Yenişehir Wiki
Advertisement

Önceki Risale: Takdimler, Mukaddeme, Tenbih, İhtar, İtizarMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Reşhalar: Sonraki Risale

Tevhid Güneşlerinden([1]) Lem’alar[]

"Ey benim bu kitabıma nazar eden zat! Şayet ondan birşey istifade ettiysen; hiç olmazsa beni bir Fatiha veya halis bir dua ile fisebilillah faydalandırman gerektir."

Said-i Nursî

Mukaddime[]

Nur'un İlkkapısı'nın Ondördüncü Dersi ve Yirmiikinci Sözde Türkçesi olan Ondördüncü Ders

Bu gelen âyetlerin hazinelerinden bazı cevahirin beyanındadır.

بِسْمِ اللهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ

اَللهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكِيلٌ

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ

فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ

وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ عِنْدَناَ خَزَاۤئِنُهُ

مَامِنْ دَاۤبَّةٍ اِلاَّ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا

Ey esbab içine dalan gafil! Bil ki, sebepler tasarruf-u kudretin bir perdesidir. Çünkü izzet ve azamet, sebepler perdesini iktiza ediyorlar. Lâkin tasarruf eden ve iş gören kudret-i samedaniyedir. Çünkü tevhid ile celal, böyle isterler. Evet Sultan-ı Ezel'in me'murları vardır, fakat bunlar, onun icraatının vasıtaları değillerdir; tâ ki, saltanat-ı rububiyetine şerik olsunlar. Belki bunlar, icraat-ı rububiyeti ilân eden bir kısım dellâllar ve o icraatı müşahede edip ona şehadet eden nazırlardır ki, evamir-i tekviniyeye inkıyadlarında herbirisi istidadına münasib bir şekilde kesb-i ibadet ederler. Demek ki şu vasıtalar ise, izzet-i kudret ve haşmet-i rububiyeti izhar içindirler.

Amma insanî sultan ise, kendi acz ve ihtiyacından dolayı, saltanatına iştirak eden vesait ve me'murlara muhtaçtır. Binaenaleyh, Cenab-ı Hakk'ın saltanatının me'murlarıyla insanlarınkinin arasında hiç bir münasebet yoktur.

Evet gafil ekseriyetin nazarı, hâdisatın hüsnünü derketmediği ve hikmetlerini bilmediği için, cahilane itiraz ve haksız şekva eder. Demek sebepler araya konulmuş, tâ batıl olan şikâyetler onlara teveccüh etsin.

Eğer birisi hikmet ve hakikat'ın derkine muvaffak olsa, o zaman onun nazarından esbab perdesi kalkabilir. Bu hakikate dair bir temsil-i manevî çerçevesinde denilmiş ki: Hz. Azrail (A.S.), Cenab-ı Hakk'a şekva etmiş ki; "Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın, benden şikayet ediyor, küsüyorlar." Cenab-ı Hak ona bildirmiş ki: "Senin ile ibadımın arasına musibet vasıtalarını vaz'ediyorum ki, şekvaları sana değil, onlara gitsin."

Elhasıl: İzzet ve azamet, hem batıl şikayetleri reddetmek için, hem zahirî akılların, yed-i kudreti; cüz'î ve nâpâk işlerle mübaşeretini görmemeleri için, esbab-ı zâhiriyeyi iktiza ederler. Lâkin tevhid ve celal, sebeplerin ellerini te'sir-i hakikîden red ve men' ederler.

Tenbih[]

Tevhid ikidir. Birisi: Tevhid-i âmîdir ki, der: "Allah'ın şeriki yoktur, bu kâinat ondan başkasının malı değildir." İşte bu amiyane tevhid sahibinin fikrine gafletlerin, belki de dalaletlerin girmesi mümkündür.

İkincisi: Tevhid-i hakikîdir ki; "Allah birdir, mülk ve kâinat ve herşey onundur" der. Herşeyin üstünde sikkesini görür ve herşeyin üzerinde mührünü okur. İşte bu hakikî tevhid, o adama huzurlu bir isbatı tesbit ediyor. Daha dalaletler ve evhamlar'ın bu tevhid içine girmesine imkân kalmıyor. İşte biz dahi Kur'an-ı Hakîm'den istifade ettiğimiz bu tevhid-i hakikîden birkaç lemaatı ([2]) sana işittirmeğe çalışacağız.

1. Lem'a[]

Sani-i Hakîm'in(C.C) masnuatından herbirisinin üzerinde, onun her şeyin Halikı olduğunu gösteren bir sikke-i hassası vardır. Ve mahlukatından her birisinin üstünde, onun herşeyin Sanii olduğunu bildiren hâs bir mührü vardır. Ve kudretinin mektubatından her bir menşuru (ferman) üstünde, Sultan-ı Ezel ve Ebed'e hâs, taklid edilmez bir turra-i garrası vardır.

Meselâ sayısız sikkelerinden hayat üstüne basmış olduğu şu sikkeye bak! Evet hayata nazar eyle, nasıl onun içinde bir şey herşey ve hem herşey bir şey oluyor.

