FANDOM


Yasin Suresi Saffat Suresi/1-21 = Sad Suresi
Önemli!!! düzenlenen sayfalar ayn harfli fasılalara kadar yapılması gerekmektedir. Elmalı Tefsiri (Orjinal)
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
İngilizce Meali (M. Pickthall )
Rahmân[1] ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle"
Acıyıcı*[2], esirgeyici Allah’ın adıyla başlarım
In the Name of Allâh, the Most Gracious, the Most Merciful
Kasem olsun ol kuvvetlere: o saf dizip de duranlara
Andolsun o saf bağlayıp duranlara.
By those who set the ranks in battle order
O haykırıp da sürenlere
O haykırıp da sürenlere.
And those who drive away (the wicked) with reproof
Ve o yolda zikr okuyanlara
Ve o yolda zikir okuyanlara.
And those who read (the Word) for a reminder,
Ki ilâhınız birdir sizin
Ki sizin ilâhınız birdir.
Lo! thy Lord is surely One.
Hep o Göklerin Yerin ve aralarındakilerin rabbı ve bütün meşrıkların rabbı
O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir, bütün doğuların da Rabbidir.
Lord of the heavens and of the earth and all that is between them, and Lord of the sun's risings.
Bakınız biz o Dünya Semayı (o yakın Göğü) bir ziynetle donattık: kevakib
Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.
Lo! We have adorned the lowest heaven with an ornament, the planets:
Hem mütemerrid ve her şeytandan koruduk
Onu her inatçı şeytandan koruduk.
With security from every froward devil.
Onlar melei a'lâyı dinleyemezler, tard için her taraftan sıkıya tutulurlar
Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar.
They cannot listen to the Highest Chiefs for they are pelted from every side,
Ve onlara ayrılmaz bir azâb vardır
Uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır.
Outcast, and theirs is a perpetual torment;
Ancak bir çalıp çarpan, onun da peşine bir şihabı sâkıb takılır
Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Onu da yakıcı bir alev takip eder.
Save him who snatcheth a fragment, and there pursueth him a piercing flame.
Şimdi sor onlara yaradılışca kendileri mi daha çetin yoksa bizim yarattıklarımız mı? Biz kendilerini bir cıvık çamurdan yarattık
Şimdi onlara sor: "Yaradılışça kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?" Gerçekten biz onları cıvık bir çamurdan yarattık.
Then ask them (O Muhammad): Are they stronger as a creation, or those (others) whom We have created? Lo! We created them of plastic clay.
Fakat sen taaccüb ettin onlar eğleniyorlar
Fakat sen onlara şaşıyorsun, ama onlar (seninle) eğleniyorlar.
Nay, but thou dost marvel when they mock
Ihtar edildiklerinde de düşünmüyorlar
Kendilerine hatırlatıldığında da düşünmüyorlar.
And heed not when they are reminded,
Bir mu'cize gördükleri vakıt da eğlence yerine tutuyorlar
Bir mucize gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar.
And seek to scoff when they behold a portent
Ve, bu, diyorlar başka bir şey değil, ap açık bir sihir
Ve diyorlar ki: "Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir."
And they say: lo! this is mere magic;
öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz vakıt mı? biz mi ba'solunacakmışız?
"Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman mı biz tekrar dirilecekmişiz?"
When we are dead and have become dust and bones, shall we then, forsooth, be raised (again)?
Evvelki atalarımız da mı?
"Önceki atalarımız da mı?.."
And our forefathers?
De ki: evet, hem siz çok hor, hakîr olarak
De ki: "Evet, hem de sizler çok aşağılanmış olarak (dirileceksiniz)."
Say (O Muhammad): Yea, in truth; and ye will be brought low.
Çünkü o bir zorlu kumandadan ıbarettir derhal gözleri açılıverir
Çünkü O (sura üfürmek) zorlu bir kumandadan ibarettir ki, derhal onların gözleri açılıverir.
There is but one Shout, and lo! they behold
Eyvah bizlere derler bu o din günü
"Eyvah bizlere! İşte bu hesap günüdür." derler.
And say: Ah, woe for us! This is the Day of Judgment.
Bu işte o sizin yalan dediğiniz fasıl günü
(Onlara): "İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz (iyi ve kötüyü) ayırt etme günüdür" denir.
