2.BEYİT[düzenle | kaynağı değiştir]

ORJİNAL METİN
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
2.
كزنيستا ن تا مرا ببريده اند
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR.
Çünkü hak olan bazı işler batıl gibi göründü. Öyleyse batılı inkar eden cahilden başka bir şey değildir
İNGİLİZCE TERCÜMESİ BURAYA YAZILACAKTIR
وزنقبيرم مردوزن نا ليده اند
LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR,
Kim varlığın bütününde.haktan başkasını görünse hakikatlerin hakikatından gafil kalmıştır."
||
İNGİLİZCE TERCÜMESİ BURAYA YAZILACAKTIR
Wikisource-logo.svg
Vikikaynak'ta bu konuyla ilgili metin bulabilirsiniz.
Ruh-ul Mesnevi/2

". Ki beni kamışlıktan kestiklerinden beri benim feryâd u figânımdan er ve avret inlemişler ve âvâz-ı hazînim te’sirinden ıstıraba düşmüşlerdir. Neyistân’dan murâd vücûd-ı insânînin vatan-ı aslî ve mebde-i evveli olan mertebe-i ehâdiyyetdir ki, ona hüviyyet-i zâtiyye ve taayyün-i evvel dahi derler, zât-ı baht demezler. Zîra zât-ı bahtla taayyun alemidir ki, zikr olunan mertebenin fevkindedir, ona ilem-i gayb-ı mutlak dahi derler. Merd u zen’den murad alem-i ervâh ü ecsâm ve âlem-i tabi’iyyât u unsuriyyât ve lem-i ulviyyât u sufliyyât ve âlem-i kulûb u nufûsdur ki, kimi hakâyık-ı fâile ve kimi hakâyık-ı kâbiledir. Ve vücûd-ı insanî zikr olunan mertebe-i ehâdiyetten, neyistân’dan ney kesilir gibi bu neş’e-i insâniyye pâyesi- ne nüzûlde ulviyyât ve sufliyyât mürûr ve her birinin taayyünü ile zuhûr eyleyip âlem-i asldan iftirâkden nâşi, ney gibi feryâd-konân oldukta zikrolunan avâlim bunun nâle vü âhından müteessir olmuşlar ve darb-ı zahme-i nevhasından te’sîr-i azîm bulmuşlardır. Bobrideend dedi, Cem’ îrâd eyledi. Neyin kesret-i efrâdı itibârıyle veyâ kâtı’ın müzâvelye menût olan a’zâsı hasebiyle yahud sûret-i mahsûsasına dühûl edince birkaç elden geçmesi sebebiyle yahud kat’ olunalıdan beri mürûr eden ezmineye göredir. Ve kâh olur ki, fâil-i ta’zîm için dahi cem’ irâd ederler. Nitekim Kur’an’da ce’altü ve ce’alnâ ve halaktü ve halakna ve nezâiri müfred ve cem olundu. Velâkin bu kelâm erbâb-ı zevâhire göredir. Fe-emmâ ehl-i hakikat katında nükte budur ki, nun-ı mütekellim kesret-i esmâ ü sıfât hasebiyledir. Zîra kudretin makdûra [15] taalluku mukârenet ve teveccühâtı esmâ iledir, ednâ mertebede zâta irâdat ve kavl sıfatları munzam olmuşdur. Nitekim Tenzîl’de gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
انما امره اذاارادشياءان يقول له كن فيكون
O’nun emri bir şeyi murad edince ona sade ol demektir, o oluverir.
(Yâsin 82)