Evet içilen bir su, Allah'ın izniyle sayısız aza ve cihazat-ı hayvaniye oluyor. İşte Allah'ın emriyle bir şey her şey oldu. Hem muhtelif-ül cins olan bütün taamlar ve yemekler, Allah'ın izniyle bir cism-i hâs, bir cild-i mahsus ve bir cihaz-ı basit oluyor. Ve işte Allah'ın emriyle her şey bir şey oldu. Evet azıcık aklı ve şuur-u kalbisi bulunan anlar ki, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak, ancak her şeyin Sani' ve Halikına hâs bir sikkedir.

2. Lem'a[]

Zevilhayat üstüne vaz'edilmiş sayısız hâtemlerden yalnız şu bir hateme bak ki: canlı bir mahluk, camiiyeti itibariyle kâinatın bir misal-i musaggarı ve âlem şeceresinin süslü bir meyvesi ve mecmu-u kâinatın münevver bir nüvesidir ki, Fâtır-ı Hakîm âlemin ekser envaının numunelerini onda dercetmiştir. Demek o zîhayat şey, mecmu-u kâinattan hikmetli muayyen nizamlarla sağılmış bir katre gibi veya bütün her şeyden ilmî, hassas ölçülerle alınmış cami' bir nokta gibidir. Öyle ise mecmu-u kâinat, kabza-i tasarrufunda olmayan, en edna bir zîhayatı da yaratmasına imkân yoktur.

Evet bozulmamış bir aklı bulunan adam anlar ki: Meselâ bir arıyı ekser eşyaya bir çeşit fihriste yapan; ve insanın mahiyetinde kâinat kitabının ekser mes'elelerini yazan; ve incirin tohumunda incir ağacının programını derceden; ve beşerin kalbini binlerle âlemlerin numune ve rasathanesi yapan; ve beşerin kuvve-i hafızasında mufassal tarih-i hayatını ve ona müteallik herşeyi yazan, ancak ve ancak her şeyin Halikı olabilir. Ve bu tasarruf ise, onun Rabb-ül Âlemîn olduğunu gösteren bir, hatem-i mahsusudur.

3. Lem'a[]

İhya ve i'ta-i hayat keyfiyeti üzerine vurulan, onun parlak turrasının nakşına bak! İşte, sayısız turralardan yalnız birisini zikrediyoruz. Şöyle: nasılki seyyarelerden tâ katrelere, tâ cam parçalarına, tâ karın şişeciklerine kadar her parlak veya parlak gibi şeyler üstünde güneşin cilve-i misaliyesinden bir sikkesi ve ona hâs, parlak bir turrası vardır. Aynen öyle de: Sermedi olan ehadiyet güneşinin dahi ihya ve ifaza-i hayat cihetinde, herbir zîhayat üstünde tecelli-i ehadiyetten bir sikkesi vardır ki, o sikke öyle bir hususiyetle zahir oluyorki; bütün sebepler iktidarlı ve ihtiyarlı farzedilip bu sikkenin taklidini yapmak için toplansalar ve birbirine muavin ve zahîr olsalar, yine yapamazlar. Çünkü nasıl güneşin katrelerde parlayan timsallerini, eğer güneşin tecellisine vermezsen, o zaman güneşe mukabil herbir katrede ve ziyaya ma'ruz herbir cam parçasında, belki güneşi gören herbir zerre-i şeffafede, hakiki ve bil-asale bir güneşciği kabul etmen lâzım gelecek. Böyle bir farz ise, belahetlerin en acibidir.

Aynen öyle de, eğer bütün her bir zîhayatı ve hayatı ve ihya fiilini, umum esmayı cami' olan tecelli-i ehadiyetine ve tecelli-i esmasına bir nokta-i merkeziye olan hayatın varlığını, Şems-i Ezel ve Ebed'in şualarına vermezsen, o zaman herbir zîhayatın içinde ister bir sinek veya bir çiçek olsun, nihayetsiz bir kudret-i fatırayı ve bir ilm-i muhiti ve bir irade-i mutlakayı kabul etmen lâzım gelecek. Ve keza onda, Vâcib-ül Vücud'dan başka bir şeyde bulunmasına imkân olmıyan sıfatları, hattâ belki herbir zerrede bir uluhiyet-i mutlakayı -eğer o şeyi, onun nefsine isnad ediyorsan- kabul etmeğe mecbur olursun. Veyahut gayr-ı mahdud sebeplerden herbirisine "bir uluhiyet-i mutlakayı -eğer eşyanın icadını esbaba veriyorsan- vereceksin; ve aynı zamanda, şanı istiklaliyet olan ve asla şerikleri kabul etmeyen bir saltanat-ı uluhiyette gayr-ı mütenahî şürekayı kabul etmen lâzım gelir.

Zira, her zerrenin, hususan o zerre eğer tohumların, çekirdeklerin zerresi ise, intizamlı, acib bir vaziyeti vardır. Hem o zerrenin cüz'ü olduğu zîhayatın eczalarıyla bir münasebeti, belki o zîhayatın nev'i ile, belki bütün mevcudatla münasebetleri vardır ki, hem (bir neferin devair-i askeriyedeki münasebetleri gibi) herbir nisbette çok vazifeleri bulunur. İşte sen bu zerrenin Kadir-i Mutlak'tan nisbetini kestiğin anda, o zerrede her şeyi görür bir göz ve her şeyi ihata eder bir şuurun bulunduğunu kabul etmen lâzım gelir.

