içinde bu mübarek eserlerin bulunsa bile artık okunamayacak hale geleceğini tahmin edersiniz değil mi? Şâyan-ı hayret ve cây-ı dikkat ve medar-ı ibrettir ki, en ufak bir leke bile olmamış. Hâfız-ı Hakikî o mübarek eseri, ona manen ve cidden bağlı olanlar gibi, muhafaza buyurmuş. Hafîz ve Alîm ve Hakîm isimlerinin zahir bir tecellisi böylece lemaan etmiş oldu. İşte Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi’ndeki bürhanların hakikatlarına bence çok kat’î bir tasdik ve o mu’cizelerin bir mu’cizesi, bir hatırasıdır.

Bir cihet daha var: Bu son hediyeyi gönderen zât da benim adımı taşıyor. Ben itiraf ediyorum ki, bu isme yani ihlastan gelen Hulusi ismine lâyık olmayacak kadar sukuttayım. Merkezden muhite fırlamış garib ve sergerdan bir abd-i müznibim. Rabbime hamd ü sena ediyorum ki, bu kadar müstekreh âlemi o Nurlara olan ciddi alâkama mükâfat, Settar ismiyle setrediyor. Mübarek duanız hürmetine inşâallah afv u mağfiret eder.

Başta Mübarek Üstad, Hulusiler, Hüsrev’ler, Hakkı’lar ve Mustafalar, Ali’ler, Nazif’ler, Emin’ler, Süleyman’lar, Tevfikler, elhasıl bütün Risale-i Nur şakirdlerine selâmlar, dualar eder; cümlesinden hayır dualar beklerim. Mübarek Üstadımın hâssaten nurlu ellerinden hasret ve iştiyakla öper, hayır duada bulunmasını istirham ederim. Ve minallahi-t tevfik.

Allah cümlenizden razı olsun. Münasibse bu arizamı Üstad’a takdim ediniz, belki sonsuz şefkatine vesile olur.

Muhibb-i muhlisiniz,

uhrevî kardeşiniz

İ.H.

33. Parça[]

(Büyük Ali’nin mektubu)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬حُرُوفَاتِ‮ ‬رَسَائِلِ‮ ‬النُّورِ‮ ‬وَمَعَانِيهِ‮ ‬وَاِشَارَاتِهِ‮ ‬وَرُمُوزِهِ

Aziz, sevgili Üstadım Hazretleri!

Evvelce gönderdiğiniz kardeşim Nazif’in mektubunu aldığım gün, Risale-in Nur’un başka bir vazifesi ile meşgul idim. Kardeşlerime okuyup gönderdim. Yazmamıştım. Bugünlerde Birinci Şua’ı ufak nüshada yazıp, o mektubu nihayetine emrolunduğumuz üzere yazmağa başladım. Fesübhanallah, dikkat ettim, mektubu benim ahval-i ruhiyemi ve vaziyet-i halimi okuyor gibi gördüm. Güya bu fiilleri ve kusurları aynen ben işlemişim ve benim maruzatım üzerine yazılmıştır. Çünki bizlerde Risale-in Nur’dan aldığımız feyz ve anladığımız hakikat üzerine hakikat-ı hale muttali’ olamayan bazı kardeşlerimize ve bazı âlimlere şimdilik izharına mezun olmadığımız beyan buyurulduğu halde, Risale-in Nur’un en mühim vazifesini izhar etmekle irşada çalışıyorduk. Hiç mezun olmadığımızı düşünmezdik. Bu husustaki kusurlarımızın afvını rica ve Risale-in Nur’un maddî ve manevî tokadından masun bulunmaklığımıza rahmet-i İlahiyeden son derecede istirham edip dua buyurmanızı son nefesimize kadar taleb ederiz.

Mektubda tevafukumuzun ikincisi şudur ki: Risale-in Nur’a talebe olmadan üç-dört sene evvel Dinar köylerinde imamlık yaparken müteaddid defalar çok cemaatlerde dedim ki: Eğer ben hakiki bir hoca bulsam, ölünceye kadar ona hizmet edip ayağının altında türab olacağım, der idim. Sonra o meslek, bu bid’atlar zamanında bana zilletli görünerek, memlekette çiftçilik etmeğe karar verdim ve başladım. Bir-iki sene sonra, Barla’nın yaylası olan Koca Pınar’da yayılan öküzlerime bakmağa gittiğimde; yaylada siz Üstadımı görüp, ayrıldıktan sonra, işte ruhen aradığım hoca ve üstad bu zât olsa gerektir dedim. Vakt-i merhunu geldiği zaman sevk-i İlahî ve fazl-ı Rahmanî ile gidip Risale-in Nur’a intisab ettim.

Şefkatli bînihaye Üstadım! Şu arizamı yazmaktaki esas maksadım ve beni tahrik eden en büyük netice şudur ki: Kardeşim Nazif’in mektubunu okuyup Atabey’e gönderdiğimde o vakit dikkat etmediğim için hiç bir şey istifade etmeyip, bilâhere yazdığımda mektub bütün mealiyle benim olarak bana görünmesinin hikmetini düşünüyorum. Ertesi sabah namazından sonra, geceden okuyamadığım Cevşen dersine niyet edip bir ukde okudum. Mübarek virdin feyzi ve sahib-i virdin şefaati imdadıma yetiştiler. O âlemi tenvir edip gösterdiler. اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى

Şöyle gördüm: Risale-in Nur mübarek ve nihayetsiz ve enva’-i türlü meyvedar ve çiçekdar bir bahçedir. Onu okumak, o bahçede seyredip o meyvelerin kokularını duymak ve çiçeklerin nazenin yüzlerini görmek ve karşıdan kokmak gibidir. Onu yazmak ise, birer birer harfler meyvelerini kalemle koparıp ve kelimeler çiçeklerini kalemle toplayıp, kendi torbası olan kuvve-i hâfızasına ve kendi heybesi olan kalb ve ruhuna koymak ve doldurmakla almak ve yemek olduğunu hakkalyakîn anladım. Ve Risale-in Nur’u yazmakta ne kadar büyük bir ikram-ı İlahî ve ne kadar büyük bir fazl-ı Rahmanî bulunduğunu hissettim.

Oradaki kardeşlerimize birer birer selâm. Hürmetle el ve ayaklarınızdan öperim efendim.

Kusurlu talebeniz

Ali

34. Parça[]

(Sabri’nin civarında kardeşlerine yazdığı mahremce bir mektubudur)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬اَيُّهَا‮ ‬اْلاِخْوَان‮ ‬عاملكم‮ ‬اللّه‮ ‬باللطف‮ ‬و‮ ‬الكرم‮ ‬و‮ ‬الاحسان

İhbarat-ı gaybiye-i Nebeviye, tefsirat ve tevilat-ı müceddidiye olup, bugün şerefsâdır bulunan lütufname-i acibeyi devair-i Nuriyenin şuubatına kemal-i behçet ve meserretle arzediyorum. Manzur-u âlîleri olacağı vecihle, İsa Aleyhisselâm’ın nüzul ü cidaline aid şu mes’ele-i gaybiyenin, Mehdi’ye de cihet-i taalluku bulunduğu şeksizdir. Dün vehleten ahval-i âleme ve ehval-i zahiriye-i müdhişeye durgun nazarımla ve kasır aklımla baktım. Vukuat-ı âlem bir dest-i gaybî ve bir kasd-ı Rabbanî dairesinde tedvir ve tahrik sahalarında çalkalandığını görerek dedim: Vekayi’-i salife ve haliye tezahürat-ı sâbıka ve meşhude öyle bir şahid-i etemm ve delil-i ehemdir ki, zîşuuru hayretlere düşürüyor. Şu zamanda cihangirane faaliyet gösteren bir devlete manevî bir zât manen kumanda veriyor. Hatt-ı hareket proğramını o erkân-ı harb manen bitiriyor, hem takib ve icra emrini veriyor. O manevî zât onun kumandalarına muti’ ve münkad olan malûm muhariblerin saldırıp tepelediği gaddar zalimlerin hepsi evvelden beri İslâmlar aleyhine plânlar yapmışlar, ehl-i İslâm’ın ruhları mesabesinde olan mukaddesat-ı diniyelerini zîr ü zeber etmişler ve daha ileri gitmeğe mücaseret etmekteler idi. Kutb-u Âlem, inayet-i İlahiye ve izn-i Rabbanî ile manevî parmaklarıyla nerelere işaret etmişler ve nereyi göstermişlerse, o a’da-yı din ceza-yı sezalarına uğramışlardı. Binaenaleyh bu iş, kasd u iradeden hariç bir maslahat olmadığına ve belki maksud-u bizzât olduğuna zerre kadar iz’an ve imanı olan bilâtereddüd hüküm ve imza eder, diye birisine söylüyordum. Hemen o ânda şu âb-ı hayat nev’inden ve Nur menbaından cari olan menher-i hakikat üzerime cuş etti. Hem birbiri üstünde üç kıt’a zarf ile mazruftur. Hemen zarfları açtım, okudum. Ruh-u fakiraneme gelen sözleri, müeyyed bir halde buldum ve dedim: Risale-in Nur’un kuvvet-i hârika ve tesirat-ı barikası ruhuma in’ikas ettiğine hayalimde olmayan bir şey kalbime geldi. Ve benim gibi âciz bir bîçare bu kadar hissedar olursa, kalb-i safî ve ruh-u tahir ve istidad-ı bahir kardeşlerim, daima zübde ve icmal suretiyle ifade-i meram eden dellâl-ı Kur’anın i’cazkâr beyanatından aldıkları semerat-ı kâmile ve fevaid-i zahire ve netayic-i vafireyi tafsil ve îzah lütfunda bulunurlarsa âciz kardeşlerini ebediyen minnetdar ederler.

Cümlenize kalbler dolusu selâm ve ihtiramlarımı arz ve daavat-ı mübarekelerinizi taleb ederim.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى‮ ‬وَ‮ ‬الْحُبُّ‮ ‬فِى‮ ‬اللّهِ

Son derece acz içinde bulunan

Hulusi-i Sani

Bu âciz ve yorgun çiftçinin gece vakti böyle kusurlu olarak, uyuklaya sayıklaya yazdıkları sözlerdeki hatalarına nazar-ı afv u müsamaha ile muhterem kardeşlerimin bakacaklarına her zaman ümidvarım. H. S.

35. Parça[]

(Mahremdir)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Âlicenab ve mükerrem üstadat-ı Üstadımız Efendimiz!

Bundan evvelki arizada ber vech-i zîr bir-iki mesmuat ve hakaik-ı maneviye ve maneviyattaki isabetli …… ve delillerden bir kısmı gayr-ı ihtiyarî ihmal edilmiş idi. Âciz hizmetçiniz, Nur hizmetçisi âciz A. Hulusi-i Salis Abdullah Çavuş, perişan kudretsiz kalem, tâkatsız iz’anımla yazılan mektubumdan tayyedilen şu bir-iki cümlenin tevsife vesile teşkil eden cevab-ı Üstadanelerine lebbeyk deyip İbrahim Süleyman Aleyhisselâm’a karınca yardımı vari şu tasdiatımı ve hadsiz kusurlarımın afvı dileğiyle beraber lâyık-ı muhatab olmadığımı da ilâveten arzeylerim.

Isparta ve Risale-i Nur münasebetdarlığı (devamı için)

36. Parça[]

Lâhika’ya girecek.. Said

Aziz Üstadım!

Ben âciz talebeniz, memleketimize geldim. Vazifeye devam ederken bir gün bana Risale-in Nur’dan gelen bir halet, mevkiimizde bulunan Hacılar-ı Kebir’in harman yerine sevketti. Oradaki kardeşlerimizle beraber Risale-in Nur okurken çadırın dışarısında dinleyen birkaç âhiret kardeşimiz olan kadınlar, Risale-in Nur’dan aldıkları feyizden birisi boynundaki zînetten bir sarı lira ve bir seksenlik çıkarıp bize verdi. Bunu Risale-in Nur’un yazılmasına harç ediverin dedi. Birisi 15 lira verdi. Bir takım Lem’a aldı. Köyümüzde yazılsın, okunsun dedi. Diğer biri 10 lira verdi, diğer biri 15 lira verdi. Bunlar hepsi Risale-in Nur’a yardımları fesübhanallah oradaki bulunan kardeşlerimizle beraber bizi kopmaz zincirlerle Risale-in Nur’a bağladılar. Hem çobanlardan birkaç tanesi gelip, “Biz davar güttüğümüz yerlerde yazıyoruz, fakat Risale-in Nur torbamızda karışıyor. Bize ufacık birer kutu yapıver.” demeleri oradaki bulunan kardeşlerimize birer ders olup, daha faal çalışmalarına ders oldu.

Hem kardeşimizden birisi askere gitti. Giderken Yirminci Söz’e kadar beraber götürdü. Bu hafta müjdeli mektubunu aldık. O Sözler’den hiç bana kalmadı, hep kapıştılar diye söylüyor. Hadsiz şükür olsun Cenab-ı Hakk’a ki وَاغْفِرْلَنَا âyetinin manasını kuvvetli bir surette göstermeğe başladı. Buralarda çobanlar dağ başlarındaki ve rençberler harman başlarında çalışıyorlar. Cenab-ı Hak daim çalıştırsın, âmîn.

Gözyaşlarımla çok şükür elhamdülillah.

İmzası mahfuz

Marangoz Ahmed

37. Parça[]

(Bir mektubun parçasıdır)

Ey Üstadım! Kusura bakmaz isen şunu da söyleyeceğim:

Evet Risale-in Nur’un birkaç yerlerinde demişsin: Risale-in Nur gizli tenevvür ve fütuhat yapacak. Evet Risale-in Nur’un menbaı olan Barla Şam-ı Şerif’in ünvanını alan Isparta Vilayeti’nin karyeler içinde Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle ve keremiyle ve Fahr-i Kâinat Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’e nâzil olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın keramatıyla ve Üstadımızın şiddetli duası ile ve Mübareklerin vesilesiyle bizim Sav Köyü rahmete mazhar oldu. İşte yalnız bir veya iki mahallesinin 20-30 küçük talebeleri olan sair mahalleleri buna kıyasen 300 hane kadar bulunan Sav Köyü’nün büyük kardeşleri hanelerinde, küçük talebeleri de kırda, bağların köşklerinde bir aydır bundan iki-üç sene evvel başlayan ve şimdi şu saatte faal bir surette sabahtan akşama kadar kardeşlerimizden birisi bunları hem Kur’an, hem hıfz, hem Risale-in Nur’u istinsah etmeleri zahiren gizli, manevî aşikâre hiçbir fesada ve fırtınalara ve musibetlere mübtela olmadan o küçük masumların istihdamı elbette Risale-in Nur’un gizli tenevvür edeceğini takviye ediyor. Halbuki vilayet pek yakındır. Ehl-i dalalet bunların böyle çalıştıklarını haberdar oluyorlar. Lâkin tefessüh etmiş kalbleri ve beyinleri yenmiş olan kafaları hissedemiyorlar.

Evet bir daha var, o da şudur: Otuziki ve oniki saatlik mıntıkalara kadar bir vasıta ile Risale-in Nur kendi kendine fütuhat yapıyor. Elbette zahiren gizli, manevî aşikâre çok sırrı ve sür’atle bu havalide Risale-in Nur tekessür ediyor. İşte böyle intişar ettiğine, bütün Risale-in Nur talebeleri zerrat-ı vücudlarıyla şükrediyorlar ve ediyoruz.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى‮ ‬اَلْحُبُّ‮ ‬لِلّهِ

Bîçare talebeniz Ahmed

38. Parça[]

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz Üstadım Efendim Hazretleri!

Dünkü Pazartesi ikindi vaktinde İslâmiyetin bir bayrağı ve hizmet-i Kur’aniyenin büyük kahramanı Hüsrev’in içinde tecelli eden güneşin şaşaa-i nurundan kendi zâtı görünmeyen reşhavari bütün Risale-in Nur’un hakiki hizmet nuru görünen şu kıymetdar mektubu aldım.

Mağribden görülen en büyük atiyye-i İlahiye ve bürhan-ı Sübhaniye ve i’caz-ı Kur’aniyeyi gözlere gösteren hediye-i Furkaniyelerimizin yed-i fazılanelerine vusul bulduğunu ve evvelden beri hikmetini bilmediğimiz halde hizmeti proğramda tesbit edilmiş bir şakird gibi, başka cereyanlara değil bakmak, değil meşgul olmak, hattâ düşünmesini bile fuzulî bilip sırf hizmet-i Kur’an ve imana atf-ı nazar eden talebelerinizin harekâtı kendi kendilerine olmadığını ve belki hikmet-i Rabbaniye rahmetiyle terbiye edilen ve herkes üzerinde nüfuzunu gösteren imanı elde etse, üçten ikisi bilmecburiye ister istemez salah-ı hale yüz tutan, en mühimmi hizmet-i Kur’an ve o kudsî nuru avlamak ve tutmak ve kazanmak olduğunu bedaheten müjde eden dünyadeğer ve belki dünyadan ve hayatımızdan kıymetdar ve her kelimesi birer dürr olan mektubunuzu aldım. Bizi kusurlarımızla böyle mübarek bir hizmette istihdam eden Rabbimize karşı nasıl hakkıyla şükür, kulluk edeceğimi bilemediğim ve yapmaktan âciz olduğumuzdan yine lisan-ı acz ile derim:

Risale-in Nur’un hurufatının ve temessülatının adedince şükürler olsun ol Hâlık-ı Kerim ve Rahîmimize ki bizi hem kavuşturdu, hem görüştürdü. Hem de günahlarımızla kabul edip istihdam ediyor.

Oradaki kardeşlerimize selâm ve hürmet ile el ve ayaklarınızdan öperim. Her ân nazarınızdan ve duanızdan dûr olmamaklığımızı rahmet-i İlahiyeden isterim ve niyaz ederim. Üstad-ı A’zamım, Efendim.

Üç gün evvel malûm mes’elenin ikinci bir fıkrasını daha aldım ve alâkadar kardeşlerime tebliğ ettim.

Neam, Sadakte Talebeniz

H.Sanî Ali

39. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Çok şefkatli, çok merhametli, sevgili Üstadım!

Bu defaki Nur fabrikasının bizlere hediye ettiği muhavereyi kardeşimiz merhum Molla Abdullah gibi biz de tasdik edip çok mesruriyetle, çok vartalardan kurtulduk. Görüyorduk ki, cüz’î ilmiyle ve cüz’î kalbi intibaha gelmiş, cüz’î keşfine itimad eden huffaş misillü göz yuman başta hocalar, ehl-i zındıka ve o mütehayyir insanlar Risale-in Nur müellifine ve şakirdlerine bakarak, zahirî şahıslarında birşeyler arıyordu. Bir hikmete binaen o şakirdler umum genç olduğundan, şahıslarında bir şey göremediklerinden o cazibe-i uzmaya karşı kör gibi dalalet vâdilerinde geziyorlardı. O talebeler onlara karşı lisan-ı hal ile diyorlar ki: Bir insan bir matlubunu elde etmek için elini kaldırırsa, nereden matlubunu alabilir? Malûm. Gözünü açsa nereyi görebilir? Yine malûm. Fakat insana verilen cüz’î iradeyi imanın şuuruyla Cenab-ı Hakk’ın irade-i külliyesine şart-ı âdi yaparak ona intisab etse, Kur’an ve Risale-in Nur ona öyle el verecek, öyle göz verecek; değil âlem-i şehadeti, âlem-i berzah, âlem-i misal, âlem-i ervah, ezel ve ebedi bir sahife gibi gösterir. Bahusus Seyyid-ül Mürselîn ve Sultan-ı Enbiya olan Habib-i Ekrem’ini sevip yani kendi cemalini sevmesiyle o cemalin âyinesi olan Habibini mi’rac-ı Nebevîde اِنَّهُ‮ ‬هُوَ‮ ‬السَّمِيعُ‮ ‬الْبَصِيرُ âyetiyle kendi zâtına teşbih ile Resul-i Ekrem’in şahs-ı manevîsini Kur’anda göreceğimize işaret eder.

Madem öyledir, biz de üstadımızı üstadımızda bu asrın kara kara içinde kalmış bir zamanda huffaş misillü hangi göz ile bakıyoruz? Fakat Kur’anın kırk vech-i i’cazını gösteren Yirmibeşinci Söz ve Âyet-i Hasbiye’nin Birinci Mertebesi ve Münacat ve Âyet-ül Kübra gibi risalelerde o âlemleri seyredip nev’-i beşere bâhusus avama bedahet derecesinde güya o âlemi fotoğrafla alıp gösterir gibi gösteriyor. Bu şahs-ı manevîyi görüp mâşâallah, bârekâllah diye Hakk’a serfüru edip Risale-in Nur’a sadakatla, ciddiyetle, ihlasla ve tesanüdün faziletiyle çalışmağa ve o cihette ifrat etmeğe gayret etmeliyiz.

