Yenişehir Wiki
Advertisement

Önceki Risale: Habbenin Zeylinin ZeyliMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Zehrenin Zeyli: Sonraki Risale

Kur'an-ı Hakîm'in Gülistanından Bir Zehre[]

(Bir çiçek)

Dünyadaki her zîhayat, birer vazifedar asker gibidir ki, ancak Padişah-ı Zülcelal'in hesabıyla ve ismiyle işlerler. Demek her kim kendini malik zu'mederse o helak olmuştur.

Evet kâinatta şu göz önündeki nizam ve mizan ise, hem kitab-ı mübin ve hem de kitab-ı kâinattan, Cenab-ı Rahman'ın derlediği iki kabzaya iki unvandırlar. Amma Kur'an, o her iki kitabın ve bu her iki kabzanın tercümanı ve fezlekesidir.

Said-i Nursî

İtizar[]

Bir hatırlatma ve bir i'tizardır

Merhum Abdülmecid Efendi'nin tercümesi olan Türkçe Mesnevî'de, Arabî 'Zehre Risalesi' yerine, Onyedinci Lem'a olan Notalar Risalesi olduğu gibi konulmuş. Halbuki o Notalar ise, Zehre Risalesi'nden başka, diğer risalelerden de muhtelif bazı parçalar alınmış olduğuna, Notaların başındaki Mukaddeme'de Hazret-i Üstad tarafından beyan buyurulmuştur. Hem 'Zehre'nin, Notalara geçen yirmibeş i'lemlerinden yalnız onyedisidir. Geri kalan sekiz tane i'lemler, Molla Abdülmecid tarafından tercüme edilmediği gibi, Notalarda da yoktur. Hem de Zehre'nin, Notalardaki i'lemleri Arabî Zehre Risalesinin sırasına göre değildir. Meselâ en sonundaki i'lemler, Notaların baş kısmında dercedilmişlerdir.

Hulasa: Zehre Risalesi'yle Onyedinci Lem'a olan Notalar, muhteva, şekil ve terkibce ayrı ayrı şeylerdir. Şu halde, bu fakir, Zehre'yi Zehre olarak muhafaza etmek için Hazret-i Üstad tarafından tercüme edilip Notalar ismini alan Zehre'ye ait i'lemlerini arabî aslında bulunan çok cüz'î bazı ziyadeliklerden başka, teberrüken olduğu gibi alarak, tercüme edilmemişlerini de tercüme ederek, Zehre'deki i'lemlerin sırasına göre dercedip ve başlarında yazılı (Birinci Nota, İkinci Nota...) olarak değil; belki.(İ'lem, İ'lem...) diye aynen yazmayı daha muvafık buldum. ([1])

Mütercim

İlem 11: Zıll ile aslı iltibas etmek[]

Ey câhil ve mağrur nefsim bil ki: Her bir makamın, her bir mertebenin bir gölgesi, belki üstüste müretteb çok gölgeleri bulunabilir. (Şu halde zıll ile aslı birbiriyle iltibas etmemek gerektir. Çünkü) zıll nerede, asıl nerede?

Evet acaba bir adam, bir padişahın serir-i saltanatının aksini kendi altındaki su içinde görse veyahut rüyasında kendini bir padişahın tahtına oturmuş görse, kendini padişah veya padişahla müsavi zannetmesi..veyahut kendi su havzı içinde yıldızları müşahede etmekle, kendini yıldızlar arasında veya daha fevkinde seyran eden zatlar gibi zannetmesi hiç lâyık olur mu?

İşte aynen bu temsiller gibi, seyr-i melekûtîde ilmini ve aklını beraber götüren adam, gururdan gelen büyük bir tehlike ile karşı karşıyadır. Zira onun ilmi; bir mertebe-i asliye sahibinin makamına terettüb eden çok gölgelerden birisi geçmesiyle, ondan bir zıll alması sebebiyle, kendini o asıl mertebenin sahibiyle mukayese etmesi tehlikesi vardır. Hem böylesi bir adam, ucbdan gelen gayet büyük bir hatanın da eşiğindedir. Çünkü kendisine verilen nimete karşı küfran ederek اِنَّمَا اُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ diyecek, (yani nefsine isnad ettiği o hal ve o şey, kendisi için bir fitne olduğu halde, ben kendi ilim ve iktidarımla buldum ve kazandım diyecektir.)

