Yenişehir Wiki
Advertisement

Önceki Risale: ReşhalarMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Katre: Sonraki Risale

Lasiyyemalar[]

(Yirmisekizinci Söz'ün Arabî olan İkinci Makamı ve Onuncu Söz'ün esasıdır)

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِى شَهِدَتْ عَلَى وُجُوبُ وُجُودِهِ وَوَحْدَتِهِ ذَرَّاتُ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا بِلِسَانِ عَجْزِهَا وَفَقْرِهَا وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى نَبِيِّهِ الَّذِى هُوَ كَشَّافُ طِلْسِمِ الْكَائِنَاتِ وَ مِفْتَاحُ آيَاتِهَا وَ عَلَى اۤلِهِ وَصَحْبِهِ وَعَلَى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلَى عِبَادِكَ الصَّالَحِينَ مِنْ اَهْلِ السَّموَاتِ وَاْلاَرَضِينَ

İlem 1: Şirk ve küfürdeki nihayetsiz muhallerden birisi[]

Ey esbab ve tabiatın kendisine şükür kapısını kapayıp, şirk kapısını açtığı adam! Kat'iyyen bil ki; şirk, küfür ve küfran gayr-ı mahdud muhaller üzerine teessüs etmiş ve ediyor. O muhallerden yalnız şu bir tek muhale bak ki; Kâfir eğer cehalet sarhoşluğunu bırakıp, ilim gözüyle küfrünün mahiyetine baksa; o küfrü kabul ve iz'an için küfrünün iktizasıyla bir tek zerrenin beline binlerce kantar yükü yüklemeğe muztar kalacaktır. Ve her bir zerre içinde tabiatın milyonlarca matbaaları bulunduğunu ve bütün masnûattaki bütün dekaik-i san'ata o zerrenin meharetle muttali' bulunduğunu kabul edecektir.

Çünkü meselâ havanın herbir zerresi, herbir ağaç ve meyveye ve herbir ot ve çiçeğe geçebilecek ve bünyesine girip çalışabilecek bir kabiliyete sahibdir. Eğer bu zerre, her şeyin melekûtu elinde olan bir Zat-ı Zülcelal namına me'mur olmazsa, o zaman bu zerreye ve içinde müstetir basit kuvvetçiğine lâzımdır ki; bünyesine girip çalıştığı her şeyin bütün cihazatının keyfiyetini ve tarz-ı teşkilat ve vaziyetini anlasın, bilsin. Halbuki, meselâ bir meyve, koca bir ağacın misal-i musaggarasını içinde saklamaktadır. Onun çekirdeği ise, ağacın sahife-i a'mali gibi olup, içinde ağacın tarihçe-i hayatı mevcuddur. Demek ki, bir meyve, ağacın hey'et-i mecmuasına, belki o ağacın nev'ine, belki küre-i arza dahi bakıyor. İşte bu cihetten bir meyve, manasının ve san'atının azametiyle bir cihette küre-i arz san'atının cesametindedir. İşte meyveyi ve çekirdeği dekaik-i sanat cihetinde bu azamette yapan Sani', elbette küre-i arzı yapmak ve kaldırmaktan âciz olmaması lâzımdır. İşte ne kadar aciptir ki, münkir olan ehl-i küfür ve inkâr, küfürü ile bu gibi belahet ve hamakatı kalblerinde taşıdıkları halde, nasıl oluyorda akıl ve zekâvet iddiasında bulunurlar!?.

Hem bil ki, her şeyin iki sureti vardır:

Birincisi: Maddiye ve mahsusedir ki; kaderin çizdiği program üzerinde her şeyin sureti, onun kametinin miktarına göre son derece intizam ile libas gibi biçilir, kesilir.

İkincisi: Ma'kuledir ki, şeyin zaman denizinde hareket etmesiyle veya nehr-i zaman, onun üzerinden geçmesiyle onun hareket ve tavırlarında gösterdiği başka başka suretlerinden mürekkeb bir surettir ki, şu'le veya ışığın sür'at-i hareketinden hasıl olan hayalî bir daire-i nûraniyenin sureti gibi bir surettir. İşte o şeyin bu suret-i maneviyesi onun tarihçe-i hayatıdır. Bu da meşhur kaderin medarıdır. O ise, mukadderat-ı eşya namıyla müsemmadır. Evet, Nasılki her şeyin, meselâ bir ağacın suret-i maddiyesinde olan muntazam, müsmir neticeleri ve hikmetli maslahatları mutazammın ölçülü gayeleri vardır. Öyle de, onun suret-i maneviyesinde dahi maslahatlar içinde muntazam neticeleri ve hafi hikmetlere medar muayyen hududları vardır. Bu hale göre, birinci surette kudret bânî ve usta gibi iken, kader onun hendesesidir. İkinci surette ise, kudret masdar gibidir. Kader de, mistar gibidir. Yani ki kudret, maânî kitabını kader mistarının çizgileri üstünde yazmakta...

İşte ey kâfir! İlim ve hakikata müracaat edildiği zaman, sen küfür ve küfranın içinde iken, herbir zerrede ve onun cüz'î, küçük kuvvetçiğinde bir terzilik san'at ve marifetinin mevcudiyetini kabul etmeye muztar kalıyorsun. Hem öyle ki, o zerre ve hem sebebin tabiatı, eşyanın çeşit ve nevileri adedince muhtelif ve mütenevvi' olan elbiselerini biçebilecek, dikebilecek bir kudrete sahib olduğunu kabul etmeye mecbur kaldığın gibi; mürur-u zamanla hâdisatın dikenleriyle eşyanın yırtılan suretlerini tazelemeye muktedir olacak bir iktidarı olmalıdır ki; onların teşkilatını bilmeleri ve onlara girip çalışmak için yanlarına gitmeleri mümkün olabilsin.

Hâlbuki İnsan, şecere-i hilkatin semeresi ve zu'munca esbabın en kudretlisi ve en geniş ihtiyarlısı olduğu halde, terzilik san'atının ve marifetinin bütün kabiliyetlerini, ustalıklarını toplayıp; dikenli eğri büğrü bir ağacın umum azalarına uygun bir gömlek diktirmek istese de, elbette yine âciz kalıp yapamıyacaktır.

Bak Sani-i Hakîm ise, her sene neşv ü nema-i eşcar hengâmında, yeni yeni muntazam ve güneşin hararetine karşı müteessir olmaz taze gömlekleri ve ölçülü, süslü, yeşil hülleleri külfetsiz, mualecetsiz, kemal-i suhulet ve sür'atle yapıp bütün o ağaçlara giydiriyor.

İşte sübhandır, mukaddestir, hem mahlukat ve kâinatın bütün şaibelerinden müberradır o zat ki,

فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا

sıfatlarıyla muttasıftır.

İlem 2: Zat-ı Ehad ve Samed’in her şey üstündeki bir sikkesi[]

Zat-ı Ehad ve Samed'in her şey üstünde o şey, onun malı ve onun sun'u ve mülkü olduğuna şehadet eden bir sikkesi, bir mührü, bir alâmeti belki pek çok âyetleri ve alâmetleri vardır. Meselâ: Ehadiyetinin hadsiz, hesapsız sikkelerini, Samediyetinin nihayetsiz hatemlerini görmek istersen, bahar mevsiminde yeryüzü sahifesine basılan yalnız şu sikkeye bu gelecek müteselsil, müteanık ve mütedahil fıkraların mirsadıyla bak! Tâ ki, gündüz ortasındaki güneş gibi o sikkeyi göresin.

İşte yeryüzü sahifesinde bedîane, hakimane bir icadı gözümüzle görüyoruz. O icad, geniş ve azîm bir cûd-u mutlak içindedir. O da bir sehavet-i mutlaka içinde, bu da bir ittikan-ı mutlak içinde, o da bir sühulet-i mutlaka içinde, bu da bir intizam-ı mutlak içinde, o da bir sür'at-i mutlaka içinde, bu da bir ittizan-ı mutlak içinde, o da vüs'at-i mutlaka içinde, bu da mutlak bir hüsn-ü san'at içinde, o da mutlak bir ucuzluk içindedir. Hem kıymetçe mutlak bir pahalılık ve gâlî kıymetlilik içindedir. Bununla beraber, mutlak bir karışıklık içinde olduğu halde, mutlak bir imtiyaz ve tefrik içindedir. Hem birbirinden mutlak uzaklık içinde iken, mutlak bir muvafakat içindedir. Hem kesret-i mutlaka içinde olmakla beraber, nihayet bir hüsn-ü hilkat ve suret içindedir.

İşte bu fıkraların herbirisi, tek başıyla dahi Ehadiyet ve Samediyet sikkesinin izharına kâfidirler. Evet her şey, nev'an gayet ittikan ile beraber nihayetsiz sehavet içinde vücuda gelmesi ve o nev'in tek tek herbir ferdinin nihayet hüsn-ü san'at içinde bulunması, elbette nihayetsiz bir kudreti bulunan ve hiçbir şey onu meşgul edip diğer şeyden nazar-ı Rububiyetini ayıramayan bir zata mahsus olduğunu gösterir.