Oradaki kardeşlerime birer birer selâm ile dualarını isteriz.

Mübarek gecelerde duanıza muhtaç talebeniz

Küçük Ali Rıza

40. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Çok kıymetdar, çok sevgili, çok aziz bir huzura:

Sevgili Üstadım Efendim!

Kur’an-ı Kerim’in vusulünü bildiren ve muhabbetli en salim ve en güzel vechini ders veren âlî fıkralarınız, bu fakir talebenizi hem çok sevindirmiş, hem de çok muhtaç olduğum bir ders-i hakikî vermiştir. Cenab-ı Hak, sevgili Üstadımızı dünyada ve ukbada arzularına rızası dâhilinde tamamen muvaffak eylesin, âmîn.

Aziz Üstadım! Bu mektubumdan üç gün evvel kardeşim Rüşdü gibi beni de silâh altına davet ettiler. Sahil Muhafaza Alayı’na iltihak etmek üzere Fethiye’ye hareketi bildirdiler. Hastalığımdan bahis ile müracaat ettim. Muayene edildim. Hastalığımı gördükleri halde, kıt’aya müracaat etmedikçe tedavi edemiyeceklerini bildirdiler. Bugün yahut yarın hareket edeceğim.

Kıymetdar Üstadım! Hemen hemen her tarafı istila eden bu dehşetli kâbusun ince, uzun, yırtıcı, zehirli çengeli Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı’nı yazarken kalemimi durduttu. Nur saçan kalemimin durması, ihtiyar, beli bükük vâlidemin gözyaşları içinde yalnız gibi kalması sinemi yaktı ve el’ân da o ızdırab ile kalb ve ruhum ağlıyor. Hakkımızdaki takdir-i İlahîye her ân kemal-i rıza ile teslim olmuşuz. Belki bilmediğim bir diğer hayır kendini gösterecek inşâallah. Cenab-ı Hakk’a pek çok şükür olsun ki, burada Risale-in Nur kardeşlerim çoğalmışlar. Hem de içlerinde öyle var ki, şimdiden birer Said olmuşlar. Bu cihette endişe edilecek bir şey yoktur.

Müşfik Üstadım Efendim! Vâlidemin perişan olmasından endişe ediyorum. Belki Cenab-ı Hakk’ın lütf u keremi erişir. İkinci mektubumu kıt’aya iltihaktan sonra veyahut vaziyetim bir neticeye bağlandıktan sonra takdim ederim. Oradaki kardeşlerimizin hepsine birer birer pek çok selâm ile sevgili Üstadımın damenlerini takbil eder, hayırlı dualarınıza vâlidemle birlikte intizar etmekteyim efendim hazretleri.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى‮ ‬اَلْحُبُّ‮ ‬فِى‮ ‬اللّهِ

Muhtaç, kusurlu talebeniz Hüsrev

41. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬مَالاَ‮ ‬نِهَايَةَ‮ ‬لَهُ

Hayatkâr Üstad-ı A’zamım, Efendim Hazretleri!

Risale-in Nur’un umûr-u hariciye memuru, gayyur Rüşdü’nün maddeten vazifesinden infikakinden mütevellid meyusiyetlerimiz izale edilir ümidiyle beklerken, bir de işittim Re’fetimiz de o yola gönderilmiş. Bir kat daha teessürümüz tecdid edilmiş idi. Bugün ise şu mektub, Gül fabrikası sahibinin de sevkedilmekte olduğunu ihbar etmekle, kuvve-i maneviyemi bir kat daha za’fiyete düşürdü. Lillahilhamd bu Kur’an hâdimleri nerede olsalar vazifeden çekilmezler. Fakat Gül fabrikası müdür-ü gayyuru ve Nur fabrikası sahibi, bu zâtlar yedi seneden beri münzevi yaşıyorlar. Hayat-ı içtimaiye ile aslâ alâkadar değiller. Böyleler için, şöyle böyle kimseler ile temasta bulunmak pek müşkil olduğunu yakînen bildiğim için, teessüf ve teessürüm hadsizdir. Yalnız Hâfız Ali o muhitlere nezaret etmektedir. Nur fabrikası sahibine bugün şöyle cevab verdim:

Rabbimin lütf u keremine dayanarak söylüyorum ki: Hazret-i Kur’anın ve dellâl-ı Furkan hâdimini bırakmaz. İnşâallah bir-iki gün sonra yine vazife-i asliyesine geçecektir. İnşâallah Rabbim beni meyus ve mahcub bırakmaz. Hem mektublarımız haftasına varmadan geliyordu. Bu defa on gün oldu, bir zuhurat olmadı. Şimdiye kadar yakın yakın tenvir edildiğimiz için biraz gecikse intizarda kalıyoruz. Oradaki gayyur kardeşlerimize yegân yegân selâm ve hürmetlerimi arzeder ve aziz Üstadımın da mübarek dest ü damenlerinizi öperim.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Hakir talebeniz Hulusi-i Sanî

42. Parça[]

(Lâhika’ya girsin. S.)

Zulmetten Nur’a

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬اَيُّهَا‮ ‬اْلاُسْتَاد

İ’caz-ı Kur’andan bir ilham

Evinde Risale-in Nur gibi bir mürşid-i ekber varken

Başka rehber aramak aklıma zaid görünür

Elde Risale-in Nur gibi bürhan-ı hakikat varken

Âlimleri dahi ikaz etmekte haklıyım görünür

Keçelinizi tesirden kurtardığınızdan Cenab-ı Mün’im-i Hakikî ezel ve ebed sizden razı olsun. Kardeşlerimin arasında teşhir olunduğumdan memnunum. Sersem nefsim inşâallah bütün kardeşlerime örnek olur. İslâmiyete sari olan hastalıkları tedavi etmeye çalışan bir takım meşhur doktorları, Risale-in Nur’un nuruyla hakikatta kendilerinin hastalıklarını gördüm ve üzüldüm, çekildim. Gerek İsevî doktorları ile de temasa çalıştımsa da, zuhuratta tevafuk vaki’ olmadığına şükürle, aşkla, fakrla, aczle beklemek münasib görüldü.

Acele yazılan geçen mektubdaki kusurlarımın afvını, derin saygılarımla rica eder, bilvesile hürmetle el ve ayaklarınızdan öperim.

Risale-in Nur’un âşıkı ve hizmetçisi,

ebu lâ şey

Salahaddin

43. Parça[]

Faziletli müşfik pederanemiz, efendim hazretleri!

Tâ sıgar-ı sinnimden beri merak edip aradım. Bir zaman böyle dolaştım. Yaban ellerde çok diyar gezdim ve kitablar taradım. Susuzluktan bunaldım, kaldım çöllerde. Ülema kisvesine bürünmüş sahtekârlardan dahi çıkmadı bir ehl-i dil, demedi “Halin nedir?” Yalvara yakara derdime derman aradım. Yine Mecnun gibi gezdim, Leyla’mı aradım. Ne çare Huda etmedi bu bendeyi şâd. Yırtıcı kuşlar ve vahşi canavarlarla boğuştum. Meğer eylemezmiş her kulunu dilşâd. Bir zaman halsiz, mecalsiz kaldım, uyuştum. Dedim yine olmadım me’yus, çevirmedim yüz. Yine aklımı devşirerek kendimi derledim. Aşarak sarp dağlar, tırmanarak yalçın kayalar, hakikî rehber aradım. Yola koyuldum, bir eyyam daha maşukumu aradım.

Erişti nâgâh vâdi-i zulümata yolum. Dedim: Bu nur olur ancak bana rehber. Dedim: “Yâ Rabbî! Ben ne tali’siz kulum.” Nida etti, dedi: “Gel, ey derbeder?” Doğdu o anda canib-i şarktan bir nur. Söyle nedir ve kimdir aradığın? Bu defa da sahib-i nuru aradım. Dedim: Sendeki sahib-i asaleti aradım.

Dedi: Müjdeler olsun sana ey Ahmed Ziya

Verdi maşukun bugün ol Sahib-i Ata’

Ben naşirim, Risale-in Nur’un cevheridir Muhammed Mustafa

Dedim: Ver dest-i pâkini ey nur-u İlahî, bunca zamandır hep ben seni aradım.

Ahmed Ziyaeddin

44. Parça[]

(Lâhika’ya girsin)

(Risale-in Nur’un bir ehemmiyetli şakirdi olan Muallim İhsan Abdurrahman’ın fıkrasıdır.)

Münevver ve muazzez kardeşlerime!

بِسْمِ‮ ‬اللّهِ‮ ‬الرّحْمنِ‮ ‬الرّحِيمِ

اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬رَبِّ‮ ‬الْعَالَمِينَ‮ ‬وَ‮ ‬الصَّلاَةُ‮ ‬وَ‮ ‬السَّلاَمُ‮ ‬عَلَى‮ ‬سَيِّدِ‮ ‬الْمُرْسَلِينَ‮ ‬وَ‮ ‬عَلَى‮ ‬آلِهِ‮ ‬وَ‮ ‬اَصْحَابِهِ‮ ‬وَ‮ ‬اَوْلِيَائِهِ

وَ‮ ‬اَصْفِيَائِهِ‮ ‬وَ‮ ‬الشُّهَدَاءِ‮ ‬وَ‮ ‬الصَّالِحِينَ‮ ‬مِنْ‮ ‬اَوَّلِ‮ ‬الزَّمَانِ‮ ‬اِلَى‮ ‬آخِرِهِ

Rahman-ı Rahîm olan Hâlıkımızın inayetiyle şu asrımızda Risale-in Nur’un tam ve hususî risalelerin sonlarında gösterdikleri her talebe ve kariîn-i kiram tarafından görülmektedir. Bu da Risale-in Nur müntesiblerinin akibetlerinin nurlu olacağını da gösterebilir. Zira bir ism-i İlahî o Nur, Risalelerinin ismi Nur, talebelerin akibeti Nur, Yâ Rab olsun nur-un alâ nur! Âmîn…

Din aleyhine zuhur eden her türlü itiraz ve tezvirat ve tecavüzü reddederek Risale-in Nur ile zev-il ukûlü daire-i iman ve marifet-i İlahiyeye bariz ve açık temsilatlarıyla davet ediliyor. Ve Asr-ı Saadet’ten zamanımıza kadar birçok muhakkikîn ve müçtehidînin tahkikatlarına mutabık olarak zülcenaheyn emsal ve irşadatıyla her türlü şekk ü şübehattan tecrid ve tahlis ile neşr-i esrar-ı Kur’an ve-l iman hizmetiyle de indallah taltifimiz, İhlas Risalesi’nde tebşir ve şirket-i maneviye-i imaniyede gece gündüz her saat ve dakikada Risale-in Nur’un üstad ve talebelerinin Cenab-ı Rabb-ür Rahîm’den ecr-i uhrevî ve rıza-yı ebediyeti tefekkür ve teemmül ânında Beytullah olan kalb-i mü’minînde âşık, sadıkîn, hâlifînin İlahî istirhamat ve âmînini de burada tekrar hatırlatalım ve umumi bir istirhamat ederim:

Yâ Rabb! Bizleri muhatab kıldığın rıza ve cemal-i bâ-kemalini ebediyen bahşettiğin zümre-i naciyeden ayırma! ‮ ‬وَلاَ‮ ‬رَطْبٍ‮ ‬وَلاَ‮ ‬يَابِسٍٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬فِى‮ ‬كِتَابٍ‮ ‬مُبِينٍٍ gibi âyât-ı beyyinat ve kelâm-ı ezel ve ebedîsiyle bildirdiği emsali nâmesbuk Risale-in Nur’u ikmal-i nüsah eden bahtiyarlar vird edinmeli ve yazanlar sür’atle ikmal etmeli ve hizmet-i Kur’aniye ve imaniyeyi bihakkın îfa için tevfikat-ı İlahiye celbine vesile olan hizmete devam etmeli.

Lillahilhamd talebe kardeşlerle sohbet ve teşrik meyanında, vesvese ve ataleti ref u izale hususunu, Risale-in Nur’u işaret ve beyanatını şu şekilde temsil ettim: Şimdiye kadar gördüğüm tefsir-i Kur’an ve ehl-i keşf kitabları, zamanlarına göre inayet-i Hak’la tenvir ve irşad ile bazı ihbarat-ı gaybiyede bulunmuşlarsa da beşerin kanatlanarak uçtuğu ……… ve fünun-u hazıra-i hayretnüma ve şaşırtıcı cereyanlar içinde kalan ve nefs-i emmarenin tam azgın bulunduğu şu zamanda beşer dimağına hakikat ve marifet-i İlahiyeyi ilmelyakîn ve aynelyakîn muhakemat ve temsilat ile nakş u tarif eden ve Risale-in Nur tavsif-i İlahîsiyle zuhur eden Risale-in Nur’un hâlis talebelerine ve insanlara gösterdiği marifet-i İlahiye ve imaniyeyi sondur diyebilirim. Zira şimdiye kadar görülmeyen fen ve keşfiyat ve vukuat karşısında Risale-in Nur emsali nâmesbuktur. Beyanatı aynelyakîn ve meşhuddur. Zira bir şehirden diğer bir şehire giden bir yolcu “Bismillah” okur, her ileri adımını arzusuna yani varacağı şehre yanaştırır. Gördüğü yollar acaib ve garaiblikler ve bilmediği ve işitmediği şekil sözler ve âhenkler içinde kalbi heyecan ve iştiyakla dolu ve gittikçe artan bu hallerden anlıyor ki; varacağı şehrin kıymetli fakat şehre yanaştığı zaman bir duman şehrin semasında siper gerisinde iken hâkim noktaya çıkılarak o dumanın sıyrıldığı vakit şehir tam görünür. Şübhe kalmaz şehir bu şehirdir der, rahat olur. İşte Sözler bu şehr-i hakikat u esrara bir sırat-ı müstakim açmış gösteriyor. Zamanın ince …… dolaşmasına yani kıyametin yakın olmasına delalet ettiğini yol üzerindeki acaib ve garaibin şimdiye kadar anlatılamıyan, görülemiyen fenn-i hazıra ve insanların düştüğü girdablar dolayısıyla Risale-in Nur son şehr-i hakikat ve son görüş ve anlatış olduğu anlaşılıyor. Bu korkunç ve aldatıcı yolda Risale-in Nur’un ruhlarımıza bahşettiği feyz, nur, iman, ihlas ile hergün artan metanet ve aşk-ı İlahîmiz binbir esmasıyla muttasıf Hâlık-ı Celil ve Cemilimize bağlıyor. Yâ Rab! Yâ Mücîb-es Sâilîn! Üstadımızı ve talebelerini hizmet-i Kur’anda lütfunla daim eyle, âmîn!

Birinci Söz’den Otuzuncu Söz’e kadar Kamer’in devre-i ziyaiyesine benzetiyorum. Birinci Söz Kamer’in semada tam görünüşü. Diğer Sözler maanî ve rumuzatı anlayışı geceyi uykusuz geçirenlere görünen ay gibidir. Her biri birer parlak yıldız, birbirine bakar gözleri var. Otuzuncu Söz “Utarid”, Otuzbirinci “Zühre” seyyaresi, Otuzikinci bir güneş ve hâkeza her bir risale hakikat semavatında birer seyyare, birer Kamer, birer şems-i tâbândır. Yâ Rab! Bizi ebedî hikmet-i Kur’aniye ile ihya et ve hizmetinde muvaffak eyle, âmîn!

Risale-i Nur şakirdlerinden

Muallim İhsan

45. Parça[]

(Risale-in Nur’un gayet ehemmiyetli bir şakirdi ve bir rüknü Ahmed Nazif’in bilmeyerek Risale-in Nur’un intişarına zarar verecek bir harekette bulunmasıyla birden üç şefkat tokadını yediğine işaret eden bir fıkrasıdır.)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Yâ eyyühe-l Üstad-ül A’zam ve-l Mürşid-ül Ekrem Efendim Hazretleri!

Mübarek dest damenlerinizden hasret ve iştiyakla öperek ihlas-ı tam ile merbut ateşli kalbimle arz-ı ta’zimat eder ve kudsî ve müstecab dualarınızı ve himmet ve irşadat-ı üstadanelerini hulus-u kalble dileyerek, sıhhat ve selâmet ve âfiyetinizle saadet-i dareyne mazhariyetinizi Cenab-ı Rabb-i İzzet’ten niyaz eylerim.

Sevgili Üstadım! Bir seneyi mütecaviz, uzun bir müddetten beri hasret ve iştiyakına tahammül edemiyerek ve Üstadımın mükerrer emirlerine muhalefetle isyankâr bir vaziyet alarak, Risale-i Nur denilen menba-ı nur ile havz-ı kevser ve hâdi-i mükerrem ve fakr ve aczlerin çare-i necatı, masum ve bîçarelerin şâfi’i ve halaskârı, ol Nebi-i Zîşan’ın Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vârisi ve âlem-i İslâm’ın asırlardan beri bekledikleri sahib-i zuhuru, gavs-ı a’zamı, kutb-ul aktabı ve âhirzaman ve yevm-ül beter’in yegâne pırlantası ve elmas kılıncı olan Risale-in Nur’dan almakta bulunduğum manevî ilham ve feyz ü necatı az görerek, kanmayarak âdi ve âciz ve cahil şahsımın bizzât ve maddeten de manevî Âl-i Resul Aleyhissalâtü Vesselâm ile beş dakikalık sohbetin derece-i kudsiyesinden hissedar olmak gibi çok kıymetli manevî kazancı maddeten kazanmak ve tese’ül etmek ve ebedî hayat-ı istikbaliyemin medar-ı tesellisi olmak gayesiyle masumane hareketim mahcubane avdetimi intaç etti. Çok şükür olsun ki, o menba-ı nur ve havz-ı kevserin manevî misafiri olarak maddî ziyafetine mazhar ve çok kıymetli ikramlarına nail olduğumuzdan nasibimizi alarak, o mübarek nurun şefkatli ve hafif üç tokatlarına hedef oldum:

Birisi: Hilaf-ı emr oraya gittiğim gün, yüzümde o manevî tokat eseri şişti ve ağrı ziyadeleşti.

İkincisi: Ceza-yı nakdî diye bizden yolda ceza aldılar.

Üçüncüsü: Yolda otomobilimiz bozuldu. Gece beş saat yayan yol zahmeti çektik.

Fakat çok mesrurane avdetimizde yoldan gece vakti zavallı Ahmed’in 19 manidar numaralı makinasının saklanmasından (sakatlanmasından) gecede beş saat kadar uzun yol yürüyerek, Risale-in Nur’un son şefkat tokadına mazhar olduğumuza hamd ü şükrederek geldik. Bu seyahat müddeti zarfında, üzerimde dolaşan müteaddid hastalıkların da hamdolsun tedavi ve şifa bulduğunu kemal-i ihtiramla arzeyler ve afv-ı üstadanelerini hâlisane merbutiyetle rica ve istirham eylerim, kıymetli Üstadım Efendim Hazretleri!

Günahkâr, âsi talebe ve hizmetkârınız

Ahmed Nazif Çelebi

Aded

1 Ali Remzi yeni talebe

1 19 Ahmed bin Hasan

1/3 İmam ve Hatib Mehmed Ali Efendi’nin

Kur’an-ı Kerim’in meşinli kabı altun yaldızlı tezyin edilmek üzere İstanbul’a gönderilmiştir. Cüz’ün Salahaddin okumaktadır. Ramazan’da hatm-i şerif yapılmak üzere arkadaşlar va’dediyorlar. Kat’î kanaat edildiği takdirde Ramazan-ı Şerif’te burada kalacağını arzeylerim.

Nazif Çelebi

Bu mektub tashihatıyla Isparta kardeşlerimizin mektubu…… Şefkat Tokatları içinde nüshamıza yazdık. Sen de tashihatımızı kabul edersen, Risale-in Nur’un lâyık gördüğünüz tavsifatınız haysiyetiyle yazmak hakkındır.

Said

46. Parça[]

(Risale-in Nur’un gayet mühim bir rüknü olan Halil İbrahim’in bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Sevgili Üstadım!

Evvelâ: İksa buyurulan mübarek cübbeyi kutlar ve tebrik ederim. Ve Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerinden makamattan makamata uruc eylemenizi daima duacıyım. Bârekâllah ve mâşâallah, elhamdülillah.