This is the Day of Separation, which ye used to deny.


Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
İngilizce Meali (M. Pickthall )
Toplayın mahşere o zulmedenleri ve eşlerini ve Allahdan başka taptıkları şeyleri
Toplayın mahşere o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri. Toplayın da götürün onları sırata (cehennem köprüsüne) doğru.
(And it is said unto the angels): Assemble those who did wrong, together with their wives and what they used to worship
Toplayın da götürün onları sırata; Cehennem köprüsüne doğru
Toplayın mahşere o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri. Toplayın da götürün onları sırata (cehennem köprüsüne) doğru.
Instead of Allah, and lead them to the path to hell;
Ve tevkıyf edin onları, çünkü sor guya çekilecekler
Ve durdurun onları, çünkü sorguya çekilecekler.
And stop them, for they must be questioned.
Ne oldu sizlere yardımlaşmıyorsunuz?
(Onlara): "Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?" (denilir.)
What aileth you that ye help not one another?
Hayır bu gün onlara teslim olmuşlardır
Hayır, bugün onlar teslim olmuşlardır.
Nay, but this day they make full submission.
Ve ba'zısına dönmüş soruyorlardır:
Onlar, birbirine dönmüş soruşuyorlar.
And some of them draw near unto others, mutually questioning.
Siz diyorlardır: bize sağdan gelir dururdunuz
Onlar: "Siz bize (uğurlu görünerek) sağdan gelir dururdunuz" derler.
They say: Lo! ye used to come unto us, imposing, (swearing that ye spoke the truth).
Yok, diyorlardır: siz inanmamıştınız
(İleri gelenler de) derler ki: "Hayır, siz inanmamıştınız."
They answer: Nay, but ye (yourselves) were not believers.
Ve bizim size karşı cebredebilecek bir saltanatımız yoktu, fakat siz azmış bir kavm idiniz
"Bizim de size karşı bir gücümüz yoktu. Fakat siz azmış bir kavimdiniz."
We had no power over you, but ye were wayward folk.
Onun için üzerimize rabbımızın kavli Bağlantı başlığıhakk oldu, her halde hepimiz tadacağız
"Onun için üzerimize Rabbimizin azab sözü hak oldu. Şüphesiz azabımızı tadacağız."
Now the Word of our Lord hath been fulfilled concerning us. Lo! we are about to taste (the doom).
Evet biz sizi kışkırttık, çünkü biz azgındık
"Evet biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz azgındık."
Thus we misled you. Lo! we were (ourselves) astray.
O halde hepsi o gün azâbda müşterektirler
O halde hepsi o gün azabda ortaktırlar.
Then lo! this day they (both) are sharers in the doom.
İşte biz mücrimlere böyle yaparız
İşte biz günahkarlara böyle yaparız.
Lo! thus deal We with the guilty.
Çünkü onlar «la ilahe illallah» denildiği zaman kafa tutuyorlardı
Çünkü onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilâh yoktur" denildiği zaman kafa tutuyorlardı.
For when it was said unto them, There is no god save Allah, they were scornful
Ve «hiç biz mecnun şâır için ilâhlarımızı bırakır mıyız?» diyorlardı
Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı.
And said: Shall we forsake our gods for a mad poet?
Hayır o hakk ile geldi ve bütün Peygamberleri tasdık eyledi
Hayır o, hak ile geldi ve bütün peygamberleri tasdik etti.
Nay, but he brought the Truth, and he confirmed those sent (before him).
Elbette siz o elîm azâbı tadacaksınız
Elbette siz o acı azabı tadacaksınız.
Lo! (now) verily ye taste the painful doom
Maamafih başka değil, hep yaptığınız amellerinizle cezalanacaksınız
Bununla beraber başka değil, hep yaptığınız amellerinizle cezalandırılacaksınız.
Ye are requited naught save what ye did
Müstesnâ ancak Allahın ıhlâs verilmiş kulları
Sadece Allah'ın ihlaslı kulları müstesnadır.
Save single minded slaves of Allah;
Onlar için bir «ma'lûm rızık» var
İşte onlar için belli bir rızık vardır.