İlem 12: Ayetlerin sonlarındaki fezlekeler[]

Ey kardeş bil ki; âyât-ı Kur'aniye'nin âhirlerinde bulunan fezlekeler, yalnız bulunduğu o âyete bakmıyor. Belki bütün âyetlerin birbirine tesanüdü ve birbirini mülahaza ettirmeleri ve birbirine bakmaları sebebiyle; o kıssanın mecmuuna, belki surenin tamamına, belki mecmu-u Kur' an'a nazar etmektedir.

Öyle ise, o fezlekedeki hakikati yalnız bulunduğu o âyetin mealinin mizanıyla tartma. Hem onun azametini yalnız o fezlekenin zikrine mehd-i mahal olmuş olan bir hükm-ü cüz'î üzerine yükleme. Yoksa hakkını bahsedip noksanlaştırırsın.

Meselâ ferman etmiş:

وَ كَذلكَ نُفَصِّلُ الآيَات .. وَ لَقَدْ صَرَّفنَا في هذَا القرآنَ .. وَ لَقَد ضَرَبنَا للنَاسِ في هذَا القرآنَ من كلِّ مَثَل .. وَ انّ الله عَزيزٌ حَكيم .. وَ انَّ الله عَليمٌ قَديرٌ

ve hem لعَلّكم تَذَكَّرون ve لعلَكم تتقونَ ve daha bunlara benzer âyetlerin ekser âyât-ı Tenziliye ile beraber ekser âyât-ı tekviniyeye de, hem de ekser ahval-i beşeriyeye bakar gözleri vardır.

Demek, âyâtın sonları onlarla mühürlenen hem o âyetler, onlarla te'yid edilen Kur'anın şu gibi hatimeleri ise, muhatabın başını dağınık olan cüz'-ü müşettetten kaldırıp, küll-ü basite ve cüz'-ü mufassaldan, küll-ü mücmele baktırıyor. Hem onun nazarını maksad-ı a'lâ olan hatimedeki fezleke-i esmaya tevcih ettiriyor., ve daha bunlar gibi esrar-ı belagatın yüksek düsturlarına nazarı çeviriyorlar.

İlem 13: Şeytanın bazı hileleri[]

([2]) Ey kalbim bil ki, şeytan bazan gayr-ı mahdud ni'metlerin nihayetsizliğini göstermekle seni mugalataya düşürmek ister ki; sana in'am olunan nimetlerin kıymetini senin nazarından düşürtsün. İşte sen o zaman kendi ihtiyaçlarına ve nefsine ve aczine ve nimetin hikmetine ve nimet içindeki kasdî in'ama nazar et. Hem onunla tecelli-i kudretin tenâhisizliğine ve ilim ve iradesinin hududsuzluğuna, hem de kendi vücudunun netice ve gayeleri, o vücudun esma-i hüsnaya malik olan sahib-i hakikîsine ait olmasına bak!..

Ve keza, bazan şeytan-ı müvesvis, senin enaniyetinden istimdad edip nefsinin firavuniyetine dayanarak; hayvanatın küçüklüklerini ve haşaratın ehemmiyetsizlik ve hasisliklerini irae etmek suretiyle gözünün önüne koyarak, "Bunların seri-üz zeval olan hilkatlerinde ne gibi bir fayda vardır?" diyerek seni başka bir mugalataya yuvarlandırmak ister. Yani ki gaye-i hayattan maksud-u aslî, yalnız bu dünya hayatı olduğunu ve hayatın kıymet ve ehemmiyeti ise, yalnız buradaki yaşamaktan ibaret olduğunu telkinden sonra; hayvanat ve haşaratın abesiyetlerini telkin eylemeye çalışır. Tâ ki onların hayatlarında müşahede edilen şu üç hakikat-ı vasia ki, "Rahmet, nimet ve itkan-ı san'at" tır. Kıymet ve ehemmiyetini gözünden ıskat ettirip, tatil ile sanii sana unuttursun.