Hem nihayetsiz suhuletle beraber, sonderece intizamlı olması ise; nihayetsiz bir ilmi bulunan ve hiçbir şey onu âciz bırakmayan birisine hâstır.

Hem nihayet derece ittizan ve ölçülülük ile son derece sür'at dahi, her şey onun ilim ve kudretine teslim olan bir zata mahsustur.

Hem aktar-ı zeminde münteşir nevilerin gayet hüsn-ü san'atla müzeyyen olan tek tek bütün ferdlerinde yapılan geniş tasarruf ise, gösterir ki; hiçbir şeyin yanında olmadığı halde, ilim ve kudretiyle her şeyin yanında bulunan birisine hâstır.

Hem nihayet ucuzluk ve bolluk ile beraber, san'at itibariyle fertlerin son derece kıymettarlık ve pahalılık içinde olmaları, nihayetsiz hazinelere mâlik, gayetsiz zenginliğe sahib bir zata mahsus bir iş olduğunu gösterir.

Hem muhtelif nevilerin efradı birbiri içinde gayet girift ve karışık oldukları halde; galatsız, karıştırmaksızın ayrı ayrı teşhis ve imtiyazları da gösterir ki; hiçbir sual, diğer bir sualden onu şaşırtmayan ve hiçbir fiil, diğer bir fiilden onu menedemeyen ve her şey her an onun daire-i nazarında hazır olan; hem her şeyin fevkinde olup her şeyi bütün şuunatıyla birlikte müşahede eden bir zata mahsustur.

Hem dahi aktar-ı zeminde münteşir olan bütün envaın efradları birbirinden nihayet uzaklıkta iken, suret ve teşkilce, icad ve vücudca nihayet derece muvafakatları, hattâ her bir nev'in bütün efradı bir tek müdebbirin emrini bekler gibi olan. hal ve vaziyetleri vardır. İşte bu nevilerin ve efradlarının arasındaki kudretin faaliyeti ise, elbette bütün ruy-i zemin kabza-i tasarruf ve ilim ve hüküm ve hikmetinde bulunan bir zata mahsustur.

Hem nevilerin nihayet kesrette olan efradının tek tek mükemmeliyet-i hilkatları ve cüz' cüz' herbirisinin hüsn-u icadları da öyle bir Kadir-i Mutlak'a hastır ki; zerrelerle yıldızlar, az ile çok ona nisbeten müsavidir. İşte, bu fıkraların her birisinde, herşey onun sun'u olduğunu gösteren birer âyet daha vardır.

O da şudur ki: Son derece sehavet ile tam iktisadlı ittikan arasında; ve nihayet sür'at ile son derece ölçülülük mabeyninde; ve gayet derece ucuzluk ve bolluk ile kıymetçe nihayet derece pahalılık arasında; ve gayet karışıklık ile tam imtiyaz mabeyninde olan tezaddır. Ve hakeza, her bir fıkra tek başıyla Ehadiyet hatemini izhara kâfi geldiği halde, acaba bütün bu fıkralar el ele verip ittihad ve içtima' ederek iç içe bir tek faaliyet içinde vaziyet alsalar, nasıl ve ne derece hâtem-i Ehadiyeti izhar ederler; artık sen düşün!..

İşte bu hakikattan

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللهُ

yani, münkir-i müteannidin aklını dikkate davet ile ondan sual edilse: Semavat ve arzı halkeden kimdir? Elbette ister istemez "Allah" demeye muztar kalacaktır.

İlem 3: Uluhiyet ve Risalet arasındaki telazum[]

Ey birader! Malûm olsun ki, iman-ı billah ve peygamberlere iman ve haşre iman ile, kâinatın varlığını tasdik arasında kat'î bir telazum vardır. Yani birbirlerinin varlığını mutlaka icab ettirirler. Ve o telazum için nefs-ül emirde gaflet karışmamak şartıyla uluhiyetin vücubu, risaletin sübutu ve âhiretin vücudu ile kâinatın şuhudu arasında bir irtibat-ı tamm vardır.

Çünkü bir kitab, hususan her bir kelimesi bir kitabı tazammun etmiş ve her bir harfi muntazam bir kasideyi ihtiva etmiş bir kitab olsa, kâtibsiz olması nasılki imkânsızdır, öyle de: kâinat kitabı göz önünde meşhud bulunduğu halde, onun kâtib ve Nakkaş-ı Ezelîsinin vücub-u vücuduna iman etmemek, sarhoşluk hariç kalmak şartıyla, mümkün değildir.

Hem nasılki bir binanın, hususen garib zinetleri, acib nakışları, hârika san'atları müştemil olan bir binanın, hattâ her bir taşında mezkûr âsârın mevcudiyeti meşhud bulunan bir binanın bânîsi, sanii, münşisi ve sahibi olmaksızın mevcud bulunması imkân dâhilinde olmadığı gibi; öyle de: asla ve kat’a mümkün değildir ki; bu âlemin varlığı tasdik edilsin de, (dalalet sarhoşluğu karışmamak şartıyla) Saniinin vücudu tasdik edilmesin!

Hem nasılki gündüz ortasında, deniz yüzünde, kabarcıkların telemmu'ları ve su katrelerinin parlamaları ve karın zerreciklerinin şu'lelenmeleri müşahede edildiği halde, güneşin vücudu inkâr edilsin, mümkün değildir. Çünkü güneşin vücudu inkâr edildiği takdirde; karın şişecikleri kadar, suyun damlacıkları miktarınca ve denizin kabarcıkları sayısınca bil’asale güneşçiklerin kabulü lâzım gelecektir.

Öyle de: bozulmamış bir aklı bulunan bir adam, şu mütemadiyen insicam içinde muntazaman tazelenen mütehavvil kâinatın varlığına inansın da, fakat onun Halikının ve Saniinin vücub-u vücuduna iman etmesin, mümkün olamaz. Çünkü o, öyle bir Sani-i Zülcelal'dir ki; şu muhteşem bina-yı âlemin ve şu muazzam şecere-i kâinatın temellerini usûl-ü meşiet ve hikmetiyle te'sis etmiş, kaza ve kaderinin düsturlarıyla fasletmiş, âdet ve sünnetinin kanunlarıyla tanzîm etmiş, inayet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin etmiş, esma ve sıfatının cilveleriyle tenvir etmiştir.

Evet bir tek Hâlık-ı Vâhid'i kabul etmemekle; gayr-ı mütenahî, belki kâinatın zerratı ve mürekkebatı adedince ilâhları kabul etmeğe muztar olunur. Hem öyle ki, kabule muztar kalacağı o her bir şeyin ilâhının her biriside bütün her bir şeyi halketmeğe muktedir birer ilâh olduğunu kabul etmesi lâzımdır. Çünkü birer cüz'î olan her bir zîhayat, bütün her şeyin bir nümunesidir. Öyle ise, bir cüz'î zîhayatı halkeden kim ise, bütün mahlukatı dahi o halketmiş olması lâzımdır.

Hem nasılki güneşin vücudu bulunup da, ziya neşretmeksizin olamaz. Öyle de; uluhiyet, peygamberleri irsal etmekle tezahür etmeksizin mümkün değildir. Hem dahi nihayet kemalde olan bir cemal, tarif edici bir elçi vasıtasıyla kendini tebarüz ettirmemek ve tanıttırmamak gayr-ı mümkündür. Hem gayet cemalde olan bir kemal-i san'at, o san'at üzerine enzarı dikkate davet için bir münadî, bir dellâl vasıtasıyla teşhir edilmesini istemesin! Hem bir Rububiyet-i amme saltanatı, kesret tabakatında vahdaniyet ve Samedaniyetini zülcenaheyn bir meb'us vasıtasıyla bir ubudiyet-i külliye ile mukabele ettirip ilânını istemesin! Hem nihayeti olmayan bir hüsün bulunsa, o hüsün sahibi bir aynada cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini müşahede etmeyi muhabbetle taleb etmesin! Ve istihsancıların nazarlarını hüsnünün üzerine çekmesini ve hüsnünü onlara göstermesini sevgili bir abd vasıtasıyla irade etmesin! Ki, o sevgili abd, hem abddir kendini ona sevdirir; hem resuldür, onu insanlara sevdirir. Yani o abd-i habib, ubudiyetiyle zîcemal zatın cemal-i rububiyetine bir ayna olduğu gibi; risaletiyle de o cemal-i rububiyeti göstermeğe bir medardır.

Hem acaib-i mu'cizat ve garaib-i murassaat ile dolu hazinelere mâlik bir zat, kendi gizli kemalâtını sarraf bir tarifçi ve vassaf bir teşhirci vasıtasıyla mahlukatın başları üstünde izharını irade ve enzar önünde arzetmesini istemesin! (kellâ!)