For them there is a known provision,
Meyveler, ve onlar hep ikram olunurlar
Meyveler (vardır), Naîm cennetlerinde onlara hep ikram edilir.
Fruits..And they will be honoured
Meyveler (vardır), Naîm cennetlerinde onlara hep ikram edilir.
In the Gardens of delight,
Karşılıklı tahtlar üzerinde
(Onlar) Karşılıklı tahtlar üzerindedirler.
On couches facing one another
Maînden bir ke's ile üzerlerine pırlanılır
İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır.
A cup from a gushing spring is brought round for them,
Bembeyaz, içenlere lezzet
İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır.
White, delicious to the drinkers,
Onda ne bir gaile vardır, ne de başlarına vurur
Onda ne bir zararlı sonuç vardır, ne de sarhoşluk verir.
Wherein there is no headache nor are they made mad thereby.
Yanlarında iri gözlü nazarlarını kasretmiş nazenînler
Yanlarında iri gözlü, bakışlarını kocalarından başkalarına çevirmeyen hanımlar vardır.
And with them are those of modest gaze, with lovely eyes,
Sanki saklı yumurtalar
Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler.
(Pure) as they were hidden eggs (of the ostrich).
Derken ba'zısı ba'zısına dönmüş soruyorlardır:
Derken birbirine dönüp sorarlar:
And some of them draw near unto others, mutually questioning.
İçlerinden bir söyliyen «benim der: bir karînim vardı
İçlerinden bir sözcü der ki: "Gerçekten benim bir arkadaşım vardı."
A speaker of them saith: Lo! I had a comrade
Derdi: sen cidden inananlardan mısın?
Derdi ki: "Sen gerçekten inananlardan mısın?"
Who used to say: Art thou in truth of those who put faith (in his words)?
Öldüğümüz de bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz vakıt hakıkaten biz cezalanacak mıyız?»
"Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman biz hakikaten cezalanacak mıyız?"
Can we, when we are dead and have become mere dust and bones, can we (then) verily be brought to book?
Nasıl der bir bakıştırır mısınız:
"Siz onu tanır mısınız?" der.
He saith: Will ye look?
Derken bakmış onu tâ Cehennemin ortasında görmüştür
Derken bakınır ve onu cehennemin ta ortasında görür.
Then looketh he and seeth him in the depth of hell.
Tallahi, der: doğrusu sen az daha beni helâk edecektin
Ona şöyle der: "Allah'a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin."
He saith: By Allah, thou verily didst all but cause my ruin,
Rabbımın ni'meti olmasa idi ben de bu ihzar edilenlerden olacaktım
"Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de bu tutuklananlardan olacaktım."
And had it not been for the favour of my Lord, I too had been of those haled forth (to doom).
Nasılmış bak? Biz ölecek değiliz
"Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışız?
58. Are we then not to die
ilk ölümümüzden başka. Ve biz muazzeb değiliz
"Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışız?
Saving our former death, and are we not to he punished?
Bu işte hiç şübhesiz o büyük murad, büyük kurtuluş
İşte bu büyük kurtuluştur.
Lo! this is the supreme triumph.
Böyle bir murad için çalışsın çalışan erler
Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.
For the like of this, then, let the workers work.
Nasıl bu mu hayırlı konmak için yoksa o zakkum ağacı mı?
Nasıl, bu mu daha hayırlı konukluk için, yoksa zakkum ağacı mı?
Is this better as a welcome, or the tree of Zaqqam?
Ki biz onu zalimler için bir fitne kılmışızdır
Gerçekten biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) yaptık.
Lo! We have appointed it a torment for wrong doers.
O bir ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar.
Lo! it is a tree that springeth in the heart of hell
Tomurcukları Şeytanların başları gibidir
Tomurcukları şeytanların başları gibidir.
Its crop is as it were the heads of devils
Her halde onlar ondan yiyeceklerdir. Yiyecekler de ondan karınlarını dolduracaklardır
Mutlaka onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır.
And lo! they verily must eat thereof, and fill (their) bellies therewith.
Sonra üzerine onların hamîmden bir haşlamaları vardır
Sonra üzerine onlar için kaynar bir içecek vardır.
And afterward, lo! thereupon they have a drink of boiling water
Sonra da dönümleri şübhesiz ki Cehennemedir
Sonra da dönecekleri yer, şüphesiz cehennemdir.