İşte o zaman sen dahi, -eğer hayvanata ve onların zahirdeki ehemmiyetsizliklerine nazar etmekte isen- şu görünen semavatı bütün yıldızlarıyla ve arzı, umum hayvanatıyla beraber göstererek mukabele et! Amma eğer sen, sen isen...

Yok eğer sen kendinden çok küçük olan hayvan ve haşarata bakmakta isen, o zaman sen ey hüceyre-i kübra! Kendi cesedindeki hüceyratın garaib-i hayatına ve bu dünya hayatında bulundukça vücudunda deveran eden kanının içindeki küreyvat-ı hamra ve beyzanın vazifelerine ve kalbini tavaf edip dönen kendi letaifinin rekakat ve inceliklerine bak, şeytanı sustur.

İlem 18: İnsanın vazife-i asliyesi ubudiyettir[]

Ey müslümanları dünyaya davet eden gafil! Bil ki; hata ediyorsun!.. Evet ey gafil, zannediyor musun ki, insandan bizzat istenen şey, yalnız dünyanın imareti; ve sanayiin ihtiraı; ve rızkı tahsil; ve saire gibi dünyaya ait şeylerdir. Halbuki, emr-i kâf ve nun mabeyninde olan sahib-ül mülk, ins ve cinni kendisine ibadet etmek için yarattığına; ve insan ve hayvanın rızkını kendisi taahhüd ettiğine dair olan fermanına; hem de vücud ve kevn ve vaki'de olan herşey ve fıtrat-ı insaniye teçhizatının dahi tasdik ettiği olan şu âyetlerine bak:

وَما خَلقتُ الجنَّ والانسَ إلاّ لِيَعْبـُدونَ

وَكأيّن مِن دآبَةٍ لاتَحمِلُ رِزقها الله يَرْزُقُهَا وإيَاكُم

Yahut acaba zu'm ediyor musun ki; seni sun'-u Hâlıkanesiyle yapan ve her zaman vücudunun tazelenmesiyle daima seni ve sende değişmekte olan zerrat-ı vücudunu san'at içinde halkeden bir zat, onun nizam-ı mülkü içinde senin yaptığın tasniatına veya kendi tasarrufatı içindeki faaliyetinde senin tavassutuna muhtaç olsun?!.

Evet, beşerin eliyle yapılan bütün masnuat, bir tek ağacın, yahut tek bir arının hilkatına veyahut bir tek gözün veya bir lisanın san'atına müsavi gelmediğini görmüyor musun?

İlem 19: Sani' herşeyi görür ve bilir[]

Bil ey gafil! Muhalatın en uzağı budur ki; seni halkeden Hâlık senin hayat ve yaşamaklığın için lâzım olan şeylerin halkedilip hazırlanarak sana geldiğini veyahut içinde değişmekte olduğun içtimaî ahval ve dünyevî etvarlarını bilmesin, görmesin, anlamasın hâşâ ve kellâ!

Evet sen hangi itikad ve hangi fikirde olursan ol. ister muattıl ve maddiyyun dahi ol, nutfe ve yumurtada, habbe ve çekirdekte bizzarure ve bilmüşahede bir faaliyet ve hallakiyet ve san'at ve tasarrufu görmektesin. İşte acaba senin aklınca mümkün olur mu ki; çekirdeğin içinde cereyan eden ve o çekirdeğin âlem-i nev'îsiyle olan münasebatına ve onlardan istifade edenlere bakan şu basîrane, hakimane tasarruf ile mutasarrıf olan bir zat, ağaçlar âlemine ve onların ahvaline ve sair âlemler ile olan irtibatlarına ilim ve ıttılaı olmasın!..