Sâniyen: Hayatımın ruhu olan Risale-in Nur talebeleri arasında zerre kadar kıymetim ve liyakatım olmadığı halde, teveccüh-ü âlîlerine mazhar olmaklığım, hayatımın matlub hayatı ve nurudur. اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى

İşte mi’rac-ı marifet olan Risale-in Nur ki Kitab-ı Mübin’in müfessiri, o Risale-in Nur ki esma-i İlahiye hazinelerinin keşşafı, o Risale-in Nur ki hakaik-ı muzmerenin miftahı, o Risale-in Nur ki imanın mâ’ ve ziyası, o Risale-in Nur ki mişkat-ı Muhammediyenin manevî elektrik santralı, o Risale-in Nur ki imanın manevî elektrik düğmesi, o Risale-in Nur ki Kur’an-ı Hakîm’in menşuru, o Risale-in Nur ki Nur ism-i şerifinin şuaı, o Risale-in Nur ki Hakîm ism-i şerifinin hikmet-i irşadiyesi, o Risale-in Nur ki Bedi’ ism-i şerifinden tereşşuh etmiş reşhası, o Risale-in Nur ki Rahîm ism-i şerifinden in’ikas etmiş Rahman’ın bizlere ihsanı, eltafı, o Risale-in Nur ki Kur’an-ı Hakîm’in müfessiri olduğundan Yirmibeşinci Söz’de Hazret-i Kur’an hakkında edilen beyanat-ı âliyeyi tam kendi âyinesinde in’ikas etmiştir. Şöyle ki:

İnsanı saadete sevkeden hakikî mürşidi hâdîsi, insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr-i davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün evliya-i sıddıkîn ve urefa-i muhakkikîn-i muhtelife meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine ve her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvafık ve onu takviye edecek bir risale ibraz eden mukaddes kütübhane hükmünde bir Risale-in Nur’dur.

Evet o ismi ona Kur’an vermiştir. O Risale-in Nur ki necm-i hidayet, o Risale-in Nur ki ayn-ı şeriat, o Risale-in Nur ki bî berzah-ı tarîkat, o Risale-in Nur ki mi’rac-ı marifet, o Risale-in Nur ki mahz-ı hakikat, o Risale-in Nur ki evc-i kemalât, o Risale-in Nur ki tahkik-i şehadet, o Risale-in Nur ki niam-ı füyuzat-ı berekât, o Risale-in Nur ki uzma-yı keramet, o Risale-in Nur ki bürhan-ı velayet, o Risale-in Nur ki dellâl-ı Kur’an, o Risale-in Nur ki talebelerine rüchaniyet, o Risale-in Nur ki hasmını ilzam ve hüccettir. O Risale-in Nur ki nur-u iman, o Risale-in Nur ki hikmetfeşan, o Risale-in Nur ki rahmet-i Rahman, o Risale-in Nur ki bediüzzaman, o Risale-in Nur ki tevhid bürhan, o Risale-in Nur ki delil-i akl, iz’an ve îkan, o Risale-in Nur ki rehber-i iman, o Risale-in Nur ki imana itminan, o Risale-in Nur ki teslim-i kalb ve vicdandır.

Binden biriyle olmayan şu nâkıs kalemim ve kasır aklımla beyan-ı tavsif etmekten âciz bulunduğumdan tashih ve nevakısını Hazret-i Üstadıma havale ederek, ruhanîlerin ve hattâ huriyelerin de mütalaagâhı olan Lâhika’ya geçmesini sevgili Üstadımdan rica eylerim. Emr ü ferman efendimindir.

Bilcümle orada kardeşlerimize ayrı ayrı selâm eylerim ve sıhhat ve âfiyetlerini daima duacıyım. Burada dahi bu mektubu tebyiz eden İnce Mehmed Efendi kardeşimiz dahi, başta Üstadımız olmak üzere hassaten selâm ve mübarek yed-i faziletlerinizden tekabbül ile arz-ı hürmetler eyler ve bize iltihak eden kardeşlerimizden Hâfız Mehmed Emin Efendi münevver yed-i faziletlerinizden tekabbül ile arz-ı tahiyyat ederek Risale-i Nur talebeleri meyanına derc ü idhal etmenizi temenniyatıyla pek minnetdar olacağını arzeyler.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Duanıza çok muhtaç,

âciz, nâkıs, günahkâr talebeniz

Halil İbrahim

47. Parça[]

(Hâfız Ali’nin mektubu, münasib görürseniz Lâhika’ya girsin. Said)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz ve çok şefkatli ve nihayetsiz re’fetli Üstadım Efendim Hazretleri!

Allahu Zülcelal Hazretleri sizden ebediyen razı olsun. Ve geçen hastalığınızın şiddeti nisbetinde lâyık olduğunuz ecrinizi ihsan buyursun. Ve o hastalığa badi ve hastalığa sebeb olan ümmet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ve bilhassa Risale-in Nur şakirdlerinin bu dehşetli zamanda uhrevî azabı intac eden zünublarına keffaret kabul buyursun, âmîn!

Sevgili Üstadım Efendim! Hastalığınızdan evvel size kuvvetli bir ihtar ile yazdırılan mektubda buyuruyordunuz ki: Risale-in Nur şakirdlerinin hayat-ı içtimaiyeden çekilmeyen ve binler günaha hedef olan bir lisanları kâfi mukabele edemeyip, Risale-in Nur’un şahs-ı manevîsinin taşıdığı ve mazhar olduğu ve hâmil olduğu nihayetsiz rahmetin altında yarlığanacaklarını ve mağfiret olacaklarını en büyük bir müjde ile haber neticesidir ki, bu hastalıkla o duanın kabulünü bedahet derecesinde gösterdiğinden; o hastalık hastalık değil, inşâallah âleme rahmet vesilesi telakki ettiğimizden, eğer muktedir olsa idik bu hesabsız nimete hakkıyla şükrederdik. Âciz ve kusurlu ve noksan ile mukabele edemeyeceğimizden, yalnız Hazret-i Kur’anı ve mübelliğ-i Kur’anı ve tefsir-i Kur’anı şefî’ edinip deriz:

Yâ Rab! Siz Üstadımızdan Habibin Muhammed ve Resulün Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan ve Âl-i Beytinden razı olduğun gibi razı ol. Ve onların sizin nimetlerinize ettikleri şükrün ind-i uluhiyetinizde makbuliyetini derecesinde Risale-in Nur’un şakirdlerinin şükürlerini kabul buyur, âmîn bihürmeti hilkat-il mübarekîn.

Sevgili Üstadım Efendim! Onbeş gün evvel bir, sekiz gün evvel bir, iki âcizane arîzamın cevabını beklerken henüz yed-i fazılanelerine vusul bulmadığı, bu mektubunuzdan anlaşıldı. İnşâallah belki şimdi varmışlardır. حسن‮ ‬ع‮ ‬م namını taşıyan ve biz burada daimî Âtıf Efendi diye bahsettiğimizden çok mübarek kardeşimizden mufassal malûmat arzu buyuruyorsunuz. Sevgili Efendim, sizin bu son mektubunuzla o kardeşimizin İ’caz-ı Kur’anı tevafuklu yazmak için istediği ufak bir mektubunu, bana Tahirî ile beraber getiren Osman Efendi kardeşimizden sual ettim. Bu zât esas Sinop’lu ve muhabere memuru. Vücuduna ârız olan hastalık ve doktorların “Sen burada yaşayamazsın. Aydın gibi sıcak memleketlerde tebdil-i havaya muhtaçsın.” demeleriyle Aydın ve Nazilli’de bir-iki senedir imrar-ı hayat arasında, geçen sene Isparta’ya gelerek yaz günlerinde Risale-in Nur’a intisab edip epeyce bir sermaye ile gitmişti. Bu sene yine geldi. اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى el’ân da çalışıyor. Sevgili Efendim! Masum bir sîmada, gayet mütevazi’ ve yüksek bir istidaddadır. Daha doğrusu, kendisinde bir rüşd eseri olarak, Cenab-ı Hak kemal-i rahmetiyle Risale-in Nur’u aramak ve bulmak için o hastalığı sermaye vermiş. O para ile, o nihayetsiz rahmete ermiş. Şimdi sizin için tevafuklu 13, 14, 20. Sözleri yazdı. İnşâallah bu Ramazan-ı Şerif’in 15’inden sonra tahkiki bir surette bize yazdırılan İ’caz-ı Kur’anı Tahirî’nin nüshasından istinsah edecek. Ve bizim nüshadan Kuleön’lü Ali Efendi istinsah edecek. Tahirî Kuleönü’ne, Osman Efendi Isparta’ya bugün götürecekler.

Sevgili Üstadım! Bu mektubu yazmaya başlamazdan evvel, sizin hastalığınızı düşünürken bir ihtar vardı. Buraya kadar o hatırayı unuttum. Sabah namazı araya girmesiyle, tesbihat arasında yine o hatırayı gözyaşlarım dolu olarak geldi. Çoktan beri rahmet-i İlahiye ile hissediyorum ki, böyle şiddetli musibetlerde bizi fazla sızlatmamak için o musibetin mahiyeti kapanıyor, düşündürülmüyor. Şayet ihtiyarlı ihtiyarsız düşünsen, böyle hakikî tesellilerle musibete ünsiyet veriliyor. اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى O hatıra şu idi ki, bana denildi:

Üstadının hastalığına اَلَمْ‮ ‬نَشْرَحْ‮ ‬لَكَ‮ ‬صَدْرَكَ ilh… âyet-i kerimesinin mana-yı işarîsi bakar. Ben birkaç defa sure-i mübarekeyi hayalen okudum. فَاِنَّ‮ ‬مَعَ‮ ‬الْعُسْرِ‮ ‬يُسْرًا lardan ağlayan latifelerime nurlar serpip, yanan ateşi söndürüyor ve güldürüyor. Senin Üstadın makam-ı mahbubiyette ve mahmudiyette masumdur. Fakat sizlerin vizridir ki ona ağır geliyor. Ve inşâallah bâis-i gufran olacak.

Her ne ise sevgili Üstadım, rikkatimin fazla galebesinden bu kapıyı daha çalamayacağım. Bizim hal ü istirahatimizi soruyorsunuz. Yâ Üstad! Hangi bir vechini yazsak. Çok vecihler var ki, herbirisinde lâakall ufak bir kitabla eser-i rahmetin tereşşuhatını ve inayet ve hafîziyetin tecellisini, kudret ve himayetin izini, ilim ve hikmetin yüzünü ancak gösterebileceğimizden yalnız burada şu kadar deriz ki: اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى Sizin duanızın eseri olarak hem Risale-in Nur, hem şakirdleri âdiyatın fevkinde hârikulâde olarak günden güne yükselmekte ve tenevvür etmektedirler. Bilhassa Isparta, Sava, Kuleönü, Atabey gibi yerler, Risale-in Nur’a tam bir medrese hükmüne geçmiştir. Muhbir-i Sadık’ın haber verdiği manevî fütuhatı yapacak, zulümatı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen beklemekteyiz inşâallah. Bütün Risale-in Nur talebeleri namına ellerinizden öperim efendim.

Umum Risale-in Nur talebeleri namına

Ali

48. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Sevgili Üstadım!

Göndermiş olduğun üç parça mektubun bir anda üç kerametini gördüm.

Birincisi: Sabah namazının tesbihatında iken ruhumun gayet çok sevdiği kardeşimiz olan Hâfız Mehmed “Buraya gel” der gibi ruhum gayet çekti. Tesbihatı yaptıktan sonra hemen yürüdüm. O kardeşimiz de Risale-in Nur’un küçük talebelerinden Hüseyin’i göndermiş. Hemen mahallesinden çıkarken ben de vardım. Bana Üstadımızın mektubu var diye müjdeledi.

İkincisi: Kardeşimiz Hâfız Mehmed’in ufacık bir medrese hükmündeki hanesine vardım. Otuzbeş Risale-i Nur talebeleri altun bölüşmekten daha ziyade mektubun başına birikmişler gördüm.

Üçüncüsü: O mektubları oradan aldım. Kardeşimiz Ahmed’in yanına vardım. Orada birkaç kardeşimiz beraber okudular. Dedik: “Haydin! Hacı Hâfız Efendi’nin yanına gidelim.” Hemen o zat kapıdan girdi. Fesübhanallah dedik. Hakikatın bu karanlıklı asırda Cenab-ı Hak köyümüzdeki bütün ümmi talebelerin başına bu iki zâtı bir medrese müfettişi hükmünde başımıza koymuş. Allah onlardan ve sizden ebedî razı olsun, âmîn.

Sevgili Üstadım! Bir-iki de Risale-in Nur’un kerametlerinden yazacağım.

Birincisi: Risale-in Nur’un oltası, köyümüze altı-yedi saat mesafede bulunan Gökdere ve Karadiken köylerine attı. Oralardan kendine mahsus sekiz küçük talebe getirdi. Şimdi ise kardeşimiz Hâfız Mehmed hem onları, hem de köyümüzün talebelerini faal bir surette çalıştırıp inşâallah duanız himmeti ile daima çalıştırsın, âmîn.

İkincisi: Hüsrev gayet hasta olduğu halde, biz onun yanına gittik. Risale-in Nur’u bize okudu. Birden şifa buldu. Hastalık eseri kalmadı. Siz Üstadımın hastalığı bana Risale-in Nur’un bir kerametini hatırlattı. Bir gün kulakları çınlasın ağabeyim Hüsrev’in yanına çıkınca acaba benim gözüme mi böyle göründü diye Mustafa’ya sual ettim. O da aynen benim gibi görmüş. Dedim: Kardeşim, görüyoruz ki, nasılki Risale-in Nur ölmüş ruhları dirilttiği gibi, hastalara da can verdiğini gördük. Öyle ise her kim bu karanlıklı asırda bu nuru omuzuna almazsa, muhakkak divanedir.

Her ne ise, kusura bakmayınız. Cenab-ı Hak hepimizi Risale-in Nur’da daim çalıştırsın. âmîn. Orada bulunan kardeşlerimize ve Âsiye gibi âhiret hemşirelerimize birer birer selâm eder ve duanızı isteriz.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Âciz, fakir talebeniz

Ahmed

49. Parça[]

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Bayram-ı şerifinizi tebrik ederiz.

Risale-in Nur talebelerinden bulunan ferdlerden peder ve vâlide, üç veled, bundan dört sene evvel dalalet bataklığında boğuluyor idik. Cenab-ı Allah’a yüzbin şükür olsun ki, ruhanî olarak i’caz-ı Kur’anın bayrağı altında yüzüp gezen arkadaşlarımızı güzel, yüksek ve parlak ve çiçekli bahçelerde istihdam ediyorlar ve hem de yüksek bir fiatla çalışıyorlar gördüm. Der-akab kendimi ol bahr-i ummana attım. O deryada önümüzde deniz, elimizde kürek yüzüyoruz. Fakat hisseyi az alıyoruz. اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى Evvelâ Allah, saniyen duanıza muhtacızdır.

Mehmed Nuri

(Bir hanede Risale-in Nur’u yazan beş zâttır. Said)

50. Parça[]

(Isparta civarında Hâfız Mustafa’nın fıkrasıdır.)

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬كُلِّ‮ ‬كَلِمَاتِ‮ ‬حَقَائِقِ‮ ‬جَمِيعِ‮ ‬اْلاَنْبِيَاءِ‮ ‬وَ‮ ‬اْلاَوْلِيَاءِ

Aziz Üstadım Hazretleri!

Nur fabrika sahibleri ve Gül fabrika kâtiblerinin mektublarından bir-iki gün evvel, birkaç saat mesafede bulunan bir köye gitmiştim. Orada Risale-in Nur’a talib olan birkaç gencin Risale-in Nur’u yazmak üzere bir yer tayin etmiştik. O yeri tayin edeli üç veya dört ay kadar olmuştu. Şimdi bu müddet zarfında, bazıları mükemmel bir surette Risale-in Nur’u yazmağa başlamışlar. Hayret ettim, dedim: Risale-in Nur bir mekteb ve medrese ve hâkeza olduğuna kat’iyyen kanaat ettim. Son dönüşümde Nur fabrikasının (ع) yanına gittim. Mes’eleyi söyledim. O da dedi: Ben şimdi شَهِدَ‮ ‬اللّهُ‮ ‬الخ âyetine dair bir hakikat yazdım ve hem Risale-in Nur bir mekteb, bir medrese olduğuna kat’iyyen hükmettik ve sonra düşündük: Üç-dört köyde, hemen elliye yakın ümmi ve hiçbir harf bilmeden ve hiçbir elif-bâ cüz’üne başlamadan, doğrudan doğruya Risale-i Nur’u yazmağa birkaç ay zarfında mükemmel bir surette muvaffak olduklarını gördük. İşte bu elli kalemin imzasıyla bilmüşahede bir mekteb ve bir medrese olduğuna parlak bir delil oldu.

Orada bulunan bilcümle Risale-in Nur şakirdlerine selâm ve dualarını küçük lütuflarıyla beraber bekleriz.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Duanıza cidden pek muhtaç yâranlarından

Büyük Abdurrahman’ın küçük kardeşi olan

Hâfız Mustafa

51. Parça[]

Nur ve Gül ecza sahibi ve naşiri sevgili Üstadım!

Furkan-ı Hakîm’den iktibas ettiğiniz Risale-in Nur’larda duanız himmetiyle ve hizmetimle Cenab-ı Hak şakird kabul etsin. Zamanın dağdağalı zulmetler içinde bir dakika teneffüs etmeğe vakit bulamayan ruhlar ve yaralarımız, Kur’an-ı Hakîm’den tereşşuh eden Nurlarla tedavi edilsin. Elhamdülillah tam tiryak olup tedavi ediliyor. Derya menbaından fışkıran nur, kendinden çok uzak mesafeleri ikaz ve irşad, nurlarıyla ihata ediyor.

Saniyen: Sırf uhrevî kazançlarımız için çok musibetlere giriftar olan ve bizim gibi dar fikirli gençlere temsillerle hakikatları eriştiren sevgili Üstadım! Hidayet yolu gösterici Risale-i Nur’ları okuyup yazdığım her Nur, neşrettiğimiz o ulvî hakikatlar için âciz lisanım tavsif ve takdirden âciz kalıyor. Cenab-ı Hakk’a gece gündüz secde-i şükran etsek, o nimetlerin şükrünü eda edemiyeceğiz. İstidadımın kısa olmaklığıyla, ruhumun arzu ettiği tarzda uzun yazmağa iktidarım yoktur. Bütün Risale-in Nur’un kıymetini tariften âcizim. Ne kadar yazsam, o eserlerin binden bir nebzesinin kıymetini gösteremez. Cenab-ı Hakk’a gece gündüz niyaz ediyorum ki, âhir nefesime kadar ihlas ve sadakatla bu erişilmez feyizli nurlara daim ve kaim etsin, âmîn.

Bir defa olmak üzere yazdığım bu gibi malayani kelimeler Üstadımı işgal etmekten başka bir şey değildir. Kusurumun afvını rica ile bayramınızı tebrik eder, el ve ayaklarınızdan öperim. Başta Hacı Hâfız olarak, ağabeyim Ahmed ve Şükrü orada bulunan kardeşlerimizin bayramlarını tebrik ve kalbler dolusu selâm ve arz-ı hürmet ederler.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Âciz, fakir talebeniz

Süleyman

52. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Candan sevgili Üstadım!

Bir defaya olmak üzere bu malayani ve kafaya zulmet veren kelimeleri kabul etmeyi ve ıslahını rica ederim.

Bir gün evvel kalbime geldi ki, aziz Üstadımıza bir risale göndereyim. Hangi risale olacağını tahattur ettim. Onbeşinci Lem’a namını alan Fihriste Risalesi’ni göndereyim dedim. Halbuki ferdası günü Mübarekler Heyeti’nden bir kardeşimiz gelip, “Sen razı olur isen Fihriste’yi sırf Allah için götüreceğim.” dedi. Ben de dedim: “Bir risale değil, belki zerrat-ı vücudum Risale-in Nur’un tekessürü için feda olsun.” dedim. Yâ Rab! Bu bizim kalbimize gelen risaleyi, onların istemesi, elbette Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’dan süzülen ve tereşşuh eden Risale-in Nur’un bir kerametidir ki; bizi böyle bilmeyerek Risale-in Nur’un hâlis, riyasız hizmetlerinde istihdam ediyor. Biz bu hizmetlerde istihdam olunduğumuza her ne kadar şükretsek azdır.

اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى

Sâniyen: Bu haftaki Üstadımızın kalbine tulû’ eden, lütufname olan yeni eserleri aldım, istinsah ettim. Evet bu gibi eserleri Yirmiikinci Mektub’un Birinci Bahsi gibi ve Yirminci Lem’aları takviye edip, onlardan daha tafsilli fakat gayet metin bir surette tesanüde, ihlasa ve uhuvvete gayet şiddetli teşvik ediyor.