Elhasıl: Nasılki kataratta görünen güneşcikleri, eğer güneşin ziyasındaki cilvesine vermezsen, o vakit, yıldız böceğinin ışıkçığını bile istiab edemeyen o küçücük şeylerde, gayr-ı mahsur güneşlerin bulunduğunu kabul edeceksin. Aynen öyle: de, kudretine nisbeten küçük büyük, cüz'î küllî, cüz' küll, zerreler ve güneşler müsavi olan bir Kadir-i Mutlak'a her şeyi vermezsen, o zaman gayr-ı mütenahî ilâhları kabul etmeğe mecbur olursun ki, o halde belahetlerin en eşne'ine düşmüş olursun.

4. Lem'a[]

Nasılki elle yazılmış bir kitabın yazılması için bir tek kalem kâfi geliyor. Fakat eğer o kitab matbu' ise, tab'ı için onun harflerinin şekline göre, harfleri sayısınca kalemler lâzımdır. Hem o kalemlerin yapılması için, yani demir harflerini yapmak için çok kimselerin iştiraki dahi lâzımdır. Ve eğer o kitabın bazı kelimelerinde ince harflerle kitabın ekserisi yazılmış ise, -Sure-i Yasin, lafz-ı Yâsin'de yazıldığı gibi- o zaman o bir tek kelime için, kitabın ekser harfleri adedince demir harfler lâzımdır.

Öyle de; eğer şu kâinatı, bir Vâhid-i Ehad'in kaleminin mektubudur desen, vücub derecesinde nihayet derece kolay ve makul bir yolu tutmuş olursun. Ve eğer esbaba ve tabiata isnad edersen, mümteni' derecesindeki nihayetsiz bir suubetli yola ve muhal derecesindeki nihayetsiz bir ma'kuliyetsizliğe saparsın. Çünkü o halde, tabiat, her bir zîhayatın tab'ı için kâinatın ekser mevcudatına lâzım olan bütün maddeleri hazırlamaya mecburdur. Bu ise, öyle bir hurafedir ki; vehimler dahi ondan nefret edip kaçarlar. Hattâ belki tabiat için, herbir cüz' toprak, su ve havada, ya milyonlarca manevî matbaaları ve hattâ bütün çiçek ve meyveler adedince gizli makineleri bulundurmasının mecburiyeti vardır; tâ ki, mahiyet ve cihazatları birbirine muhalif olan o meyveler ve çiçeklerin teşekkülü mümkün olabilsin. Veyahut da herbir cüz' toprak, su ve havada; bütün nebatatın san'atkârane yapılmasına kadir bir kudretin vücudunu ve bütün ağaçların bütün hasiyetlerinin tafsilatlarına ve çiçeklerin bütün cihazat, nizam ve ölçülerine muhit bir ilmin varlığını farzetmek mecburiyeti olacaktır. Zira şu üç şey olan toprak, su ve havanın herbir cüz'ü bütün nebatatın veya ekserisinin teşekküllerine menşe' olmağa kabil ve salihtir.

Evet, meselâ bir kâse toprak farzet! Sonra nöbetle bütün tohumların, çekirdeklerin ona girmesini düşün. Sonra o saksıyı boşalt, tekrar toprak yığınından doldur.. Ve yine boşalt, yine doldur. Tâ bütün toprağı o minval ile ölçünceye kadar!.. İşte bütün o kaba girip çıkan topraktan hasıl olacak neticenin bir olduğunu göreceksin. Böylece görünen keyfiyet ve hal sana kâfidir ki; yeryüzünde yaptığın seyr-ü sefer de, toprağın ekser eczalarının bir çok nebatata menşe' olduğunu müşahede edersin. Halbuki meyvedar ve çiçekli nebatatın tek tek herbirisinin kanun-u teşekkülü birbirinden ayrıdır, muhaliftir. Hem bunların herbirisinin intizam, ölçü ve imtiyaz bakımından hâs ve hususî birer tarzı vardır ki, herbir tohum ve çekirdek içinde mahsus bir cihaz, hâs bir makine ve hususî bir matbaanın bulunmasını, belki herbir çekirdek ve tohum için ağacın tamam teşekkülüne medar olan cihazatının bütününü istilzam eder. Hem tohum ve çekirdeklerin besatet ve birbirine benzeyişleri cihetiyle, elbette tabiata lâzımdır ki, bütün herbir şeyin içinde, umum eşyanın teşekküllerinin cihazlarını ve manevî makinelerini ve sebeplerini hazır bulundursun. Bu ise öyle bir safsatadır ki, sofestaîler dahi bundan nefret ederler. Ve öyle bir hurafedir ki, halkı güldürmek için masalları nakleden maskaracılar dahi bundan utanırlar.

5. Lem'a[]

Bak nasılki bir kitabın herbir harfi kendi nefsine yalnız bir. veçhile ve bir harf miktarınca delâlet edebilir. Fakat kendi kâtibinin vücuduna ise, birçok vecihlerle delâlet eder. Ve nakkaşını bir satır miktarınca tarif eder.

