FANDOM


Saffat Sad

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Zümer
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Sâd. bu zikrile meşhun Kur'ana bak
Sâd. Par le Coran, au renom glorieux (dikr)!
Sad. By the renowned Qur’an,
Fakat o küfredenler bir onur, bir şikak içindeler
Ceux qui ont mécru sont plutôt dans l'orgueil et le schisme!
Nay, but those who disbelieve are in false pride and schism.
Kendilerinden evvel nicelerini helâk ettik! Çığırıştılar: Değildi fakat vaktı halâs
Que de générations avant eux avons-Nous fait périr, qui ont crié, hélas, quand il n'était plus temps d'échapper?
How many a generation We destroyed before them, and they cried out when it was no longer the time for escape!
İçlerinden kendilerine uyandırıcı bir Peygamber geldiğine şaştılar da dediler ki kâfirler: bu, bir sihirbaz, bir kezzâb
Et ils (les Mecquois) s'étonnèrent qu'un avertisseur parmi eux leur soit venu, et les infidèles disent: «C'est un magicien et un grand menteur,
And they marvel that a warner from among themselves hath come unto them, and the disbelievers say: This is a wizard, a charlatan.
İlâhları hep bir ilâh mı kılmış? Bu cidden şaşılacak bir şey: çok tuhaf
Réduira-t-il les divinités à un Seul Dieu? Voilà une chose vraiment étonnante».
Maketh he the gods One God? Lo! that is an astounding thing.
İçlerinden o hey'et de fırladı şöyle: ilâhlarınız üzerinde sabr-u sebat edin, bu cidden arzu olunur bir şey, bir murad
Et leurs notables partirent en disant: «Allez-vous en, et restez constants à vos dieux: c'est là vraiment une chose souhaitable.
The chiefs among them go about, exhorting: Go and be staunch to your gods! Lo! this is a thing designed.
Biz bunu diğer millette işitmedik, bu bir uydurmadır mutlak
Nous n'avons pas entendu cela dans la dernière religion (le Christianisme); ce n'est en vérité que pure invention!
We have not heard of this in later religion. This is naught but an invention.
O zikr aramızdan ona mı indirilmiş? doğrusu onlar benim zikrimden bir kuşkulu şekk içindeler, doğrusu henüz azâbımı tatmadılar
Quoi! C'est sur lui, parmi nous, qu'on aurait fait descendre le Rappel [le Coran]?» Plutôt ils sont dans le doute au sujet de Mon message. Ou plutôt ils n'ont pas encore goûté à Mon châtiment!
Hath the reminder been revealed unto him (alone) among us? Nay, but they are in doubt concerning My reminder; nay but they have not yet tasted My doom.
Yoksa sana onu veren azîz vehhab rabbının rahmeti hazîneleri onların yanında mı?
Ou bien détiennent-ils les trésors de la miséricorde de ton Seigneur, le Puissant, le Dispensateur par excellence.
Or are theirs the treasures of the mercy of thy Lord, the Mighty, the Bestower?
Yoksa onların mı bütün o Göklerin, Yerin ve aralarındakilerin mülkü? Öyle ise haydi esbab içinde üstüne çıksınlar
Ou bien ont-ils le royaume des cieux et de la terre et de ce qui existe entre eux? Eh bien, qu'ils y montent par n'importe quel moyen!
Or is the kingdom of the heavens and the earth and all that is between them theirs? Then let them ascend by ropes!
Onlar burada Ahzab döküntüsünden (muhtelif partilerden) bozuk bir ordu
Une armée de coalisés qui, ici-même, sera mise en déroute!
A defeated host are (all) the factions that are there.
Onlardan evvel tekzib etmişti Nuh kavmi ve Âd ve o kazıkların sahibi Fir'avn
Avant eux, le peuple de Noé, les Aad et Pharaon l'homme aux pals (ou aux Pyramides),
The folk of Noah before them denied (their messenger) and (so did the tribe of) Aad, and Pharaoh firmly planted,
Ve Semûd ve kavmi Lût ve eykeliler, bunlar işte o ahzab
et les Tamûd, le peuple de Lot, et les gens d'Al-Aykah, (ont tous démenti leurs Messagers). Voilà les coalisés.