Hem kuru ve basit bir habbenin sandukçasının kapısını açarak, ona hayatdar, hârika bir sünbül veren bir Fâlik-ül Habbi Ven-Neva, o tohum ve habbeyi eken ve ondan mahsulât ve hasat alan ve o habbenin âlem-i hayvanat ve muhitleriyle olan cihet-i irtibatını, hem o âlemde cereyan eden işleri görmesin, müşahede etmesin? Hâşâ!

Hem acaba sence ihtimal varmı ki, bir zat; yumurtayı kuş âlemine lâyık ve muvafık bir şekilde alât ve edevat ile mücehhez bir civciv olarak tasvir etsin de, âlem-i tuyurun ahvaline ve onların komşuları olan sair enva'ların etvarına basîr olmasın?!.

Hem senin zu'm-u bâtılınca bir cevazı olur mu ki, nutfe denilen bir suyu alaka.. ve alakayı mudga.. ve mudgayı izam olarak, yani, kemikler ve kemik iskeletini et ile sıvayarak halkeden sonra onu zîhayat bir mahluk olarak inşa eden bir Hâlık.,hem de ondan bir Alim-i Basir ve Hakîm'in eser-i san'atı telemmu' eder bir surette -ki onun ilim ve rü'yet ve hikmetinin gayesi fevkinde bir gayenin olması muhaldir- tasvir eden bir Musavvir; hem o nutfe denilen bir sudan çıkan o insanı çok enva' ve âlemlerde tasarruf eder bir şekilde cihazlandıran bir mücehhiz, bütün bunları halkedip, san'atkârane icad etsin, fakat o Hallak-ı Alim, insanın âlemini ve o âlemin ahval ve şuunatını ve nev'-i insanın başında cereyan eden işleri müşahede etmesin. Hem insanın geçirmiş olduğu devirleri ve insanın cisim, havas, ruh, akıl ve hayaliyle ve daha bunlar gibi cevher-i insaniyette tevdi edilen bir çok âlemlerin dürbünleri ve hakaikın mirsadları ile cevelan ettiği âlemleri bilmesin, görmesin, hâşâ ve kellâ!

Evet ey gafil, zanneder misin ki; senin ihtiyacına muvafık olarak san'atkârane yapılmış bir narı bir dal asasıyla veya senin için pişirilmiş, hazırlanmış bir kavunu ince bir hayt ile çıkarıp sana uzattıran ve eline veren bir zatın müdahalesinden hür ve me'munsun!..

Evet kavunun Saniini, kavunu yiyenden gafil zannetmek, ancak senin katı gafletinin eseri olabilir. Hem yine senin körlüğünden olabilir ki, o Sani-i Alim, nar meyvesini yiyenlerin ve onun tazelik ve yeşilliğiyle tefekküh edenlerin ne yaptıklarını ve lisan-ı hal ile,

سُبْحَانَ مَنْ صَوَّرَنِى فَاَحْسَنَ صُورَتِى

söyleyen nar ve kavunun san'atında hayrete düşenleri ve

فَتَبَارَكَ اللَّهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

deyip bunların letafetinde tefekkür edenleri ve gayet yüksek ses ile

اَلاَ يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَ هُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

diye nida eden onun ittikanlı süslü olan intizamında hayretkârane teemmül edenleri görmez, bilmez, kör bir kuvvet tevehhüm etmişsin.

Elâ ey câhil-i gafil! Zannediyor musun ki, şu semerat ve meyveleri bizim hususî hâcâtımıza lâyık bir surette hazırlayıp gönderen zat, bizleri görmesin, bilmesin?. Veyahut ellerimizin arasında ve evlerimiz ve diyarımız içinde bizim menfaatimiz, için bizlere behimî olan en'am ve sair hayvanatı serpip saçan ve bize müsahhar eden bir zat, bizi müşahede etmesin ve nazarı altında bulundurmasın, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!