Öyle de: Kitab-ı kâinattan herbir harf-i mücessem, kendi nefsine ancak cirmi kadar delâlet eder ve zatını, sureti miktarınca gösterir. Fakat Saniine çok vecihlerle delâlet eder, hele o şeyin mürekkebat içine girmesiyle, ifrad ve terkib tavırları miktarınca sani'ine delâleti çoğalır. Ve Saniinin esmasını izhar ederek onun beyanında uzun bir kaside kadar medhiyeler inşad eder. Ve hakeza!.. Demek faraza birisi, nefsini ve kâinatı inkâr eden Hebenneka gibi ahmaklaşsa bile, belahetin son haddini izhar eden bir hal ile Sani'in inkârına gitmeğe cesaret etmemesi lâzımdır.

6. Lem'a[]

Bak nasılki -sabıkan geçtiği gibi- Sani-i Mukaddes, tek tek bütün cüz'iyyat üstüne hatem-i hassını vaz'etmiş ve herbir cüz' üzerine sikke-i mahsusasını vurmuştur. Öyle de: herbir nev' üzerine de ve herbir küll üstüne dahi hâtem-i hâssını vaz'etmiş. Ve semavat ve arzın yüzünü vâhidiyet mührüyle mühürlemiş ve mecmu-u âlem üzerine ehadiyet sikkesini açık ve vazıh olarak darbetmiştir. Evet

فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْىِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْىِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

âyetinin işaret ettiği onun şu hatemine bak ki; yeryüzünü baharda diriltmek keyfiyetinde öyle acib bir haşir ve garib bir neşir vardır ki; üçyüz binden ziyade nevilerin ki, o nevilerden ekserisinin bir senedeki bir nev'inin ferdleri, insan nev'inin dünyadaki bütün efradından daha çok iken, ihya-yı arz içinde haşrolup kıyam ediyorlar. Fakat bir hikmet-i hafiye için ekseriyetle aynı ile değil, belki ayniyet gibi bir misliyetle iade edilirler.

Her ne ise, ne şekil iade edilirlerse edilsinler, beşer haşrinin kolaylığına delâlet etmelerinde ve neşre misaller ve haşre işaretler olmalarında bir beis olmaz.

Demekki, nihayet derecede girift ve karışık olan şu muhtelif ve müştebik çok nevilerin nihayet derecede imtiyaz içinde diriltilmeleri ve hiç sakatlık yapmadan yanlışsız ve karıştırılmıyarak hatasız olarak kemal-i temyiz ile iadeleri, elbette ilmi muhit, kudreti nihayetsiz bir zatın bir hâtem-i hassıdır.

Hem sath-ı arz sahifesinde üçyüzbin -belki daha çok- muhtelif ayrı ayrı kitabları karışık vaziyette iken, lâkin nihayet intizam içinde karıştırılmadan sehivsiz yazılmaları, hem iç içe girift ve sarışık, sarmaşık iken, kusursuz, noksansız bir tarzda son derece intizam ile kaydedilmeleri ve birbirlerine mümtezic ve kaynaşmış iken, ayıbsız, noksansız bir surette nihayet derecede ayrılık ve teşhis ile fasledip yazılmaları; elbette ve ancak herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin anahtarı yanında ve hiçbir şey, onu hiçbir şeyden meşgul etmiyen bir zatın hâs bir sikkesi olabilir.

Ey haşri istib'ad ile inkâr eden adam! Bak nasıl altı hafta zarfında ki ihya-yı arz keyfiyetinde, haşrin yüzbinler numune ve misallerini görüyorsun. Öyle ise, senin bu istib'ad-ı inkârîdeki misalin şöyle bir adama benzer ki; mu'cizekâr bir zatın; suretleri çürümüş, mahvolmuş birçok kitabları bir saat zarfında hafızasından yazdığını, yahutta suretleri bozulmuş, mahvolmuş olan o kitabların benzerlerini yeniden te'lif ettiğini gözü ile gördüğü halde, birisi o adama dese: "Şu kâtib, senin suya düşmüş olan kitabının -ki, kendisi onu te'lif etmiştir- bir anda aynısını hafızasından yazacaktır." O ise: "Hayır, bu olamaz. Nasıl olur, bütün harfleri bozulmuş olan bir kitab, bir anda yeniden yazılsın, mümkün değildir."der, o mu'cizekâr, kadîr ve hafız kâtibi kendi âciz ve cahil nefsi ile kıyas eder.

Veyahut bir zat, kendi saltanatının haşmetini izhar için, bir işaretle dağları yerinden kaldırıp parçaladığı halde, bostan-ı niamına davet etmiş olduğu misafirlerinin yolunu kapayan şu büyük taşı kaldıramaz diyen adam ise, ancak ebleh bir divane olabilir.

Evet, Rububiyetin şu bahardaki büyük azim tasarrufu içinde, gayet yüksek, pek azîm ve çok ince nakışlı bir hâtemi vardır. O da şudur: İntizam-ı mutlak içinde bir itkan-ı mutlak var. O da bir cûd-u mutlak içinde, o da vüs'at-ı mutlaka içinde, o da mutlak bir sür'at içerisinde, o da son derece bir suhulet-i mutlaka içinde, bu da mutlak iştibâkle beraber bir imtiyaz-ı mutlak içindedir. İşte bu hâtem ise, ancak öyle bir zata hâstır ki, bir fiili diğer bir fiiline mani' olmayan ve hiçbir şey ondan kaybolup gizlenemeyen ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen bir Zat-ı Zülcelal’dir (C.C.).