Ey Üstadım! Bu eserler belki bir hikâye-i temsilî ile hakikata girişiyorlar. Evet hayalî bir surete muhabbet değil, belki Risale-in Nur’un şahs-ı manevîsi olan bilmediğimiz büyük bir makam sahibi olana ve Risale-in Nur’un güzel hakikatlarını massettikten sonra gayet şiddetli muhabbete sevkediyor. Ve tetimmesi olan diğer eserler de siyaset âlemlerinden tecennüb ve tecerrüd ettirip yalnız imana hizmet, her hizmetlerden daha ziyade ehemmiyetli ve kıymetli ve elzem olduğunu bildiriyor. Cenab-ı Hakk’a niyaz ediyorum ki, bu Risale-i Nur’un hizmetinde ilâ-yevm-il kıyam şakirdlerini istihdam ettirsin, âmîn.

53. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Aziz Üstadım!

Sen Isparta’da iken yanınıza gelmiştim. Fakat ümmi olduğum için Risale-in Nur’dan istifade edememiştim. Çok teessür ediyordum. Sonra Mübarekler Heyeti tarafından beni Risale-in Nur’a sevketti. Cenab-ı Hakk’a şükür, üç oğlumla beraber Risale-in Nur’u yazıyor. Birinci mahdumum İsmail Hakkı namında, Kur’anı hatmedip Risale-in Nur’u yazıyor. İkinci mahdumum Osman Nuri, onbeş yaşında Kur’anı hatmetti, hâfızlığa başladı. Risale-in Nur’u yazmağa başlamış. Üçüncüsü Ali Rıza altı yaşında, قَدْ‮ ‬سَمِعَ‮ ‬اللّه Cüz’üne gelmiş, Risale-in Nur’u yazıyor. Hem köyümüzde her hanede ne kadar nüfus varsa, Risale-i Nur’u okuyup yazmayan kalmadı. Köyümüzün yakınında elli haneden ibaret olan Viran Karyesi’nde kırktan fazla yazıyorlar. Vazifelerinin devamına Cenab-ı Hak da muvaffak eder inşâallah. Ve Risale-in Nur’un bir kerameti de şudur: Köyümüzde her birimiz birkaç san’atla meşgul olduğumuz halde idareden yine şikayet ediyorduk. Fakat şimdi ise, eski çalıştığımızın sülüsünü çalışmıyoruz, Cenab-ı Allah öyle bir berekât, öyle bir kanaat veriyor ki, şükründen âciziz.

Başta Hacı Hâfız olmak üzere umum kardeşlerimiz, orada bulunan kardeşlerimizin cümlesine ve cümlenize ayrı ayrı selâm eder ve bayram-ı şerifinizi tebrik ederiz.

Sava’lı âciz, fakir, bîçare talebeniz

Sâlih

54. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬تَعَالَى‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬اَنْفَاسِ‮ ‬رَسَائِلِ‮ ‬النُّور‮ ‬شاكردلرى‮ ‬و‮ ‬تحركى‮ ‬اقلامهم

Aziz Üstadım Hazretleri!

Hüsrev, Re’fet kardeşimiz evvelce Risale-in Nur bu havalide bin kalemle memleketin her tarafını nurlandırıyor demişti. Ve bu âciz ve kalemi pek ağır bir surette çalışan talebeniz de demişti ki, dört köyde dört ay zarfında elli kadar ümmi talebeleri, şakirdleri Risale-in Nur kendi medresesinde bâkiye ait bir şehadetname verip yetiştirdi diye arzetmiştim. Halbuki şimdi diyebilirim ki, belki sırf Risale-in Nur’u yazan masumlar taifesi yani onbeşten aşağı olan yazıcılar bine yakın olmuştur. Ve ümmiler ise her köyde hemen yarısına yetişmiştir desem hakkım vardır. İşte bu masumlar ve ümmilerin yazdıkları altmış-yetmiş nüshayı geçen gelen bayramların manevî şekerlemesi hükmünde size gönderildi. Pek azının yani pek ciddi tergib ve şefkate muhtaç olanların bir kısmının bu mübarek şekerleme hediyelerini arz-ı takdim etmekliğe mecbur olduğumuzdan, biz de onları kendi namımıza ve onların hesabına bu iki bayramın tam ortasında bu iki gözlü bir konserve kutusu ki yani bu kutunun bir gözü tatlı, diğer bir gözü etli kabilinden her iki mübarek bayram ortasında, birinin geçmiş birinin gelecek lezzetleri beraber iki lezzetli bir kutuyu arzediyoruz. Kabul buyurulmasını Cenab-ı Hak ve Teâlâ Hazretlerinden bekliyoruz. Şefaatçimiz Kur’an ve Risale-in Nur’dur.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Risale-in Nur’un vücudunda ayaklık ve bazan el vazifesi gören,

Risale-in Nur talebelerinin vazifesinde iftihar eden

Mustafa’lardan Hâfız Mustafa

Aziz Üstadım! Bu kutunun içindeki risaleler herbirisi birer kimsenindir. Eğer Risale-i Nur talebelerinin bu havalide yazanlarının yekûnünün risalesini göndermek imkânı olmadığından, her köyün en küçük talebeleri olan masum ve ümmi olanlarının pek teşvike muhtaçlarının risalelerini gönderdik. Hepsini göndermek kabil değildir. Çünki her köyde on ve onbeşer tane haslar vardır. Ben ve masumlardan on tane ve daha fazla Risale-in Nur’a çalıştıran var. Birer kafile de ümmiler vardır. Risale-i Nur’u yazarlar. Çünki Cenab-ı Hak hâfız-ı hakikî olduğundan hıfzediyor. اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Kutunun içindeki risaleler adedince selâm ederiz.

Umum talebeler namına, çok tenbel Mustafa’lardan

Hâfız Mustafa

55. Parça[]

Huzur-u fazılanelerine

Faziletmeab aziz Üstadım Efendim!

Yetmiş senelik hicranla dolu yedi senelik hasret ve iştiyakımla muhterem ellerinizden ve ayaklarınızdan öper, kusur-u azîmemin afvını yalvarırım.

Sevgili Üstadım! Risale-i Nur’un makbuliyetine olan iman ve teslimim hak ve hakikat uğrunda i’dam sehpalarına tevekkülle boynunu teslim etmeğe hazırlanmış kükreyen bir imandı. Lehülhamd o iman ile bir zaman hamulesini terkeden kazazade bir serseri sefineye benzemedi, bir mum gibi eriyip sönmedi. Fakat yüce Üstad, ifsadat-ı zaman teklifat-ı hayatiye ne yalan söyleyeyim kardeşlerimin bir çoğunda olduğu gibi bana da gelen vehim, bir sene evvelki bir mektubunuzun haşiyesine ve ta’ziyenamenizde buyurduğunuz vecihle kudsî vazifemde bir tevakkuf vermişti. Allah’ın büyük mahkemesinde ve huzur-u Nebevîde günahlarını itiraf ile mağfiret dileyen âsi bir kul gibi, bendeniz de sizin manevî huzurunuzda kudsî hizmetimdeki tevakkuf ve tekâsülümü itiraf ediyor ve afvımı diliyorum. Her şeyden evvel hak olarak şunu da biliyor ve iman ediyorum ki, eğer bendenize aşıladığınız Risale-i Nur’un müessir eczaları olmasa ve ben onlardan mahrum kalsaydım, hayatım ve hayat-ı maneviyemle hayat-ı ebediyem dahi tehlikede idi. Bana o kudsî eserlerin bahşettiği kuvvetle hayatın fırtına ve kasırgalarından hamdolsun imanımı muhafazaya çalışabiliyorum. İnşâallah hakk-ı âcizanemdeki hayır duanız, imanın halâsına nigehban olur.

Aziz ve büyük Üstadım! Hayal ve harekâtım gözünüzün önünde iken, kusurlarıma bedel müstehak olduğum ve yediğim manevî tokatları nasıl inkâr ederim? Şükür olsun, bana gelen ızdırablar daimî değilmiş. Şükür olsun ki, bana vurulan tokatlar zehirli ve kahr tokatı değilmiş. Maneviyatımın halaskârı, sevgili manevî babacığım! Hayat-ı dünyeviyenin maddî varlıklarından ve sathî cazibelerinden mahrumiyetim beni müteessir etmez. Fakat sizin manevî servetinize hissedarlık hakkımı kaybedersem mahvolurum. Bir sene evvel Risale-i Nur’un intişarıyla alâkadar olmayanların bu hisseden mahrum olacağı, Isparta’ya gelen bir lütufname-i âlîlerinde gördüğüm ve okuduğum zaman titredim ve bütün a’sabımla sarsıldım. Tokatlanmak ihtiyacıyla yanan yüzüm kızardı. Kalbim bir ateş kesildi. Ben o zaman hızını, faaliyetini kaybetmiş metruk bir motordan farklı değildim. Hizmetimizin kudsiyetini bildiren ve hakk-ı âcizanemdeki lütfun sözleriniz ve ihtarınız üzerine hayatın sırtımdaki usandırıcı lüzumsuz ve zararlı yüklerinin bir kısmını atarak kalemi elime aldım. Evvelâ nefsiyle mücadele edebilmek gayretiyle merhum Abdurrahman’ın mecbur olduğu emirle, bendeniz derd-i hayatımı muayyen bir çerçeve içine soktum. Bir seneye yakın bir zamandır …… uğrayan risaleleri kendim için yazıyorum. Ömrümün sonuna kadar bu kudsî hizmette istihdam edilmemi Allah’tan temenni ediyorum.

Üstadımın …… zulm ü dalalete “Risale-i Nur nurdur, nurdan zarar gelmez” diye Risale-i Nur’un kudsiyetini isbat ve müdafaa ettiği zahirî işkenceli, manen kazançlı günlerdeki duyduğum ezvak ve lezaiz-i ruhiyeyi ömrümde tatmadım. Bana o zevki tattıran Risale-i Nur hayatımın her zulmetli sahasında nur olmuş, hayatımın ve hayat-ı maneviyemle hayat-ı uhreviyemin sisli semasını aydınlatmış ve inşâallah iman ediyorum ki aydınlatacaktır. Her zaman iman ve teslimiyetimle tekrar ediyorum ki; bu fırtınalı, dağdağalı ve tehlikeli zamanda ve kesif perdelerle kapalı olan istikbalde sahil-i selâmet ancak Risale-i Nur dairesidir. Her zaman Risale-i Nur müellifinin duasıyla manevî himayesine muhtaç olduğum gibi, ebed-ül âbâdda dahi Risale-in Nur’un şefaatine muhtacım. Hayat-ı dünyeviyenin önümüze serdiği kasırgalı, girdablı, uçurumlu vâdilerinde hayatımı ve imanımı Erhamürrâhimîn’e emanet ediyorum.

Aziz Üstadım! Afv-ı âlîlerine mağruren hayat-ı dünyeviyeme aid beni dilhun eden ahvalimi arza cür’et ediyorum. Müşkilat karşısında şübheli rızıklarla temin-i maişet etmek, şübheli rızıkların zarurette helâl derecesine indiğini kıymetli bir eserinizde okumuşsam da bu suretle idame-i hayata kalbim razı olmadığından, kanaat ve bereketle meşru’ ve selâmet rızıkların lâyık olmadığım halde Cenab-ı Vâcib-ül Vücud ve Tekaddes Hazretlerinden …… dua ve himmetinizi istirham ile teveccühat-ı âlîlerinin bekasını yalvarır, muhterem ellerinizden öperim efendim.

Risale-i Nur’un âciz ve fakir hizmetçisi

Zekâi

Risale-i Nur talebelerine mühim bir örnek:

Risale-i Nur’un çok çalışkan bir talebesi ve merhum Abdurrahman’a birkaç cihette benzemesi cihetiyle ehemmiyetli mevkii vardı. Malûm hâdise-i hapsiyeden sonra bazı ehemmiyetli sebeblerden Risale-i Nur’un hizmetinden çekilmiş, sair kardeşlerinden de alâka kesilmiş gibi bir vaziyette, bizden çok uzak bir yerde iken ona acıdık. Risale-i Nur hesabına onu yine afv u davet ettiğimiz aynı anda, o bu mektubu yazıyor. Demek samimi nedametin bir kerametidir ki, manevî telsiz telefon gibi haber alıyor ve öyle yazmış.

Said

56. Parça[]

(Hâfız Ali’nin mektubundan bir parça)

Evet yâ Üstad! Evvelce biz görüyorduk ki, her tarafı varlık içinde bir kahtlık ihata edip inlediği halde Isparta Vilayeti müstesna hattâ Burdur ile bir farkını görüp Risale-i Nur’un kerameti diyorduk. Ne zaman Sava hâdisesinde Risale-i Nur’a iliştiler, o musibet bir derece istila etti, zulüm ileriledi. Fakat yine şimdi lillahilhamd bütün Anadolu’da ayn-ı Cehennem içinde müstesna bir Cennet hükmünde Isparta biliyoruz. Ve ben kusurlu taleben, bunu bütün ruhumla tasdik ediyorum. Nasılki hususî ferdlerde Risale-i Nur’un birer kerameti olduğu gibi, umumî muhitimize bir vech-i rahmeti, bir feyz-i bereketi ve bir itidal-i asayişî ciheti ve bir ikram-ı eltafı kat’iyyen var olduğuna bu bayramda yanıma gelenlerin tasdikleriyle bizim hükmümüzü tasdik ediyorlar.

İkinci sualin cevabı ise, Risale-i Nur şakirdlerinin kıyamet kopmasının yakınına kadar mücahedelerinin devamını hadîs-i şerifin işaretini, âyet-i kerimenin teyid buyurması, bizim gibi cahil, günahkâr, mücrim kimselerin lisanıyla şükrü eda edilebilir bir nimet-i uzma değildir ki, ben yalnız başımla o nimete karşı bir şey diyebileyim. Yalnız inşâallah o mücahid kahramanların ayaklarının altında toprak bile olmasına razı olduğum bir hissem varsa, o mübareklerin lisanlarını niyetle o hisse ile derim:

Yâ Rab! Size Risale-i Nur’un hurufatı adedince şükür olsun ki, mahza lütf u kereminle bizleri Risale-i Nur’a kavuşturup kusurlarımızla muahaze buyurmayıp daire-i kudsiyesine alıp, kirli ellerimizle yazdığımız nurunuzu kıyamete kadar devam edeceğine va’d-i Sübhanîniz var diye tevekkül içinde sebat ediyoruz.

Talebeniz

Hâfız Ali

57. Parça[]

(Salahaddin’in bir vazifedar arkadaşına yazdığı bir mektubun parçasıdır.)

Siz garbda, bendeniz şarkta Risale-i Nur’un iki âciz şakirdi.. belki binlerce şakirdleri sırran ihlasla Risale-i Nur’a çalışıyor. اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى Türkiye’nin hududlarını tam muhafaza etmeğe çalıştırılıyorlar. Temennilerinizin meftunuyum. Mâşâallah İhsan Abdurrahman kardeşim, hakikaten siz Risale-i Nur’a bir ihsansınız. Hakikî sahibimiz Zât-ı Zülcelal Hazretleri İslâm âlemine bu asırda bir güneş olan Risale-i Nur’u ihsan etmiş. Biz âciz, cahil, fakir, zaîf kullarını bu güneşin motoru, dinamosu veya çarkı hükmünde istihdam ettiğinden; bu kudsî vazife-i Kur’aniyenin bütün maddî ve manevî vazifelerimizin üstünde olduğunu derk ederek, motorumuzu sıhhatli çalıştırarak, bu nurlu ziyanın daha fazla kuvvetli ve küre-i arzı ihatalaması ve hattâ etrafındaki yıldızları kendine celb ve cezbetmesi için tasavvurumuzdan fazla ihlasla, terk-i enaniyetle ve mahviyetle, aczle, şükürle, tesanüdle çalışmak îcab ediyor. Azmeder, çalışırsak, bizi bu kudsî vazifede istihdam eden Hâlıkımız Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs ism-i mübareklerinin tecellisiyle muhakkak muvaffak edecektir.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Salahaddin Çelebi

58. Parça[]

(Sabri’nin Salahaddin hakkında bir fıkrasıdır.)

Aziz bir kardeşimiz bulunan sevgili Salahaddin kardeşimizin isim müsemmaya muvafık bir halde, şarktan garba karşı münevvirlik ve mürevviclik vazifesini her işe tercihan îfa etmekte olduğunu isbat eden irşadkâr mektublarıdır ki, hak yolun yolcusu haktan hak alıp halka satıyor. İmkân bulsam, uzak yakın umum kardeşlerime birer suret çıkarıp irsal etmek isterim. Zira hülâsa-i mektub, ayn-ı hak ve mahz-ı hakikattır. Ataletle mahkûm olanlara tam bir ikaz ve mükemmel bir kamçıdır. Var olsun, ravza-i Nuriyede yetişen gül fidanları! Mazhar-ı tevfik-i Bari olsun derya-i Nur’un kaptan ve makinistleri! Daim olsun Risale-i Nur’un bağının âb-ı hayat nev’inden meyveleri!

Risale-i Nur şakirdlerinden

Sabri

59. Parça[]

(Sure-i Vel’Asr’ın bir nükte-i i’caziyesi münasebetiyle Hulusi’nin Sabri’ye yazdığı bir fıkradır.)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Sevgili, aziz kardeşim!

Sure-i Vel’Asr’ın asrımıza nazar-ı dikkati celbeden i’cazkâr istihracından bâhis mektubu aldım ve münderecatını bütün mevcudiyetimle muvafık-ı sıdk u hakikat buldum. Cenab-ı Hak’tan cümlemizi bu asrın hakikî musibetlerinden Habib’i hürmetine esirgemesini ve o mübarek ve münevver Asr Suresi hürmetine kusurlarımızı afv ve اِلاَّ‮ ‬الّذِينَ‮ ‬آمَنُوا‮ ‬وَ‮ ‬عَمِلُوا‮ ‬الصَّالِحَاتِ ile işaret olunan zümre-i naciyeden eylemesini tazarru’ ve niyaz eylerim.

Muhibb-i muhlisiniz

Hulusi

60. Parça[]

(Sabri’nin mektubundan bir parçadır.)

Üstad-ı A’zam Efendim Hazretleri!

İkinci fıkra-i hakikiye ise Risale-i Nur’un bu sisli asırda ehl-i imanın yaralı kalblerine eczahane-i kübra-i Kur’aniyeden münzel bir ferman-ı İlahî ve mühim bir rehber-i uhrevî olduğu müeyyid bir beşaretçi bulunduğunu telkin ile, hedef ve gaye-i emelimiz olan sırat-ı müstakimi şümus-u Kur’aniye olan risalelerin bahş-ı hayat-ı bâkiye ve irae-i meratib-i âliye kıldığını takdir.. hem وَ‮ ‬اِنْ‮ ‬تَعُدُّوا‮ ‬نِعْمَةَ‮ ‬اللّهِ‮ ‬لاَ‮ ‬تُحْصُوهَا mazmun-u münifinde dâhil bulunduğunu ferman etmektedir.

Evet sermaye-i feyzim efendim, şâyan-ı itiraftır ki; Risale-i Nur nazirsiz bir tecdid yaptı. Bizler her zaman ve pek çok meclislerde dermeyan ediyoruz ki, başkalarından sarf-ı nazarla bu kusurlu bîçare Sabri eben an cedd meslek-i ilmiye daimî efradından bulunduğum halde, dalaletin tam ortasına düşmek üzere imişim. Hem herkesten ziyade ileri gidecekmişim. Bihamdihî Teâlâ inayet-i İlahiye ve rahmet-i Rabbaniye bu fakire yâr olmuş ki, hemen Hızır gibi Onuncu Söz elime me’mul etmediğim bir sıra verildi. Mütalaaya başladım, okumaya doyamadım. Ve dedim: “Bu Onuncu’nun daha ilerisi de olmak ihtimali varsa da, şübhesiz onu ve dokuz kardeşi daha vardır.” dedim. Aradım buldum ki; evveli de var, âhiri de var tükenmez bir hazine imiş. İşte o hazine-i Nuriye âb-ı hayatından hissemend olanları ilâ-yevmina hâzâ iska ve ihya etmektedir. Eğer emir bilakis olsa idi, hafazanallah halimiz ne olurdu deyip Hâlık-ı Rahîmimiz ve Kerim-i Mutlakımız olan Huda-yı Müteâl Hazretlerine nâmütenahî hamd ü senalar ediyoruz. Üçüncü fıkradaki Sırr-ı İnna A’tayna’nın esrar-ı istikbaliyesinden kat’-ı nazarla hale göre inkişaf ve tefsirini irae etmektedir. Şu hakikat-ı hârika, şu mu’cize-i bârika, şu keramet-i fârika ruh-u âcizîde o kadar derin bir şekilde inkişaf ve tecelli etti ki, ne lisanım ve ne de âciz kalemim tariften izhar-ı acz eder.