İlem 20: Nimetin umumiyeti ve hususiyeti[]

Bil ey kendi nefsine ve esbaba ve dünyaya itimad edip (bel bağlayan gafil!) Sen bu hal ile nasıl bir halde olduğunu biliyor musun? Evet sen bu vaziyetinle gündüzü güneşiyle beraber terkedip; gecede kendi yıldızcığına ve küçücük telemmuuna itimad eden bir yıldız böceği gibi oluyorsun. Hem senin meselin şöyle bir askere benzer ki; O asker tasavvur eder ki, onun padişahı kendi ihsan ve infakını, herkese, hattâ edna bir nefer ve bir hayvana kadar da serbest edip umumîleştirmiştir. Sonra da o nefer, kendi içinden der ki: "Şu halde ben nerede? Padişahın gayr-ı mütenahî nimetlerine mazharların arasında nazar-ı hassı ve inayet-i hususiyesi nerede? Halbuki benim kalbim, bir habib ve bir şefikin hususî olarak benim hissiyatıma imdad etmesine ve bana sahiblik etmesine muhtaçtır." diye, karara vardıktan sonra; "Öyle ise en iyisi ben padişahtan ayrı ve diğer bir sahib ve bir merci bulmalıyım" der.. Ve tutar, nizam-ı askerî haricinde bir rabıta ve muamelat taharri etmeye başlar. Ve böylece tâ âsi bir serkeş oluncaya kadar gittikten sonra, bir fâsık-ı mahrum gibi tardedilip hapsedilir.

Ona denilir ki: "Ey miskin-i bîçare! Bilmez misin ki, padişahın hazinesi hem senin hacetlerine, hem de sair bütün efradların ihtiyaçlarına kâfidir. Halbuki senin elindekiler, hem Rab ittihaz ettiğin esbabın ellerindekiler ise, senin en edna bir hacetine de kâfi gelmezler. Sen ise hadsiz düşman ve nihayetsiz emeller mabeyninde kalmışsın.

Hem bilmez misin ki, padişahın kanunu maddiyattan mücerred olduğundan; bir nefere teveccühünde diğer bir nefer onu meşgul edemez bir keyfiyettedir. Hattâ belki hangi nefer olursa olsun ve nerede bulunursa bulunsun, o kanun ona bitamamiha müteveccih olmaktadır. Eğer faraza silk-i askerî de yalnız bir sen olsa idin, yine muamele tefavüt etmeyecekti. Demek padişah, kendi kanununun dürbünüyle âdeta daimî olarak hassaten sana bakmakta, hem kendi kanununun mütemessil ve mültezimleri gözleriyle seni her zaman görmektedir. Hususan eğer o padişah, kendi kanun-u mücerredi gibi, maddî olmazsa... Binaenaleyh, padişah, bir tarfet-ül ayn dahi senden gafil kalmıyor. Öyle ise, ihsan-ı umumîsi içinde sana karşı hususî bir nazarı vardır. Bunun delili ise, bizatihi senin hacetlerine hâs olarak tam mutabık gelen veyahut keyfiyetleriyle sana tahassus eden ihsanıdır.

Bu sırrın anahtarı ise; güneşin muhit olan ziyasının ortasında -hattâ ziyaya temas eden bütün zerrelerin de içinde- aynı güneşin parlaması misillü; nihayetsiz vüs'at-i vâhidiyet içinde parlayan Ehadiyettir ki, hadsiz çeşitli eşyanın iştibâkinden neş'et eden zahirî müşevveşiyet içinde parlayan nizam-ı tam gibi...

Velhasıl: Senin Fâtır ve Malik'in, bütün sana karib ve habib ve refik ve şefik olanlardan daha erham, daha ekrem, daha eltaf ve daha er'efdir. Hem sana ve senin bütün esrarına âlim olduğu gibi; senin en a'zam metalibine ve en gizli hacetlerine de kâdir bir zattır. Öyle ise her şeyi ona bırak ve ona tevekkül eyle!..