İşte madem hakikat böyledir. Acaba bütün bu mezkûr evsafı kendisinde en cami' bir tarzda toplayan seyyidimiz Hz. Muhammed'den (A.S.M.) başka, âlemde kimse zuhur etmiş midir? Hayır, asla ve kat'â! Belki o Zat (A.S.M.), mezkûr evsafı en ecma' ve tarifi geçmiş sıfatla yapılmış vezaif-i ubudiyet ve risaleti ifada en ekmel ve en yüksek bir ferd-i mümtazdır. Ve binnetice mahlukat içinde en yüksek ve en efdal odur. Öyle ise o zat, kemalât-ı İlahiyeyi, cemal-i Rububiyeti, vâhidiyet ve saltanat-ı Sübhaniyeyi ve samediyet-i Rabbaniyeyi izhar eden, tebliğ eden, tarif eden, teşhir eden ve dellallık eden ve Allaha âbidlik yapan ve ilâncı olan ve onun mahlukatına mürşidlik yapan, şehadet eden, gösterici olan, hem şâhid ve meşhud bulunan ve sevgili olan ve kendilerini ona sevdiren ve onu mahlukatına sevdiren hâdî, mühdî ve hidayete tabi' olan bütün Resullerin, Nebilerin, Velilerin, serverlerin sultanıdır. Amenna ve saddakna.

عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ وَعَلَى اۤلِهِ اَفْضَلُ الصَّلاَةِ و اَجْمَلُ التَّسْلِيمَاتِ مَادَامَتِ اْلاَرْضُ وَالسَّموَاتُ

Lasiyyema 1-11: Haşre dair temsili anlatım[]

VE SONRA

Haşir ve âhiret hakkaniyetinin kuvvetine bakmak özere hazır ol!

İşte bak nasılki bir sultan-ı zîşanın mutilere mükâfatı ve âsilere mücazatı olmaması gayr-ı mümkündür.

LÂSİYYEMÂ: [1] İhsanı iktiza eden pek büyük bir keremi ve gayreti iktiza eden pek büyük bir izzeti olsa!...

LÂSİYYEMÂ: [2] O sultanın pek geniş bir rahmeti olup, o geniş rahmetin iktizasıyla kendine lâyık fazl ve ihsan etmek icab ettiği halde, hem onun izzetiyle istihza edip istihfaf edenlerin terbiyelerini iktiza eden celalli bir haysiyeti dahi varsa…

Ve LÂSİYYEMÂ: [3] O sultanın cenah-ı himayesine iltica edenlerin taltiflerini iktiza etmek, himaye-i saltanatının şanından olan bir hikmet-i âliye sahibi olduğu halde; hem raiyetinin hukukunu muhafaza etmek haşmet-i mâlikiyetinin muhafazası iktizasından olan bir adalet-i mahzaya dahi mâlik ise…

VE LÂSİYYEMÂ: [4] O sultan-ı zîşanın mutlak bir sehavetle beraber dop dolu hazineleri olsa, elbette daimî bir dâr-ı ziyafeti ve enva-ı ihtiyacât içinde kıvranan muhtaçların o daimî ziyafetgâhta devam-ı vücudlarını iktiza eder. Hem o sultan-ı zîşan, kemalât-ı mesture sahibi bir zat olsa, elbette o gizli kemalâtını istihsan edicilerin ve takdirkâr müşahidlerin başları üstünde teşhir etmek iktiza eyler. Hem dahi o zat, misilsiz manevî bir cemalin mehasinine ve nazîrsiz bir hüsn-ü mahfinin letaifine sahib olsa, elbette bu letaif ve mehasini bizzat kendisi bir ayinede müşahede etmesi., ve başkasını da işhad etmesi lâzımdır. Ve hem o cemali, istihsancı, tenezzühkâr ve müştak mütehayyirlere göstermek için onların vücudları lâzımdır. Tâ bu cemali seyretsinler. Belki bu cemalin seyr ü temaşasında müştak seyircilerin devam-ı vücudlarını iktiza eder. Çünki daimî bir cemal, zail bir müştaka razı olamaz.

VE LÂSİYYEMÂ: [5] O raiyetperver sultan, âciz bîçarelerin imdadına koşup dualarını cevapsız bırakmayan, hattâ en edna bir raiyetinin en edna bir hacetini müraat eder derecede bir şefkat-i rahimaneye sahib olsa, elbette o şefkat, pek kat'î ve yakınî olarak iktiza eder ki: kendisinin en makbul bir abdinden en büyük bir hacetini is'af etsin. Hele bilhassa o hacet, bir hacet-i amme olursa., ve hususan o hacetin talebinde o sultanın makbulü olan abdin tazarruatına umum halk iştirak etmiş ise! Halbuki bu haceti ifa etmek, ona gayet rahat ve çok kolaydır.

VE LÂSİYYEMÂ: [6] O sultanın icraatından nihayet ihtişam içinde bir saltanatın âsârı görünmektedir. Halbuki görünen odur ki, onun raiyeti hergün dolup boşanan bir misafirhanede muvakkaten toplanmışlar. Ve her vakit değişen bir meydan-ı imtihanda hazır bekliyorlar. Ve o melikin garaib-i san'atının enmuzeclerini ve ihsanatının numunelerini teşkil için muvakkaten açılan bir meşhergâhında az bir zaman duruyorlar. Ve şu meşher ise, her zaman tahavvül ediyor. İşte bizzarure şu hal iktiza eder ki, şu misafirhane ve meydan ve meşherlerin arkasında ve bunlar kapandıktan sonra, şuradaki aldatıcı numunelerin en güzel asıllarıyla dolu daimî kasırlar, müstemir meskenler, açık kapılı hazineler bulunsun.

VE LÂSİYYEMÂ: [7] O melik-i zîşan, vazife-i hâkimiyetinde, nihayet dikkat içinde en az bir hizmeti, en ehven bir ameli, en edna bir haceti yazar ve yazdırırsa; ve mülkünde cereyan eden bütün herşeyin suretlerinin alınmasını ve her amel ve fiilin muhafaza edilmesini emretmiş olsa; elbette anlaşılır ki; şu hıfz ve hafîziyet ise, şeksiz bir muhasebeyi; bilhassa raiyetinin büyüklerinden sudur eden büyük amelleri için bizzarure küllî bir muhasebeyi iktiza eder.

VE LÂSİYYEMÂ: [8] O melik-i zülcelal, mükerreren ibadının taltif ve tecziyeleri hususunda vaad ve vaîdlerde bulunmuş ise, ki onların icadları ona gayet rahat ve kolay ve vücud bulmaları raiyeti için pek çok ehemmiyetlidir. Ve hulf-ül vaad ise, onun izzet-i iktidarına gayet zıddır.

VE LÂSİYYEMÂ: [9] O melikin huzuruna varanların hepsi bil'ittifak o melik hem mutilere, hem de âsilere bir dâr-ı mükâfat ve mücazat ihzar ettiğini, hem çok kuvvetli vaad ve şiddetli vaîd ettiğini ihbar etmişlerse; halbuki o melik, hulf-ül vaad zilletine düşmekten çok aziz ve pek celallidir. Bununla beraber, o melik-i zîşanın emirleri olan vaad ve vaidlerini tebliğ edip ihbar edenler tevatür derecesinde bil'icma diyorlar ki; bu saltanat-ı azîmesinin medarı, şu bizden uzak olan o memlekettedir. Ve şu meydan-ı imtihandaki menziller ise, ancak muvakkat bir zaman içindirler. Elbette bir gün gelir; bunlar tahrib edilip, daimî kasırlar ve saraylara tebdil edilecektir. Zira şunun gibi bir saltanat-ı muhteşeme-i müstekarra; bu geçici, boş, kararsız, seyyal umurlar üzerinde durulmaz ve kurulmaz.

VE LÂSİYYEMÂ: [10] O melik-i zîşan, o meydan-ı ekberin çok misallerini, numunelerini şu muvakkat meydanda her zaman izhar ederse, elbette anlaşılır ki; buradaki şu toplanmalar ve dağılmalardan müşahede edilen bu vaziyetin kendisi maksud-u bizzat değildir ve olamaz. Belki ancak başka bir mecma-i ekberde, muamelelerin üzerlerinde devam etmesi ve dönmesi için suretleri alınsın ve neticeleri muhafaza edilsin ve her şey kaydedilsin diye birer temsil ve takliddirler.. ve o mahzargâh-ı mahşerde müşahede ve muhasebeler, bu temsil ve taklidler üzerinde yapıldıktan sonra, o fani misaller sabit suretleri ve baki semereleri meyve verirler.