Evet bahar mevsiminde zemin yüzünde gayet kerimane, basirane, hakimane bir faaliyet ve bir hârika sanat müşahede ediyoruz. Ve bu iki hal ise, bir anda her yerde ve bütün fertlerde tekbir tarz ile görünen cud-u mutlak içinde mümtaz bir itkan ve sür'at-ı mutlaka içindeki mükemmel bir intizam, muntazam hârikaların ibrazıyla, vüsat-ı mutlka içinde bir suhulet-i mutlakada hârika bir san'at görmekteyiz. İşte bu faaliyet-i hârika ise, ancak öyle birisinin hâtemi olabilir ki; hiçbir mekânda olmadığı halde, kudret ve ilmiyle her bir mekânda hazır ve nazır olan ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen ve hiçbir şeyden istianeye ihtiyacı olmayan bir zattır (C.C)

7. Lem'a[]

Bak nasılki Ehad-i Samed'in hâtemi sahife-i arz üstünde müşahede edildiği gibi, aktar-ı semavat ve arz üzerinde de aynı hatem görünmektedir. Öyle de mecmu-u âlem üstünde dahi tevhidin hâtemi, onun büyüklüğü nisbetinde olan vazıh nakşıyla görünüyor. Çünkü bu âlem, muhteşem bir kasır, muntazam bir fabrika, mükemmel bir şehir gibidir. Eczaları; o şehir, fabrika ve sarayın ecza ve efradları gibi, aralarında hikmetli bir muarefe, muavenet ve ikramlı, kerimane bir cevablaşma vardır. Çünkü bakıyoruz ki; şu âlemin eczaları birbirlerinin muavenetine uzun ve eğri büğrü yollarda ve umulmadık bir vakitte, tam ihtiyaç zamanında inhirafsız ve muntazam bir şekilde sür'atle koşuşuyorlar.

Evet dikkatle bakarsan; mevcudat-ı âlem, birbirlerinin ihtiyaçlarına muavenet elini uzatmış olduklarını ve teavün içinde yekdiğerinin suallerine, yani gayrilerinin isteklerine lisan-ı hal ile "Lebbeyk, lebbeyk" sadalarıyla mukabele edip cevaplaştıklarını ve yekdiğerlerinin ellerini tutup, elele verip, intizamkârane sa'y edip çalıştıklarını ve bir gayeye müteveccihen başbaşa verip zîhayatlara hizmet ettiklerini ve omuz omuza verip bir Müdebbir-i Hakîm'e itaat ettiklerini göreceksin.

Gel, şimdi teavün düsturuna bak! Güneş ve Kamer'den, gece ve gündüzden, kış ve yazdan, ta nebatatın hazine-i rahmetten erzakı alarak yüklenip, hayvanatın imdadına koşmalarına kadar, sonra hayvanatın da meselâ bal arısı ve ipekböceği gibi Rahman'ın hazinesinden balı ve ipeği alıp, insanlara ulaştırdıkları hizmetlerine kadar, sonra gıda zerrelerinin gıdaca muhtelif-ül cins olan meyvelerin imdadına ve yemek maddelerinin kemal-i intizam ve inayet ve hikmetle beden hüceyratının yardımına koşmalarına kadar; bütün bunlar nasıl güzel cereyan ediyor, gör! İşte bu eşyanın, hususan camidlerin inayetli" mükemmel, hikmetli, muntazam teavüne mazhariyetleri ise, elbette vazıh bir delil, satı' bir bürhandır ki; bunlar Hakîm bir Mürebbi'nin hizmetçileridirler, Kerim bir Müdebbir'in ameleleridirler. Onun emriyle, onun izni ve kuvveti ve hikmeti ile hareket ediyorlar.

8. Lem'a[]

Bak! Kâinatın eczaları arasındaki rızka muhtaç olan mürteziklere; tek tek her birisinin hacetinin miktarına göre, bir tarz-ı münasibde tevzi' edilmekte olan rızk keyfiyetinde müşahede edilen şudur ki; şu rızk-ı umumî, bir geniş rahmet-i vasia içindedir. O da, sevdirilme ve tanıttırılmayı tazammun etmektedir. Ve bu inayet-i tamme içindeki rahmet-i vasia, taltif ve ikramı içine almıştır. Ve şu muntazam hikmet-i amme içinde görünen inayet ise, ilim ve şuuru mutazammındır. Hem bu meşhud hikmet dahi, göz önünde olan bir intizam içindedir. Ve şu intizam ise, bu görünen müsahhariyet içindedir. Şu müsahhariyet ise, teânuk ile tecavübün zımnındadır. O da, şu meşhud tesanüd ile teavün içindedir.

İşte şu hal ve bu keyfiyet ise, ancak her şeyin Rabbi ve her şeyin mürebbisi ve her şeyin müdebbirine hâs bir hatem ve Şems, Kamer ve nücûm emrine müsahhar olan; Ve

اَلَّذِى اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ

اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

nin sahibine mahsus bir sikke olabilir.