And (the tribe of) Thamud; and the folk of Lot, and the dwellers in the wood: these were the factions.
Başka değil, hepsi gönderilen elçileri (Resulleri) tekzib etti de öyle hak oldu azâbım
Il n'en est aucun qui n'ait traité les Messagers de menteurs. Et bien, Ma punition s'est avérée contre eux!
Not one of them but did deny the messengers, therefor My doom was justified,
Onlar da başka değil, bir tek sayhaya bakıyorlar öyle ki ona hık yok
Ceux-ci n'attendant qu'un seul Cri, sans répétition.
These wait for but one Shout, there will be no second thereto.
Bir de ya rabbenâ bizim pusulamızı hisab gününden evvel acele verdediler
Et ils disent: «Seigneur, hâte-nous notre part avant le jour des Comptes».
They say: Our Lord! Hasten on for us our fate before the Day of Reckoning.
Şimdi sen onların dediklerine sabret de kuvvetli kulumuz Davudu an, çünkü o çok tecri' yapar (evvab) idi
Endure ce qu'ils disent; et rappelle-toi David, Notre serviteur, doué de force [dans l'adoration] et plein de repentir [à Allah].
Bear with what they say, and remember Our bondman David, lord of might. Lo! he was ever turning in repentance (toward Allah).
Çünkü biz onun maıyyetinde dağları müsahhar kılmıştık: tesbih ederlerdi akşamleyin ve işrak vaktı
Nous soumîmes les montagnes à glorifier Allah, soir et matin, en sa compagnie,
Lo! We subdued the hills to hymn the praises (of their Lord) with him at nightfall and sunrise,
Kuşları da toplu olarak, hepsi onun için terci' yapar (evvab) idi
de même que les oiseaux assemblés en masse, tous ne faisant qu'obéir à lui [Allah].
And the birds assembled; all were turning unto Him
Hem mülkünü kuvvetlendirmiştik, hem de kendisine hıkmet ve faslı hıtab vermiştik
Et Nous renforçâmes son royaume et lui donnâmes la sagesse et la faculté de bien juger.
We made his kingdom strong and gave him wisdom and decisive speech.
Bir de hasım kıssası geldi mi sana? Hani surdan mihraba aştıkları vakıt
Et t'est-elle parvenue la nouvelle des disputeurs quand ils grimpèrent au mur du sanctuaire!
And hath the story of the litigants come unto thee? How they climbed the wall into the royal chamber;
[[إِذْ دَخَلُوا عَلَىٰ دَاوُودَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ ۖ قَالُوا لَا تَخَفْ ۖ خَصْمَانِ بَغَىٰ بَعْضُنَا عَلَىٰ بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا إِلَىٰ سَوَاءِ الصِّرَاطِ]]
O vakıt Davudun üzerine giriverdiler de onlardan telâşa düştü, korkma dediler: iki hasmız, ba'zımız ba'zımıza tecavüz etti, şimdi sen aramızda hakk ile hukmet ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar
Quand ils entrèrent auprès de David, il en fut effrayé. Ils dirent: «N'aie pas peur! Nous sommes tous deux en dispute; l'un de nous a fait du tort à l'autre. Juge donc en toute équité entre nous, ne sois pas injuste et guide-nous vers le chemin droit.
How they burst in upon David, and he was afraid of them. They said Be not afraid (We are) two litigants, one of whom hath wronged the other, therefor judge aright between us; be not unjust; and show us the fair way.
Şu benim biraderim onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var, böyle iken «bırak onu bana» dedi ve beni söyleşmede yendi
Celui-ci est mon frère: il a quatre-vingt-dix-neuf brebis, tandis que je n'ai qu'une brebis. Il m'a dit: «Confie-la-moi» et dans la conversation, il a beaucoup fait pression sur moi».