VE LÂSİYYEMÂ: [11] O melik-i zîşan, bu zail menzillerde, bu hâil meydanlarda ve şu geçici meşherlerde bahir bir hikmetin, zahir bir inayetin, âlî bir adaletin ve geniş bir merhametin asarını izhar ederse! O derece ki, az bir basireti olan herkes yakînen anlar ki; onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve onun inayetinden daha ecmel bir inayet ve onun merhametinden daha eşmel bir merhamet ve onun adaletinden daha eceli bir adalet olamaz.

İşte eğer bu melik-i zîşanın daire-i memleketinde şu hikmet, inayet, merhamet ve adaletin hakikatlarının tezahürleri için daimî, âlî mekânlar ve kıymetli, gâlî meskenler ve ebedî, mukîm sakinler olmazsa ve bulunmazsa; o zaman şu meşhud olan hikmeti inkâr etmek ve şu gözle görülen adaleti inkâr etmek ve şu göz önündeki merhameti inkâr etmek ve şu meşhud olan adaleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem şu kerîmane, hakimane fiiller sahibinin(haşa!) sefih bir oyuncu ve gaddar bir zâlim olduğunu kabul etmek icab eder. Bu ise, hakikatların kendi zıdlarına inkılabını istilzam eder. Halbuki hem eşyayı, hem kendi vücudlarını inkâr eden sofestaîlerden başka bütün ehl-i akılca inkılab-ı hakaik bil'ittifak muhaldir. Ve hakeza hadsiz, hesabsız delillerden kat'î anlaşılıyor ki; o melik-i zîşan, raiyetini bu muvakkat menzillerden alıp saltanatının makarr-ı daimîsine nakledeceğine, hem bu seyyar memleketi de o müstemir, berkarar memlekete tebdil edeceğine hadsiz, hesapsız emareler vardır.

Aynen onun gibi; hiç bir veçhile asla ve kat'â mümkün değildir ki; bu âlemi icad eden zat, öteki âlemi icad etmesin. Hem şu kâinatı yoktan var eden Fâtır, öteki kâinatı var etmesin. Hem şu dünyayı halkeden bir Sani', öteki dünyayı halketmesin. Hâşâ ve kellâ! Zira ki, saltanat-ı Rububiyet, mutlaka mükâfat ve mücazat etmeyi iktiza eyler.

Lasiyyema 12: Kerem ve İzzet[]

VE LÂSİYYEMÂ: [12]([1]) Şu dâr-ı dünya sahibinin pek büyük bir kereme sahib olduğu, gösterilen âsâr ile pek kat'î anlaşılmaktadır. Ve böyle bir kerem ise, güzel bir mükâfat vermek ve mükemmel bir ihsan etmek iktiza eder. Bunun yanında pek büyük bir izzeti de var olduğu anlaşılıyor. O ise, kemal-i gayreti ve şiddetli bir mücazatı iktiza eder. Halbuki o kerem ve o izzetin iktiza ettikleri ihsan ve gayrete layık bir surette bu dünya, binden birisine de mazhariyetten uzaktır.

Lasiyyema 13: Rahmet ve Celal ve Gayret[]

VE LÂSİYYEMÂ: [13] Bu âlem sahibinin her yeri ve herşeyi ihata eden vasi' bir rahmeti vardır. İşte validelerdeki şefkat-i mutlaka, bu rahmetin letaifinden birisidir. Hattâ nebatî validelerin dahi, evlâdları olan meyvelerine, çiçeklerine karşı olan hizmetleri, yine bu rahmetin cilvesindendir. Hele hayvanat yavrularının, bilhassa zaillerinin rızıklarındaki suhulet, şayan-ı temaşa bir cilve-i rahmettir. İşte şu rahmet ise, kendine lâyık bir şekilde fazl u ihsan yapmak iktiza eder.

Şimdi bak! Bu zahir rahmetin muktezası nerede!., ve sonra, o rahmet deryasının bir katresine bile yetmeyen bu fani dünyadaki şu kısa ömürde, lezzetleri kederlerle alûde olan bu zail tena'umlar nerede? Belki dönmemek ve iade edilmemek üzere olan bir zeval ise, ni'metler nıkmetlere, şefkat musibete, muhabbet hirkate, aklı ikaba, lezzetleri elemlere döndürecek., ve dolayısıyla hakikat-ı rahmet kendi aksine inkılâb edecektir. İşte o zaman, yeryüzünü ziyasıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek misillü bir mükâbere ile, göz önündeki şu rahmeti inkâr etmek lâzım gelir.

Hem dahi bu âlem sahibinin tasarrufatından anlaşılıyor ki: Onun haysiyet ve izzetinin pek büyük bir celali vardır. Haysiyet ve izzet ise, onu istihfaf edip, karşı gelenlerin kahrini ve onu saymayıp hürmet etmeyenlerin te'dibini iktiza eder. Nasılki bu dünyada dahi geçmiş zamanlarda eski peygamberlerin kavimleriyle olan kahr ile muamelesi gösteriyor ki, burada her ne kadar mühlet veriyorsa da, fakat hiç bir fiil ve ameli zabtetmede ihmal etmiyor.

Ve keza onun icrââtından fehmolunuyor ki; onun emir ve nevahisine istihfaf ile karşı çıkanlara karşı pek azîm bir gayreti vardır. Evet kendini tanıttırmak için bu gibi manzum masnuatı yaratsın ve kendini sevdirmek için bu kadar mevzun çiçekleri halketsin ve rahmetini göstermek için bu derece müzeyyen meyveler bahşetsin de; sonra az bir kısım kimselerden başka iman ile onu tanımayanlara ve ibadet ile kendilerini ona sevdirmeyenlere ve şükür ile ona hürmet etmeyenlere ebedî makarr-ı Rububiyetinde bir dâr-ı mücazat ihzar etmesin, hâşâ!

Lasiyyema 14: Hikmet ve Adalet[]

VE LÂSİYYEMÂ: [14] Şu âlem mutasarrıfının herşeyde maslahatlara riayet etmesi ve faideleri gözetmesi şehadetiyle ve bütün mahlukattaki hüsn-ü san'at ve ihtimamât ve intizamatın delâletleriyle pek âlî bir, hikmeti varolduğu görülmektedir. İşte saltanat-ı Rububiyetinde hâkim olan şu hikmet, kat'iyyen iktiza eyler ki; onun cenah-ı himayesine iltica eden mutîleri taltif etsin.

Hem her şeyi mevki-i lâyıkına koyması ve her hak sahibinin istidadına muvafık derecede hakkını vermesi ve bekasının muhafazasına ve vücuduna lüzumlu ihtiyaçlarını vakt-i hacette is'af etmesi ve bütün dua edenlerin suallerine cevab vermesi (hususan istidad lisanıyla veya fıtrî ihtiyaç lisanıyla veya ıztırar lisanıyla olsa) dualarını kabul etmesi gösteriyor ki; hakikî ve tam bir adalet-i mahzası mevcuddur. Şu adalet ise, bir mahkeme-i kübrada ibadının hukukunu muhafaza etmekle, haşmet-i mâlikiyet ve rububiyetini muhafaza etmek iktiza eyler. Halbuki şu kısa, dar, fani ve küçük olan dâr-ı dünya ise, o adaletin hakikatına mazhar olmaktan çok çok uzak ve çok aşağıdır. Demek bu celalli cemal ve o cemalli celal sahibi olan bu Melik-i Âdil'in ve bu Rabb-i Hakîm'in bakî bir Cennet'i ve daimî bir Cehennem'i olması lâzımdır.

Lasiyyema 15: Sehavet ve Cûd, Cemal ve Kemal[]

VE LÂSİYYEMÂ: [15] Bu âlem sahibinin ve içinde şu ef al ile tasarruf eden mutasarrıfının mutlak bir sehaveti ve pek azîm bir cûdu ve pek dolu hazineleri var olduğu anlaşılıyor. Meselâ o hazinelerin zarif sandukçalarından bir kısmı; şu nur ile dolu güneşler ve meyvelerle donatılmış ağaçlardır. İşte bu ebedî servetle birlikte şu sermedî sehavet, elbette iktiza ederler ki, ebedî bir dâr-ı ziyafet bulundursun. Ve içinde, enva-i hâcâta giriftar muhtaçların devam-ı vücudları olsun. Çünkü nihayetsiz bir kerem, nihayetsiz nimetlendirmek ve minnetlendirmek ister. Bu da nihayetsiz tena'um ve minnete kabil olanların vücudlarını ister. Bu da ikram olunan şahsın devam-ı vücudunu ister. Tâ ki tena'umunda devam edip, daimî bir minnetin şükrü ile mukabele etsin. Yoksa bütün bu in'am olunan nimetlerin, minnetlerin mukabilindeki şükür ve minnettarlık ise, yalnız her birinin kısa ömrünün geçici, zail dakikalarına münhasır kalacak. Hem beraberinde devam ile arkadaşlık etmediği haysiyetiyle, onun hakkında buradaki in'amat dahi ehemmiyetsiz kalacak, belki gam ve kederlerin vasıtası olacaktır.