Üçüncü fıkra-i hakikiye Emin ve Feyzi kardeşlerimizin beyanatıdır. Evet şu zaman ki dağdağa-i hayat ve derd-i maişetin çokları semlediği halde, Risale-i Nur’dan manevî gıdasını alanlar maişette güçlük ve müzayaka görmemişlerdir. Fakir, iktisad ve kanaat ve Risale-i Nur’un feyziyle geçinip kimseye arz-ı iftikar etmediğimden, manevî gınamı maddî farzederek çoklar istikraz için geliyorlar, Rabbime şükürler olsun.

Talebeniz

Sabri

61. Parça[]

(Hâfız Ali’nin mektubundan bir parçadır.)

Aziz, sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!

Risale-i Nur’un okumaktaki usandırmamak kerametine aid ben de derim ki: Evet Risale-i Nur’un mümtaz bir hassasıdır. Umum bahislerinde en âmi avamdan en ehass-ı havassa kadar efkâr-ı umumiyeye müraat edip en zahir bir çiçekte gösterdiği ilm ü hikmet ve marifet-i hakikî, hayalin yetişmediği ve efkârın ihata etmediği ve aklın müvazenesinden âciz kaldığı daire-i mümkinat haricinde de ders ve tatbik ettiği için makamı mahdud değildir ki usandırsın. Hem gıdası kışırlı, kabuklu meyve değil ki, yemekte mevsimlere vakitlere aidiyeti olsun. Belki vücudun daima hayatta istimrarına hizmet eden ekmek gibi bir hakaik-i imaniye olduğu için, nerede olursan ol ve nereye gidersen git ve ne vakit olur ise olsun daima muhtaç olduğumuz bir ekmektir. Hüdhüd-ü Süleyman Aleyhisselâm’ın kendi san’atçığıyla Rabbimizi tarif ettiği gibi, ben de Risale-i Nur’u yazmaktaki keramet-i âdilesinin hissedebildiğim bir-iki vechini alâ kadr-it tâka göstermeğe çalışacağım:

Birincisi: Risale-i Nur’un kendine teveccüh eden kısımdır ki, Risale-i Nur sair kitablar gibi gelişi güzel, nasıl olursa olsun hat üzerinde bir ibare değildir. Belki kat’î bir hatt-ı hakikîsi vardır görüyoruz. O hatt-ı hakikîye mukarin hangi bir risaleyi yazsak, birinci defada mukarenet etmiyor. Hattâ ikinci, üçüncü defalarda bile az mukareneti görülür. Bu sırrı yakın bir zamanda hissettiğim zaman dedim:

Yâ Rab! Siz ne kadar Hakîm-i Zülcelal Velkemalsiniz ki, böyle bir zaman ki kafile-i beşerin nazarları dağıldığı bir zamanda, hakka ve hakikata bakan nazarların istihsanını cezbeden kuvvetli bir cazibe ile bağlamışsınız. Eğer o cazibe-i hiss olmasa idi veyahut mahdud olsa idi, bir defa kâfi gelecekti belki usanacaktı. Demek bir risaleyi kaç kerre fazla yazsak hem şevk, hem zevk, hem hüsn-ü hat ziyadeleşiyor.

İkincisi: Risale-i Nur’u yazana bakan cihetidir ki; alâküllihal herkes her işde bir maksad, bir gayeyi arzu edip çalışıyor. Risale-i Nur’u yazanları görüyoruz ki, maksad ve gayesi ne ise verildiği gibi, daha onun kendi hakkında istemesini bilmediği en ehemmiyetlisi de onun cehline binaen ihsan olunur. Âlem-i beşeriyeti tenvir eden, zulmeti kaldıran, vahşeti öldüren, medreselerin ulûm-u fenniyelerinin hülâsasını ders veren, aklını izale eden uzun emelleri ve sonsuz arzuları ve lâyemut mevhum rububiyeti kıran tarîkatların zübdelerini, kırk seneler çalışmalar yerinde kırk günde ihsan eden Risale-i Nur’un en büyük bir kerametidir ki; kâinatın neticesinin meyvesini, el erişmez ve göz kesmez ve kuvvet-i beşerin fevkinde bir makam-ı âlîden koparıp ihsan ediyor.

اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى

Risale-i Nur şakirdlerinden

Hâfız Ali

62. Parça[]

(Dört ay zarfında yirmibir köyü Risale-i Nur’un daire-i terbiyesine alan ve onların yirmi kadar efelerini ve meşhur eşkiyalarını Risale-i Nur’a merhametli ve çalışkan talebeler hükmüne getirmeğe sebeb olan Âtıf’ın onlara hitaben yazdığı bir fıkradır.)

Karye-i İrfan’ın kıymetli mücahidleri!

Bu gece büyük Üstadımız bu garib kardeşinizi aldı götürdü ve gösterdi: Bir büyük meydan gördüm. O meydanda manevî şüheda saflarında, vefat eden kardeşlerimizi gördüm. Düşmana karşı manevî savletlerini gördüm. Bükülmez bilekleri var gördüm. Dönmez yüzleri var gördüm. Düşmanı hurduhaş ediyorlar. Üstadımız dedi ki: Âtıf kardeşim, gördün şaka değil ve şaka zamanı değil. Anlaşıldı ki, bu emirle hakikat kardeşleri yekdiğerine ne dilde ne halde şaka yapmayacak. Ve anlaşıldı ki, az bir mesaî birazıcık zahmet bizleri bu meydanın nihayetsiz bir kıymette olan manevî şehidler safına geçirecek. Ehl-i imanı göğsü kabarmış gördüm. Tahsinkâr imanlı sürurundan ağlıyor gördüm. Bir acaib gördüm. Şimdi kalbleriniz kardeşleriniz namına atıyor. Kardeşinizin malı demek olan kalbinize, eşkiya İblis’e yataklık yapan nefs-i emmare el uzatır gibi olursa, onun ellerini uhuvvet noktası çok mühim olan Yirmibirinci Lem’a İhlas Risalesi’ni okuyarak yazarak çektirebilirsiniz. Üç günde veya onbeş günde bir okuyun. Üstadımız her onbeş günde demiş. Yirmibirinci Lem’ada bilhassa kardeş kardeşe mürşid vaziyetini takınamaz noktasına da ehemmiyetle dikkat edelim. Hakikî mürşid Kur’an-ı Kerim’dir. Bugünün ve yarının mürşidi doğrudan doğruya Kur’anın kuvvetinden çıkagelen Risale-i Nur’dur.

İşte kardeşlerim! Risale-i Nur mektebine girmeden evvel ne kadar inkişaf etse hak mıdır, maslahat mıdır karar veremeyen bu âciz kardeşiniz bu mektebde kararsızlıktan kurtuldum. Bu mektebde bir acaib daha gördüm. Bediüzzaman’ın çatıları esmadan, duvarları tevhidden, penceresi manadan olan ve bir ucu Arab’da olan bu dâr-ül fünununda hususî bir dershanesi de var ki, orada muallimler talebelerden alırlar bir derslerini. Hattâ talebelerden manevî dayak yemek ihtimali de var. Terakki istersen “Yâ Sabûr” ve “ Yâ Şekûr” diyeceksin. Ben Risale-i Nur’un rüşdiye sınıfında şu vaziyeti görüyorum. Kitab-ı kâinatın sahifelerinde küçük-büyük, sabit-seyyar, canlı-cansız hesabsız ukdeler, hesabsız birer mürşid. İlk ve son sınıflarda mürşid-i hakikî Kur’an-ı Azîmüşşan. Henüz mektebde şehadetname almış değilim ve alması da işime gelmiyor. Sermayesi riya ise, şirkten mamul surî saltanata kulak asma. Bize lâzım olan Allah’tan korkmak, Peygamber’den hayâ ise câha, şöhrete, nâma merak etme. Kardeşlerim inşâallah içinizde çoklarınız çok yükselirsiniz. Sizlerin omuzlarınızdan öte geçemem. Hulusunuz karşısında teeddüb ederim. Risale-i Nur’un emri de öyledir. Hattâ ben size değil, belki sizler benim mürşidimsiniz. Yalnız merkez Karye-i İrfan namı kazanmış olan Kızıl Ören, belki Homa, Tekye, Düzbel, Kartı, Avşar, Kazan Boğaz, Burunkaya, Belkavak, Alamezgit, Maçilli, Koçgazi, Damlar, Menteşe, Maçilli, Sandıklı, Sorhun, Soğucak, Karbasan, Sunurlu, Cerid hepiniz Risale-i Nur vasıtasıyla ve ihlasınız ile benim mürşidimsiniz. Bu havaliye Risale-i Nur’un şu geniş sahada intişarına sebeb, sizin ona hâlisane sarılmanız. Bu hulusla devam ettiğiniz takdirde Homa’da olduğu gibi, Ballık’taki cahillerin akılları başlarında paralanacağına şübhe etmeyin. Bu hususta burada âmîn diyelim. Risale-i Nur’un kerametlerinden olan vak’aları şimdiye kadar Üstad’a yazdığımın sebebi, muvaffakiyette bir aksama olmasından korktuğumdan idi. Eğer bu vak’alar sizlere bir güvenç vermemeyi muhafaza edebilirseniz yazınız. Karye-i İrfan ahalisi muhterem Üstadımızın duasına mazhar olmağa vesile olsun için, mücahidlerin ve efelerin birer nüsha yazılarını hemen postaya veriniz. Yazıların intizamına ve sairesine bakmayınız. Risale-i Nur’un resmini alan kardeşlerin yazılarını da gönderin. O resimciler belki bizden ziyade ihlas yapıyorlar. Zira onların bütün letaifi safi kalemlerinin ucunda hâlisane toplanır. Belki o kalemlerin karşısında ilhadın yıkılması daha beterdir. İblisin davetini yani günlük modern, kolay ve hiç zahmetsiz eşkiyalığını reddederek, kardeşliğimizi kabul eden ve Risale-i Nur talebeliğinde kazandıkları hüsn-ü halleriyle âlemde parmakla gösterilen başta Dede Efe, Tire’li Mehmed Efe, Kıroğlan Mustafa Efe, Veli Ahmed Efe, Arab Efe’lerin yazıları olmayanlarının hiç olmazsa çizileri öteki ümmilerin yazıları meyanında bulunsa hoş olacaktır. İsterseniz onların çizilerini de ikinci posta göndereceğiz. Bakaya yazılar arasında gönderirsiniz. O zamana kadar talebeliğe namzed Ali ve Osman Efe’lerin de bu kardeşler safında Üstadımızın dualarından mahrum kalmamaları hususunda dua edelim.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Hasan Âtıf

Haşiye-1: Bu eşkiya efelerin dindarane halinden hisse kapıp Risale-i Nur’a hücumdan vazgeçmeleri lâzımken ve nedamet edip bizlere yardım etmeleri îcab ederken, yanılarak asrî eşkiyalar safında hizmet edenler onu bırakıp haysiyet-i insaniye ve namus ve şeref-i imaniyeye mazhar olmak için açılmış Risale-i Nur dairesine girmek fırsatını kaçırmamaları lâzım gelenlerin gözü önünde bu meşhur efeler birer canlı nümunedir. Baksınlar, ibret alsınlar.

Haşiye-2: Bu efeler gibi aynı vakit mühim bir dairede ehemmiyetli ve içlerinde miralaylar ve adliyenin yüksek âmirleri bulunan erkânlar, birden Risale-i Nur’un Onuncu Söz ve Yirminci Mektub’la tam dairesine girerek Risale-i Nur’u yazmağa başlayıp şakird olmuşlar.

63. Parça[]

(Hasan Âtıf’ın...)

Manada parlacık kâtibleri gördüm. Biz kıdemli kâtibleriz, dediler. Bana bir Lem’a uzattılar. Okudum yazdım, yazdım okudum. Yattım, mana içinde uyudum. İçinde bir mana gördüm. Özümden öptüler, ben de onları koçdum (kucakladım). Bana aç dediler, avucumu açtım. Avucumda şöyle bâlâsı vardı.

Bediüzzaman’ın ezelî talebelerinden Hasan Âtıf’ manevî eline..

Al işte şu biraz ömrü ki az gayr-ı safî.

Haydi arş dünyaya ki, bir yanı mahî, bir yanı vahî.

Biraz da akıl al, ama iyi tut, tut orada.

Sultan-ı kanaat şehinşahı.

Câh mâh içinde, nazarı kâfi, huzuru bâki.

Gün gün durul bilip hekimi şâfî.

Yoruldun mu dön gel, bul hakîmi padişahı.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى‮ ‬وَاغْفِرْ‮ ‬لَنَا‮ ‬يَا‮ ‬مُعَافِى

64. Parça[]

(Sabri’nin Sure-i Fil nükte-i i’caziyesi münasebetiyle yazdığı bir fıkradır.)

Şehr-i hal Rebî’in birinci günü Sure-i Fil’in hayretbahş esrar-ı gaybiye ve mana-yı işariyesinden şu asr-ı dalaleti ve binnetice vukua gelen felâket ve helâket daire-in Nur’da o derece ihatalı ve o kadar hak ve hakikata mukarin bir surette tulû’ ve zuhur etmiş ki, bu tulûat ve fütuhatın matla’-ı hassı olsa olsa ancak Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan olabilir. Ziya ve semeratı da yalnız Risale-i Nur’da mer’î olabilir. Hakka ki, vak’a-i Ebrehe âfât-ı asr-ı hazıra tam tamına mutabık ve tevafuk etmiştir. Ashab-ı Fil’in suret-i helâklerine inan hak cihetinde maraz-ı inkâr veya za’f-ı iman hastalığına mübtela olanlar, şu zamanda küre-i arzın bütün aktarında türlü türlü âfât ve gûna-gûn mesaibin nüzulü bilhassa menba-ı dalalet olan münkir ve müşriklerin ocağı olan Avrupa dalalet ve vahşette ne derece ileri gitmişse, âfât-ı semaviye ve belaya-yı arziyede o nisbette gazab-ı Aziz-ün Züntikam’a çarpılmış ve Kitab-ı Şeriat’ın dâllîn ve mağdubîn haklarındaki muaccel bela ve ceza-yı dünyeviyeleri ile müeccel azab ve ikab-ı uhreviyelerine dair ihbarat-ı gaybiyesini tam tamına isbat ve teyid ve te’kid etmekle Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın maden-i esrar ve hazine-i ahbar bulunduğu kema hiye hakkıhâ tezahür etmiştir.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Sabri

65. Parça[]

(Risale-i Nur talebelerinden Yusuf’un bir fıkrasıdır)

Ol Feyyaz-ı Mutlak, Cibril-i Emin vasıtasıyla indirdiği yüzdört kitabı

Peygamberimize وَ‮ ‬اِنَّكَ‮ ‬لَعَلَى‮ ‬خُلُقٍ‮ ‬عَظِيم diye etti hitabı

İçmek isteyen Cennet şarabı Risale-i Nur’a gelsin

Envâr-ı Kur’andan şifalar alsın

Hazret-i Kur’andır neshetti Zebur, Tevrat, İncil’i

Mehcur edenlerin kurusun dilleri

Yandırmak isteyen iman kandili

Risale-i Nur’a gelsin, nehr-i Nur’un bahrine dalsın.

وَنُنَزِّلُ‮ ‬مِنَ‮ ‬الْقُرْآنِ‮ ‬مَا‮ ‬هُوَ‮ ‬شِفَاءٌ‮ ‬وَرَحْمَةٌ‮ ‬لِلْمُؤْمِنِينَ ile verdi mü’mine beşaret

وَلاَ‮ ‬يَزِيدُ‮ ‬الظَّالِمِينَ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬خَسَارا fermanıyla diyor müşrik münafıklara hasaret

İrşad yolunu isteyen Risale-i Nur’a gelsin envâr-ı Kur’anla beşaret bulsun

تَنْزِيلٌ‮ ‬مِنْ‮ ‬رَبِّ‮ ‬الْعَالَمِينَ diye övdü kitabı, لاَ‮ ‬يَمَسُّهُ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬الْمُطَهَّرُونَ ile verdi hitabı

İçmek isteyen Cennet şarabı, Risale-i Nur’a gelsin

Feylesof mülhidler ref’ etti mektebden ânı

Ne kadar uğraşsalar mahvolmaz şanı

Mekteb dilleriyle derler hâşâ masal Kur’anı

فَسَوْفَ‮ ‬يَلْقَوْنَ‮ ‬عَيْنًا öldürür cism ile canı

Cism-i canın kurtarmak isteyen, Risale-i Nur’a gelsin

Bid’a cihanı istila etti, çoklar kendini hızlana attı

Dinini denî dünyaya sattı

Bir ümmiyim kaldı cehl zindanında

Suretâ gezerim resm-i insanda

Fazilet kalmadı cism ile canda

Fazilet isteyen Risale-i Nur’a gelsin

Yapış elime Üstadım eyleyip ihsan

Madem ki Hak bizi yaratmış insan

Her daim hatırla cihanda oldukça nihan

İnsan olmak isteyen Risale-i Nur’a gelsin

Adım Yusuf’tur babamdır Hasan

Üçyüz yirmiyedide dünyaya basan

Katta’-ı tarîkatlar dört yanını kesen

Bir hakir taleben ihsana geldi

Hayâ ile namusu hep attı insan

Tatbik edilmiyor Huda’nın قُلْ‮ ‬لِلْمُؤْمِنَاتِ‮ ‬يَغْضُضْنَ‮ ‬مِنْ‮ ‬اَبْصَارِهِنَّ dediği ferman

Bu zamanda kurtarmak zor oldu iman

İmanını kurtarmak isteyen Risale-i Nur’a gelsin

Peygamberimiz diyordu: اَلْحَيَاءُ‮ ‬مِنَ‮ ‬اْلاِيمَانِ

Fî karn-ı vâhid bu sırra gözlerin kapağı şahid

İnkâr edenler esfel-i safilîne etmez mi sukut

İlliyyîne suûd etmek isteyen Risale-i Nur’a gelsin

Hazret-i Kur’anın tefsir naşiri, Huda-yı Lemyezel’in bir serzakiri

Niam-ı Sübhanının tamam şakirdi

Hidayet isteyen Risale-i Nur’a gelsin

Vâris-i Nebi-i Âhirzaman’ın kelâmını zikreder

Dalmış esrarına Hazret-i Kur’anın

Mevlâ ömrünü tavil eylesin ol sultanın

Sana nefy için dil atan bulmasın huzur

Mevlâ her yerde hâzır ve nâzır

Cihanda olmak isteyen şakird Risale-i Nur’a gelsin

Fakat nefy değil, gezdirir Sübhan

Mü’minler seninle bulmak için can

Çünki imana hücum eder cin ile can

Kurtulmak isteyen Risale-i Nur’a gelsin

Hubb-u fillah, buğz-u fillah ortadan kalktı

Nefsanî arzular cihanı yaktı

Allahu a’lem bu yüzdendir, buğdayın kilesi yüz liraya çıktı

Hubb-u fillah isteyen Risale-i Nur’a gelsin


Risale-i Nur şakirdlerinden

Yusuf

66. Parça[]

(İstanbul’daki Risale-i Nur şakirdlerinin bir mektubunun bir parçasıdır.)

Rahmetullahi Aleyhi Rahmeten Vâsiaten meşhur Muğla’lı Fetva Emini Ali Rıza Efendi vefatından biraz evvel, en sâdık ve mahrem talebesi Hoca Mustafa’ya ifşa nev’inde demiş ki: “Bu son asırda ümmet-i Muhammediyeye manevî bir memur tayin edilen Risale-i Nur min-indillah manevî büyük bir vazife ile muvazzaftır ve asrın müceddididir.” demiş. Hem Hâfız Emin gibi bir kısım zâtlara, vefatından birkaç gün evvel demiş: “Bu kadar mahrumiyet içinde Risale-i Nur gibi eserleri vücuda getirmek, kat’iyyen bir inayet-i İlahîdir ve bir dest-i gaybînin inayetidir. Ve bu zamanda bu işe yani hakaik-i imaniyeyi âleme karşı isbat ve ilân etmeğe manen memur edilmiştir. Hem onun Arabî i’caz-ı Kur’aniyesi de yanımda vardır.” diye söylemiş.