Lo! this my brother hath ninety and nine ewes while I had one ewe; and he said: Entrust it to me, and he conquered me in speech.
[[قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ إِلَىٰ نِعَاجِهِ ۖ وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَا هُمْ ۗ وَظَنَّ دَاوُودُ أَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَأَنَابَ ۩]]
Dedi ki: doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına istemesiyle sana zulmetmiş ve hakıkaten karışıkların çoğu birbirlerine tecavüz ediyorlar, ancak iyman edib de salâh istiyenler başka, onlar da pek az, ve sanmıştı ki Davud kendisine sırf bir fitne yaptık, hemen rabbına istiğfar etti ve rükû' ederek yere kapanıb tevbe ile rücu' etti
Il [David] dit: «Il a été certes injuste envers toi en demandant de joindre ta brebis à ses brebis». Beaucoup de gens transgressent les droits de leurs associés, sauf ceux qui croient et accomplissent les bonnes ouvres - cependant ils sont bien rares -. Et David pensa alors que Nous l'avions mis à l'épreuve. Il demanda donc pardon à son Seigneur et tomba prosterné et se repentit.
(David) said : He hath wronged thee in demanding thine ewe in addition to his ewes, and lo! many partners oppress one another, save such as believe and do good works, and they are few. And David guessed that We had tried him, and he sought forgiveness of his Lord, and he bowed himself and fell down prostrate and repented.
Biz de onu kendisine mağrifet buyurduk ve hakıkat ona ındimizde kat'î bir yakınlık ve bir akıbet güzelliği vardır
Nous lui pardonnâmes. Il aura une place proche de Nous et un beau refuge.
So We forgave him that; and lo! he had access to Our presence and a happy journey's end.
[[يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۚ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ]]
Ya Davud! muhakkak ki biz seni Arzda bir halîfe kıldık, imdi nâs arasında hakk ile hukmet de (keyfe) hevaya tabi' olma ki seni Allah yolundan sapıtmasın, çünkü Allah yolundan sapanlar hisab gününü unuttukları cihetle kendilerine pek şiddetli bir azâb vardır
«O David, Nous avons fait de toi un calife sur la terre. Juge donc en toute équité parmi les gens et ne suis pas la passion: sinon elle t'égarera du sentier d'Allah». Car ceux qui s'égarent du sentier d'Allah auront un dur châtiment pour avoir oublié le Jour des Comptes.
(And it was said unto him): O David! Lo! We have set thee as a viceroy in the earth; therefor judge aright between mankind, and follow not desire that it beguile thee from the way of Allah. Lo! those who wander from the way of Allah have an awful doom, forasmuch as they forgot the Day of Reckoning.
[[وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ۚ ذَٰلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا ۚ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ]]
Hem o Göğü ve Yeri aralarındakileri biz boşuna yaratmadık o, o küfredenlerin zannı, onun için küfredenlere ateşten bir veyl var
Nous n'avons pas créé le ciel et la terre et ce qui existe entre eux en vain. C'est ce que pensent ceux qui ont mécru. Malheur à ceux qui ont mécru pour le feu [qui les attend]!
And We created not the heaven and the earth and all that is between them in vain. That is the opinion of those who disbelieve. And woe unto those who disbelieve, from the Fire!
Yoksa iyman edib de salih salih işler yapanlar biz o Yerdeki müfsidler gibi yapar mıyız? Yoksa o korunan müttekıleri arsız çapkınlar gibi yapar mıyız?
Traiterons-Nous ceux qui croient et accomplissent les bonnes ouvres comme ceux qui commettent du désordre sur terre? ou traiterons-Nous les pieux comme les pervers?
Shall We treat those who believe and do good works as those who spread corruption in the earth; or shall We treat the Pious as the wicked?
Bir kitab ki indirdik, çok mübarek, âyetlerini düşünsünler ve ıbret alsın temiz özlüler
[Voici] un Livre béni que Nous avons fait descendre vers toi, afin qu'ils méditent sur ses versets et que les doués d'intelligence réfléchissent!