Pes efrâdı sîgâ mesela caaltü gibi yalnız zât ve cem’iyyet-i zât maa’s-sıfât itibarıyladır. İnsan dahi alem-i asldan kesildikte tecelliyât-ı esmâ vü sıfâta mukârin olmakla ona işâret edip bobrideend dedi. Ve bu icmâl ma’lüm olduysa bu makamda neyistanı ve Kaside-i Bürde iptidâsında [45]makalesinde vâki olanذي سلم"Zi-selem denilen yerdeki komşuları hatırlamaktan dolayı mı?"ve sâir nezâirıni yalnız âlem-i ervâha veya fevkınde olah berâzıhtan birine kasr etmenin kusûru zâhir oldu. Tahkîk-i makam budur ki, âlem-i asl taayyun-ı ilâhînin evvelidir, taayyun-ı kevnînin değil. Yani taayyun ikidir. Biri taayyun-ı İlâhîdir ki, evveli hüviyet-i zâtiyye vezât-ı ehâdiyye ve âhır-ı kelâmdır. Ve biri, taayyun-ı kevnîdir ki, evveli hakîkat-ı Muhammediyye ve ihiri neş’e-i insaniyyedir ve kelime-i şehâdet iki mertebeyi câmidir ki, biri merteb-i lâ taayyün biri dahi mertebe-i taayyündür. Egerçi hakikatte Allah tea1â taayyün ve lâ taayyünden münezzehdır. Zîra bu ibâretler zât-ı Hakk’ı takyîdden hâli değildir. Velâkın tefhîm-i merâtib için ıtlâk ederler. itibâr-ı merâtib ise zarûrîdir. Onunçün demişler:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

لولاالاعتبارات لبطلت الحقا يق

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR
"Varsayımlar olmasaydı hakikatler anlaşılamamak yüzünden hükümsüz duruma düşerlerdi."
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

Pes lâ ilâhe illallah kelimesinde münderic olan nefy lâ-taayyün âlemine işaretdir ki, âlem-i gayb hüviyet-i Hak’dır, zât-ı baht âlemidir ve âlem-i amâ dahi derler. Zîrâ bu âlem eğer akıl ve eğer keşfın havsalasına güşâyiş mertebesinden dûr bir alemdir ki, kümmel-i insan bunda varta-ı hayrete düşmüşlerdir ve bu alem cemî taayyünâtın bi’l-kuvve mebdeidir. Zîrâ bu alemde taayyünat ve itibârât yokdur. Ve bu âlem cânib-i ezele doğru [[evvel-i merâtib-i gaybdır ki, gayb-ı hakikî ve ıtlâkîdir. Ve kelime-i mezkûre muhtevî olduğu isbat alem-i taayyüne işretdir ki, evvel-i menzil-i şehâdet hüviyet-i Hak’dır. Ve bu alem bi’l-fiil mebde-i taayyünatdır. Nokta dedikleri alem budur. Ve mertebe-yi ehâdiyyet dahi derler. Taayyün-i ilahinin evveli bu alemdir ki, zikr olunan lâ-taayyün aleminin zıllidir. Ve bu mertebede şüûnât-ı zâtıyye-ı gaybîye itibar olunur ki, sıfatullah bu şü’ûnâtın mezâhiridir. Ve esmâullah dahi bu sıfât-ı vâhideye ve a’yân-ı sâbite dahi esmâ-i ilâhinin ve süver-i ilmiyye dahi a’yân-ı sâbitenin ve süver-i mücerrede dahi süver-i ilmiyyenin ve süver-i misâliyye dahi süver-i mücerredenin ve süver-i hissiye dahi süver-ı misâliyenin mezâhir ve necâli [16] ve âyinesidir. Pes bu mecmü mertebe-i ehâdiyete intihâ olunca biri birine nisbetle mezâhir ve zelâletdir. Yâni mâ-tahtında olan mertebe mâ-fevkında olanın mazharı ve zıllıdır. zîra ebed ezelin âyinesidir ve müteahhir mütekaddime müsteniddir. Bu sebebdendir ki, ebu’l-beşer Adem aleyhisselam şân-ı zâtisi münkeşif oldukta tarîkedebe sülûk edip

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ربنا ظلمنا انفسنا
Ey rabbimiz, nefislerimize zulmettik.
(A'raf 23)

dedi. Yâni zulmü nefsine isnâd eyledi. iblis aleyhi’l-la’ne isemanâdan mahcûb olup

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
فبمااغويتنى

"Beni azdırdığın için"

(Araf 16)

dedi. Yâni iğvâyı Allah tealâya nispet etdi. Maa-hâzâ Allah teâlâ ilimde sabit olmayan nesneyi aynda izhâr etmez. El-hâsıl insân bu âlem- i nâsuta tedrîc ve tertîb ile tenezzül eyledi. Nitekim Kur’an’da gelir.