Hem Risale-i Nur’un İstanbul’daki has talebeleri yazıyorlar ki: Bilâ istisna Risale-i Nur’u görenler umumen diyorlar ki: Risale-i Nur’un ifade ve üslûb ve isbattaki tarz-ı beyana kimse yetişemiyor. Gören hayret eder. Hem bu kadar risaleleri, bu kadar mahrumiyet içinde vücuda getirmeyi medar-ı hayret görüyorlar. Birisi bir tek risaleyi yirmibeş lira verip kendine yazdırmış. Gayet ehemmiyetli bir hoca diyor ki: Risale-i Nur’un te’lifatındaki tarz-ı beyan ve üslûb ve isbat ve ifadeleri ve bizi ve beni teshir etmiştir, diyor. Şimdiye kadar haddim olmayarak ta’dadı gayr-ı kabil mütalaa ettiğim kitabların hiç birinde böyle âlî beyanata tesadüf etmemişim. Bu bâbdaki kanaat-ı vicdanım ve galebe-i zannım budur ki: Risale-i Nur’daki bu muvaffakiyet, manevî bir ilm-i ledün menbaının mahsulüdür.

Hoca Mustafa, Hâfız Emin

67. Parça[]

(Risale-i Nur şakirdlerinden Sadık’ın bir fıkrasıdır.)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮

‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

Mübarek ve kudsî ve manevî Üstadımız olan Risale-i Nur’a bütün imanın ve intisab-ı hakikî ile bilâ kayd u şart zuhur edecek bir emir değil, en ufak bir işaretin ben âciz talebesine malımı, canımı, evlâd ü iyalimi, hattâ ihtiyar ve hastamizac vâlidemi dahi terke kâfi olduğuna ve hiçbir zaman ve hiçbir ân ruh u hayalimden tesir-i manevîlerinin zâil olmadığına ve o tesir-i manevînin gıda-yı ruhanîsinin ruhuma ilka ettiği cesaret-i maddiye ve maneviyenin menbaı olan o manevî üstadımın teveccühleri en büyük mukaddesatım olduğuna, nefsim kabza-i tasarrufunda olan Zât-ı Zülcelal şahid-i âdildir. Yazı işlerinde ve ziyaretlerinde bizlere vâcib olan faaliyet yerine gösterdiğim betaetten Üstadımın tekdirine lâyık isem de, menba-ı hidayet-i Rahman ve şahid-i vahdaniyet ve envâr-ı hakikat-ı imaniye ifade ve ifazasıyla en sönük ruhları irşad ve ihya eden ve felsefe-i tabiiyyunu füyuzat-ı Kur’aniyeden aldığı ilm-i hakikat ve hakikat-ı ilmiyesiyle çürütüp zîr ü zeber eden ve şemail-i şerifesini yazmakta kalemimin iktidarı olmayan Risale-i Nur’un şahs-ı müceddide ve ferîd-üz zaman o üstadımız benim gibi günahkâr, hata ve nisyan içinde çabalayan bu bîçareye afv u merhamet buyuracakları şe’ninden olduğuna büyük bir kanaat-ı imaniye ve itminan-ı kalbe teselliyab olmaktayım. Âyât-ı Kur’aniyeden tereşşuh ederek envâr-ı Kur’aniyenin şuaları ve lem’alarını ve tılsım-ı Kur’aniyeyi kâinata Üstadımıza has bir üslûb u ifade ile ilân eden tefsir-i kebir olan o büyük ve ulvî ve kudsî sözler ve risalelere lâyık bir tarzda hizmet etmek bu hayatta en büyük bir maksadım ve vazifemdir.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Sadık

68. Parça[]

(Yusuf’un bir fıkrasıdır.)

Lisanım lâl oldu, hayrette kaldım

Her sözün âb-ı hayattır, içmeyen bilmez

Sırr-ı hikmettir bu nurlu sözün

Bağ-ı gülistandır, gülleri solmaz

Enhür-ü Nur’un bahrine daldım

Bu yola baş veren ebedî ölmez

Görmek isterim Üstadım yüzün

Hızır’ın hayatını andırır sözün

Hak sizi bu asra armağan vermiş

Melalet ehlini ikaz ediptir

Hiç var mıdır böyle manevî yaraları sarmış

Ehl-i salahata mürşid sözün

Kur’anın eczahanesinden şifalar almış

Küfre, dalale, seddi çekiptir

Hikmet-i Lokman’ı andırır sözün

İskender-i Zülkarneyn’i andırır sözün

Her bir kelâmın bahr-ı ummandır

Mir’attır bu dünya Hâlık görünür

Nice susuzları kandırır sözün

Her eşya esma-i hüsnanın nakşını gösterir

Kandilsiz mescide döndü kalbi beşerin

Hâlıkını bilmeyen elbet sürünür

Sönmez kandilleri yandırır sözün

Mir’at-ı Muhammedîyi andırır sözün.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Yusuf

69. Parça[]

(Risale-i Nur’un mühim bir rüknü olan Halil İbrahim’in temsilli bir fıkrasıdır.)

Risale-i Nur öyle bir köşk ve bir saraydır ki, mücevheratın bütün envaından yapılmış ve temeli sünnet-i seniye üzerine vaz’edilmiş. Ve üstünde elvan-ı seb’ayı muhtevi sabit ve sermedî bir güneş bir tarafından baksan “Nur-u Muhammedî (A.S.M.)” müncelî, bir taraftan baksan bir ziya-i hakikat, bir taraftan baksan bir menşur-u hakikat, diğer taraftan baksan bir nur-u mücella altı kapısı olup her yanında فَادْخُلُوهَا‮ ‬خَالِدِينَ‮ ‬فِى‮ ‬جَنَّاتِ‮ ‬النَّعِيم âyât-ı beyyinatı pırlanta ve zümrüd ve yakutla yazılı ve binbir pencereli olup her bir pencereden ayrı ayrı huzme-i şua ve birer ziya-yı lâmi’ ve derununda muhtelif elektrik lâmbalarıyla münevver ve her odada hususî ve umumî bir telefon ve telgraf ve radyum makineler muhteşem zîkıymet eşya ile müzeyyen ve salonunda büyük ve küçük âyine ve sandalyeler ile müzeyyen ve masa üzerinde hâlis zer ile nühas ayar etmek için bir mihek ve depolarında defain ve kenz-i lâyefna ve hazain-i ulûm ile memlû ve hasîn kal’asının burçlarında en son sistem eslihadan hüccet topları ve bürhan kılınçları ve remz mızraklarıyla mücehhez ve içinde bulunan ihvan saadet nişanlarıyla murassa’ olan efrad ve aileleri her birerlerin ellerinde mikroskop, hurdebîn ve teleskop ve dûrbîn ile etrafı tedkik ve teftiş ve tarassud etmekteler ve zemindeki bahçesinde ise başta gül olmak üzere binbir çeşit şükûfe ezharları ve yeşil camelere bürünmüş eşcarla süslenmiş ve her ağacın dallarında “Tuyurun Hudrun” tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut tâ dünya bülbüllerine kadar enva’-ı tuyur müsecca’ sadâlarla ötmekte ve menbaından zuhur ile vecde gelmiş selsebilvari bir vaziyette çağlayan mübarek feyyaz âb-ı hayat bütün bahçeyi iska eylemekte ve ağaçları hava-yı nesimînin dokunmasıyla neyvari hû hûları bütün kulak sahiblerinden tut tâ ehl-i akıl ve ehl-i fikir ve ehl-i kalbi mest ü hayran etmekte, binden birini ancak tavsif edilemeyen neşvebahş hasselere mâlik ve dâhilinde bulunan cemaatleri lütf u inayetin ……… mazhar-ı saadet-i dâreyn tecelli-i in’am ve keremin ziyasıyla müferrah ve mes’ud ve revayih-ı Rabbaniye ile reyhandırlar.

اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى

Risale-i Nur şakirdlerinden

Halil İbrahim

70. Parça[]

(Miralay Mehmed Yümnü Bey’in bir fıkrasıdır.)

Bediüzzaman Said-ün Nursî Efendi Hazretlerinin haşr ü neşr hakkında kaleme aldıkları kıymetli eserlerini teberrüken ve teyemmünen aynen bir nüshalarını kendi elimle yazdım. Okuyanlar maddî ve manevî çok istifaza ve istifade ve imanlarını kurtaracaklarından dolayı çok mes’ud ve bahtiyarım. Cenab-ı Hak bu gibi kıymetli fuzalanın ömürlerini müzdad buyursun. Ve abd-i âcize dâreynde saadetimize ve Risale-i Nur dairesinde muvaffakiyetimize dua buyurmalarını eser sahibi çok muhterem Said-ün Nursî Efendi Hazretlerinden rica ederim.

Cenab-ı Hak, iki cihan güneşi, sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin Liva-ül Hamd Sancağı altında cümlemizi haşr ü neşr eylesin, âmîn.

Mehmed Yümnü

71. Parça[]

(Dalaletin yangınlarına ve saçmalarına kalkan tutan Risale-i Nur hakkında Marangoz Ahmed’in bir fıkrasıdır.)

Kıyamet geldi yanaştı, helâl harama karıştı

Nâs içine fitne düştü, İslâm küffar ile barıştı

Ehl-i İslâm yoldan şaştı, mü’mine âfât erişti

Bize tiryak oldu Risale-i Nur, bize yardım etti Risale-i Nur

Yeryüzünden hayâ kalktı, zekat vermek unutuldu

Bid’atlar meydana çıktı, hacca gitmek baîd oldu

İnsanlar birbirine baktı, namaz kılmak unutuldu

Bize imdad ediyor Risale-i Nur, bize yetişti Risale-i Nur

Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki Risale-i Nur öyle bir nur sandalye altmış ki her ne zaman o nurlu sandalyeye çıksam otursam, bu zamanın yangın ve tuğyanları ve hücumları bize dokunmuyor. Ne zaman o sandalyeden indiğimizde hemen o yangınlar ve tuğyanlar o hücumlar bizi yaralıyorlar. Öyle ise Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükrederek o nur sandalyesinden inmemeliyiz. Evet Risale-i Nur’un masum talebeleri dahi o nur sandalyesinden indirmemek için, köyümüzde Risale-i Nur’un dersinden başka ders giremedi. Elhamdülillah masum talebeler çoğalıyorlar ve çok çalışıyorlar. Cenab-ı Hak daim çalıştırsın, âmîn.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Marangoz Ahmed

72. Parça[]

(Re’fet Bey’in mektubundan bir parçadır.)

Aziz Üstadım!

Bu mektubumda acib bir vakıayı arzedeceğim. Şöyle ki: Mu’tadımız vechile kardeşlerimizle Risale-i Nur okuyarak ve müdavele-i efkâr ederek ezvak-ı imaniyemizi tazelendirdiğimiz bir sıra idi. “Ene ve Zerre” namındaki çok yüksek ve her mü’mine âdeta ezber edilmesi zarurî olan meşhur eserinizi okuyup bitirdikten sonra, a’zamî istifade temin edildiğine hepimiz tarafından kanaat gelerek, namaz vaktinin hulûlüne mebni namazımızı kılmak üzere Kuleönü köyünden İbrahim’e ezan-ı Arabî okumasını söyledik. İbrahim ezan-ı Arabî okumağa başladı. Bu esnada İbrahim’in ayağı dibinde bulunmakta olan Barla’da Yâ Rahîm! Yâ Rahîm! deyip Abdurrahîm namını kazanan kedi gibi tekir bir kedinin başını yukarıya kaldırarak İbrahim’in yüzüne dikkatle bakarak pek büyük bir alâka ve hattâ diyebilirim ki çok insanlardan daha fazla bir dikkatle nihayete kadar ezan-ı Muhammedîyi (A.S.M.) kemal-i sükûnetle dinlediğini ve hiç bir tarafa bakmadığını hayretle müşahede ettik. Ve bir hayvanın bu kadar müştakane Arabî ezanı dinlediğini gördüğümüzden dolayı Rabb-i Rahîmimize şükrederek namazımızı eda ettik.

Refet

73. Parça[]

(Hüsrev’in bir fıkrasıdır.)

Evet sevgili Üstadım! Vâlidemin vefatıyla hüznüm pek şiddetli idi. Dayanmak güçtü. Lütf-u İlahî Nur ile yaramı sarmasa idi, bu âleme veda etmeğe halim beni sevkediyordu. Yarısı âhirete gitmeğe yüz tutmuş aklımı başıma topladı. Hikmetinin güzel gözünü görmeğe çalıştırdı. Daha ciddi bir surette beni Risale-i Nur’a saldırttı. Bu halet içinde iken bile kalemim elimden düşmedi. Geldiğim günden beri durmadan çalışıyorum. Lisanım daha hararetli bir tarzda Risale-i Nur hesabına konuşuyor. Hizmette fütur getiren arkadaşlarıma ve Risale-i Nur’dan istifade etmek isteyen mübtedilere sekiz seneden beri söylediğim şu cümleleri bugün yine söylüyorum: “Bizi her cihetçe hakikata îsal eden bu Nur elimizdedir. Eğer bundan daha güzel bir hâdî bulanınız varsa çıksın bizi o cihete irşad etsin.” Bu sözlerim el’ân “Hak söylüyorsun” demekle veyahut sükût ile karşılanıyor. Hususan şu bir buçuk senelik askerliğimde bizi mazhar-ı inayeti kılan Nur’un o kadar bereketlerini gördüm ki, az bir mikdarını yazmağa sevgili Üstadım müsaade ederler diye ictisar ettim. Rabb-i Müteâl Hazretleri nasiyemin pek çok kirli olmasına ve pek çok buruşmuş bulunmasına bakmayarak, müntesibîn-i Nur’un nur ile parlayan nasiyelerinin parlaklıklarını tezahür edecek kadar hârikalarla beni karşılaştırdı. Zalimlerin fuzulî hücumlarıyla ortaya çıkarılan ve mütegallibeleri taşkınlıklarıyla tecziye edilerek iskât ettirilen Nur’un talebelerinin fenalık edecek kanaatıyla verdikleri cezalarını hem Refet’in, hem Rüşdü’nün, hem benim orduda tenzil-i rütbe edilmekliğimiz lâzım gelirken, gösterdiğimiz sadakatkârane hizmetimizden dolayı birer derece terfiimizle nasiyemize konulmaya çalışan bu haksız lekeyi o zalimlerin yüzlerine çarptı. Risale-i Nur’un okunmaya lâyık bir levh-i ezelî, bakılmaya şayeste bir şems-i sermedî ve tefeyyüz edilmeye elyak bir umman-ı hakikî olduğunu maddeten ve manen alâkadarlara gösterdi. Evet lisan-ı hal ile o Nur onlara dedi: İşte Nur’un terbiyegerdelerinden bir kısmı. Bakabilirsiniz. Bunların başlıca davaları, kendilerine iyiyiz demedikleri halde fenalık etmediklerini ve fenalığa da âlet olmadıklarını bilfiil göstermeleridir.

74. Parça[]

(Sabri’nin bir fıkrasıdır.)

Sevgili Üstadım!

Bu bahar mevsimi her ne kadar mevsim-i gaflet ve hizmet-i dünyeviye olsa da, bilütfihî teâlâ Risale-i Nur’un has şakirdleri o gaflete boğulmadıkları gibi, zahirî bir ecr ü mükâfat ve teşvik ü tahrik olarak tevabii de tekessür ve tezayüd etmektedir. Mesleğimizin hak ve nuraniyeti olduğuna ve makam-ı tefeyyüz ve tekemmül olmasına, derslerinin her vakit mazhar-ı terakki ve teâli ve ihlaslarının kemal-i samimiyet ile rasaneti ve metanet ve ciddiyetleriyle kat’î isbat-ı sübut ve derece-i şuhuda suudları davamızın bariz bir delilidir. Hem şu mevsimde münacat-ı tam derya-yı füyuzatın bu havalide bir maksad-ı âlî ile teksir ü tahririne dair emr-i üstadaneleri fakire nihayetsiz bir halde sair fezailden maada şu ders ve ihtarı da verdi ki, tahminen kırk günden beri muhitimizde ve çok muhtaç bulunduğumuz bir mevsimde semadan insanların ifrat-ı halde isyan ve tuğyanları sebebiyle yağmur düşmemesi mûcib-i endişe idi. Risale-i Nur askerleri ileri arş emr-i âlîşanlarını müteakib birden ve bir el ve bir ağızdan rikkat-i kalb ve dikkat-i akıl ile hem okuyup hem yazmaları, manevî salât-ı istiska makamına kaim olup hazine-i İlahiyeden öyle bol yağmurlar ihsan buyuruldu ki, şeksiz ve şübhesiz Risale-i Münacat’ın feyzinden neş’et etmiştir.

Sabri

75. Parça[]

(İstanbul’da maruf vaizlerden ve Risale-i Nur şakirdlerinden Şemseddin Yeşil’in bir fıkrasıdır.)

Ârif-i hakikî Üstad Hazretleri!

Ba’de-s selâm ve-t tahiyye huzur ve âfiyetinizi Cenab-ı Hak’tan niyaz eder, bahr-i umman-ı ehadiyetten ümmet-i Muhammed’e, âlem-i insaniyete daha bir çok cevahir-i Rabbanî çıkarmanıza dua ederim. Âsâr-ı Nuriyenizin bir çoğunu okumak nimetine nail oldum. Hiç şübhe yok ki, bu Nurlar ancak vasıtasız bir ilham-ı Rabbanî nurlarıdır. Ve nefs-i nâtıka-i kâinatın kalbi olan Hazret-i Fahr-i Âlem’in feyz-i nur-u Muhammedîsidir. Cenab-ı Hak var etsin, kalbinizi kırmasın. İhlas ile ellerinizden öperim. Bâki Bâki’ye emanet olunuz. Esselâmü Aleyküm.

Daimî hizmetkârınız

Şemseddin Yeşil

76. Parça[]

(Isparta vilayetinde Risale-i Nur’un gayet ehemmiyetli bir şakirdi olan Mehmed Zühdü’nün (Rahmetullahi aleyh) vefatını bildiren Kâtib Osman’ın bir mektubudur.)

Sevgili Üstadım!

Şu içinde bulunduğumuz dağdağalı, fırtınalı, zulümatlı bir zamanda dünyaya güneş gibi ziya ve nur veren ve zulümat perdelerini yırtan, hak ve hakikat ve sırat-ı müstakim yolunu açan ve bütün ehl-i iman üzerlerine rahmet saçan Risale-i Nur’ları eline alıp, koynuna ve cebine doldurup çarşı-pazar ve istasyon caddelerinde ve sosa yollarında uzak-yakın ve şarktan garba ve garbdan şarka giden yolculara tevziat memurluğu yapan ve masum ve masume çocuklarından ikiyüz üçyüz çocuğu evine toplayıp onlara Kur’an ve Risale-i Nur’u ders gösteren ve münafık ve zındıkların bir sene evvelki hücumlarıyla mahkemeye verilerek beraet etmiş olan ve Kur’an ve Risale-i Nur hesabına her saat ve her dakika canını feda edercesine çalışan ve bu fedakârlığı yüzünden pek çok kimselere iman ve ihlas kazandıran Mehmed Zühdü Efendi kardeşimiz kader-i İlahî ile dünyaya gözünü kapayıp Arş-ur rahman gözünü açarak tekbir ve kelime-i şehadet ile sahib-i emanet olan Zât-ı Zülcemal Hazretlerine teslim-i ruh eylemiştir. Bu zâtın vefatı burada bulunan umum kardeşlerimizi müteessir ederek hem semayı, hem bizi ağlattırdı ve kalblerimizin en derin yerinde bir acı bıraktı. Cenab-ı Hak bizlere ve sizlere ve vâlidesine ve çocuklarına sabr-ı cemil ihsan buyursun, âmîn. Ve o kardeşimizin de Hazret-i Kur’an ve Risale-i Nur hürmetine günahlarını afv u mağfiret ederek Cennet-ül Firdevs’te âlî makamlar versin, âmîn.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Kâtib Osman

77. Parça[]

(Hulusi Bey’in Isparta’daki kardeşlerine yazdığı bir fıkrasıdır.)

Aziz, muhterem uhrevî kardeşim Sabri Efendi!

Sevgili Üstadımızın Risale-i Nur şakirdlerinin tesanüdüne müteveccih ve dalaletkâr ve tahribkâr darbeye karşı teyakkuz ve intibaha davet eden irşadkâr emirlerini ve bütün şakirdlerin manevî mukabelesini beyan ile Risale-i Nur şakirdlerinin ve Nurların daire-i maneviyesinin büyümekte olduğunu, aleyhdarların bile Nurlardan istifadeye çalıştıklarını, himayet ve sıyanet-i İlahiyenin lillahilhamd devam etmekte olduğunu beyan eden şifakâr emirlerini manevî haz ile okudum ve ben de elhamdülillah dedim. وَ‮ ‬قُلْ‮ ‬جَاءَ‮ ‬الْحَقُّ‮ ‬وَ‮ ‬زَهَقَ‮ ‬الْبَاطِلُ lâ-yetezelzel fermanının i’cazkâr sırrı Kur’anın hakikî ve hakikatlı tefsiri olan mübarek ve mukaddes nurlu eserlerde tezahür ediyor. Evet himaye ve sıyanet-i İlahiyeye ellerindeki Nurlar ve kalblerindeki kuvvet-i iman ile tesanüd içinde tek ve manevî bir vücud halinde olan اِنَّمَا‮ ‬الْمُؤْمِنُونَ‮ ‬اِخْوَةٌ düstur-u mukaddesine can ü gönülden bağlanmış bulunan Risale-i Nur şakirdleri mazhardırlar. Bu mazhariyetin devamı için, emrolunduğu gibi istikamet etmek gerektir, ihtiyat etmek de elzemdir.