Ve keza şu ef al-i hakimane, kerimane failinin manevî ve gizli kemalâtı olup, o gizli kemalâtını takdirkâr ve istihsancıların başları üstünde teşhir etmek istediğini şu müzeyyen mu'cizat-ı masnuat ile tezahüratından anlaşılıyor. Evet, daimî olan bir kemalin daimî tezahür etmesi ve istihsankârların da nazarlarının devamını istemesi şanındandır. Demek, o daimi olan kemalâtla beraber devam etmeyen bir istihsancının nazar-ı muhabbetinde, o kemalâtın kıymeti sukut ediyor.

Hem dahi şu güzel, hoş, süslü, nuranî masnuatın Saniinde misilsiz, manevî, mücerred bir cemalin mehasini ve ona lâyık nazîrsiz, mahfî bir hüsnün letaifi vardır. Belki esmasının herbirisinde ki o münezzeh hüsnün, o mücerred cemalin cilvelerinde gizli defineler vardır.

Evet, bizim ukûlümüz nerede ve o daimî tecellâdar olan cemal sahibinin cilve-i cemalini fehmetmek nerede? İşte onun celevat-ı cemalinin bazı gölgelerini görmek istersen; onun kesif olan bazı ayinelerinden birisi yeryüzüdür ki; her asır, belki her mevsim, belki her vakit bize o daimî tecellâdar cemal-i mukaddesin cilvelerinin gölgelerini izhar ve tavsif ediyor. Ve onda ayinelerin birbiri arkasında değişmesi ile ve mazharların ardı sıra akışlarıyla o cemal teceddüd etmektedir. Bahar mevsimi de o cemalin nukuş ve çiçeklerinden ancak bir kısmını izhar eder.

Hem dahi sabit ve müstemir hakaiktandır ki, faik bir cemale sahib bulunan herkes, kendi cemalini iki vecihle müşahede etmesini sever. Birisi bizzat kendi nazarıyla, diğeri gayrın nazarıyla... Yani hem bizzat, hem bilvasıta kendi cemalinin mehasinini seyretmesini arzu eder. Hem dahi, o sevimli cemalinin cilvesini gösteren bir ayineyi iştiyak derecesinde sevdiği gibi, hüsn-ü mergubunun ölçüsünün derecelerini bildiren ve gösteren bir müştakı dahi o derece ister ve sever. Demek hüsün ve cemal, görmek ve görünmek ister. Bu da, o hüsün ve cemalin menazırında tenezzüh eden istihsancıların ve letaifinde mütehayyir olan müştakların vücutlarını iktiza eder.

Zira, o cemal, daimî ve sermedi olduğundan, mütehayyir istihsancının ebediyetini iktiza eder. Çünki, daim ve kâmil olan bir cemal, ufûl eden ve zeval bulan bir müştaka razı olamaz. Evet nefsinde mukayyed olan bir şahıs, eli ulaşmadığı ve aklı ermediği bir şeye, ya da onu huzurundan tardeden veya reddeden kimseye bir nevi adavet beslemesi sırrıyla; o sermedi cemal ki, nihayetsiz bir muhabbetle ve gayetsiz bir şevkle ve hadsiz bir istihsanla mukabeleye lâyık olduğu halde, ihtimaldir ki, kısacık ve kederlerle karışık ve zevale maruz bir ömür içinde o cemal-i sermedînin temaşasını yapan o şahıs; eğer o cemal ile beraber daimî kalamazsa, o zaman ona karşı adavetle, kin ve inkârla mukabele edecekti.

Elhasıl: Bu âlem nasılki kat'î ve yakînî olarak sani'ini istilzam eder. Öyle de, onun sani'i dahi şeksiz, şüphesiz bir dâr-ı âhireti istilzam eder ve ister.

Lasiyyema 16: İhtiyaçlar, dualar ve ilahi şefkat[]

VE LÂSİYYEMÂ: [16] Bu âlemin mâlikinin çaresiz mütehayyirlerin istigaselerine pek çabuk yetişen; ve istimdad ile dua edenlerin dualarına icabet eden şefkatkâr bir rahimiyeti vardır. Çünkü görüyoruz ki, o zat, raiyetinin en ednasının en edna bir hacetini müraat edip yerine getiriyor. Delili de budur ki: O hacet, umulmadık bir vakitte, tam zamanında yerine gelmesidir. Hem en gizli bir mahlukunun en gizli bîr sesini işittiğine delil ise, (velev lisan-ı hal ile olsun;) istenilen şeyin is'af edilmesi ve yerine getirilmesidir. Bak, zevilhayatın yavrularının ve zaif mahlukların hüsn-ü terbiyelerine dikkat et! Tâ ki bu şefkati, gündüz ortasındaki güneş gibi açık göresin.

İşte bu Rahimane, kerimane şefkat ise, kendi ibadının en büyüğü ve en sevgilisinden, en büyük ve en şedid bir hacetini is'af etmesini gayet kat'î ve zarurî olarak iktiza eder. Hele bilhassa o hacet, bir hacet-i amme olsa., ve o haceti isteyen o sevgilinin duasına umum mahlukat lisan-ı kal ve lisan-ı hal ile "âmin, âmin" deyip iştirak etmiş ise., ve bilhassa o hacet, herşeyin yanında çok mühim olup, o hacetin vücud bulmasıyla eşyanın kıymetleri âlâ-yı illiyyîne yükselmesine sebeb olsa; ve onsuz herşeyin kıymeti ehemmiyetsiz kalıp esfel-i safilîne sukuta giderse!..

Demek bütün mevcudat, lisan-ı istidadıyla o sevgili habibin tazarruatına iştirak ediyor. Ve bilhassa o hacet, kâinatta tecelli eden bütün esma-i hüsnanın dahi matlubu olsa...

Evet o hacet, adeta o esma için ve o esmanın icra-yı ahkâm ile zuhur eden kemalâtları için, gayelerin mahzeni gibidir. Öyle ise, bütün o esma, kendi müsemmalarının yanında o sevgilinin hacetinin is'afı için şefaatçıdırlar. Ve bilhassa o hacet, o abd-i habibin Malik-i Keriminin yanında çok kolay, pek âsân olsa., ve bilhassa o sevgili abd-i habib, enva-i tazarruat-ı hazîne ile ve mütezellilane enva-i iftikarat-ı müşeffi'a ile ve kendini ona enva-i ibadat-ı makbule ile sevdirerek tazarru' ve niyaz eyliyorsa; hem de onun arkasında şecere-i hilkat meyvelerinin bütün efazılı olan enbiya ve evliya ve asfıya, saf tutarak ve ona uyarak duasına "âmîn, âmîn" dedikleri bu zat, Rabb-i Kerîminden istediği şey olan beka ve saadet-i ebediye ve rıza-yı Bari olsa; elbette ve elbette bu mezkûr hakikatların iktizasıyla, hiçbir veçhile mümkin değildir ki; şu âsârıyla meşhûd olan bu şefkat-ı şâmilenin güzelliği, böyle makbul ve mahbub bir zattan, şöyle ma'kul bir matlubunu kabul etmemekle, nihayetsiz gaddar bir kubhu, bir çirkinliği kabul etsin!..

Evet, nasılki o zat-ı habib, Şâhid-i Ezelî'nin hem şuhud hem de işhadına medar bir elçisidir. Ve risaletiyle kâinat tılsımının keşşafıdır ve kesret tabakatında vahdaniyetin dellalıdır ve Cennet'teki saadetin vusulüne bir sebebdir.. Öyle de: o zat, öyle bir abddir ki, ubudiyetiyle hazain-i rahmete bir keşşaf ve cemal-i Rububiyete bir ayine ve saadet-i ebediyenin husulüne bir medar ve Cennet'in vücuduna bir sebebdir.

Eğer farz-ı muhal olarak, Cennet'i ve saadet-i ebediyeyi iktiza eden, gayr-ı mahsur olan bütün esbabın ademini kabul etsek dahi, yalnız şu sevgili abd gibi bir zatın duası ve talebi, şu Cennet'in icad ve vücuduna kâfi gelirdi ki; her baharda o Cennet'in numunelerini andıran hadsiz müzeyyen bahçeler icad eden bir Cevvad-ı Kerim'in cûdunu gözümüzle görüyoruz. Evet bahardaki bahçelerin icadı, Cennet'in icadından daha kolay olmadığı gibi, Cennet'in icadı da bunların icadından daha zor değildir.