İlem 21: Nizam ve mizan, Allahın iki kabzasıdır[]

Ey kardeş kat'iyyen bil ki! Kudret kitabı olan kâinat, ilim kitabı olan ([3]) Kitab-ı Mübin'in mistarı üzerine yazılmıştır. Bunun delili ise, şu göz önündeki her şeyi ihata etmiş olan nizam ve mizandır ki, her iki kitabdan; yani, kudret ve ilim kitablarından aynısıyla alınmış iki bab ve o her iki kitabın rabıta-i ittisali.. ve aralarında iki berzah.. ve Cenab-ı Rahman'ın iki kabzasına iki unvan olmalarıdır. Şu halde yaş-kuru ne varsa mutlaka o Kitab-ı Mübin'in içindeki şu iki babdan bir bab olarak dâhildirler. Madem ki bilmüşahede kevn ve vücuddan hiç bir şey, şu iki babdan hariç değil, öyle ise herşey o kitabın dâhilinde ve içindedir.

Amma sıfat-ı Kelâmın kitabı olan Kur'an-ı Mübin ise, gaybî ve şuhudî, yani kudret ve ilim kitablarının bir tercümanıdır ve nizam ve mizan bablarının bir fihristesi ve o her iki kabzanın bir fezlekesidir.

Evet ilim, kudret ve kelâm sıfatlarından gelen şu üç kitabların kanun ve düsturlarının cebbarane hüküm ve hâkimiyetlerindendir ki; her zîhayat belki herşey birer muvazzaf asker ve birer abd-i me'mur olarak yalnız melik ve malik olan Allahü Teala'nın hesabıyla ve namıyla çalışır. Yoksa kendi nefisleri hesabına ve malikiyetleri namına değil. Hem kendi zatları ve lezzetleri için de değildir. Belki o şeyin lezzeti, yalnız vazifesinin zatındadır. Demek kendime malikim diye zu'meden kimse, helak olmuş ve temellük davasına saplanan da hetk ve rezil olmuştur.

İlem 22: Hiç bir şey Allahın mülkünün haricine çıkamaz[]

Ey kardeş bil ki, gökler, kusursuz, fütursuz bir şekilde gayet san'atkârane yapılmış olduklarını görüyorsunuz. Öyle ise semavatın sanii olan zat, bütün semavatın cevfinde ve içindeki bütün cüz'iyatı icad için bir zorluk görmekten çok aziz, çok celil, çok kebir ve çok azîm bir Zat-ı Zülcelal'dir. Hem O'nun daire-i mülkünden herhangi bir şeyin çıkıp kaçmasından dahi keza aziz ve azimdir.

Evet envaın cüz'iyatları arasında tam bir iştibâk olduğundan, elbette tek bir nev'in Halikı olan bir zat, (meselâ semek ve sinek gibi) bütün diğer nevilerin de Halikı olması lâzım ve zarurîdir. Öyle ise mülk O'nundur, hamd de O'nun... Hem halk ve icad, O'nun olduğu gibi, emir ve hüküm de yalnız O'nundur.

Önceki Risale: Habbenin Zeylinin ZeyliMesnevi-i Nuriye (Badıllı)Zehrenin Zeyli: Sonraki Risale

  1. Ancak, Hz.Üstad Notalar'a geçen kısmını "Zehre"deki aslına tam riayet etmiyerek, genişçe ve serbest bir tercüme tarzında yapmış olduğundan; biz de, asl-ı Arabîsini aynen muhafaza etmek değil, Üstadın tefsirli tercümesini olduğu gibi -bu risaleye mahsus olmak üzere- almayı uygun bulduk. (A.B.)
  2. Bu mes'elenin icmali, Zeyl-ül Habab'da geçmiştir. -Müellif-
  3. Arabî asılda, "Kitab-ı Mübin" diye yazılıdır. Fakat "İmam-ı Mübin" olması ihtimali vardır. (Mütercim)
Advertisement