Bu fakir kardeşiniz Nurlar güneşinden maddeten ayrı ve maddeten belki Neptün’ün Şems’ten uzaklığı gibi uzak ise de, manen hiçbir suretle ayrılık hissetmiyorum. Çünki o Nurların cazibesi, şemsin cazibesinden az değil ki, manevî bağı kopsun. Saatin ileri sayan ibresi gibi Nur menbaının cazibesi dâhilinde elimdeki Nurların neşri, müştak ve mütehayyirlerin imanlarını takviye ve daha sair nurlu vazifelerle ihtiyarsız sevkolunuyorum. Cenab-ı Hakk’a yüzbinler hamd ve şükürler olsun. Gönlümün arzu ettiği kadar değil, ancak takdir edildiği kadar hizmet ettiriliyorum. Nihayet iki-iki buçuk ay sonra kıt’aya verileceğimi haber aldım. Zahirde bu tebdil-i mahal ile bakalım ne olacak? Bu muhitte Nurlar hesabına az az fakat tesirli hizmete muvaffak eden başta üstadım bütün kardeşlerimin manevî duaları ve manevî teveccühleri olduğuna da şübhe etmiyorum. Mübarek kardeşlerimin Nurları neşr ü tamim hususundaki meşkûr hizmetlerine o derece memnun oluyorum ki, tarif edemem. Nurlara bağlanan kardeşlerin her birine sanki Cenab-ı Hak bir fabrikanın muhtelif işler gören, fakat netice-i mesaîleri fabrikanın istihsalini artırmaya ve fabrikayı tevsi’e fabrikayı kuranı ve kendilerini manevî zengin etmeye ve asıl fabrika ve işçilerle istihsalinin sahib-i hakikîsini memnun etmeğe ma’tuf birer çeşit hizmet ettiriyor. Ne mutlu bizlere ki, bir ism-i a’zamı da Nur olan Mâlik ve Sâniimizin Habib-i Zîşan’ı vasıtasıyla inzal buyurduğu Kur’an-ı Azîmüşşan’ın hakikatlı tefsirlerini neşre memur ve mezun zâtın etrafında lillah için toplamış, şuur ve ihtiyarımız olmadan istihdam ettiriyor. Bu mazhariyetten dolayı ne kadar hamd ve şükretsek azdır.

Kardeşiniz

Hulusi

78. Parça[]

(Hulusi Bey’in Sabri’ye yazdığı bir fıkradır.)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ

Aziz ve muhterem uhrevî kardeşim!

Sure-i Fil’in mübarek nüktesi filleşmiş olan nefsimi karınca yaptı. Sure-i Fil’in i’cazkâr tefsiri, Nurların bence en mühim bulduğum tefekküre şiddetle sevkeden hakikî hikmetine dikkat-i nazarı celbeden manevî zevki en yüksek mertebede temin eden hassalarını parlak bir surette taşıyor. Ve hâdimlerine an-samim-il kalb elhamdülillah dedirtiyor. Nurların en âciz ve kusurlu hâdimi olan bu kardeşinize zahir olan bir cihete daha işaret edeceğim.

Çok okumak yazmak ve yazdırmak zevki artırdığını malûm olan Nurlar’ın kelimeleri de maneviyatımda hayretbahş münevver meyveler verdiğini görüyorum. Her bir Söz, her bir Mektub, her bir tevafuk, her bir istihraç, acz ve fakrın esaslanmasına yardım etmekle kalmıyor, tefekkürü en âlî mertebeye çıkarıyor, şevk ile şükrettiriyor.

Bir noktayı daha temas edeceğim: Bu fena ve fâni dünyaya aid umûr ve tahammülsüz hâlâtta Nurlar’ı okumak ve bilhassa yazmak ve yazdırmak i’cazkâr tarzda umûr-u teshil ve o elîm hâlâtı zevkli ve sürurlu hâlâta tebdile en mükemmel vasıta oluyor. Hele risalelere ehemmiyetle nazar-ı dikkati celbeden Gavs-ı Geylanî Hazretlerinden istimdad, hiç boşa gitmiyor. Binlerle tecrübeme istinaden ben de bu ehemmiyetli ve şevk ile harekete geçmeyi temin edecek olan müjdeli ve Nurlar’ın malı ve onların revnaklı meyvesinden bir nebzecik hakikatı izhar etmiş oluyorum. Tecrübesi kolaydır.

Kardeşiniz

Hulusi

79. Parça[]

(Risale-i Nur şakirdlerinden Muallim İhsan’ın Risale-i Nur’a karşı söylediği bir fıkrasıdır.)

Aldım elime nurumun nuru, gönlümün süruru

Bırakalım elden gururu, yalvarırım ger gördüm kusuru

Deli dilim bıraktır fısk-ı fücuru, Nur feyziyle tahkim kıl sudûru

Gördükçe, okudukça Nur sözü, devâ; bekâ merhemi, kalb özü

Lakayd olmamış dilinde, durmalı Nur Söz elinde dilinde

Tefsir nam Kur’an-ı Kerim Nur sözlerinde, aldıkça her an nurundan lem’a gönlümüze

Rahman-ur Rahîm lütfetti nurunu bize, Cennet-ül Firdevs va’deylemiş hizmetimize

Zerrat-ı nurunca hamdolsun Rabbimize, nur-u feyz-i Kur’an nakşını kalbimize

İsteriz rızasıyla Rabbimize, وَمَا‮ ‬اُبَرِّئُ devası ile müteveccihiz Rabbimize

Ey müncî’, ey muhyi erdik sözüne bînihaye lütf-u hidayetin cümlemize

Risale-i Nur şakirdlerinden

İhsan Abdurrahman

80. Parça[]

İstanbul’dan gelen Risale-i Nur şakirdleri müttefikan diyorlar ki: Risale-i Nur’u okuyanlar diyorlar ki: Bu risalelerin mislini hiç kimse yazamaz. Fevkalâde takdir ediyorlar.

Ezcümle: Meşhur vaizlerden Mahmud Efendi ve Ali Haydar Efendi risaleleri tedkik ettikten sonra demişler ki: Bu risalelerin fevkinde hiçbir ferd bir risale çıkarmak kabiliyetine haiz olamıyacağını ve kemal-i iştiyak ve hürmet ile Risale-i Nur’u okuyup hayret ve istihsan ile karşıladıklarını İstanbul’dan gelenler beyan ediyorlar.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Mehmed Zekeriya

81. Parça[]

(Sabri’nin mektubundan bir parçadır.)

Hamden lillahi teâlâ Lâhika namıyla müsemma risalemiz, yevmî ve üsbuî zuhurat ve ahval-i mukteziyat sebebiyle husule gelen temsil caiz ise Hazret-i Musa’nın (A.S.) binbir kelâmı misillü şu Lâhika o kadar rengin ve zengin ve o derece manidar ve revnakdar bir hale gelmiş ve daha tekemmül ve tezayüd edecektir ki, bütün Resail-ül Envâr’ı elde edemeyen Mektubat Lâhikasını elde etse, Lâhika’da mevcud hakaik ve mesail kariini tamam Risale-in Nur’u mütalaa etmiş derecede müstefid ve kendini hasaretten kurtarabilir derim.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Sabri

82. Parça[]

(Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır.)

Risale-i Nur gibi bir Cennet bahçesi mevsimine göre meyveyi vermekle müşterilerini tam besler. Yetiştirdiği mücerreb olduğu gibi, o bir hatime ve bütün mütehayyir müşterilerine verdiği nimet ayn-ı hak ve mahz-ı hakikattır. Risale-i Nur gibi bir eserin tevafuk ünvanıyla kerametleri sahib-i basirete mu’cizane parmaklarla çok büyük kapılara işaret eder ki, aç gir selâmeti bul der.

Risale-i Nur’un en cüz’î ve hattâ şer gibi görünen hâdiselerinde çok büyük umûrlar ve çok hikmetli inayetler takıldığı, mükerrer başımızdan geçen haller ile gördüğümüzden; her şeyin nasiyesi elinde ve her şeyin dizgini yedinde olan Rabb-i Rahîm ve Hâlık-ı Kerim ve Kadir-i Kayyum olan Zât-ı Zülcelal’in imkân yok ki izni haricinde bir ip kopmuş olsun ve âciz bir hayvan serkeşlik etsin? Hâşâ mümkün değildir. Elbette ta’dad buyurulan hikmetlerinden ve rahmetlerinden daha belki başka var olan inayetler ve rahmetlere bu mübarek şuhur-u selâsede yetişmek için arzî ve sathî bir hayvandan incitmeden rahmet-i İlahiye indirip Arş-ı Rahmanî meydanında Burak-ı Cennet üstünde seyr ü sefere davet etmesi bu bahara yakışır bir davettir. Her ne ise… Geçmiş olsun. Cenab-ı Hak kemal-i rahmetiyle bire bin muzaaf ecr u sevabla beraber, bir ağrıyan yerinize Risale-i Nur hakkı için binler şifahanesinden devasını ihsan buyursun, âmîn.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Hâfız Ali

83. Parça[]

(Risale-i Nur şakirdlerinden Babacan’ın kardeşlerine gönderdiği mektubunun bir parçasıdır.)

Candan sevgili kardeşlerim!

Zahirde neyi görürseniz, daima iyi tarafını görmeğe çalışalım. Çünki bizden daha iyi gören ve daha iyi bilen vardır. وَلَقَدْ‮ ‬كَرَّمْنَا‮ ‬بَنِى‮ ‬آدَمَ Bu âyetin ne demek olduğunu kudretimiz yettiği kadar hepimiz biliyoruz değil mi? İşte baştan geçen mühim esrarlarımdan bir adedini sizlere aynen yazıyorum.

Kardeşlerim! Sözlerimi iyi okuyup dinleyin ki, Risale-i Nur ve şakirdleri kendiliğinden meydana çıkmıyor. O kudsî daireye kendiliğimizden girmedik. Binler hamd edelim ki, bu dairede bulunduğunuz bendeleri de seyyar nöbetçi olarak kaldım. Çünki nefsim âhirete ait meyveleri dünyada yemeğe çalışıyor. Mesleğimizde hizmet vardır. Baba himmet, oğlum hizmet dediği gibi her ne ise. Fakat sizler kalemlerinizle, kâinata nurlar neşrediyorsunuz. Çünki bir damla mürekkep ki Risale-i Nur’a hizmet, iman kuvvetine göre birden bin damla şehid kanı mertebesi kazandırdığını gördüm. Üstadım şahiddir. Çünki bir kelime, îcabında dünyayı fetheder. Meselâ harblerde toplar, tüfenkler, kılıçlar fethedemediğini nihayet el kadar bir kâğıt içindeki yazılarla bir tek imzası kâfi gelip fethediyor, değil mi? İşte evvelki mektublarımda arzettiğim gibi, elimizden geldiği kadar Sözler’i yazmakla beraber tatbikine çalışalım ve iman tohumunu neşv ü nemada bulunduralım. Böyle elîm bir zamanda hattâ önümüzdeki mübarek Ramazan’da kendi Nurlarımızla nurlanmağa bakalım. Başkalarının yolsuz harekâtlarına bakıp da, zihnimizi kirlendirmeyelim. Daima huzurda bulunalım. Bir saniye dahi kalbimizi ayırmayalım. Malûmunuz vechile, vazifemiz Risale-i Nur’a hizmettir. Ve hizmetimize mukabil fiilen ve kalben bir tek mükâfat dahi istemiyeceğiz. Daima rıza-yı İlahîyi tahsil için gece ve gündüz çalışacağız. Cenab-ı Hak Erham-ür Râhimîn’dir. İsterse dünyada da verir. Verdi diye sevinmeyeceğiz, şükürle hamdedeceğiz.

Âlem-i manada, Sidret-il Münteha’da büyük bir daire gibi genişliğini aklım kesmiyor birer metre açıklıkta koltuklar var. Öyle rahat bir koltuk ki hayatımda görmedim. O koltuklardan birinde bulunuyorum. Çok şükür yâ Rabbî bunu da gösterdin. Baktım ki Cennet-i A’lâ’nın en yüksek yerindeyim. Bir kıble tarafına baktım ki gözlerim kamaştı. Güneşten daha parlak, baldan daha tatlı, nurlar cevelanını gördüm. Peygamberimizin mevkii imiş. Cenab-ı Hakk’a niyaz ettim. Beni irşad edecek bir mürşid-i kâmil gönder aman yâ Rabbî deyince, hemen o nurun bulunduğu mevkiden Üstadım Efendim Hazretleri aynı şekilde gözümün önünde üç defa mübarek gözlerini gözlerime bakarak geçti. Yine o nurun içine karıştı. Ben o zaman elhamdülillah dedim. Kendi kendime “Bura rahat, başka yere gitmem” derken “Dünyada daha hizmetin çoktur” diye bir nida geldi. “Pekâlâ” der demez kendimi yatak üzerinde buldum.

İkinci gece başka yerde fakat aynı Üstadımı gördüm. Yirmiyedinci Mektub’un ikinci mektubunda beyan edilen hakikat gibi, Cenab-ı Hak cümlemizi o daireden ayırmasın, âmîn. Bilvesile mübarek Ramazan-ı Şerifinizi tebrik eder, âhir nefeste iman ile göçmemizi Cenab-ı Erham-ür Râhimîn’den niyaz ederim ve cümlenize selâm ederim.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Kardeşiniz

Babacan Mehmed Ali

84. Parça[]

(Hüsrev’in bir fıkrasıdır.)

Bu hafta içerisinde Risale-i Nur’la alâkası bulunduğunu hem kuvvetli hem de yakînen hissettiğimiz bir mes’eleyi sevgili Üstadımıza arzediyoruz. Şöyle ki:

Bundan üç gün evvel, gece yatsıdan sonra Isparta halkının uyumak üzere istirahate çekileceği bir zamanda, büyük bir gürültü ile gelerek memleketimizi sarsan bir zelzele oldu. Üçyüz otuzda harb-i umumînin başlangıcındaki hareket-i arzın iki bine yakın insan ölüsü vermesi dehşeti gören halk bu sefer de aynı korkuyu geçirdi. Lillahilhamd bu seferki zelzele bizi titrettiği gibi şiddetli olmadı. Çıkardığı gürültüsüne nisbetle pek hafif geçti. Bizi dehşetli korkuttuğu halde hiçbir zarar îras etmeden uzaklaştı gitti. Bir daha da olmadı.

Beşerin bugünkü isyanından celal-i İlahî karşısında korktuğunu ve dehşet aldığını mütemadi titremesiyle ve şiddetli sarsıntılarıyla gösteren arz, son seneler içinde Âzerîler diyarını etrafıyla alt-üst etmiş, Tokat’lıları muhitiyle tokatlamış ve o civarda bir mahalde tekrar dehşetini göstermiş. Son günlerde İzmit civarında bir mıntıkayı harabezara çevirmişti. Her uğradığı yerde böyle dehşetli tahribat vücuda getiren zelzele, memleketimize de bu dehşetiyle geldiği halde hiç zarar etmeden gitmesi ve bir daha gelmemesi, hem bu son seneler içinde nehirlerin tuğyan etmesi, bir kısım hayvanatı harab etmesi, bir kısım insanları evleriyle birlikte sürükleyip götürmesi, bazı yerlerde şimendifer hatlarını bozması ve şimendiferleri su altında bırakması, içindeki bir kısım insanları suların götürüp gitmesi, bir kısmını toprağa gömmesi ve Isparta mahfuz kalması ve yine bu son senelerde kışın pek şiddetli olması ve çok insanları ızdırab içinde titretmesi ve semanın bazı yerlerde fazla bârân göndermesiyle tahribat yapması ve bazı yerlerde yağmur vermemekle kaht u galâ vücuda getirmesi, Isparta’ya hiç zarar gelmemesi ve hattâ kendi memleketimizde bu sene içinde Risale-i Nur’a karşı muarız bulunan, hoca kıyafetli bir şahsın çift tarlasında iken fındık ile yumurta büyüklüğü arasında onbeş dakika devam eden bir dolu âfâtıyla başını tokatlaması ve hasılatından hiçbir şey bırakmaması, hem yalnız o şahsa ait olup hususi kalması kat’iyyen Risale-i Nur’un tokatı olduğu gibi, pek çok hâlât gösteriyor ki; anasır ittihad ederek isyanımıza karşı hücum ettikleri halde, memleketimizdeki Risale-i Nur’un pek çok mehalik karşısında talebelerini sıyanet ettiği gibi, bu seferde de o mübarek ruh-u manevî-i Nur arzın bu gelen dehşetli darbesinde karşı kalkan olarak hem memleketimizi, hem de talebelerini enkaz altında kalmaktan ve harabezar içinde dolaşmaktan sıyanet etmiştir. Ellerimizdeki çiziltileriyle ettikleri masumane feryadlarından çıkan Risale-i Nur’u bize şefaatçi veren ve onunla gün be-gün âbidlerini çoğaltan, hâmidlerini teksir eden o Rahîm olan Allah’a sonsuz şükür ederken hak hesabına o Nur’un mümessilini Allah seviyor, biz ne için sevmeyelim diyerek muhabbetle kalblerimizde taşırız. Emirlerine ruh u canla her ân itaat ederiz. Ömür ve âfiyetinize sıhhat ve selâmetinize muvaffakiyet ve zaferinize beş vakitte dua eden talebeleriniz Nur fabrika heyet-i müttehidesi, Gül fabrikası cemaati, Mübarekler Heyeti, Atabey ve Sava mübarekleri ile birlikte tekrar ellerinizden öperim sevgili Üstadım Efendim Hazretleri.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Talebeniz Hüsrev

Başta Feyzi, Emin bütün kardeşlerimize ardı arkası kesilmez muhabbetle selâmlar ederiz.

85. Parça[]

(Halil İbrahim’in manevî mahdumu İlhan’ın bir fıkrasıdır.)

Çok muhterem, büyük hocam ve Üstadımız Efendimiz Hazretleri!

Dört senelik bazı yazılarımla Birinci, İkinci ve bu senenin mahsulü olan Üçüncü ve Dördüncü Sözler’i nazar-ı âlîpertevlerine arz-ı iftikar eylemekle kesb-i şeref eylerim. Bendeniz onüç veya ondört yaşlarındayım. Kendi babam ve anam ve onların hal ü vakti müsaid oldukları halde daha dört yaşlarında iken Risale-i Nur talebelerinden halamın zevci eniştem Halil İbrahim’in evinden hattâ kovalansam da kendi evimize gitmek istemezdim. Kendilerine ana ve baba demek suretiyle kabul olundum. Akrabalarımın nazar-ı istiğrabına mûcib şu halimi şimdi anlıyorum ki, Cenab-ı Feyyaz ve Tekaddes Hazretleri ihtiyarsız Risale-i Nur talebesi eylemek için bendenize onları muhib vermiş.

اَلْحَمْدُ‮ ‬لِلّهِ‮ ‬هذَا‮ ‬مِنْ‮ ‬فَضْلِ‮ ‬رَبِّى

Muhterem Üstadımızın nazar-ı himmet-i âlîlerine Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak Hazretleri mukarin buyursun, âmîn.

Sevgili Üstadımız Efendim! Risale-i Nur’un tam ve hâlis ve sadık bir talebesi olmaklığım ve küçük talebeler sırasına maddeten kabul ve manen kayd u iltihak buyurmaklığımı istirhamımla her ân duanıza muhtacım.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Şefkatinize iltica eden küçük talebeniz

İlhan

86. Parça[]

Fâzıl-ı Muhterem Bediüzzaman’ın Onbirinci, Onikinci Söz nâmı altındaki risalesini okudum. Bu söz değil, her kelimesi, baha biçilmez inci taneleridir. Temsilleri ruha neş’e veriyor. Ben de o ulu padişahın saray davetlisiyim. İstihkaksız yedim, içtim. Bu muhteşem sergide hayretle temaşa etmekteyim. Kusurum çok, fakat o padişah çok rahîmdir. Afvına iltica ederim. Ümidim kavî, imanım kuvvetlidir.

Ankara’lı Âdem oğlu

Ahmed

87. Parça[]

(Salahaddin’in bir fıkrasıdır.)