9. Lem'a[]

Nasılki cüz'iyat, arz ve âlem üzerinde hatem-i ehadiyeti gördün. Şimdi muhit unsurlara ve dağınık nevilere bak! Yine o hatemi göreceksin. Evet meselâ nasılki bir tarlaya bir tohumu eken bir kimse, o tarla, tohumu ekenin taht-ı tasarrufunda olduğuna ve o ekilen tohum da o tarlaya tasarruf edenin olduğuna delâlet edip; o buna, bu da ona şehadet eder. Aynen öyle de: şu mezraa-i masnuat olan unsurların külliyetleri içindeki vâhidiyet ve besatetleri lisanıyla; ve keza bir ilim ve hikmetin tayin ettiği tarz ve suret ile ihataları diliyle; Hem şu kudret mu'cizelerinin semereleri olan ve hikmet kelimeleri olan mahlukatın, şahsiyetçe birbirinin misli iken, umum yeryüzüne hikmetli intişarları lisanıyla; ve efradca birbirine müşabih oldukları halde, acib bir hikmet altında dağılarak birbirinden uzak etraflarda tavattunları lisanıyla şehadet ederler ki: muhit ve muhat, tarla ve tohum; birtek Sâniin kabza-i tasarrufundadır. İşte herbir unsur ve herbir nev' yekdiğerine, hem herbirisi hepsine şâhidlik yapıp derler ki: "Siz kimin malı iseniz, ben de onun malıyım." Demek herbir çiçek ve herbir meyve ve umum hayvanlar ve hayvancıklar, nâtık birer sikke, konuşan birer hâtem, söyleyen birer turra olarak meallerindeki hikmetin, intizamlarındaki halin lisanıyla derler ki: "Bu mekân kimin mülkü ise, ben de onun mülküyüm. Kimin sun'u ise, ben de onun san'atıyım. Kimin mektubu ise, ben de onun harfiyim. Ve kimin nesci ise ben de onun nakşıyım ve hakeza!..

Evet nasılki en edna bir mahluka hakiki tasarruf etmek ve en zaif bir mevcuda gerçek manada rububiyet yapmak, elbette bütün anasır kabza-i tasarrufunda bulunan kim ise, ona mahsustur. Öyle de hangi unsur olursa olsun, onun tedbir ve tedviri, ancak ve ancak bütün hayvanat ve nebatatı kabza-i Rububiyetine alıp tedbir ve terbiye eden bir zata mahsus olabilir. Bu ise öyle bir hatem-i tevhiddir ki; gözünde perde, kalbinde pas olmayan kimse görür, gösterir.

Ey nefsi firavunlaşan! Kendini tecrübe et! Kâinattan herhangi bir şeye (icad cihetinde) mâlik olabilecek misin?! Kella!.. öyle ise cüz'î olan ferdleri dinle, kulak ver, bak ne diyorlar? İşte bak herbirisi misliyet lisanıyla derler ki: Bir nev'in tamamına mâlik olabilen, bana da mâlikiyet dava edebilir. Yoksa yok. Sonra bir nev'e git. Bak göreceksin, herbir nev' yeryüzüne intişarları lisanıyla derler ki: "Küre-i arzın içine ve dışına mâlik olan bir kimse, bana da mâlikyet dava edebilir, yoksa yok. Sonra küre-i arza git, göreceksinki, kendisi ve kardeşi sema arasındaki tesanüd lisanıyla diyor: "Bütün kâinata mâlik olabilen birisi, bana temellük davasını yapabilir. Yoksa, yok."

10. Lem'a[]

Hayat, zîhayat ve ihya üstüne basılan ve cüz' ve cüz'î, küll ve külliye ve âlemin hey'et-i mecmuasına darbedilen tevhid mühürlerinden bazılarına yaptığımız işaretleri gördü isen; Şimdi enva' ve külliyat üzerine vurulan sayısız vahdaniyet sikkelerinden yalnız şu bir taneye bak, gör!

Evet, tedbirin ittihadından, terbiyenin vahdetinden gelen suhulet sebebiyle, birtek meyve ile, kocaman semeredar bir ağacın, külfetçe kolaylığı müsavi oluyor. Çünki merkezin ittihadıyla ve kanunun vahdetiyle ve terbiyenin bir yerden ve bir elden sudûruyla masraf, meşakkat ve külfet o derece hafifleşir ve öyle kolaylaşır ki; böyle tek elden ve birlikten sudur edecek birtek meyveyi icad etmek ile, meyveleri sayısız kocaman bir ağacı icad etmek arasında külfetçe bir fark olmaz. Fakat eğer bu iş kesrete bırakılırsa, o vakit kesret ve şirket ve ayrı ayrı merkezler, birtek meyvenin terbiyesi için, çeşitli terbiye cihazlarının kemiyetleri cihetinden bütün semeratıyla birlikte tamam bir ağacın terbiyesine lâzım olan herşeye muhtaç olurlar. Yalnız belki keyfiyet cihetinde bir fark olabilir.