And afterward, lo! their return is surely unto hell.
Çünkü onlar babalarını dalâlette buldular
Çünkü onlar, atalarını sapıklıkta buldular.
They indeed found their fathers astray,
Şimdi de onların izlerince koşturuyorlar
Şimdi de kendileri onların izlerinde koşturuyorlar.
But they make haste (to follow) in their footsteps.
Hakıkat onlardan evvel eskilerin ekserisi dalâlette idi
Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu sapıklıkta idiler.
And verily most of the men of old went astray before them,
Celâlim hakkı için içlerinde inzar edici Peygamberler de gönderdik
Gerçekten biz onlara içlerinden uyarıcı peygamberler de gönderdik.
And verily We sent among them warners.
Sonra da bak o inzar edilenlerin akıbeti nasıl oldu?
Sonra da bak o uyarılanların sonu nasıl oldu?
Then see the nature of the consequence for those warned,
Ancak Allahın ıhlâs ile seçilen kulları başka
Ancak Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka.
Save singled minded slaves of Allah.


Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
İngilizce Meali (M. Pickthall )
Celâlim hakkı için bize Nuh nidâ etmişti, biz de hakıkat ne güzel mücîbiz
Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik.
And Noah verily prayed unto Us, and gracious was the Hearer of his prayer
Hem onu ve ehlini o büyük sıkıntıdan kurtardık
Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
And We saved him and his household from the great distress,
Hem zürriyyetini bâkıy kalanlar kıldık
zürriyyet
Hem onun neslini bâki kalanlar kıldık.
nesl
And made his seed the survivors,
Hem de namına bıraktık sonrakiler içinde
Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık.
And left for him among the later folk (the salutation):
Selâm Nuha bütün âlemler içinde
Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun.
Peace be unto Noah among the peoples!
Biz böyle mükâfat ederiz işte muhsinlere
İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
Lo! thus do We reward the good.
Çünkü o bizim mü'min kullarımızdan
Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
Lo! he is one of Our believing slaves.
Sonra da diğerlerini suya boğduk
Sonra diğerlerini suda boğduk.
Then We did drown the others.
Şübhesiz İbrahim de onun kolondan
Şüphesiz ki İbrahim de onun kolundandı.
And lo! of his persuasion verily was Abraham
Çünkü rabbına selîm bir kalb ile geldi
Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti.
When he came unto his Lord with a whole heart;
Çünkü babasına ve kavmine şöyle dedi: siz nelere tapıyorsunuz?
O babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz nelere tapıyorsunuz?"
When he said unto his father and his folk: What is it that ye worship?
Yalancılık etmek için mi Allahdan başka ilâhlar istiyorsunuz?
"Yalancılık etmek için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?"
Is it a falsehood gods beside Allah that ye desire?
Siz rabbül'âlemîni ne zannediyorsunuz?
"Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?"
What then is your opinion of the Lord of the Worlds?
Derken bir bakım baktı da nücume
Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten -hastayım" dedi.
And he glanced a glance at the stars
Ben dedi: -hastayım
Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten -hastayım" dedi.
Then said: Lo! I feel sick!
O vakıt arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler
O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.
And they turned their backs and went away from him
Derken kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da buyursanız a, dedi, yemez misiniz?
Derken bir kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da, "Buyursanıza, yemez misiniz?" dedi.
Then turned he to their gods and said: Will ye not eat?
Neyiniz var söylemiyorsunuz
(Cevap vermediklerini görünce de): "Neyiniz var da konuşmuyorsunuz?" (dedi).
What aileth you that ye speak not?
Diyerek bir takrib ile onlara kuvvetli bir darbe indirdi
Nihayet bir yolunu bulup onlara kuvvetli bir darbe indirdi.
Then he attacked them, striking with his right hand.
Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yöneldiler
Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yürüdüler.
And (his people) came toward him, hastening.
A, dedi siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?
İbrahim dedi ki: "A, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?"
He said: Worship ye that which ye yourselves do carve
Halbuki sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı
"Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."
When Allah hath created you and what ye make?
Haydin dediler, bunun için bir bina yapın ve bunu ateşe atın
Onlar: "Haydin onun için bir yapı yapın da onu ateşe atın." dediler.