(This is) a Scripture that We have revealed unto thee, full of blessing, that they may ponder its revelations, and that men of understanding may reflect.
Bir de Davuda Süleymanı bahşettik, ne güzel kul, o cidden bir evvab
Et à David Nous fîmes don de Salomon, - quel bon serviteur! - Il était plein de repentir.
And We bestowed on David, Solomon. How excellent a slave! Lo! he was ever turning in repentance (toward Allah).
Arzolundukda kendisine akşam üstü sâfinat halinde halıs atlar
Quand un après-midi, on lui présenta de magnifiques chevaux de course,
When there were shown to him at eventide light footed coursers
Ben dedi, o hayır sevgisini rabbımın zikrinden sevdim, nihayet hıcaba gizlendi
il dit: «Oui, je me suis complu à aimer les biens (de ce monde) au point [d'oublier] le rappel de mon Seigneur jusqu'à ce que [le soleil] se soit caché derrière son voile.
And he said: Lo! I have preferred the good things (of the world) to the remembrance of my Lord; till they were taken out of sight behind the curtain.
Geri getirin onları bana, tuttu bacaklarını, boyunlarını silmeğe başladı
Ramenez-les moi.» Alors il se mit à leur couper les pattes et les cous.
(Then he said): Bring them back to me, and fell to slashing (with his sword their) legs and necks.
Celâlim hakkı için Süleymana bir fitne de verdik ve tahtının üstüne bir cesed bıraktık sonra tevbe ile rücu' etti
Et Nous avions certes éprouvé Salomon en plaçant sur son siège un corps. Ensuite, il se repentit.
And verily We tried Solomon, and set upon his throne a (mere) body. Then did he repent.
Ya rab! bana mağrifet buyur ve bana öyle bir mülk bağışla ki ardımdan kimseye yaraşmasın, şübhesiz sensin bütün dilekleri veren vehhab sen, dedi
Il dit: «Seigneur, pardonne-moi et fais-moi don d'un royaume tel que nul après moi n'aura de pareil. C'est Toi le grand Dispensateur».
He said: My Lord! Forgive me and bestow on me sovereignty such shall not belong to any after me. Lo! Thou art the Bestower.
Bunun üzerine ona rüzgârı müsahhar ettik, emriyle istediği yere yumuşacık cereyan ederdi
Nous lui assujettîmes alors le vent qui, par son ordre, soufflait modérément partout où il voulait.
So We made the wind subservient unto him, setting fair by his command whithersoever he intended.
Şeytanları da: bütün benna' ve gavvas
De même que les diables, bâtisseurs et plongeurs de toutes sortes.
And the unruly, every builder and diver (made We subservient),
Ve daha diğerlerini bendlerde çatılı çatılı
Et d'autres encore, accouplés dans des chaînes.
And others linked together in chains,
Bu işte, dedik: bizim atâmız artık diler kerem et, diler imsâk hisabı yok
«Voilà Notre don; distribue-le ou retiens-le sans avoir à en rendre compte».
(Saying): This is Our gift, so bestow thou, or withhold, without reckoning.
Ve şübhesiz ki ona huzurı ızzetimizde bir yakınlık ve bir akıbet güzelliği var
Et il a une place rapprochée de Nous et un beau refuge.
And lo! he hath favour with Us, and a happy journey's end.
Kulumuz Eyyubu da an, o vakıt ki rabbına şöyle nidâ etmişti: «bak bana: meşakkat ve elem ile bana Şeytan dokundu.»
Et rappelle-toi Job, Notre serviteur, lorsqu'il appela son Seigneur: «Le Diable m'a infligé détresse et souffrance».
And make mention (O Muhammad) of Our bondman Job, when he cried unto his Lord (saying): Lo! the devil doth afflict me with distress and torment.
Depren ayağınla, işte serin bir yıkanacak ve içecek dedik
Frappe [la terre] de ton pied: voici une eau fraîche pour te laver et voici de quoi boire.