Evet nasılki o zat hakkında: لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ denilmesi hak ve lâyıktır, hem de denilmiştir. Öyle de onun hakkında (eğer Cennet ve saadet-i ebediyenin hadsiz esbab-ı mûcibesi olmasa idi dahi, tek senin duan ile, senin için Cennet’i halkedecektim) denilse müstehak ve lâyıktır.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى ذَلِكَ الْحَبِيبُ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَ فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَ عَلَى اۤلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَ عَلَى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الْمُرْسَلِينَ اۤمِينَ

Lasiyyema 17: Daimi asılların fani numuneleri[]

VE LÂSİYYEMÂ: [17] Bu âlemin cereyan ve gidişatından görüyoruz ki; güneşler, kamerler, ağaçlar ve nehirlerin teshiri içinde muhteşem bir saltanatın âsârı hükmediyor. Ve bundan biliniyor ki; bu mevcudat mutasarrıfının muazzam bir Rububiyet içinde bir saltanat-ı muhteşemesi vardır. Halbuki bu dâr-ı dünya ise, sür'at-i tahavvül ve zevaliyle; bir hanın içinde, her gün dolup boşanan misafirler için hazırlanmış bir menzile benziyor. Ve bir imtihan meydanı gibi her vakit değişip tebeddül ediyor. Hem şurası, bu mevcudat sahibinin garaib-i san'atlarının enmuzeclerini ve ihsanatının numunelerini göstermek için hazırlanmış, açılmış bir meşher gibidir. Ve bu meşher ise, her vakit tahavvül ediyor.

Halbuki onun saltanatının medarı ve o saltanat'ın raiyeti gibi olan halk ve ibad ise; şu menzillerde her ân sefere hazır bir vaziyette toplanmış ve her zaman ondan çıkmak üzere ve o niyetle hazır bulunarak, bir sual ve cevab miktarı eğlenip beklemektedirler. Ve her an ve her vakit bir ayrılmak ve dağılmak hazırlığı içinde, bu meşherde muvakkat durmuşlardır.

İşte şu hal ise, bizzarure iktiza eder ki, bu mütegayyir meydan ve fanî menzil arkasında ve bu mütebeddil meşherden sonra; daimî kasırlar, ebedî meskenler ve şu aldatıcı numunelerin en güzel asıllarıyla dolu müfettehat-ül ebvab hazineler bulunsun. Tâ ki, şu meşhud olan saltanat-ı sermediye, onların üstünde zevalsiz mukim kalsın. Çünkü elbette muhaldir ki; şu rububiyet-i muhteşeme bu fani ve zaif, zail ve zelillerin üstünde devam etsin!..

Evet, nasılki edna bir şuuru bulunan bir adam, elbette şu hususta düşünüp hükmeder ve etmelidir ki; meselâ bir adam, yolunda giderken bir hana tesadüf ediyor. Bakar ki, bir melik-i kerim o hanı kendine doğru giden misafirlerinin yolunda yapmış. Sonra bakar ki, o melik, bir gecelik tenezzüh için o hanın tezyinatına milyonlar altunları sarfediyor. Sonra görür ki, o hanın ekser müzeyyenatı numune ve suretlerdir. Sonra görürki, o misafirler, o aldatıcı numunelerden tam zevklenmek istiyorlar. Halbuki bunlar ise, yemek için değil, tatmak içindirler. Çünkü hiçbir şeyden doymadan gidiyorlar. Hem herkes kendi hususî fotoğraf makinesiyle o hanın içindeki suretleri alıyor. Ve o melikin hizmetçileri de, gayet dikkatle misafirlerin suret-i muamelelerini alıp kaydediyorlar. Daha sonra bakıyor görüyor ki; o melik, hergün o hanın çok kıymetli olan müzeyyenatının ekserisini tahrib edip, yeni gelen misafirlere başka yeni tezyinatları yapıp gösteriyor.

İşte bu adam, iyi düşünüp şeksiz şüphesiz anlamalıdır ki; bu muvakkat han sahibinin elbette başka yüksek daimî menzilleri ve mahzun gâlî bir serveti ve keremkâr azîm bir sehaveti vardır, ve O zat ise, bu şeylerin izharıyla irade ediyor ki; hanın içindeki misafirlerini kendi yanındaki asıllara teşvik etsin. Ve onlar için iddihar ettiği servetlere onları tergib etsin.

Aynen öyle de: Her insanın düşünmesi lâzımdır ki, bu dünya hanı da, ne kendi kendine bu sureti, bu şekli almış ve ne de dünya, dünya için (yani zatı için) yaratılmıştır. Belki ancak kafilelerin gelip konup, göçmeleri ile dolup boşanan bir handır. Onda duran sakinleri ise, misafirlerdir ki; Onların Rabb-i Kerim'i onları Dâr-üs Selâm'a davet ediyor. Ve şu tezyinat ise, yalnız bir tenezzüh ile muvakkat bir lezzet almak için değildir. Çünki bir an sana lezzet verse, firakıyla bir çok zaman elem verir. Hem sana tattırır, iştihanı açar, fakat doyurmaz. Çünkü ya senin ömrün kısa, ya onun ömrü kısadır. Belki bu şeyler, ancak ibret içindir, şükür içindir, usûl-i daimîsine teşvik içindir veya başka ulvî gayeler içindir.

Ve şuradaki bu müzeyyenat ise, Cenab-ı Rahman'ın cennetlerde ehl-i iman için iddihar ettiği nimetlerin numune ve suretleridir. Ve şu fâni masnuat dahi, fena için değil; belki kısa bir toplantıdan sonra suretleri, timsalleri, manaları ve neticeleri alınıp, ehl-i ebed için onlardan daimî manzaralar nescedilir. Veyahut onları döndürüp değiştiren Sahib-i Zülcelalleri âlem-i bekada onlardan istediği şeyi yapar.

Evet, eşya fena için değil; beka için halkolunduğuna delil budur ki; (belki surî olan fenaya gitmesi, vazifesinin tamamıyla bir terhisidir) fani bir şey bir cihetle fenaya gider, fakat gayr-ı mahsur cihetlerle baki kalır. Meselâ, kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki: Kısa bir müddet içinde bize bakar, sonra der-akab fenaya gider, kaybolur. Amma o çiçek, kelime gibi zahiren zeval perdesinde saklanıp, fakat biiznillâh kulaklarda binler timsallerini ve akıllarda akıllar adedince manalarını tevdi' ettiğini görürsün. Çünkü o çiçek, vazifesinin tamamıyla terhis edildiği vakit, hem hafızalarımızda, hem âlem-i şehadette, onu gören herkesin hafızasında, hem perde-i gaybdaki tohumunda mana ve suretlerini ibka edip emanet bırakır. Hattâ her onu görenin hafızası ve onun bütün tohumları, güya onun zînet-i suretini hıfzetmek için birer fotoğraf makineleridir. Ve onun bekasını gösteren birer menzil gibidirler. İşte bu çiçeğe, onun fevkindeki diğer eşya ve zevilhayatı ve onların üstlerinin üstü olan ervah-ı bakiye sahiplerini kıyas et.

Hem dahi insan, ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmış değildir. Belki ileride hesaba çekilmesi için, bütün amellerinin suretleri alınır ve bütün fiillerinin neticeleri hıfzedilip yazılır.

Hem baharın güzel masnuatının başına gelen güz mevsiminin haşin tahribatı ise, vazifelerinin tamamlanmasıyla bir terhisattır. Ve yeni gelen mahlukatın vazife başına gelmeleri için yer boşaltmaktır. Ve vazifedar masnu'ların gelip konmaları için bir ihzarattır. Ve gafil sarhoşları gafletlerden uyandıran tenbihât ve ikazâttır. Hem dahi bilmeli ki; ([2]) bu âlemin Sani-i Zülcelalinin başka ve diğer bir âlemi olup, ibadını ona sevkediyor ve oraya teşvik ediyor. Hem o Melik-i Âdil, onlara öyle bir âlem, bir saadet hazırlamış ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ve ne de kalb-i beşere hutur etmiştir..(Amenna!)

Lasiyyema 18: Hıfz ve hafîziyet[]

VE LÂSİYYEMÂ: [18] Bu âlemin mutasarrıfının, âlemde cereyan eden küçük-büyük hiçbir şey bırakmadan "Kitab-ı Mübin" defterlerinde yazıp kayd ve hıfzeden bir hafîziyet-i tammesi vardır. Evet "Kitab-ı Mübin"in bablarından birisi, âlemde görünen "nizam" ve "mizan" hakikatlarıdır. Çünkü görüyoruz ki; her şey vazifesi bitip, ömrü sona ermesiyle ve âlem-i şehadetteki vücuddan gitmesi ile, onun Fâtırı onun bir çok suretlerini elvah-ı mahfuzada tesbit ediyor ve onun ekser tarih-i hayatını onun netaici olan meyve ve tohumlarında nakşediyor ve âlem-i gayb ve şehadetin bir çok ayinelerinde ibka ediyor. Hattâ eşyadan bir çoğu var ki, kendi etrafında bulunan diğer eşyanın cereyan-ı muamelelerinin suretini alıp zabtetmek için âdeta vazifedardır.