Evet, nasılki büyük bir ordunun bütün techizat-ı askeriyesine lâzım olan bütün herşeyi yapan umum fabrikalar, makineler, bir tek nefer için dahi aynen lâzımdırlar. Ancak keyfiyette fark olur. Hem nasılki, bin veya binler nüsha bir kitabı tab'etmek için matbaaya verilen ücretin aynısı, o kitabın tek bir nüshanın tab'ına dahi gider. Belki bazan bin nüshanın ücreti, bir nüshanın ücretinden daha az olabilir. Çünki dizgi ve tertib külfeti bire, bine birdir. Lâkin eğer bu bin nüsha kitabı bir tek matbaada tab'ını yapmayıp, her bir nüsha için ayrı ayrı matbaalara başvursan, binler ücret vermeğe muztar kalırsın.

Elhasıl: Eğer sen gayr-ı mahdud kesreti bir Vahide isnad etmez sen ki, o halde bir tek şeyi bütün herşeye isnad etmeye muztar olduğun için bütün eşyaya lâzım ne ise, o şeye dahi lâzım olduğundan, efrad adedince külfetler ziyadeleşecektir. Demek ruy-i zeminde münteşir olan her bir nev'de müşahede edilen şu hârika suhulet, kolaylık, ancak vahdet ve tevhidin yüsründendir. (Yani kolaylığa sebebiyet vermelerindendir.)

11. Lem'a[]

Nasılki bir nev'in umum ferdlerinin ve bir cinsin yekûn nev'lerinin a'za-yı esasiyede birbirlerine tevafukları ve teşabühleriyle; bunları yazan kalemin vahdetine ve sikkenin ittihadına delâlet ederler. Ve bu da, bu mütevafık ve müteşabih olan mahlukat, ancak birinin sun'u olduğuna şehadet ederler. Aynen öyle de: şu meşhud sühulet-i mutlaka ve hiffet-i külfet dahi; her şeyin tek bir Sani'-i Vâhid'in eserleri olduğunu vücub derecesinde istilzam ederler. Yoksa eğer bu eserler kesrete havale edilirse; o zaman imtina' derecesine çıkan bir suubet içinde uzayıp giden bütün bu enva', ademe gideceklerdi.

Evet nasılki Cenab-ı Hak hakkında şerik-i zatî mümteni'dir. Yoksa âlem intizamdan huruç edip fesada gidecekti. Kezalik, onun ef’alinde dahi başkaların şerik olması mümteni'dir. Yoksa âlem, ademde kalıp vücuda gelmeyecekti.

12. Lem'a[]

Bak nasıl hayat, Cenab-ı Hakk'ın ehadiyetine bir bürhandır. Mevt dahi sermediyet ve bekasına delildir. Evet nasıl cereyan edip akan bir nehrin, güneşe karşı parlayan katrelerinin ve dalgalı bir denizin üstünde parıldayan kabarcıklarının ve yeryüzünde tazelenen şeffaf şeylerin zuhurları, o güneşin timsallerini ve ziyalarını göstermeleriyle güneşin vücuduna şehadet ettikleri gibi; o katreler, kabarcıklar ve şeffafâtın güruhları, ufulleri, fenaları ve ölümleriyle beraber, arkalarından gelen emsallerinin üstündeki ziya tecellisinin istimrarı ve yine onların arkalarından gelen bütün seyyar kafilelerin üstündeki timsallerin cilveleri devam etmesiyle; güneşin tecelliyatı içindeki bekasına ve celevatı içindeki ziyasının devamına şehadetler ederler. Hem bütün bu katreler, kabarcıklar ve şeffaflardaki güneşin timsalleri ve şu'leleri de, tek bir güneşin eserleri olduğuna delâlet ediyorlar. Evet bunlar kendi varlıklarıyla güneşin varlığını ve esbab-ı zâhiriyeleri ile inidama gidip birlikte ölümleriyle, güneşin vahdet ve bekasını izhar ediyorlar.

Aynen öyle de: şu mevcudat, vücudlarıyla Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna şehadet ettikleri gibi, kendileri hem arkalarından gelen emsalleri ve zahirî esbablarıyla beraber zeval bulmalarıyla, Zat-ı Vâcib-ül Vücud'un ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine şehadet ederler.

Evet, asırların, gece ve gündüzün ihtilâfı ve mevsimlerin tehavvülü ve asırların tebeddülü zamanında şu güzel masnuatın tazelenmek ve latif mevcudatın tebeddülü, hem bunların gurublarıyla beraber arkalarından gelen emsallerinin tulu'ları; ve batmalarıyla birlikte akiblerinde benzerlerinin zuhurları vardır. Bu ise yüksek, sermedi, daim-üt tecelli bir cemal sahibinin vücuduna, birliğine ve bekasına gayet kat'î ve şübhesiz bir surette şehadet ederler. Hem senevi ve asri inkılablar içerisinde esbab-ı süfliyenin müsebbebleriyle beraber zevale gitmesi ve hemen arkalarından tekrar o giden müsebbebler esbablarıyla birlikte iade edilmesi; elbette gayet kat'î şehadet ederler ki; sebepler dahi müsebbebler gibi âcizdirler ve yapılıyorlar. Fakat ince, dakik bir hikmet için, sebeb ile müsebbeb arasında bir mukarenet verilmiş.