They said: Build for him a building and fling him in the red hot fire.
Böyle ona bir tuzak kurmak istediler, biz de tuttuk kendilerini daha alçak düşürdük.
Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini daha alçak düşürdük.
And they designed a snare for him, but We made them the undermost.
Bir de dedi ki: ben rabbıma gidiyorum, o bana yolunu gösterir
Bir de dedi ki: "Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir."
And he said: Lo! I am going unto my Lord Who will guide me
"Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!"
salih
My Lord! Vouchsafe me of the righteous.
Biz de ona uslu bir oğul müjdeledik
Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.
So We gave him tidings of a gentle son.
[[فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَىٰ فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَىٰ ۚ قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ ۖ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ]]
Vakta ki yanında koşmak çağına erdi, ey yavrum! dedi ben menamda görüyorum ki ben seni boğazlıyorum, artık bak ne görüyorsun! ey babacığım dedi: ne emrolunuyorsan yap! beni inşaallah sabirînden bulacaksın
menam menamda Menam
Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
And when (his son) was old enough to walk with him, (Abraham) said: O my dear son, I have seen in a dream that I must sacrifice thee. So look, what thinkest thou? He said: O my father! Do that which thou art commanded. Allah willing, thou shalt find me of the steadfast.
Vaktâ ki bu suretle ikisi de teslim oldular ve onu tuttu şakağına yıktı
Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.
Then, when they had both surrendered (to Allah), and he had flung him down upon his face,
Ve şöyle ona nida ettik: ya İbrahim!
Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "
We called unto him: O Abraham:
Ru'yayı gerçek tasdık eyledin, biz böyle mükâfat ederiz işte muhsinlere
"Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."
Thou hast already fulfilled the vision. Lo! thus do We reward the good.
Şübhesiz ki bu açık bir ibtilâ, kat'î bir imtihan.
"Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik)
106. Lo! that verily was a clear test.
Dedik ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik
Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.
Then We ransomed him with a tremendous victim.
Namına da bıraktık sonrakiler içinde
Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.
And We left for him among the later folk (the salutation):
Selam olsun İbrahim'e...
Peace be unto Abraham!
Böyle mükâfat ederiz işte muhsinlere
İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
Thus do We reward the good.
Çünkü o bizim mü'min kullarımızdan
Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
Lo! he is one of Our believing slaves.
Bir de onu salihînden bir Peygamber olmak üzere İshak ile müjdeledik
Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.
And We gave him tidings of the birth of Isaac, a Prophet of the righteous.
Hem ona hem İshaka bereketler verdik. İkisinin zürriyyetinden de hem muhsin olan var hem de nefsine açık zulmeden
zulm
Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.
nesl
And We blessed him and Isaac. And of their seed are some who do good, and some who plainly wrong themselves.


Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
İngilizce Meali (M. Pickthall )
Celâlim hakkı için Musâ ile Harûnu da minnetdâr eyledik
Andolsun ki biz Musa ile Harun'a da nimetler verdik.
And We verily gave grace unto Moses and Aaron,
Hem kendilerini ve kavmlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık
Hem kendilerini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
And saved them and their people from the great distress,
Hem yardım ettik onlara da galibler onlar oldular
Hem yardım ettik onlara da, galip gelenler onlar oldular.
And helped them so that they became the victors.
Hem kendilerine o belli kitabı verdik
Hem kendilerine o belli kitabı (Tevrat'ı) verdik.
And We gave them the clear Scripture
Ve kendilerini doğru yola çıkardık
Kendilerini doğru yola çıkardık.
And showed them the right path.
Sonrakiler içinde de namlarına şunu bıraktık
Sonrakiler içinde onlara iyi bir nam bıraktık:
And We left for them, among the later folk (the salutation):
Selam olsun, Musa ile Harun'a.
Peace be unto Moses and Aaron!
Biz böyle mükâfat ederiz işte muhsinîne
İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
Lo! thus do We reward the good.
Çünkü ikisi de bizim mü'min kullarımızdan
Çünkü onların ikisi de bizim mümin kullarımızdandı.
Lo! they are two of our believing slaves.
Şübhesiz İlyas da mürselînden
Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir.