Eğer istersen beşerin hafızasına, ağacın semeresine, meyvenin nüvesine, çiçeğin tohumuna bak. Tâ ki, hıfz ve hafîziyetin azametli kanununun ihatasını fehmedesin. Hattâ bu hafîziyet kanunu, eşya-yı seyyale-i zâilede dahi görünmektedir. Buna göre, âlem-i gayb ve âhirette semere verecek olan mühim umurlarda, bu kanun-u hafîziyetin ne derece kuvvetli olduğunu kıyaset! İşte şu muhafaza-i tammeden anlaşılıyor ki; bu mevcudatın sahibi gayet büyük bir ehemmiyetle mülkünde cereyan eden her şeyin muamelatını zabtediyor. Hem vazife-i hâkimiyetinde nihayet dikkatli olduğu ve saltanat-ı rububiyetinde tam bir intizamı takib ettiği görünmektedir. Öyle ki, en edna bir hâdiseyi ve cüz'î, ehven bir ameli ve çok az bir hizmeti de yazar ve yazdırıyor. Ve emr-i tekvinîsi ile mülkünde cereyan eden bütün herşeyin suretlerinin alınmasını ve bütün fiil ve amellerin hıfzedilmesini ve ettirilmesini emir ediyor... İşte şu hafîziyet ise, bir muhasebeye işaret ediyor, belki tasrih ediyor ve belki öyle bir muhasebeyi istilzam ediyor. Hele bilhassa ekrem ve eşref-i mahlukat olan insanın en büyük ve en ehemmiyetli amelleri hakkında olsa!..

Evet, çünkü insan, Rububiyetin külliyat-ı şuûnuna bir şâhid ve kesret dairelerinde vahdaniyet-i İlahiyeye bir dellal ve mevcudatın tesbihatına bir müşâhid ve bir zabittir. Ve hakeza onun emanetle mükerrem ve hilafet gerdanlığıyla müşerref olmasına hadsiz, sayılamıyacak kadar delail vardır. İşte insan, bütün bu kadar ehemmiyetiyle beraber اَيَحْسَبُ اْلاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى âyetinin fermanı gibi, bu insan zanneder mi ki; başı boş bırakılacak ve yarınki hesaba çekilmeyecek, kellâ! Belki, az-çok bütün amellerinden hesap vermek üzere haşir ve ebede gidecektir.

Evet, Cenab-ı Hakk'ın kudretine nisbeten kıyamet ve haşri getirmek, güz ve baharı getirmek kadar kolaydır. Çünkü bütün geçmiş zamanlardaki vuku'a gelmiş emirler, hâdiseler onun mu'cizat-ı kudreti olduğundan, kat'iyyen şehadet eder ki; maziyi ve ondaki vuku'atı icad eden zat, elbette müstakbelin de bütün imkânatına muktedirdir. (Âmenna!)

Lasiyyema 19: Vaad ve Vaid[]

VE LÂSİYYEMÂ: [19] Bu âlemin maliki, gayet kat'î ve mükerrer olarak haşir ve dâr-ı âhireti getireceğini va'detmiştir. Ve bunun icadı ise, kendisine gayet kolay ve asandır. Ve va'dettiği şeyin vücud bulması, halk ve ibadına nihayet derece mühim ve gayet derece kıymetlidir. Halbuki hulf-ül vaad ise, onun izzet-i iktidarına ve merhamet-i Rububiyetine gayet zıddır. Çünkü va'dinde hulfetmek, önce cehlin, sonra acz'in neticesidir. Demek Kadir-i Mutlak ve Alim-i Mutlak hakkında hulf-ül vaad muhaldir. Hem haşrin bütün inkılablarıyla ve cennetleriyle icadı, ona bahar bahçelerinin ve tahavvülâtının icadından daha zor değildir. Amma onun va'd-i sübhanisi ise, bütün enbiyanın tevatürü ile ve bütün asfiyanın icma'ları ile kat'î ve sabit olduğu gibi, şu gelecek âyet dahi onun va'd-i Sübhanîsinin kuvvetini ilân ediyor, sen de işit:

اَللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَرَيْبَ فِيهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللهِ حَدِيثًا

قُتِلَ اْلاِنْسَانُ مَا اَكْفَرَهُ

İşte bu mevcudat, hak üzere sâdık kelimeleri ve şu kâinat sıdk ile onun nâtık âyetleri olan bir zatın ferman-ı hadîsini tasdik etmeyip, vehminin hezeyanlarına, nefsinin hamakatlarına ve şeytanının ebatılına itimad edip hak yoldan sapanın halinden: 3 نَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الْخِذْلاَنِ وَ مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ deriz.

Lasiyyema 20: Sermedi saltanat[]

VE LÂSİYYEMÂ: [20] Bak! Şu âlemde sermedî, muhteşem bir Rububiyetin tezahürünü ve müstakar, şa'şaalı bir saltanatın asarını müşahede etmekteyiz. Evet, şu göz önündeki Rububiyet sahibinin azametini bununla kıyas et ki; koca küre-i arz, bütün sekeneleriyle birlikte onun taht-ı emrinde müsahhar, müzellel bir hayvan gibi duruyor. O ise, onu öldürür, diriltir, terbiye ve tedbir eder. Hem şu muhteşem güneş, seyyaratıyla birlikte onun kudretiyle müsahhar olarak, onu tanzîm ve tedbir eden ve onu takdir edip, çevirip döndüren odur. (C.C.)

Hal böyle iken, şu sermedî, müstemir hâkimiyet-i Rububiyet ve bu muhit, müstekar saltanat-ı uluhiyet akılları hayrette bırakan pek azîm tasarrufatlarının şehadetleriyle elbette ve her halde şu seyyal, geçici, bîkarar, mütebeddil, vâhî ve zail umurlar üzerinde kıyam etmez ve durmazlar. Ve bu fani dünya gibi kederler ve küdûretlerle âlude, sergerdan, mütegayyir olan bir şeyin üstünde bina edilmez ve kurulmazlar. Belki şu dünya ve mâfiha ise, şu meşhud Rububiyetin saltanatı içerisinde, ancak içinde tecrübe ve imtihan, teşhir ve ilân için muvakkat menziller bina edilmiş geçici bir meydan gibidir. Sonra kusûr-u daimeye tebeddül etmek üzere tahrib edilecek ve mahlukat dahi o daimî menzillere sevkedilecektir.

Demek her halde şu mütegayyir, fani âlemin Rabbi için başka baki ve müstekar bir âlemi bulunması lâzım ve zaruridir.

Bütün bu geçen hakikatlarla beraber, zahirden hakikata geçen ve kurb-u huzur-u Sübhanîsine dahil olup, müşerref olan bütün ervah-ı neyyire ve kulûb-u münevvere ve ukul-ü nuraniye erbabı şehadet edip ihbar ediyor ve bil'icma' müttefikane ilân ediyorlar ki; Cenab-ı Hak (C.C.) mutîlere bir dâr-ı mükâfat ve âsilere bir dâr-ı mücazat hazırlamış.. Ve bunun için pek kuvvetli vaad ve şiddetli vaîdler etmiştir diye bildiriyorlar. Halbuki Zat-ı Zülcelal ise, va'dine hulfetmekle tezellül gösterip, zillete düşmekten mukaddes ve muallâdır. Ve vaîd-i Sübhanîsini yerine getirememekle, acze sukut etmekten muazzez ve müberradır. Bunun yanında bu mes'eleyi ihbar edenler ise enbiya, evliya ve asfiya olup, mütevatir bir keyfiyettedirler. Ve bunun gibi bir meselede ehl-i ihtisastırlar. Hem meslek, meşreb ve mezheblerinin birbirine muhalefetiyle beraber, şu mes'elenin ihbarında icma' ile ittifak halindedirler. Ayrıca kâinat kitabı dahi kendi âyât-ı beyyinatıyla bunların bütün davalarını tasdik ve te'yid etmektedir.

İşte ey insan! Acaba senin yanında bu haber ve hadîsten daha doğru bir hadîs var mıdır? Ve bu haberden daha hakikatli ve daha sağlam ve dürüst bir haberin bulunması mümkün müdür?

Lasiyyema 21: Haşr meydanının numuneleri[]

VE LÂSİYYEMÂ: [21] Bu âlemin mutasarrıf-ı zîşanı, şu dar ve muvakkat ruy-i zemin meydanında yevmî ve senevî, asrî ve dehrî icraatiyle her vakit o büyük ve geniş haşir meydanının misallerini izhar ediyor. Ve her zaman onun numune ve işaretlerini gösteriyor. Eğer istersen, bahar haşrinde ihya-yı arz keyfiyetini teemmül et! Tâ ki, altı gün zarfında üçyüzbine yakın haşir ve neşirleri kemal-i intizam içinde müşahede edesin. Hem tâ hayvan, ağaç ve nebatat emvatı yeryüzü sahifesinde gayet karışıklık ve iştibak içinde mütedahil bir vaziyette serpilmiş iken, birden bire kemal-i imtiyaz ve teşhis ile fasl-ı baharda vazifelerinin başına geldiklerini bilmüşahede göresin.