Belkide bu seyyal, latif masnuat ve şu cevval, cemil mevcudat; bütün esması kudsiye ve cemile olan celal ve cemal sahibi bir Zat-ı Ehad'in tazelenen sanatları ve mütehavvil nakışları, müteharrik ayineleri, müteakib sikkeleri ve mütebeddil hatemleri olduğuna gayet kat'î delâlet ederler.

13. Lem'a[]

Bak zerrelerden seyyarelere kadar ve nefislerden şemslere kadar, herşey zatındaki acz lisanıyla Halikının vücub-u vücuduna delâlet eder. Hem dahi her şey, acziyle beraber nizamat-ı umumiyeye tevfik-i hareket ederek, omuzuna aldığı ve yüklendiği acib vazifeler diliyle de, Halikının vahdetine şehadet eder. Demek herşeyde onun vücub ve vahdetine iki şahid var olduğu gibi, her zîhayatta da onun Ehad ve Samed olduğuna iki âyet vardır.

Ben Kur'an-ı Hakîm'in feyziyle kat'iyyen anlamışım ki: Kâinatın eczasından herbir cüz', Zat-ı Vâcib-i Vâhid, Ehad ve Samed'e takriben ellibeş lisanla şehadet ederler. Ve bu şehadetleri "Katre" namındaki Arabî bir risalede zikretmişim. Eğer istersen ona müracaat et.

14. Lem'a[]

Bil ki, şu mevcudat nasılki Zat-ı Mukaddes'in vücub-u vücuduna ve vehdetine şehadet ettikleri gibi; Onun celal, cemal ve kemalinin bütün evsafına da şehadet ederler. Hem onun kemal-i zatına da; ve hem onun ne ef’alinde, ne esmasında, ne sıfatında, ne şuûnunda bir naks ve kusuru olmadığına da şehadet ederler.

Çünkü bir eserdeki kemal, fiilin kemaline bilmüşahede delâlet eder. Fiilin kemali ise, bilbedahe ismin kemaline; ismin kemali dahi bizzarure sıfatın kemaline; ve sıfatın kemali dahi bir hads-i yakînî ile şe'nin kemaline; şe'nin kemali ise bihakk-ıl yakîn zatın kemaline delâlet ederler.

Evet nasılki, kusursuz bir sarayın, nukûş ve tezyinatının mükemmeliyeti, o sarayın süslü tezyinatı altında müteharrik ve nakışlarının tahtında müstetir olan sani' ve mühendisinin mükemmeliyet-i ef’alini apaçık sana gösterir. Ve şu ef’alin mükemmeliyeti ise, sana sarahaten usta ve mühendis olan zatın esmasının mükemmeliyetini gösterir. Yani; "Şu sarayın ustası mahir bir san'atkârdır, bilgisi derin bir mühendistir ve hakîm bir nakkaştır ve hakeza..." Ve onun esmasının mükemmeliyeti ise, gayet fasih bir şekilde sana müsemmanın sıfatının mükemmeliyetini bildirir. (Yani o usta hendese, san'at, ilim ve hikmetle mücehhezdir.) Ve onun sıfatının mükemmeliyeti ise, o zatın zatî şuûnunun mükemmeliyetine şehadet eder. (Yani çok güzel bir istidadı ve üstün bir kabiliyeti vardır gibi...) Ve. şuûnun mükemmeliyeti ise, o nakkaş olan zatın makamına münasib ve ona lâyık bir şekilde mükemmeliyetini ve kemalâtını izhar ve ilân eder.

Aynen onun gibi; kâinattaki şu kusursuz, noksansız göz önündeki eserlerde olan mükemmeliyet dahi, hadsî bir müşahede ile, arkalarında müstetir olan ef’alinin mükemmeliyetine şehadet ederler. Ve şu meşhud gibi olan ef’alin mükemmeliyetleri ise, şu fiillerin faili olan zatın esmasının kemalatına bilbedahe şehadet eder. Ve o kemal-i esma ise, bizzarure kemal-i sıfata şehadet eder. Çünki esma, sıfatların nisbetlerinden neş'et ederler. Ve kemal-i sıfat dahi kudsî sıfatların mebadileri olan şuûn-u zatiye üzerinden bilyakîn perdeyi kaldırıyor. Ve şuûnun kemali ise, Cenab-ı Zat-ı Mukaddes'e, ona lâyık bir surette bihakkılyakîn şehadet eder. Belki kâinattaki bütün cemal ve kemallerin mecmuu, ancak ve ancak Cenab-ı Zülcelal vel Kemal'in aziz olan kemaline, celil olan celaline nisbeten ondan gelmiş zaif bir gölgedir. Âmenna.

Önceki Risale: Takdimler, Mukaddeme, Tenbih, İhtar, İtizarMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Reşhalar: Sonraki Risale

  1. Merhum Ceylan Çalışkan'ın elyazısı Arabî Mesnevî'de şu üstteki tavsif vardır. (Mütercim)
  2. Gerek Yirmiikinci Söz ve gerek Nur'un İlk Kapısı’nın Ondördüncü Dersi, bu Lem'aları en haşmetli bir surette beyan, izah ve şerhettikleri halde, buradaki tercümesi ise. Arabî metninin aynısını muhafaza etmek niyetiyle yazıldı. (Mütercim)
Advertisement