Her zaman yeni doğan bir güneş gibi Risale-i Nur altun ziyalı hakikatlarını etrafa saçıyor. Mâşâallah, bârekâllah, sübhanallah, elhamdülillah. Ey Risale-i Nur! Seni anlayarak dinleyen kimseler ve muannid dinsizler de sözlerini kabul ediyorlar. Ey Risale-i Nur! Seni anlayarak okuyan şahıslar ve asrî gençler de terbiye-i Muhammedîye (A.S.M.) giriyorlar. Ey Risale-i Nur! Seni anlayarak yazan ferdler ve münevverler yirmi senelik medrese tahsili elde ediyorlar. Ey Risale-i Nur! müellifi bu eseri anlayarak neşredenler Hâfız-ı Hakikî’nin hafîziyetine sığınarak cemalullahı arz-ı ubudiyetle bekliyorlar. Büyük bir ordu ile yaptığım savaşta az kaldı mağlub oluyordum. Tekrar kurtarıldım. Üç aya yakın Ankara’dayım. Her taraf gül ve gülistan olmuş. Binlerce rengârenk cazibedar gonca ve çiçekler güzel rayihalar saçıyor. Arılar arzu ettiği çiçeklere konmuşlar, bal alıyorlar ve beni de teşvik ediyorlar. Nefsime baktım, iştiyakla koşuyor. İhtar ettim: Dur! Bunlara bâki değil, dikkat et! Nasılki terakki eden, yaşayan ve eğlenen Avrupa’da medeniyet mahvoluyor. Güzeller çirkinleşiyor, gençler ihtiyarlaşıyor, sağlamlar sahat oluyor, bankerler milyonerler iflas ediyor. Aklını başına topla, günler geçiyor, ömrün gidiyor. Saçların aklaştı. Mezara yaklaştın. Haram-helâl bil, terbiye-i Muhammediyeye gir. İhlasla Risale-i Nur’a sarıl, çalış. Rabıta-i mevti kazan!” dedim. Ders tam aldı. Gül-gülistanlık birer mayın tarlası, cazibedar çiçekler birer mıknatıslı, güzel rayihalar muhtelif zehirli gazlar olduğunu hissettim. Efendimin işaretiyle

فَاِنْ‮ ‬تَوَلَّوْا‮ ‬فَقُلْ‮ ‬حَسْبِىَ‮ ‬اللّهُ‮ ‬لاَ‮ ‬اِلهَ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬هُوَ‮ ‬عَلَيْهِ‮ ‬تَوَكّلْتُ‮ ‬وَهُوَ‮ ‬رَبُّ‮ ‬الْعَرْشِ‮ ‬الْعَظِيمِ

dedim. Bu defa Ankara meydan muharebesini kazandım. Demek anlaşılıyor ki, her şahıs Risale-i Nur’a çalışması derecesine göre Cenab-ı Hak tarafından muhafaza edilecektir. Her esma-i hüsnaya mazhar olanlar, mazhariyetleri dairesinde istediklerini meratib-i beşeriyenin en yüksek mevkiine geçiyorlar, dilediğini maddî ve manevî in’am ve ihsana müstağrak ederler. Fakat Risale-i Nur âhiret meyvelerini dünyada yedirmiyor, mecbur kalmayınca.

Salahaddin Çelebi

88. Parça[]

(Hâfız Emin’in bir fıkrasıdır.)

Üstadım! Şurasını da arzedeyim: Gönenli Mehmed Efendi seksen yaşında İstanbul’un meşhur ediblerinden ve âlimlerinden Ahmed Şirvanî’ye “Bediüzzaman’ı nasıl bilirsin?” dedi. Dedi ki: Hazret-i Yusuf’la Zeliha’ya iftira olunca, Zeliha Yusuf’u sakladı. İftira eden ve kendini tahtie eden kadınları davet etti. Ondan sonra Hazret-i Yusuf’u meydana çıkardı ve onlara sordu. Onlar da şu cevabı verdiler.” dedi. اِنْ‮ ‬هذَا‮ ‬اِلاَّ‮ ‬مَلَكٌ‮ ‬كَرِيمٌ Sadakallahü-l azîm. İşte bu cevabdan başka bir şey diyemem.

Risale-i Nur şakirdlerinden

Hâfız Emin

89. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬اَبَدًا‮ ‬دَائِمًا

Hayatımdan ve herşeyimden çok aziz ve kıymetdar olan muhterem Üstadım Efendim!

Menfaat-i maddiye için bunların arasına girmek bana şiddetli azab verdi. Hizmet-i Kur’aniye için herşeyi feda ettiğim halde, bu sefer o kudsî hizmeti tamamen bozmağa emare vesilelerin orada mevcudiyetini aşikâr gördüm. Ben ise pek fazla acziyetim ve za’fiyetimle beraber küçücük irade-i cüz’iyem ile bunlara bu dünya menfaati ve o para için nasıl girebilirim diyerek düşündüm ve neticeden korkarak sırf hizmet-i Kur’aniye ve imaniye için o 390 lirayı istemedim. Esasen refikam ve üç masum yavrumla beraber onlar da bana tam uyarak lezaiz-i dünyeviyeyi pek arzu etmiyorlar ve küçücük yaşlarına rağmen Risale-i Nur’a hizmeti herşeye tercih ediyorlar. Ve bana da bunu her zaman söylemektedirler. Ben de bu kudsî hizmet için dünyayı tamamen atarak, bu kadar manevî mehalike karşı irade-i külliye-i İlahiyeye iltica ettim. Ve bugün Diyarbakır’a avdet ediyorum. Kudsî ve mübarek işaretlerinizden çok büyük dersler aldım.

Mübarek Ramazan-ı Şerifinizi bütün ruh u canımızla tebrik ederiz.

Sâniyen: Huzur-u şefkatperveranenizden tarifi gayr-ı kabil bir tahassür-ü ruhî ve kalbî ile ayrıldım.

Âh ne olurdu, evlâd iyal ve bütün ruh u canımla beraber mübarek eşiklerinizin gece-gündüz hizmetkârı olsa idim. Bir tek işaretinize bir değil bin can birden feda etse idim.

Ey benim hayatım, bütün herşeyim Üstadım Efendim!

Sizin tahassürünüzle benim gözlerim değil, bütün letaifim beraber ağlıyor. Bir dakika hizmetinizi, dünya saltanatına değişmem. Yâ Rab! Ne mübarek sevgidir bu… Ne büyük cilve-i şefkattir bu… Şükren dâimen elhamdülillah!

Diyarbakır’a geldim. Kudsî hizmet-i Nuriyeye sevgili Üstadımın himmet-i âlîleri, imdad-ı pür-enverleriyle bütün mevcudiyetimle devam ediyorum. Ve Rabbimin lütfuna, kerem-i inayetine iltica ediyorum. Benim sonsuz bir acziyetimle ve fakriyetimle beraber, Rabb-i Rahîmimin bana merhameten lütuf ve kerem inayeten Üstadımın mübarek dualarıyla ihsan ettiği bu kudsî hizmetkârlığa kıyam-ı haşre kadar şükretsem yine azdır.

Üstadım Efendim! Bizler size ebediyen minnetdarız. Rabbim sizden ebediyen razı olsun. Defter-i a’malinizi bütün ümmetin hasenatının bir misli ile tezyin buyursun, âmîn Allahümme âmîn.

Şu bîçare, feyzinize pek muhtaç talebenizin muvakkaten Diyarbakır’dan ayrılışım bu havalideki kardeşlerimiz üzerinde o kadar derin tesir bırakmış ki, binler sevgili kardeşlerimiz bütün dualarında derhal Diyarbakır’a dönmem için ellerini açarak Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e yalvarmışlar.

Konya’da akrabalarım ve alâkadarlarım çok iken, müsta’celen avdetime ben de çok hayret etmiştim. Meğerse o mübarek kardeşlerimin gözyaşlarıyla Risale-i Nur hesabına şu fakir talebenize alâkaları ve derunî niyazları, şu kusurlu talebenizi derhal döndürmüş. Halbuki bir bakıma orada Konya’da oluşumla pek sevgili Üstadımı görmek bana sık sık nasib olur, demiştim. Lâkin hizmet-i Kur’aniye ve imaniye mevzubahis olduğu vakit, değil şurası veya burası, kutubların müntehalarını bile hizmet-i Nuriye için şevk ile karşılarız.

90. Parça[]

(Risale-in Nur’un gayet ehemmiyetli bir şakirdi ve bir rüknü olan Ahmed Nazif’in bilmeyerek Risale-in Nur’un intişarına zarar verecek bir harekette bulunmasıyla, birden üç şefkat tokatını yediğine işaret eden bir fıkrasıdır.)

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Ya eyyühe-l Üstad-ül A’zam ve-l Mürşid-ül Ekrem!

Mübarek dest ü damenlerinizden hasret ve iştiyakla öperek, ihlas-ı tamla merbut ateşli kalbime arz-ı ta’zimat eder ve kudsî müstecab dualarınızı himmet ve irşadat-ı üstadanelerini hulûs-u kalble dileyerek sıhhat ve selâmet ve âfiyetinizle saadet-i dâreyne mazhariyetlerinizi Cenab-ı Rabb-i Erhamürrâhimîn’den niyaz eylerim.

Bir seneyi mütecaviz uzun bir müddetten beri hasret ve iştiyakına tahammül edemeyerek üstadımın mükerrer emirlerine muhalefetle isyankârane bir vaziyet alarak, Risale-in Nur denilen menba’-ı nur ve havz-ı kevser ve hâdi-i mükerrem ve fakr-ı aczin çare-i necatı, masum ve bîçarelerin şâfi’i ve halaskârı ve Nebiyy-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir vârisi ve âlem-i İslâmın asırlardan beri bekledikleri imamı ve sahib-i zuhuru, gavs-ı a’zamı, kutb-ul aktabı ve âhirzaman ve yevm-ül beterin yegâne pırlantası ve elmas kılıncı olan Risale-in Nur’dan almakta bulunduğum manevî ilham ve feyzi ve necatı az görerek, kamayarak, âdi ve âciz ve cahil şahsımın bizzât ve maddeten de Âl-i Resul Aleyhissalâtü Vesselâm ile de beş dakikalık sohbetin derece-i kudsiyesinden hissedar olmak gibi çok kıymetli manevî kazancı maddeten kazanmak ve teselli etmek ve ebedî hayat-ı istikbaliyemin medar-ı tesellisi olmak gayesiyle masumane hareketim, mahcubane avdetimi intac etti. Çok şükürler olsun ki, o menba’-ı nur ve havz-ı kevserin manevî misafiri olarak maddî ziyafetine mazhar ve çok kıymetli ikramlarına nail olduğumuzdan nasibimizi alarak, o mübarek nurun şefkatli ve hafif üç tokatına hedef oldum.

Birisi: Hilaf-ı edeb olarak oraya gittiğim gün yüzümde o manevî tokat eseri şiş ve ağrı ziyadeleşti.

İkincisi: Yolda bizden lüzumsuz ceza-i nakdiye aldılar.

Üçüncüsü: Otomobilimiz bozuldu. Beş saat yayan yol zahmetini çektik.

Fakat mesrurane avdetimizde Risale-in Nur’un şefkat tokatına mazhar olduğumuza hamd ü şükrederek geldik. Bu seyahat müddeti zarfında üzerimde dolaşan müteaddid hastalıkların da hamdolsun tedavi ve şifa bulmasını kemal-i ihtiramla arzeyler ve afv-ı üstadanelerini hâlisane merbutiyetle rica ve istirham eylerim kıymetli üstadım efendim hazretleri.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

Talebeniz

Ahmed Nazif

91. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ‮ ‬وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ‮ ‬بِعَدَدِ‮ ‬مَا‮ ‬لاَ‮ ‬نِهَايَةَ‮ ‬لَهَا

[1]Çok muhterem beyim efendim hazretleri!

Mübarek îd-i said-i adha takarrüb etti. Geçen bayramda tebrik vazifemi bisebeb-iz zarure yapamadım. Meraka düştüm, fakat liyakatsızlığımla beraber, fart-ı meveddetten mütevellid bir cesaret de var. Mülahaza ve tefekkür neticesinde, bu hafta menba’-un Nur’dan cari bulunan Suret-ül Asr’ın mühim bir nüktesi acib delaleti elde varken, kendimin müflis bilgi dükkânımda bulunması ümid edilen gayr-ı muntazam tabirat ve kelâmı arza ne lüzum var? O Mehdi-i A’zam’ın lisan-ı âlîşanından damlayan envâr-ı muhita-til esrar hem tebrik, hem taltif, hem tebşir, hem tesrir, hem her bayram ve her güne mahsus nazirsiz bir şekerleme ve misilsiz bir kurabiyedir. Binaenaleyh böyle hakikatlı bir Nur elimizde oldukça, hamden lillah bizim için ne kasavet ve endişe olur deyip hemen istinsah ve takdime şitab ettim. Üstadımın fem-i mübarekleriyle ve umum ihvanı namlarına şu îd-i mübareki tebrik ve emsal-i kesiresine اِلاَّ‮ ‬الَّذِينَ‮ ‬آمَنُوا‮ ‬وَ‮ ‬عَمِلُوا‮ ‬الصَّالِحَاتِ mefhum-u mübarekine mazhariyetle yetişmek niyaz ve tazarruatımı Cenab-ı Bargâh-ı Ehadiyete arz ile söze nihayet veririm. Oradaki Risalet-ün Nur’un muhiblerine çok selâm ve arz-ı tahiyyat olunur beyim efendim.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى‮ ‬اَلْحُبُّ‮ ‬فِى‮ ‬اللّهِ

Çok müştak ve gayet mütehassir kardeşiniz

H.Sani

92. Parça[]

Kardeşim Nazif Efendi!

Şoför paşadan göndermiş olduğunuz paketi, Üstadımıza teslim ettim. Hem bir lirayı da verdim. Kardeşim Salahaddin’in gönderdiği mest hediyesini de sizin hırkanızdan Üstadımızın mübarek ayağına elimle giydirdim. Size her vakit mektub yazamıyorum. Üstadın mektubu kâfi olduğundan başınızı ağrıtmak istemem. İsmini bilmediğim bütün kardeşlerime selâm ederek arz-ı hürmetlerimi takdim ederim.

Kardeşiniz

Feyzi

93. Parça[]

Kardeşim Nazif ve Salahaddin Efendilere!

Binler selâm ve arz-ı hürmet ederim. Gönderdiğiniz kitab paketini ve bir lirayı Üstad’a teslim ettim. Bu defa da iki aded Onuncu Söz, üç aded kitab gönderiyoruz. Üstad’ın mektubu, bizim başka mektubumuza hacet bırakmıyor. Emin ve cümle Risale-in Nur talebeleri, hademeleri selâm ve arz-ı hürmet ediyorlar.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى

M.F.

94. Parça[]

Aziz Üstadım!

Yüksek ve ciddi irşadlarınızla adım atmayı en büyük bir maksat bilen talebeleriniz, son zamanlarda şâyan-ı şükran bir vaziyete girdiler. Hulusi-i sani beş on arkadaşıyla... Hafiz Ali civarındaki yirmi yirmibeş arkadaşıyla.. Mübarekler, otuz otuzbeş refikleriyle.. Bilhassa Hafız Ali, köyünden Ahmedler ve Mehmedlerin çok halis gayretleriyle umumiyet itibariyla hem hiç mübalağasız bin kalemle belki daha fazla.. en geride kalan Isparta da ise, Kahraman Rüşdü'nün ve risaleleri kendine tamamen yazan Mehmed Zühdü'nün ve Küçük Ali'nin ve Osman Nuri gibi faal talebelerin gayret ve himmetleriyle otuz ile kırk arasında, hatta bir cihette mümtaziyet kazanan Mehmed Zühdü'nün küçük Hafız Ali gibi hem Risale-i Nuru yazarak, hem kendi evinde yüz elli kadar çocuğu serbest olarak üç aydan beri okutmasıyla; Ve civarında diğer köylerde bulunan onbeşer, yirmişer arkadaşlarıyla talebeleriniz Kur'ani hizmetlerinde gayretli bir surette çalışmaktadırlar.

Mübareklerin yazdıkları gibi, dört köyde dört ay zarfında, elif-bayı okuyamayan kırk elli ümmî adam, Risale-i Nuru mükemmel yazmaya muvaffak olmaları harika bir keramet-i Risalet-ün Nur olduğuna kanaatimiz geldi.

Risale-i Nur Şakirtlerinden

Hüsrev

95. Parça[]

Hizb-ül Kur’anın burada, İnebolu’da tevzi’ edilen hediyelerini posta ile Atabey’e, yoksa Eğirdir’e göndermek münasib hangisi ise bildiriniz. Bizler buradaki Risale-i Nur talebeleri oradaki umum kardeşlerimize hususan bu mektubunuzda isimleri tasrih edilen kardeşlerimize arz-ı hürmet ve selâm ve leyle-i kadirlerini tebrik ediyoruz.

Emin, Nazif, Hilmi, Zühdü, Feyzi

Kardeşimiz Hâfız Ali’nin mübarek bahçesinin mübarek tatlısını kansız bir kurdun ne haddi var ki döktürsün, diye kalbime geldi. Üstada söyledim. Öyle ise yaz dedi. Hem Emin de müftüden sormuş, o da “zarar vermez” demiş.

Kardeşiniz

Feyzi

96. Parça[]

بِاسْمِهِ‮ ‬سُبْحَانَهُ

وَاِنْ‮ ‬مِنْ‮ ‬شَيْءٍ‮ ‬اِلاَّ‮ ‬يُسَبِّحُ‮ ‬بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ‮ ‬عَلَيْكُمْ‮ ‬وَ‮ ‬رَحْمَةُ‮ ‬اللّهِ‮ ‬وَ‮ ‬بَرَكَاتُهُ

Çok kıymetdar ve sevgili Üstadım Efendim!

İstifsar-ı hatır eder, arz-ı hürmetle damenlerinizi öperim. En son irsal buyurulan iki âlî fıkralarınızı bir hafta evvel aldığım halde, cevablarını takdim edemedim. Bu fıkralardan birisi zevkli, cazibeli tarîkat yolunu bırakarak külfetli, sıkıntılı Kur’anî hizmeti tercih ile Risale-in Nur’a talebe olan kardeşlerimize hitaben yazılmıştı.

(Bu aradaki kısım için Bkz.)

Biz Risale-in Nur’a talebe olmadan evvel, evlerimizi ikişer köpekle muhafaza ediyorduk. Yine hırsızlığın önünü alamıyorduk. Tarîkata karşı meylimiz çok iken, bir kısmımız namaz dahi kılmıyorduk. Şimdi ise hanelerimizde köpek bile bulundurmadığımız halde, hiçbir şeyimiz çalınmıyor. Seyyiattan şiddetle kaçtığımız için, köyümüzde takkeden başka başımıza bir şey koymuyoruz. Bizi Risale-in Nur’a eriştiren Hâlık-ı Zülcelal Hazretlerine nihayetsiz şükür ediyoruz diyorlar. Evet aziz Üstadım! Ben de şahidim ki, bu kahramanlardan bazıları çarşı ve pazarda takke ile geziyorlar. Mümanaat dahi edilmiyor.

İkinci fıkra ki, Sırr-ı İnna A’tayna’ya bakıyor. Evet sevgili Üstadım! O Sırr-ı Kevser birinci basamakta umulmadık bir tarzda i’cazını gösterdi. Onüç senenin hitamında dehşetli dinsizlik cereyanının en dehşetli bir düğümünü öldürdü. O vakit kâbusun yarısının üzerimden sıyrılıp kalktığını, çekilip gittiğini görür gibi kendimde hissetmiştim ve öylece hıffet bulmuştum. İnşâallah onaltı nihayetinde de o en dehşetli düğümün ikincisini de öldürür. Bu dehşetli, boğucu, öldürücü, zulmetli kâbustan bizi bütün bütün kurtarır. Lütf-u Hak’la bizi selâmete îsal eder.

Çok aziz Üstadım! Gördüğüm hakikatları isterdim arzedeyim. Nehiy var, yazamadım. Afvınızı istirham eder, tekrar damenlerinizden öper, kardeşlerimle birlikte dualarınıza el açıyorum efendim.

اَلْبَاقِى‮ ‬هُوَ‮ ‬الْبَاقِى‮ ‬اَلْحُبُّ‮ ‬فِى‮ ‬اللّهِ

Kusurlu talebeniz

Hüsrev

Keza

Hulusi-i Sanî

  1. Karadağ’ın Bir Meyvesi’ni Hulusi Ağabey’e gönderirken, arkasına Sabri Ağabey’in yazdığı mektubdur
Advertisement