İşte bu işleri yapan zata, nasıl bir şey ağır gelebilir. Ve nasıl semavat ve arzı altı günde halkedemesin? Ve nasıl insanların haşirleri ona bir ân-ı seyyale gibi âsân olmasın?

Evet bir zat ki, hurufları bozulmuş olan üçyüzbin kitabı bir tek sahifede beraberce sehivsiz, yanlışsız, karıştırmadan te'lif edip yazarsa, -ki evvelâ kendisi onu te'lif etmiş, sonra imha etmiş olduğu kitabının ikinci defa bir suretini yeniden hafızasından yazmağa nasıl âciz kalabilir?

Eğer istersen:

فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْىِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْىِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

âyetine nazar et! Tâ ki keyfiyet-i ihya ve imate içinde, sabık temsilin hakikatini göresin.

İşte şu göz önündeki tasarrufattan kat'î anlaşılıyor ve o şuûnattan hadsen biliniyor ki: Şu dağılmalar ve toplanmalardan müşahede edilen vaziyet, yalnız (buradaki haller için) maksud-u bizzat değillerdir. Çünki bu kısa zaman içindeki cüz'î, fani faydalar ile, şu pek mühim ihtifalât arasında bir münasebet yoktur ve olamaz. Belki ancak suretlerinin alınması ve neticelerinin terkib edilip muhafaza edilmesi ve hüviyetlerinin tesbit edilip kaydedilmesi için birer temsil ve takliddirler. Tâ ki, ileride bir mecma-i ekberde muamele bunlar üstüne dönsün. Ve bir seyrangâh-ı ebedîde daimî manzaralar halinde müşahedeler bunlarla devam etsin. İşte ancak o zaman, şu faniler daimî suretleri, bakî semereleri, ebedî manaları ve sabit tesbihatları semere verirler. Demek şu dünya ise, ancak bir tarladır, haşir ise beyderdir, bir harmandır. Cennet ve cehennem ise, birer mahzendirler.

Lasiyyema 22: Hikmet, İnayet, Adalet ve Rahmet[]

VE LÂSİYYEMÂ: [22] O Rabb-i Sermedi, o Sultan-ı Ezelî ve Ebedî, o zail menzillerde, o geçici binalarda ve şu gidici meşherlerde bahir ve mahir bir hikmetin ve zahir ve müzehher bir inayetin ve âlî ve gâlî bir adaletin ve geniş ve cami' bir merhametin asarını izhar ettiği halde, hem o derece ki, gözü kör ve kalbi paslı olmayan herkes yakînen bilir ki; daire-i imkânda onun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inayetinden daha ecmel bir inayet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adaletinden daha eceli bir adalet mevcud değildir ve tasavvur edilemez.

Öyle ise, onun daire-i memleketinde ve mülk ve melekûtu içinde daimî, âlî mekânlar ve ebedî, galî meskenler ve içinde zevalsiz, mukim sakinler olmazsa ve bulunmazsa -ki, o mezkûr adalet, hikmet, inayet ve rahmetin hakikatlarının tam tezahürleri ancak o mezkûr mezahirde cilveger olabilir o zaman herbir akıl sahibine görünen şu hikmet-i ammeyi inkâr etmek ve her göz sahibinin gözü önünde olan bu inayeti inkâr etmek ve her kalb sahibine menzur olan şu rahmeti inkâr etmek ve her zîfikre görünen bu adaleti inkâr etmek lâzım gelir. Ve hem şu ef’al-i hakimane, kerimane, rahimane, âdilâne sahibinin (hâşâ sümme hâşâ) sefih bir oyuncu, zalim bir gaddar olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise hakikatların zıdlarına inkılabı demektir ki, eşyanın vücudlarını, hattâ kendi vücudunu bile inkâr eden sofestaîlerden başka bütün ehl-i akılca muhaldir.

Demek hakikat-ı haşriyeyi tasdik ve kabul etmeyen kimse, sofestaî gibidir ki; kendi nefsinden başka kimseyi tanımayan ve kendini de ancak külâhıyla tanıyan, hattâ kalensüvetini başkasının başında gördüğü zaman, onu kendisidir diye zanneden meşhur Hebenneka'dan daha ahmaktır. Demek ki, münkirlerin fikri Hebenneka'nın külahı gibidir.

Hatime[]

Ey bu mes' elenin başından buraya kadar aklıyla ve fehmiyle benimle refakat eden arkadaş! Zannetme ki, dâr-ı âhiret ve haşrin delilleri yalnız şu geçen delillere münhasırdır, kellâ! Belki Kur'an-ı Hakîm, daha hesabsız ve adedsiz emarelere işaret eder ki, Halikımız bizi şu muvakkat meşherden alıp saltanat-ı rububiyetinin daimî makarrına nakledecektir. Hem yine Kur'an hadsiz, hesapsız alâmetlerle telvih ediyor ki; Cenab-ı Allah(C.C), şu seyyal ve seyyar memleketi o sermedi, müstemir memleketine tebdil edecektir.

Hem dahi zannetme ki, dâr-ı âhiret ve haşri iktiza eden esma-yı hüsna yalnız "Hakîm, Kerim, Rahim, Âdil ve Hafiz"e münhasırdır. Hayır, belki tedbir ve idare-i kâinatta hükümferma bütün esma-i hüsna hepsi haşir ve âhireti iktiza eder, belki istilzam ederler.

Elhasıl: Haşir mes'elesi öyle bir mes'eledir ki, başta Cenab-ı Hak (C.C.), celalî ve cemalî tecellîleri ile ve bütün esma-i hüsnası ile ve enbiya, evliya ve asfiyaların kitablarının icmalarını tazammun eden Kur'an-ı Mübîn, bütün hakaikiyla ve bütün ervah-ı neyyire-i safiye-i âliye erbabı olan enbiya ve mürselînin ve bütün ehl-i keşif ve sıddîkînin sırr-ı itikadlarını hâmil ekmel-ül halk olan Muhammed-ül Emîn (Aleyhi ve Alâ Âlihis salâtü Vesselam) bütün delâil-i nübüvvetiyle ve bu kâinat kitabı bütün âyât-ı beyyinatıyla haşrin üstünde ittifak etmişlerdir. Hattâ kâinat mevcudatının küll ve cüz', küllî ve cüz'î herbirisinin iki vechi vardır ki, bir vechi ile kendi Halikına bakar ki, bu vecihte pek çok diller o Halik'ın vahdaniyetine işaret ve şehadet ederler. İkinci vechi ile ise: Gaye ve netice ve âhirete bakarlar. Bu vecihte ki, pek çok dillerle dahi dâr-ı âhirete ve yevm-i hesaba delâlet ve şehadet ederler.

Meselâ nasılki sen, hüsn-ü san'at içindeki vücudunla, kendi Sani'inin vücub-u vücud ve vahdetine delâlet ediyorsun. Öyle de, cami' istidadının ebede uzanmış emelleriyle beraber pek sür'atle zevale gitmen ile de, âhirete delâlet ediyorsun. Ve hakeza kıyas et! Bazen bu iki vech-i delâlet, ittihad ederler. Meselâ bütün mevcudatta müşahede edilen hikmetin tanzîmi, inayetin tezyini, rahmetin taltifi, adaletin tevzii ve hıfz ve muhafazanın güzelliği, nasılki bir Sani-i Hakîm, Kerim, Rahim, Âdil ve Hafîz'e şehadet eder. Öyle de: âhiretin hakkaniyetine ve kıyametin yakîniyetine ve saadet-i ebediyenin tahakkukuna işaret ederler, belki sarahat derecesinde gösterirler.

اللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَاحْشُرْنَا فِى زُمْرَةِ السُّعَدَاۤءِ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ السُّعَدَاءِ بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ فَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ اٰمِينَ اٰمِينَ اٰمِينَ

Önceki Risale: ReşhalarMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Katre: Sonraki Risale

  1. TENBİH: Onuncu Söz'de nasılki oniki Suret serdedildikten sonra, oniki aded Hakikatlar beyan ediliyor. Burada da şu Onikinci Lâsiyyema'dan itibaren temsilden hakikata geçtiği içindir ki; tarz-ı üslûb değişiyor. "Lasiyyema"nın örfen lâzımı olan "etmişse, yapmışsa, ederse" gibi tabirler gelmiyor. (Mütercim)
  2. Temsilin başındaki "Edna bir şuuru olan., ilh." cümlesine, buradaki tercümede "Hem dahi bilmelidir ki" cümlesi atıftır. (Mütercim)
Advertisement