And lo! Elias was of those sent (to warn)
Zira kavmine demişti: siz Allahdan korkmaz mısınız?
Hani o kavmine: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.
When he said unto his folk: Will ye not ward off (evil)?
Bir ba'le mi yalvarıyorsunuz bırakıb da o ahsenülhâlikîni
Hani o kavmine: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.
Will ye cry unto Baal and forsake the best of Creators,
O rabbınız ve evvelki atalarınızın da rabbı olan Allahı?
Hani o kavmine: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız? Yaratanların en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.
Allah, your Lord and Lord of your forefathers?
O vakıt onu tekzib ettiler, şübhesiz ki onlar da ıhzâr edildiler
Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır.
But they denied him, so they surely will be haled forth (to the doom)
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları müstesna.
Save single minded slaves of Allah.
Ona da sonrakilerde şunu bıraktık
Ona da sonrakiler içinde şunu bıraktık:
And we left for him among the later folk (the salutation):
Peace be unto Elias!
Biz böyle mükâfat ederiz işte muhsinîne
İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
Lo! thus do We reward the good.
Çünkü o bizim mü'min kullarımızdan
Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
Lo! he is one of our believing slaves.
And lo! Lot verily was of those sent (to warn),
Zira kurtardık onu ve bütün ehlini
Hani biz onu ve ailesinin tamamını kurtarmıştık.
When We saved him and his household, every one,
kalan bir karıdan başka batanlar içinde
Ancak geride kalıp batanlar içinde kalan yaşlı bir kadın hariç.
Save an old woman among those who stayed behind;
Sonra diğerlerini tedmir eyledik
Sonra diğerlerini helak etmiştik.
Then We destroyed the others.
Ve siz elbette onlara uğrar ve üzerinden geçerseniz, sabahleyin
Ve siz elbette sabahleyin ve -geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?
And Lo! ye verily pass by (the ruin of) them in the morning
Ve -geceleyin, ya akıl edip de düşünmez misiniz
Ve siz elbette sabahleyin ve -geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?
And at night time; have ye then no sense?


Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
İngilizce Meali (M. Pickthall )
And lo! Jonah verily was of those sent (to warn)
Hani bir vakıt dolu gemiye kaçmıştı,
Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı.
When he fled unto the laden ship,
kur'a çekmişti de kaydırılanlardan olmuştu
(Oradakilerle) kur'a çekmiş de kaydırılanlardan (yenilenlerden) olmuştu.
And then drew lots and was of those rejected;
Derken kendisi balık yuttu melâmette idi
Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu.
And the fish swallowed him while be was blameworthy;
Eğer çok tesbih edenlerden olmasa idi
Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
And had he not been one of those who glorify (Allah)
Her halde ba'solunacakları güne kadar onun karnında kalırdı
Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
He would have tarried in its belly till the day when they are raised;
Hemen biz onu alana attık hasta idi
Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık.
Then We cast him on a desert shore while he was sick;
Ve üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik
Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.
And We caused a tree of gourd to grow above him;
Ve onu yüz bine Resul gönderdik ve hattâ artıyorlardı
Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik.
And We sent him to a hundred thousand (folk) or more
O vakıt ona iyman ettiler de onları bir zamana kadar istifade ettirdik
O zaman ona iman ettiler de biz onları bir zamana kadar yaşattık.
And they believed, therefor We gave them comfort for a while.
Şimdi sor o seninkilere: rabbına kızlar, onlara oğullar öyle mi?
Şimdi sor o seninkilere: Kızlar, Rabbinin de, oğlanlar onların mı?
Now ask them (O Muhammad): Hath thy Lord daughters whereas they have sons?
Yoksa biz Melâikeyi dişi yaratmışız da onlar şâhid mi bulunuyorlarmış?
Yoksa biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış?
Or created We the angels females while they were present?
Ha!.. onlar şübhesiz ki yalancıdırlar
Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.
Lo! it is of their falsehood that they say:
«Allah doğurdu» derler ve elbette bunlar yalancıdırlar
Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.
Allah hath begotten. And lo! verily they tell a lie.
Kızları oğullara tercih mi etmiş?
(Allah) kızları oğullara tercih mi etmiş?
(And again of their falsehood): He hath preferred daughters to sons
Nah sizlere! nasıl hukmediyorsunuz?