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ثم رددناه اسفل سافلين
Sonra çevirdik aşağıların aşağısı yaptık.
(Tin 5)

Ve âlem-i emr ve halkdan hisse-mend oldu. Nitekim Allah tealâ buyurur:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
الاله الخلق والامر
Yaratma onun, hüküm onun.
(A'raf 54)

Ve halkınol mertebesine akl-ı küll ve akl-ı evvel ve kalem-i alâ ve âdem-i hakîkî dahi derler. Ve ol mertebeden âlem-i insana dek menâzil-i kamer ve mefâsılyedeyn ve hurûf-ı teheccî adedince yigirmi sekiz menzildir ki, bu cümlede tabî’ıyyât ve unsuriyyât ve mevâlîd dahildir. Ve bir itibar ile dahi otuz beş tabaka olup zuhûr ve bütûn itibarıyla yetmiş ve yetmişin her biri bin aded ism-i ilahî ile dair olduğu cihetden yetmiş bin olur. Yetmiş bin hicâb dedikleri budur. Nitekim hadisde gelir:

Hadis Metni
Meali
Kaynak
ان لله سبعين الف حجا بمن نور وظلمة
Şüphesiz Allah’ın nuru ve karanlığı arasında yetmiş bin perde vardır.
(Sahih-i Müslim, İman 293)

bu nûr ve zulmetden murâd âlem-i ervâh ve ecsâm ve bunların tefâsıl ve cüziyyâtıdır. Ve dahi nice umûrdur ki, ifşâsı haramdır. Bunların hicâb olması abde nispetledir. zîra Allah tealâ kendi sıfatıyla muhtecibdir, emr-i harici ile mahcûb değildir. Sıfatı ise kendine hicâb değildir. Fefhem cidden. Ve bu itibâr ile dahi üç yüz altmış bin âlemdir ki, kimi zulûmâni ve kimî nûrânîdir. Ve bu cümlesi seyrânidir. Yani kümmel-i insan bu avâlimin cümlesini seyr edip terakki eylerler. Ve seyr-i mümkünâtdan seyr-i vâcib semtine doğru giderler. zîra bu cümle taayyunât ve zuhûrât bir itibarla mâsivaullah ve ağyardır. Eğerçi ki, gayret ve zıddıyet fi’l-hakîka iki müteayyin arasındadır. Yoksa taayyun ile müteayyin arasında değildir. Mesela bir kimse evsâf-ı mütebâyine ıle mevsûfdur. lakin ol evsâfın tebâyün ve tezâdı biri birine göredir, kıyâm ve ku’ûd gibi, mevsûfa göre değildir. Ve illa mevsûf ol evsafla muttasıf [17] olmazdı. Demişlerdir ki, vücûd ikidir. Biri vücûd-ı zillîdir ki, bu kitabın hurûf-ı ‘âliyâtı şüûnât-ı gaybe ve kelimât-ı tâmâtı ayân-ı sâbite-i âlemiye ve âyât-ı müteâliyâtı hakâyık-ı ervâhiyye ve misâliyye ve süver-i kârmilât]]ı süver-i hissiye ve gaybiyyedir. hurûf-ı teheccî şân-ı gaybîde olan vücûd mertebesidir ki, basitdir. Yani mâ-tahtına nisbetle ve illa noktaya göre harf dahi mürekkebdir. zîrâ nice cüz-i lâ-yetecezzâya munkasımdır. Ve ebcede varınca olan hurûf-ı mürekkebe vücûd-ı ilmî mertebesidir. Ve ebced âlem-i ervâhda olan vücûd mertebesidir. Ve sair mürekkebât âlem-i ecsâmda olan vücûd mertebesidir. Sıbyân-ı âlem zâta karîb olmakla ibtidâ besâit-i hurûfdan bed’ ederler ve Kâbe dahi zât-ı ehâdiyyet sûreti olmakla hüccâc muhît-i kemiyeden men olundular. zîra muhîtde terkîb ziyâdedir. Yalnız nesc gibi değildir. Pes herkesin Hakk’a takarrubu tecerrüd ve besâtatına göre olur. Ve biri dahi vücûd-ı hakîkîdir ki, bu kitâbın hurûf-ı mücerredesı esmâ-i zâtiye-i ehâdiye ve kelimâtı esmâ-ı sıfâtıye-i ehâdiyye ve âyâtı esmâ-ı ef’âliye-i ehâdiyye ve süveri esma-ı âsârıyye-i mazhariyyedir. Ve vücûd-ı insâni bu neş’eye müntehî olunca mürûr etdiği etvârın hasâyısıyla muttasıf ve ahkâmıyla munsabığ olmuşdur. Meselâ rûhâniyete kadem bastıkda ruhâniyyât ve tabi’ıyyât ve unsuriyyâtdan dahi birer keyfiyyet ahz etmişdir. Pes bu kadar gavâşi ile telebbüs edip bu âleme gelmiş ve bu denli menâzil çenberinden geçip insan rütbesin bulmuştur. Velâkin üç yüz altmış bin âlem katarından geri kalan esb-i lengin hâli n’olacakdır ve bu kadar bin yıllık mesâfe vatanından dûr olan garîb aslına nice vâsıl olacaktır, meger tevfîk-ı Bâri yâri olup semend-i himmete bine ve geldiği yola yine döne. Ve mertebe-i ehâdiyyete erince mürûr etdiği etvârın emânâtını te’diye edip akd etdiği havâs ve ahkâmı tahlîl eyleye. Nitekim Kur’an’da gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ان الله يأمركم ان تؤدو االامانا تالى اهلها
Muhakka ki, Allah sizlerin, insanlar arasında adaletle hükmetmenizi ve emaneti ehline vermenizi emrediyor
(Nisa 58)