(And it was said unto him): Strike the ground with thy foot. This (spring) is a cool bath and a refreshing drink.
ve ona bütün ehlini ve beraberlerinde daha bir mislini bahşettik tarafımızdan bir rahmet olarak hem de bir dersi ıbret temiz akıllar için
Et Nous lui rendîmes sa famille et la fîmes deux fois plus nombreuse, comme une miséricorde de Notre part et comme un rappel pour les gens doués d'intelligence.
And We bestowed on him (again) his household and therewith the like thereof, a mercy from Us, and a memorial for men of understanding.
Bir de al bir demet elinle de vur onunla hânis olma, hakıkat biz onu sabırlı bulduk, ne güzel kul, hakıkaten o bir evvabdır
«Et prends dans ta main un faisceau de brindilles, puis frappe avec cela. Et ne viole pas ton serment». Oui, Nous l'avons trouvé vraiment endurant. Quel bon serviteur! Sans cesse il se repentait.
And (it was said unto him): Take in thine hand a branch and smite therewith, and break not twine oath. Lo! We found him steadfast, how excellent a slave! Lo! he was ever turning in repentance (to his Lord).
Kullarımız İbrahimi, İshakı, Ya'kubu da an, eller ve gözler sahibleri idiler
Et rappelle-toi Abraham, Isaac et Jacob, Nos serviteurs puissants et clairvoyants.
And me mention of our bondmen, Abraham, Isaac and Jacob, men of parts and vision.
Çünkü biz onları temiz bir hassa, halîs yurd düşüncesiyle halîslerimizden kılmışızdır
Nous avons fait d'eux l'objet d'une distinction particulière: le rappel de l'au-delà.
Lo! We purified them with a pure thought, remembrance of the Home (of the Hereafter).
Ve çünkü onlar muhakkak nezdimizde seçilmiş ahyardan
Ils sont auprès de Nous, certes, parmi les meilleurs élus.
Lo! in Our sight they are verily of the elect, the excellent.
İsmaili de, Elyeser de, Zül'kifli de an, hepsi de o ahyardan
Et rappelle-toi Ismaël et Elisée, et Dal Kifl, chacun d'eux parmi les meilleurs.
And make mention of Ishmael and Elisha and Dhul Kifl. All are of the chosen.
İşte bu bir zikirdir, ve şübhesiz korunan müttekîler için her halde güzel bir istikbal (bir husni meâb) var
Cela est un rappel. C'est aux pieux qu'appartient, en vérité, la meilleure retraite,
This is a reminder. And lo! for those who ward off (evil) is a happy journey's end,
Adin Cennetleri: açılarak kendilerine bütün kapılar
Les Jardins d'Eden, aux portes ouvertes pour eux,
Gardens of Eden, whereof the gates are opened for them.
İçlerinde kurularak orada bir çok yemişle bambaşka bir içki isteyecekler
où, accoudés, ils demanderont des fruits abondants et des boissons.
Wherein, reclining, they call for plenteous fruit and cool drink (that is) therein.
Yanlarında da gamzeleri kasan hep bir yaşıd dilberler
Et auprès d'eux seront les belles au regard chaste, toutes du même âge.
And with them are those of modest gaze, companions.
İşte bu, o hisab günü için size va'dolunan
Voilà ce qui vous est promis pour le Jour des Comptes.
This it is that ye are promised for the Day of Reckoning.
İşte ki bu bizim rızkımız, muhakkak ki ona hiç tükenmek yok
Ce sera Notre attribution inépuisable.
Lo! this in truth is Our provision, which will never waste away.
Bu böyle, şübhesiz azgınlar için de fena bir istikbal (şer bir meâb) var
Voilà! Alors que les rebelles auront certes la pire retraite,
This (is for the righteous). And lo! for the transgressors there will be an evil journey's end,
Cehennem, ona yaslanacaklar, fakat o ne çirkin döşek
L'Enfer où ils brûleront. Et quel affreux lit!
Hell, where they will burn, an evil resting place.