Size ne oldu? Nasıl hükmediyorsunuz?
What aileth you? How judge ye?
Hiç demi düşünmezsiniz?
Hiç düşünmüyor musunuz?
Will ye not then reflect?
Yoksa sizin için açık bir ferman mı var?
Yoksa sizin için açık bir delil mi var?
Or have ye a clear warrant?
O halde getirin kitabınızı sadıksanız
O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı.
Then produce your writ, if ye are truthful.
Bir de onunla Cinler beyninde bir neseb uydururlar. Celâlim hakkı için Cinler bilirler ki onlar ihzar olunacaklardır
Onlar, Allah ile cinler arasında bir neseb (hısımlık bağı) uydurdular. Oysa andolsun cinler bilirler ki, o yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir.
And they imagine kinship between him and the jinn, whereas the jinn know well that they will be brought before (Him).
Münezzeh sübhan o Allah onların isnad ettikleri vasıflardan
Allah, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.
Glorified be Allah from that which they attribute (unto Him),
Lâkin Allahın ıhlâs ile secilen kulları başka
Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka (onlar, Allah'ı böyle şirk ile vasıflamazlar).
Save single minded slaves of Allah.
Çünkü siz ve taptıklarınız
Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.
161. Lo! verily, ye and that which ye worship,
Ona karşı kimseyi meftun edemezsiniz
Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.
162. Ye cannot excite (anyone) against Him
Meğer ki Cahîme saldıran olsun
Çünkü siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.
Save him who is to burn in hell.
Bizden ise her birimiz için bir makamı ma'lûm vardır
(Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.
There is not one of Us but hath his known position.
Ve biz elbette biz o saf dizenleriz
(Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.
Lo! We, even We are they who set the ranks.
Ve biz elbette biz o tesbih edenleriz
(Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. Biziz o saf saf dizilenler, biziz! Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.
Lo! We, even We are they who hymn His praise
Ve gerçek avvel şöyle diyorlardır:
(Müşrikler) şöyle diyorlardı: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."
And indeed they used to say:
«eğer yanımızda evvelkilerinkinden bir zikrolsa idi
(Müşrikler) şöyle diyorlardı: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."
If we had but a reminder from the men of old
Her halde Allahın ıhlâs ile seçilmiş kullarından olurduk
(Müşrikler) şöyle diyorlardı: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı, elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."
We would be single minded slaves of Allah.
Fakat şimdi ona küfrettiler, artık ileride bilecekler
Fakat şimdi onu inkâr ettiler. Ama ilerde bileceklerdir.
Yet (now that it is come) the, disbelieve therein: but they will come to know.
Celâlim hakkı için risaletle gönderilen kullarımız hakkında şu kelimemiz sebkat etmiştir:
Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir:
And verily Our word went forth of old unto Our bondmen sent (to warn)
«Onlar elbette onlar muhakkak muzaffer olacaklardır
"Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır
That they verily would be helped,
Ve elbette bizim askerlerimiz mutlak onlar galib geleceklerdir»
ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir."
And that Our host, they verily would be the victors.
Onun için yüz çevir de onlardan bir zamana kadar
Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
So withdraw from them (O Muhammad) awhile,
Gör onları: yakında görecekler
Onlara (inecek azabı) gözetle .Yakında onlar da göreceklerdir.
And watch, for they will (soon) see.
Ya şimdi bizim azâbımızıiviyorlar?
Ya şimdi onlar, bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?
Would they hasten on Our doom?
Amma onların sahasına indiği vakıt ne fenadır o acı haber verilenlerin sabahı!...
Fakat (azabımız) onların sahasına indiği zaman, (o acı sonuçla) uyarılanların sabahı ne kötüdür!
But when it cometh home to them, then it will be a hapless morn for those who have been warned.
Yine sen yüz çevir de onlardan bir zamana kadar
Yine sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
Withdraw from them awhile
Gör, yakında görecekler
(İnecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir.
And watch, for they will (soon) see.
Senin güç ve kuvvet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.
Glorified be thy Lord, the Lord of Majesty, from that which they attribute (unto Him)
Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun.
And peace be unto those sent (to warn).
And praise be to Allah, Lord of the Worlds!



Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.