İşte sâlike fenâ-ı küllî bu urûcda vâki olup:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
الله احد
Allah birdir
(İhlas 2)

sırrı zâhir olur ve halvet-i maa’l-lah bulur ki, tarîkat-ı halvetiyye mertebesidir. Niceler bu urücûn gâyetinde vukûf ihtiyâr etmişlerdir, aynü`l`ârîfin Ebü Yezid-i Bistâmî gibi. Ve niceler dahi nüzûl ihtiyâr edip fenâdan bekâya red olunmuşlardır. Tâ ki, bakıyye-i vücûd var ise tekmîl ve erbâb-ı isti’dâirşad edeler. Bunlara [18] kutb-ı irşâd derler ki, ayne’l-yakîn mertebesidir. Bazıları kutbu’l-aktâb dahi olurlar. Bu mertebede :

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
الله الصمد
Allah sameddir
(İhlas 2)

Sırrı zuhûr eder ve urûcda tahlîl olunan umûrun cümlesi Hakkânî vech üzerine takyîd olunur, tarîkar-ı Celveriyye mertebesidir, cim ile. Ve bu makâma münâsib misâl-i hâricî vardır. Yâni hâbdan intibâh evvel emirde intibâh-ı kalb gibidir. Ondan vudûya hareket etmek tevbe ve inâbete, ondan tekbire-i evvele teveccüh-i ilâhiyye işâretdir. Vakt-i intibâhdan bu mahalle gelince, âlem-i mülkden ubûr ve [[alem-i melekût[[a dühûl gibidir. Ondan rukûa intikâl âlem-i ceberruta tecâvüze, ondan secdeye intikâl âlem-i lâhûta vüsûle işâretdir ki, sâlik bu makamda fenâ-ı küllî bulup vatn-ı asla vusûl hâsıl olur. Secdeden kıyâm hâlet-i bekâya işâret-dir. Zîra geriye rücûdur. Pes sûret-i nüzûlda urûc ve sûrt-i urûcda nüzûl bulundu. Ve rükû makâm-ı kâbe kavseyndir ki, makâm-ı sıfâtdır. Yâni zât-ı vâhi- diye makâmıdır. Ve secde makâm-ı ev ednâ’dır. Yâni zât-ı ehâdiye makâmıdır ve harekât-ı sitte yâni kıyâmdan rukü’a hareket ve ondan kıyâma, ondan secde-i ûlâya ve ondan celseye ve ondan secde-i sâniyeye ve ondan kıyâma hareketetmek, Allah tealânın semevât u arzı altı günde halk etdiğine işâretdir. Yâni halk, elbetde harekât-ı salât gibi harekât-ı sifâta mevkûfdur. Pes namazın birer rekâtı sulûkun evvel ve âhirini müştemil oldu. Ve ne kadar süver u hakâyık-ı dünyeviyye ve uhreviyye ve ilmiyye ve ayniyye ve kevniyye ve ilâhıyye var ise andâ indirâc buldu. Ve çün bu takdîr-i bedî’i işitdin ve bu câm-i tahrîrden nûş etdinse bildin ki, mertebe-i ehâdiyyetin mâtahtı vatan-ı aslî olmakla sâlih değildir. zîra kimi hicâb-ı zulmânî ve kimi dahi hicâb-ı nûrânîdir ki, sâlike cümlesini kat etmek lazımdır. Egerçi ki, ba’de’l-vusûl taayyün-ı evvelden dahi fenâ gerekdir. Pes bu vusûl ve fenâ hâsıl olmadıkça ekmel-i isti’dâd ile müsta’id olanlara gınâ gelmez ve seyl gibi deryâya vâsıl olmadıkça pest ü bülend olmaktan hâli olmazlar. Binâen alâ hâzâ mertebe-i aşkda kalanlar ızdırâbdan hâli değildir. Zâyir, bi’l-külliye hicâbdan hâlî olmamışlardır. Asl budur ki, makâmı aşk makâm-ı sıfâtdır ki, makâm-ı kâbe kavseyn’dir. Ve makâm-ı fenâ ve bekâ makâm-ı zâtdır ki, makâm-ı ev ednâ’dır. Ve makâm-ı mahbûbiyyet derler ki, cemi makâmâtın fevkındedir. [19] onunçün Resülullah sallahü aleyhi ve selknme ‘Habîbullah’ denilmişdir. Bu sebebdendır ki, Allah tealâya muhîb denilir. Nitekim Kur’an’da gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
يحبهم ويحبونه

Allah onları sever, onlar da Allah’i severler

(Mâide 54)

zîra aşkda izdırab ve ifrât vardır. Sıfâtullah ise itidâl-i tâm üzerinedir. Fe-emmâ ol ki, Süleyman Çelebi Mevlid’inde gelir:Gel habîbım sana Işık olmuşam.56"171. beyit. Bazı nüshalarda “Ol adun ıssına aşık olmuşam” şeklinde geçmektedir. (Süleyman Çelebi, Mevlid Vesiletü’n-Necat, haz. Faruk K. Timurtaş, İst.,1990.) "Bu ibâre müşâkeleye mahmûldur. zîra ol vakitte fahr-ı âlem sallallahu aleyhi ve sellem makâm-ı kâbe kavseyn’den makâm-ı ev ednâ’ya terakkî ve urûcda idi. Çün ol hareket temam olub vahdet-i sırf makamına kadem basdı. sükûn hasıl oldu ve

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ
KAYNAK ESER

كنت كنزان مخفيا فا حببت ان اعرف

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR

Ben bilinmeyen bir hazine idim, bilinmeyi diledim, halkı yarattım ve bilindim

İNGİLİZCE TERCÜMESİ

(Aclûnî, C. 2, s. 132, Ahmet Serdaroğlu, Mevzuaat-i Aliyyül-Kârî Tercemesi, Ankara, 1966, s. 92)"

sırrı zuhûr buldu. Yâni mavtın-ı nâsûta nüzûle göre marifet muhabbetin gâyeti idi ve çün urûc bulundu, muhabbet ma’rifetin gâyeti oldu. El-hâsıl âşık henüz gurbetdedir, egerçi ıraktan ona vatan görünmüşdür. vâsıl oldum diye davâ edenin hâli râyiha-i hamrdan mest olup, ben hamrdan mest oldum, diyenin hâli gibidir. Zîra ilim vâsıl olduğu yere henüz ayn vâsıl olmanıışdır. kaçan kadem ve ilmmütevâfık ve sülûkta biri birine mütelâhık ola,

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ما زا غ البصروما طغى
Göz ne şaştı ne aştı.
(Necm 17)

58" "sırrı zuhûr eder. ıztirâb ve iltihâb bi’l-külliy’e gider. Nitekim ateşde hîzem bakıyyesi oldukça alev-endâz olmaktan hâlî olmaz, çün bi’l-külliye sûzân ola ve ol dahi tedricle söyünüp eser-i nâbûd olur. Sual olunursa ki, nice ehl-i vüsûl olanlardan harâret ve harekât süreyi zâhir olmuşdu. Pes nice bi’l-küiliye fenâ-ı tam bulmuş olurlar? Cevab budur ki, ehl-i vusûlle ehl-i firâkin miyânında fârûk vardır. Zîra ehl-ı firâkın âh u nâlesi vatana iştiyâkından ve ehl-i vüsûlun feryâd u nevhası heybet-i Hakk’dan. Ve her işte bir hikmet-i bedîa mutâla’a ve bir sırr-ı ‘acîb mükâşefesindendir. Nitekim ekmelü’l-mevcûdât aleyhi’s-selâm’a Ashab-ı Kehf hakkında hıtâb-ı İlâhî vârid oldu ki,

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
لواطلعت عليهم لو ليت منهم فراراولملءتمنهم رعبا
Eğer onların durumlarını bilseydin dönüp onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardi.
(Kehf 18)

Bu hod ma’lûmdur ki, efrâd-ı ümmetden niceler eshab-ı Kehf’e muttali olup zikrolunan ‘ رعبا ’i istiş’âr etmişlerdir ve tarîka-i firâre gitmişlerdir. Pes fahr-ı âlem salallahü aleyhi ve selleme bu manânın husûlu ümmetin muttalı olmadığı umûr-ı hafîyye sebebiyledir. Pes hirkat-i ehl-i vüsûl telezzüz ve hirkat-ı ehl-i fırâk teellüm [20] tarîkıyladır. Maa-hâzâ hicab-ı imkân ki, rütbe-ı mazhardır, vucûd-ı insândan gayr-ı mufârıkdır ve illa imkân vucûba ve mümkün vâcibe munkalib olmak lâzım gelir. Bu ise muhâldir. Pes, fi’l-cümle ızdırâb insân-ı ekmelde dahi mutasavverdir, ızdırab-ı derya gibi. Velâkin deryânın temevvüc ü seylin hâli gibi değildir. Mıyânda farkı azîm vardır. Ve amma ol ki, Mevlânâ Câmî kelimâtında gelir:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

محنت فرب زبعدافزونست جكراز محنت قربم خو نست هسنت در قرب همه بيم زوال نيست دربعد جزا ميد و صا ل

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR

Yakınlık sıkıntısi uzaklık sıkıntısından daha fazladır. Ciğerler yakınlık sıkıntısından dolayı kanla doludır

İNGİLİZCE TERCÜMESİ

Her yakınlıkta bir kaybetme korkusu vardır. Uzaklıkta ise kavuşma ümidinden başka bir şey yoktur." Bu mâna ehl-i telvînin kurbu bu'dunâ göredir ki, redd u kabul arasında mütereddidlerdir. Ve illâ tecellî-i dâime mazhar olan ehl-i temkînde hicâb-ı imkândan gayri hicâb yoktur. Ol dâhi hicâb-ı rakîk ve latîfdir, çehrei âfitâba hâil suretinde olan ebr-i sefîd-i nâzik gibi. Bu sebebdendir ki, şevklerinden feryâd ederler ve her lahza ol cünbüş hasebiyle şuhûdda terakkîden hâlî olmazlar. Nitekim Kur’an’da gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
وقل ربذدني علما
Rabbim, ilmimi artır.
(Tâ-hâ 114)

Zîra seyr-i ila’llah’a nihâyet yoktur. Bu makamdandır ki, Mevlânâ hazretleri buyurur:

METNİN ORJİNALİ
LATİNO TRANSKRİPTİ
TÜRKÇE TERCÜMESİ
İNGİLİZCE TERCÜMESİ

اى برادربى نها يت در كهيست هركجا كه مير سى باالله مءيست

LATİNO TRANSKRİPTİ BURAYA YAZILACAKTIR

Ey kardeşim, dergahlar sonsuzdur. Her nereye gitsen, Allâh’a, ulaştıran yüzlercesi vardır

İNGİLİZCE TERCÜMESİ

"Binâen alâ hâzâ, kümmel-i evliyâ bu mevtından intikallerinde bir kat dahi terakki ederler ve haşrda ve makâm-ı kesîbde ve ilâ ebedi’l-abâd tecelliyât-ı azime ile şeref-yâb olurlar. terakkî olmamak dünyada âmâ olanlara göredir. Nitekim Tenzil’de gelir:

Ayet Metni
Meali
Sure ve Ayet
ومن كان في هده اعمى فهو في الأخرةاعمى
Bu dünyada kalbi kör olan ahirette de kördür.
(İsra 72)

Ve illâ basir olanlar her halde terakkîde ve her terakkîde bir dürlü kurbde ve her kurbde bir gûne vusûlde ve her vusûlde bir nevi husûldedirler. Ve Fehîm kelimâtında gelir ki; Yine firkatdedir âşık, olursa yâr ile yek-ten Felek beyhûde Kays’ı vâdi-i hicrâna salmışdır firkat dediği hicâb-ı imkânîdir ki, zikr olundu. Yek-ten dediği mübâlâğa tarîkıyladır. maksûd kemâl-i vusûlünde hâsıl olan ittifak ve ittihâdi beyândır ve lâkin kâil ile makûl arasında bûn-ı baîd vardır. zîra remeytü, min gayri râmin kabîlindendir. Bade-za Mevlânâ istidâdı olanlar hakkında neyi, sûr-ı israfil’e benzedir ki, savtı hayât-ı tâze bahşeder, sûr sebeb-i cünbüş-i ehl-i kubûr olduğu gibi ney dahi bâis-i neşât-i dil-i ehl-i huzûrdur. Bundan fehm olunur ki, sükûn hâli âlem-i ilm hâline benzer ki, gece onun mazharıdır. Ve hareket hali âlem-i ayn hâline benzer ki, gündüz onun mazharıdır. Yâni âlem-i zâtın hükmü sükûn ve sükût ve âlem-i sıfâtın muktezâsı hareket vetekellümdür.Pes nefs-i insânî süver-i hurûf u kelimât u kelâmın heyûlâsı olup kelimâtı lafziyye bu nefs üzerine vâkî olan taayyunât olduğu gibi nefs-i Rahmani’dahi [[âlem-i rûhânî ve cismânînin heyûlâsı olup kelimât-ı vücûdiyye bu nefs]] üzerine vâki olan taayyunâtdır. Ve bu nefsin zuhûruyla, âlem-i zâtdan âlem-i sifâta tecellî vâki olup eğer ervâh ve eğer ecsâm-ı âlem harekete hurûc etmişlerdir, Ve bu hâreket ilâ yevmi’l-kıyâm kuvvet bulmadadır. Gâyeti ke’l-evvel sükûndur. Nitekim kurb-ı ihtisarda ki, vakt-i inhilâldır, ızdırâb-ı beden peydâ olup bi’l-âhire şerâre-i cünbüş bi’l-külliye müntefî olur ve eser-i hayat fenâ bulur. makâmât-ı neyde, ibtidâsı rast ve intihâsemâ’î olmak bu sırra işâretdir. Ve burada dahi esrâr vardir ki, ahd-i me’hûz ifşâsına mânidir. Herkes cehd edip zevk ile bulmak gerekdir. Ve bu dahi malûmun ola ki, bu vücûdun nüzûl ve urûc u devridir. Yâni istitâlet veyâ mâverâya rucû üzerine değildir. Belki cânib-i ezelde mertebe-i ehâdiyetden tavren ba’de’t-tavr nüzûl edip cânib-i ebedde âlem-i kesîbe doğru gider ki, ol âlemde ezel ve ebed sırr’ müctemi olup hâlka gibi devr tamâm olur. Ve bu mânadandır ki, mevtden sonra olan âlem-i misâl menâmda olan âlem-i misâlin gayrıdır. zîra âlem-i menâmda olan misâl ervâh ve ecsâm miyânında berzahdır. Ba’del-mevt olan misâl ise beyne’d-dünya ve’l-âhire berzâhdır. Ve bu zikrolunan manâ devr-i vücûdun zâhirine göredir. Ve illâ şüh û hasebiyle olan hâl, bâlada mufassalan mürûr eyledi. Pes harem-i hazrete duhûl etmek dileyenler bu vech ile devr edenler ve devirleri tamam olup sükûna ererler. Li-muharririhî;

Demidür hakkıyâ olup hâmûş kendini bu kafesden azad it
Nice bu şikayet-i hicran nice bir ney misali feryâd it
nice bir cünbüş ey gönül nice bir yokmudur bir kararı bu devrin
devr usûlunde bir karara iliş ney-i canın al elinden cevrin
Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.