İşte, artık tatsınlar onu bir hamîm ve bir ğassâk
Voilà! Qu'ils y goûtent: eau bouillante et eau purulente,
Here is a boiling and an ice cold draught, so let them taste it,
Ve o şekilden bir diğeri: çifte çifte
et d'autres punitions du même genre.
And other (torment) of the kind in pairs (the two extremes)!
Şu: bir alay: maıyyetinizde göğüs germiş; onlara merhaba yok, çünkü onlar Cehenneme salınıyorlar. Hayır derler size merhaba yok, onu bize siz takdim ettiniz, bakın ne fena yatak
Voici un groupe qui entre précipitamment en même temps que vous, nulle bienvenue à eux. Ils vont brûler dans le Feu.
Here is an army rushing blindly with you. (Those who are already in the fire say): No word of welcome for them. Lo! they will roast at the Fire.
Ya rabbenâ derler: bize bunu takdim edene ateşde azâbı hemen kat kat artır
Ils dirent: «Pas de bienvenue pour vous, plutôt. C'est vous qui avez préparé cela pour nous». Quel mauvais lieu de séjour!
They say: Nay, but you (misleaders), for you there is no word of welcome. Ye prepared this for us (by your misleading). Now hapless is the plight.
Ya rabbenâ derler: bize bunu takdim edene ateşde azâbı hemen kat kat artır
Ils dirent: «Seigneur, celui qui nous a préparé cela, ajoute-lui un double châtiment dans le Feu».
They say: Our Lord! Whoever did prepare this for Us, oh, give him double portion of the Fire!
Bir de derler ki: neye görmüyoruz biz o eşrardan saydığımız bir takım adamları
Et ils dirent: «Pourquoi ne voyons-nous pas des gens que nous comptions parmi les malfaiteurs?
And they say: What aileth us that we behold not men whom we were wont to count among the wicked?
Onları eğlence yerine tuttuktu ha! yoksa onlardan kaydı mı bu gözler?
Est-ce que nous les avons raillés (à tort) ou échappent-ils à nos regards?»
Did we take them (wrongly) for a laughing stock, or have our eyes missed them?
Şübhesiz ki bu haktır muhakkak olacaktır ehli nârın birbirine husûmeti
Telles sont en vérité les querelles des gens du Feu.
Lo! that is very truth: the wrangling of the dwellers in the Fire.
De ki ben ancak korkuyu haber veren bir Peygamberim, başka bir tanrı da yok ancak Allah: o vahidi kahhar
Dis: «Je ne suis qu'un avertisseur. Point de divinité à part Allah, l'Unique, le Dominateur Suprême,
Say (unto them, O Muhammad): I am only a warner, and there is no God save Allah, the One, the Absolute,
O Göklerin, Yerin ve aralarındakilerin rabbı azîz, gaffar var
Seigneur des cieux et de la terre et de ce qui existe entre eux, le Puissant, le Grand Pardonneur».
Lord of the heavens and the earth and all that is between them, the Mighty, the Pardoning.
De ki bu bir azîm haberdir
Dis: «Ceci (le Coran) est une grande nouvelle,
Say: It is tremendous tidings
Siz ondan yüz çeviriyorsunuz
mais vous vous en détournez.
Whence ye turn away!
Benim melei a'lâya ne ılmim olurdu onlar münakaşa ederlerken?
Je n'avais aucune connaissance de la cohorte sublime au moment où elle disputait.
I had no knowledge of the Highest Chiefs when they disputed;
Fakat ben açık inzar edecek bir Peygamber olduğum içindir ki o ılmin bana vahy olunuyor
Il m'est seulement révélé que je suis un avertisseur clair».
It is revealed unto me only that I may be a plain warner.
Rabbın Melâikeye dediği vakıt: haberiniz olsun ben bir çamurdan bir beşer yaratmaktayım
Quand ton Seigneur dit aux Anges: «Je vais créer d'argile un être humain.
When thy Lord said unto the angels: lo! I am about to create a mortal out of mire,
Onu tesviye ettim de ruhumdan ona nefheyledimmi derhal ona secdeye kapanın
Quand Je l'aurai bien formé et lui aurai insufflé de Mon Esprit, jetez-vous devant lui, prosternés».
And when I have fashioned him and breathed into him of My spirit, then fall down before him prostrate,
Onun üzerine Melâikenin hepsi toptan secde ettiler
Alors tous les Anges se prosternèrent,
The angels fell down prostrate, every one.
Yalnız İblîs kibirlenmek istedi ve kâfirlerden oldu
à l'exception d'Iblîs qui s'enfla d'orgueil et fut du nombre des infidèles.
Saving Iblis, he was scornful and became one of the disbelievers.
Ey İblîs! buyurdu: o benim iki elimle yarattığıma secde etmene ne mani' oldu sana? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa âlîlerden mi bulunuyorsun?
(Allah) lui dit: «O Iblîs, qui t'a empêché de te prosterner devant ce que J'ai créé de Mes mains? T'enfles-tu d'orgueil ou te considères-tu parmi les hauts placés?»
He said: O Iblis! What hindereth thee from falling prostrate before that which I have created with both My hands? Art thou too proud or art thou of the high
Dedi ki ben ondan hayırlıyım beni bir ateşten yarattın, onu ise bir çamurdan yarattın
«Je suis meilleur que lui, dit [Iblîs,] Tu m'as créé de feu et tu l'as créé d'argile».
He said: I am better than him. Thou createdst me off fire, whilst him Thou didst create of clay.
Buyurdu ki: hemen çık oradan çünkü artık sen matrud (racîm) sin
(Allah) dit: «Sors d'ici, te voilà banni;
He said: Go forth from hence, for lo! thou art outcast,
Ve her halde üzerindedir lâ'netim ceza gününe kadar
et sur toi sera ma malédiction jusqu'au jour de la Rétribution».
And lo! My curse is on thee till the Day of Judgment.
Dedi: ya rab! o halde ba'solunacakları güne kadar beni geri bırak
«Seigneur, dit [Iblîs], donne-moi donc un délai, jusqu'au jour où ils seront ressuscités».
He said: My Lord! Reprieve me till the day when they are raised.
Haydi buyurdu: geri bırakılanlardansın
(Allah) dit: «Tu es de ceux à qui un délai est accordé,
He said: Lo! thou art of those reprieved
Malûm vakıt gününe kadar
jusqu'au jour de l'Instant bien Connu».
Until the day of the time appointed.
Öyle ise dedi: ızzetine kasem ederim ki ben onların hepsini mutlak iğva eder sapıtırım
«Par Ta puissance! dit [Satan]. Je les séduirai assurément tous,
He said: Then, by Thy might, I surely will beguile them every one,
Ancak içlerinden ıhlâs ile seçilmiş has kulların müstesnâ
sauf Tes serviteurs élus parmi eux».
Save Thy single minded slaves among them.
Buyurdu ki o doğru ve ben hep doğruyu söylerim
(Allah) dit: «En vérité, et c'est la vérité que je dis,
He said: The Truth is, and the Truth I speak,
Celâlim hakkı için Cehennemi mutlak dolduracağım senden ve onların sana tabi' olanlarından topunuzdan tıka basa
J'emplirai certainement l'Enfer de toi et de tous ceux d'entre eux qui te suivront».
That I shall fill hell with thee and with such of them as follow thee, together.
De ki: bir ecir istemiyorum sizden ona karşı ve ben o tekellüfcilerden değilim
Dis: «Pour cela, je ne vous demande aucun salaire; et je ne suis pas un imposteur.
Say (O Muhammad, unto mankind): I ask of you no fee for this, and I am no impostor.
O sırf bir zikir, bir öğüttür bütün âlemîn için
Ceci [le Coran] n'est qu'un rappel à l'univers.
Lo! it is naught else than a reminder for all peoples
Ve her halde onun haberini bir zaman sonra bileceksiniz
Et certainement vous en aurez des nouvelles bientôt!»
And ye will come in time to know the truth thereof.
Sad Suresi/NAKİLLER - Sad Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri