FANDOM


Bakiniz

   
Cquote1.svg
On Birinci Şua Altıncı Mes'ele: "Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır."
   
Cquote2.svg

Bakınız

D . Saray . Kasr . Dolmabahçe sarayı.Saray/Atatürk. Saray - Tekirdağ .Saray, Tekirdağ kaymakamları. Saray kaymakamları. Saray (yapı). Acem Şahı. Firavun büyük palas sahibi demek BSN/Saray

   
Cquote1.svg
Hasan Rıza Soyak’a şöyle anlatacaktı; Bunalıyorum çocuk, bunalıyorum. ... Ben burada bir nevi mahpus hayatı yaşıyorum. Çünkü gündüzleri ekseriyet yalnızım. Herkes işinde gücünde ... Benim ise çoğu günler, bütün günümü değil, bir saatimi dahi dolduracak işim yok. Şu hâlde ya uyuyabilirsem uyuyacağım yahut bir şeyler yazacağım. Arada biraz dinlenmek ve hava almak ihtiyacını duyarsam şehir içinde ve dışında ancak otomobiller ile gezintiler yapacağım. Ya sonra? Sonra gene bu hapishaneye döneceğim. Ve kendi kendime bilardo oynayıp, sofra zamanını bekleyeceğim. Bari sofrada bir değişiklik olsa ... Ne gezer... Bu sofra nerede kurulursa kurulsun karşımda aşağı yukarı hep aynı insanlar. Aynı yüzler... Hasılı bıktım, usandım çocuk ...
   
Cquote2.svg

Cemil MeriçEdit

  • Ne yazık ki, mülk–i İslâm'da hep saraylar büyük; kütüphaneler, üniversiteler, özgürlükler küçük. Cemil Meriç

Mehmet Akif ErsoyEdit

Firav'un kelime anlamıEdit

Firavun kelimesinin kullanılışını şöyle anlatır: "Mısır dilinden "per'aa: büyük ev" aslında eski Mısır'da sarayın adıydı. Ancak yeni krallıktan itibaren (18. hanedandan başlar: Mö 1539-1292) 22. hanedana dek (Mö 945-730) saygı ünvanı olarak kullanılmaya başlandı. Daha sonra evrimleşerek kralın ünvanı oldu. Ama daha önce hiç kullanılmadı."

Görüldüğü gibi Kuran'ın Hz. Musa zamanındaki Mısır hükümdarını "Firavun" diye tanıtırken, daha eski zamanda Hz. Yusuf dönemindeki Mısır hükümdarını "Melik" diye tanıtmasında da bir incelik vardır.

Mimari ve yönetim Edit

  • Saray (Farsça'da seray) Hükümdarların, devlet başkanlarının oturduğu veya kamu işlerinin yürütüldüğü büyük yapı. Yapısal dilci Kaymakam Eyüp Sabri Kartal'a göre saray kelimesinin etimolojik izahı; "Aslında Saray kelimmesinin orijinali سراي ser-ay dır. Ser سر baş demektir. Ay اي'da malum aydır. Türk islam inancında ser ay yani baş ay hükümdardır. Bu iki kelime zamanla birleşerek Osmanlı döneminde Seray olarak kullanılmış ve daha sonraları da Türkçenin ses uyumu kurallarına göre "Saray" olarak kullanılmaya başlanmıştır.
     

Mahalle Edit

İlçe yerleşim yerleri Edit

 

Köyler Edit

 

Başkent Edit


Tercümeleri Edit


Edit

[1] Hükümdarların veya devlet başkanlarının oturduğu büyük yapı
[2] Kamu işlerinin yürütüldüğü büyük yapı
[3] Devlet başkanı ve çevresi
[4] Görkemli, iyi zevkle döşenmiş yapı
[5] Saray, Tekirdağ - Saray ilçesi
[6] Saray, Denizli

Nuvola apps bookcase Köken

[1] (Farsça)


Bediüzzaman, Yıldız Sarayı’nın akıbetini keşfedip uyardı!.. Edit

2. Abdülhamid’in 30 yıl hilâfet merkezi olarak kullandığı Yıldız Sarayı, 1926’da yıllığı 30 bin liradan 30 seneliğine bir İtalyan kumarhane ve gazino işletmecisine kiralandı.

Sarayların ve bilhassa Yıldız Sarayı’nın eşyalarının, binalarının satılması veya kiralanması 27 Temmuz 1924’de gündeme geldi ve Türkiye Cumhuriyeti Başvekâleti’nin 27/07/1340 (27 Temmuz 1924) tarih ve 733 numaralı yazısıyla, Yıldız Sarayı’nın bahçesiyle buna bağlı diğer bahçelerin halkın hizmetine tahsis edilmek üzere İstanbul Şehremaneti’ne verilmesi kararlaştırıldı. Yıldız Sarayı’nın uğradığı akıbetin en kötüsü 28 Haziran 1925 tarihinde yaşandı. Bu tarihteki tahsiste, saray binaları, park ve bahçeleri, eğlence ve oyun salonları yapılmak üzere İstanbul Belediyesi’ne verildi. İstanbul Belediyesi, 9 maddelik kira sözleşmesine 13 Ağustos 1925 tarihinde son şeklini vermiş. Sözleşmenin birinci maddesi şöyleydi: “Yıldız bahçelerinde oyun, dans ve gazino gibi müesseseler vücuda getirmek ve işletmek hakkı münhasıran kendilerine ait olmak üzere en müsait şart dermeyan eden talip -tabiiyet farkı gözetilmeksizin tercih edilir.” Yani hangi milletten veya ülkeden olursa olsun, parayı çok veren ve şartları yerine getiren herkese kiralanacaktı.1

Bediüzzaman, Yıldız Sarayı’nın kötü akıbetini kerametkârane keşf ve tesbit ederek Sultan Abdülhamid’e ve efkâr-ı ammeye muhteşem bir ahlâkî, içtimaî-siyasî ders verir:

“Daire-i İslâmın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sabık sultan, merhum Abdülhamid Han Hazretleri, sabık içtimaî kusuratını derk ile, nedamet ederek kabul-ü nasihate istidat kesb etmiş zannıyla ve “Aslah tarîk, musalahadır” mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infialata mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet sûretini daha ahsen sûrette düşündüğümden, merhum sultan-ı sabıka cerîde lisanıyla söyledim ki:

“Münhasif Yıldız’ı Darü’i-fünûn et; ta, Süreyya kadar alî olsun. Ve oraya seyyahlar, zebaniler yerine ehl-i hakîkat melaike-i rahmeti yerleştir; ta Cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dînî darü’l-fünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine îtimat et. Zîra, senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf ahireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel, sen dünyayı terk et. Zekatü’i-ömrü, ömr-i sanî yolunda sarf eyle…” 2

Ne dersiniz, dünyaya, evlerimize, köşklerimize, bağ ve bahçelerimize bu gözle bakmamız gerekmiyor mu?

Dipnotlar:

1- Tarihçi yazar Ömer Faruk Yılmaz / Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi, Eylül 2014. 2- Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 62.

Ya Münhasif Yıldız, ya da SüreyyaEdit

Bediüzzaman’ın “İstibdad” devri hakkında temas ettiği bir diğer mühim husus, “Yıldız”dır. Bu tâbir, Yıldız Sarayının adı olmasının ötesinde bir mânâ taşımaktadır.


Bütün bu olup bitenlerin en yakın şahitlerinden olan Tahsin Paşa bu hususlarla ilgili olarak, “ Kendisinden evvel gelen padişahların nasıl tahttan indirildiklerini, ne suretle gafil avlandıklarını bildiği için bir gün kendisinin de böyle bir hâdise karşısında kalabileceğini daima düşünür, bütün tedbirlerini buna göre ittihaz ederdi. Jurnalciliğin hikmet-i icad ve inkışafı bundandır.” değerlendirmesinde bulunmuş, fakat şu hususu da ilâve etmiştir: “Sultan’ın hergün binlerce jurnal aldığı ve tamamını bizzat okuduğu uydurmadır. Hal’inden sonra kendi dairesinde sandıklarla kapalı jurnal bulunması bunu ispat eder. Hünkâr’ın ehemmiyet verdiği jurnaller, Sadrazamlardan, Şeyhülislâmlardan, Nâzırlardan ve mühim mevkide bulunan ve sadâkatleri bilinen ricâlden gelen ve resmî kanallardan geçmeyip hususî olarak arz edilenlerdir.”

II. Meşrûtiyet’in îlânından sonra dillere pelesenk olmuş olan Hafiyye Teşkilâtı’nın da lağvedilmesi müzâkere edilmiştir. Lâkin mevcud hâlin devamının mümkün olmadığı hususunda ittifak olmakla birlikte, devlet için böyle bir teşkilâtın zarureti de göz ardı edilememiştir. Neticede, “Sâir devletlerde mer’î usul dâiresinde serâir-i zâbıtaya vasıta olacak memurlar istihdâm olunmak ve kanunen selâhiyyeti olmayan hiçbir daire ve şahsı buna tavassut etmemek üzere” hafiyelik kaldırılmıştır. Böylece, mevcud yapının menfilikleri tasfiye edilerek sistemin ıslâhı ve devamı cihetine gidilmiştir.

Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra hususî bir heyet teşkil edilerek Yıldız evrakının tasnifine başlandığında, bizzat İttihat ve Terakki mensublarının da jurnallerine rastlanınca tasnifden vazgeçilerek sandıklar dolusu jurnal Harbiye Nezâretinin bahçesinde yakılarak imha edilmiştir.

Bu meselenin, gayet müessir bir tarzda istimâl edilmiş olduğu da bir hakikat olan devletin istihbarat sistemini gölgelemesi pahasına, sırf Sultan Abdülhamid’e hücum etmek için fazla abartıldığı da bir vakıadır. Bu arada Bediüzzaman’ın baş tarafta yer verdiğimiz, “Şimdiki hafiyeler, eskisinden beterdirler. (…) Güya istibdâd ve hafiyelik tenâsuh etmiş” şeklindeki ifâdesi de nazarlardan kaçırılmamalıdır.

Ya Münhasif Yıldız, ya da Süreyya

Bediüzzaman’ın Meşrûtiyet’in îlânından sonra neşrettiği eserlerinde “İstibdad” devri hakkında temas ettiği bir diğer mühim husus, “Yıldız”dır. Bu tâbir, Sultan II. Abdülhamid’in ikamet ettiği Yıldız Sarayının adı olmasının ötesinde bir mânâ taşımaktadır. Bediüzzaman’ın Abdülhamid’e karşı çıktığını iddia edenlerin delil olarak gösterdikleri ve aşağıda tavzih etmeye çalışacağımız bu “Yıldız” mefhumunun doğru anlaşılması gayet ehemmiyetlidir.

“Yıldız” tâbiri devletin bütün işlerinin, saraydaki “Kurenâ”sı mârifetiyle bizzat Padişah tarafından idare edilmesini ifâde eder. Tanzimat devrinin alâmet-i fârikası olan, devlet idaresinin Bâbıâli (Hükûmet) mârifetiyle icrâsı yerine bu devirde Bâbıâli tayyedilerek bütün idare tamamen Yıldız’a nakledilmiştir.

Devletin askerî, mülkî, ilmî ve iktisadî bütün birimleri ve muâmeleleri Yıldız’dan tâkib edildiğinden, Sarayda vazife yapanların sayısı da o nisbette artmıştır. Birçok yeni dâire, komisyon ve heyet ihdas edilmiştir. Sultan Hamid’in, imparatorluğun bütün müesseselerini ve bütün meselelerini şahsî idaresine bağladığını söyleyen Yılmaz Öztuna bu vaziyeti, “Yıldız, İstanbul içinde müstakil bir şehir haline gelmişti. İçinde on binlerce insan ve asker yaşıyordu. Mâbeyn başkâtibinin nüfûzu nâzırların çoğundan fazlaydı” şeklinde tarif etmiştir.

Öztuna’nın, nüfûzunun nâzırların çoğunun nüfûzundan daha fazla olduğunu söylediği Tahsin Paşa, “Sadrazam ve Nâzırlardan tutunuz, dâirelerin mümeyyiz ve kâtiblerine, mahalle muhtar ve imamlarına kadar herkesin Yıldız’da gelip ziyaret ettiği bir oda ve istinad ettiği bir hâmisi” olduğunu anlatır ve devam eder. Nâzırın ahval ve icraatını müsteşarı, müsteşarın hâlini ise kalem müdürü Saray’daki hâmisi vasıtasıyla Hünkâr’a yetiştirmektedir.



TEVFİK FİKRET -bir lahza-i teahhur Edit

bir darbe... bir duman... ve bütün bir gürûh-ı sûr,
bir ma'şer-i vaz'ı temâşâ, haşin, akuur
tırnaklariyle bir yed-i kahrın, didik didik,
yüseldi gavr-ı cevve bacak, kelle, kan, kemik...

ey darbe-i mübeccele, ey dûd-i müntakim,
kimsin? nesin? bu salvete sâik, sebeb ne? kim?
arkanda bin nigâh-ı tecessüs, ve sen nihân,
bir dest-i gaybı andırıyorsun, rehâ-feşân.

mâlik sensin o servet-i ra'dîn-i gayza ki
her yerde hiss-i hakk u halâsın muharriki.
sadmenle pâ-yı kaahiri titrer tegallübün,
en gırca tâc-ı haşmeti sarsar takarrübün.

silkib ukuud-u rikba-i a'sârı, en çetin
bir uykudan uyandırır akvâmı dehşetin.
ey şânlı avcı, dâmını bîhûde kurmadın!
atdın... fakat yazık ki, yazıklar ki vuramadın!

dursaydı bir dakîkacağız devr-i bî-sükûn,
yâhud o durmasaydı, o iklîl-i ser-nigûn,
kanlarla bir cinâyete pek benzeyen bu iş
bir hayr olurdu, misli asırlarca geçmemiş.

lâkin tesâdüf...âh o kavîler münâdimi,
âcizlerin, zavallıların hasm-ı dâimi,
birden yetişdi mahve bu tedbîr-i hârikı,
söndürdü bir nefesde bu ümmîd-i bârikı;

nakş etdi bir tehekküm içün baht-ı bî-şuûr
târih-i zulme bir yeni dîbâce-i gurûr.
kurtuldu; hakkıdır, alacak şimdi intikaam;
lâkin unutmasın şunu tarih-i siflekâm:

bir kavmi çiğnemekle bu gün eğlenen...(denî)
bir lâhza-i teahhura medyun bu keyfini!

-5 temmuz 1322-
-18 temmuz 1906-

tevfik fikret

Güncel TürkçesiEdit

Bir patlama...bir duman...ve bütün bir şenlik alayı,
Sahnelediği oyunu seyreden kalabalık; haşin, azgın br>

Tırnaklarıyla bir kahredici elin, didik didik,br> Yükseldi havaya bacak, kelle, kan, kemik...

Ey yüce patlama, ey öc alıcı duman,br> Kimsin? nesin? bu saldırıya iten ne, sebep ne? kim? br>

Arkanda bin meraklı bakış ve sen yoksun,
Görünmeyen bir eli andırıyorsun, kurtarıcı.

Sesinde o öfkenin o korkunç yıldırımı var ki br>

Her yerde hak ve kurtuluş duygusunu tetikler. 
Vuruşunla kahredici ayağı titrer zorbalığın, 
En gururlu, görkemli tâcı sarsar yaklaşışın.
Silkip yüzyılların boyunlarındaki ilmiklerini, en çetin 
Bir uykudan uyandırır milleti dehşetin. 
Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın! 
Attın...ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın!
Dursaydı bir dakikacık (bu hep) geçen zaman, 
Ya da o durmasaydı o tâlihsiz* taç, 
Kanlarla bir cinâyete pek benzeyen bu iş

Bir iyilik olurdu, benzeri yüzyıllarca geçmemiş.

Ancak, rastlantı... âh o güçlülerin dostu,

Güçsüzlerin, zavallıların değişmez düşmanı,

Birden yetişti etkisiz kılmaya, bu yakıcı planı, Söndürdü bir nefeste bu parlak umudu;

Yazdı, alay etmek için bilinçsiz yazgı,

Zulüm tarihine bir övünme önsözünü.

Kurtuldu; hakkıdır, alacak şimdi öcünü; 
Ancak; unutmasın şunu (ki) alçaklığın tarihi:
Bir milleti çiğnemekle bu gün eğlenen (alçak) 
Bir anlık gecikmeye borçlu bu keyfini

1905 yılının 21 temmuzuydu. Padişah II. Abdülhamit'e Yıldız camisindeki cuma selâmlığından çıkmış, arabasına doğru ilerliyordu. Her zamanki gibi, caminin merdivenlerinden inecek ve dört yüz metre ileride bekleyen arabasına binecekti. Fakat bu sefer ufak bir gecikme olmuştu. Şeyhülislâm Cemalettin Efendi, Abdülhamit'in yolunu kesmiş, bazı konularda bilgi istemişti.

Padişah II. Abdülhamit'le Şeyhülislâm Cemalettin Efendi arasındaki konuşma oldukça uzamıştı. Tam bu sırada korkunç bir patlama duyulmuş, arkasından araba parçaları ve insan kol ve bacakları dört bir yana savrulmaya başlamıştı. Padişahın yanında bulunanlar korkuyla kaçışıyor, canlarını kurtarmak için sığınacak yer arıyorlardı. O kadar kalabalığın arasında kılını kıpırdatmayan, yüzünde en ufak bir heyecan ve korku izi görülmeyen tek bir kişi vardı: Kuruntu ve kuşkusu herkes tarafından bilinen II. Abdülhamit..

Ortada heykel gibi kıpırdamadan duruyordu. Yaverlerinden Miralay Sadık Bey korku ve telâştan kılıcını yere düşürmüş. Miralay Süleyman Şefik Bey de apoletini kaybetmişti. Çevresindekilerin can kaygısına düşüp çil yavrusu gibi dağılmaları, II. Abdülhamit'i çok kızdırmış ve olaydan sonra yaveri için :

"Kılıcını düşüren yaveri maiyetimde görmek istemem, Trablus'a sürgün gidecek!.." emrini vermişti. Tehlike savuştuktan sonra, sığındıkları yerlerden çıkanlara Padişah şunları söylemişti:

"Arabamı çekiniz, burayı kordon altına alınız, sorumluları tutuklayınız!.." Bu sırada, muhafız kıtalarının tüfeklerine mermi sürdüklerini görünce, töreni yöneten subaya :

"Selâm emrini verdir, ne duruyorsun!." diye bağırmıştı. Muhafız kıtası hazır ol durumuna geçince, cami kapısına getirilen arabaya binen Abdülhamit, âdeti olmadığı halde ayakta durmuş, dizginleri kendi kullanarak Çit köşküne varmıştı Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan kurmaya çalışan Ermeni Komitacıları karşılarında en büyük engel olarak gördükleri Padişah II. Sultan Abdülhamit'i öldürmek istemişlerdi. Kendileri bu işte yeteri kadar tecrübeli olmadıklarından, Avrupa ve Rusya'daki uluslararası anarşistlerle ilişki kurmuşlar, onlardan Abdülhamit'in öldürülmesi konusunda yardım ve destek sağlamışlardı.

Bu iş için özel olarak İstanbul'a gelenlerden biri de Belçikalı ünlü anarşist Edvard Jorris'ti. O dönemde anarşizm bütün dünyayı sarmış, suikasta uğramayan hükümdar ya da cumhurbaşkanı hemen hemen kalmamıştı. Şimdi sıra II. Abdülhamit'teydi. Edvard Jorris, göze çarpmamak için Singer şirketine memur olarak girmiş, Padişah'ın cuma selâmlıklarını büyük bir dikkatle izlemeye başlamıştı. Abdülhamit, cuma günleri Yıldız camisinden çıktıktan sonra, 1 dakika 42 saniyede arabasının yanına gidiyordu. Birkaç cuma selâmlığını gözleyen Jorris, bu sürenin hiç değişmediğini. Padişahın bir saat düzeni içinde bu yolu, daima 1 dakika 42 saniyede aldığını görmüştü.

Suikastı hazırlayan örgüt oldukça genişti. Jorris'ten başka, Rusya'dan gelen Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Hacı Nişan Minasyan, Mıgırdıç Serkis Garibyan, Karabet Ohanesyan, Vahram Sabun Kendiryan, Silviyoriçi, Sari Torkom, Trase Yuvanoviç bu örgütün belli başlı üyeleriydiler.

Hazırlanan plana göre, Yıldız camisi önünde bomba çatlatılıp II. Abdülhamit öldürüldükten sonra, Galata Köprüsü, Tünel, yabancı banka ve kurumlar havaya uçurulacak, yabancı devletlerin işe karışmaları sağlanacaktı. Filibe şehrinde Ermeni Komitacıları büyük bir toplantı yapmışlar, bu toplantıya Slav ve Siyonist örgütleri de katılmıştı. Pro Armenia gazetesi başyazarı Pirkiyar da bu toplantıda bulunanlar arasındaydı. Yapılan görüşmeler sonunda plan hazırlanmış ve II. Abdülhamit'in Yıldız camisinden çıkarken öldürülmesi kararlaştırılmıştı.

Gerçek adı Kristofor Mikaelyan olan fakat Samuel Fayn takma adiyle dolaşan Rus Ermenisi, Viyana'da Neseldorfer Wagenbefcu Fabriks Geselschaft firmasına bir fayton yaptırmış ve bunu parça parça Türkiye'ye sokmuşlardı. Deniz yoluyla gelen faytonun parçalarını İstanbul'da komitenin adamı Silviyoriçi alıyor, muayenesiz geçmesi için de gümrük memurlarına para yediriyordu.

İçine patlayıcı madde yerleştirilecek biçimde yaptırılan bu araba, bir araya getirildikten sonra, Şişli dışında denenmiş, amaca uygun bulunmuştu. Faytona 80 kilo patlayıcı maddeyle 20 kilo demir parçası konmuş, arabaya koşulacak atlar da, o dönemin ünlü tiyatrocularından "Kel" Hasan Efendi'den satın alınmıştı. "Machine İnfernale-Cehennem Makinesi" adı verilen ve bombayı istenilen zamanda patlatacak olan araç, Fransa'dan getirtilmişti. Bütün bunlar tamamlandıktan sonra, 21 Temmuz 1905 cuma günü fayton, Abdülhamit'in dört at koşulu arabasının yanına bırakılmış, Padişahın camiden dışarıya çıkması beklenmeye başlanmıştı.

Abdülhamit, caminin kapısında görününce Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Cehennem Makinesini çalıştırarak, bomba 1 dakika 42 saniye sonra patlayacak duruma getirilmişti. Fakat Padişah, kapı önünde Şeyhülislâm Cemalettin Efendi'yle konuşmaya dalınca, süre dolmuş, Abdülhamit ölümden kurtulmuştu. Suikast amacını gerçekleştirememişti ama, tam 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı. Ayrıca, 17 arabayla 20 at da parçalanmıştı. Cehennem Makinesi'ni çalıştırdıktan sonra kaçamayan Kristifor Mikaelyan da ölüler arasındaydı.

Suikastçılardan birçoğu yabancı pasaport taşıdıklarından yurt dışına kaçmışlardı. Fakat Edvard Jorris yakalanmıştı. Arabanın parçaları arasında bulunan Neseldorfer kelimesiyle 11123 rakamı, olayın aydınlanmasını sağlamış, konuşmamakta direnen Edvard Jorris de her şeyin ortaya çıktığını görünce, bütün bildiklerini anlatmıştı. Suikastçılardan Hacı Nişan Minasyan, sorgusu sırasında gittiği yüznumarada, teneke ibrikle bilek damarlarını ve karnını yırtarak intihar etmiş, geri kalanlar idam cezasına çarptırılmışlardı.

Abdülhamit, Edvard Jorris'i bağışlamış, ayrıca kendisine 500 altın vermişti. Jorris, daha sonraları Avrupa'da Abdülhamit'in bir ajanı olarak çatışmış, saraya önemli raporlar göndermiştir.

Abdülhamit'in Ermeni Komitacıları tarafından öldürülememesi, nedense Tevfik Fikret'i pek üzmüş ve bu üzüntüsünü "Bir Lâhza-i Ta'ahhur - Bir anlık duraklama" adlı şiirinde şu mısralarla belirtmişti :

"Ey şanlı avcı, damını bihûde kurmadın. Attın fakat yazık ki, yazıklar ki, vurmadın" Tevfik Fikret, Türk Edebiyatının duayeni, bu olay üzerine hemen kolları sıvayıp böyle sığ ve alçakça bir şiiri yazıvermişti. Ekmeğini yediği yere ihanet etmek değimini Tevfik Fikret'e armağan edebiliriz. Sultan Abdülhamid'e ne kadar muhalif varsa, bu gün onların isimleri ya cadde ismi olmuş(örn, MİTHAT PAŞA), ya da şiirleri edebiyat kitaplarında baş köşeye oturtulmuştur, bu durum gerçekten bana dayanılmaz bir acı veriyor. Otuz üç sene bir tek toprak kaybettirmemiş, uyguladığı denge politikası ile düşmanlarını birbirine düşürmüş, merhameti sayesinde birkaç vatan haini dışında kimseye idam cezası vermemiş bir padişaha bu lafları söyleyen şair ve münevverlerimize! Yazıklar olsun.Zaten Ermeni kundakcısının sonu da sevgili münevverimiz Tevfik Fikret'in dediği gibi, "KURTULDU HAKKIDIR ALACAK ŞİMDİ ÖCÜNÜ" olmamıştır, Ulu Hakan Ermeni kundakçısını affedip cebine para koyarak, Osmanlı adına ajanlık yaptırmıştır, işte lider budur merhamet ve akılla yoğrulmuş Sultanımıza saygı ve sevgilerimizle. Yazımızı Tevfik Firkete cevaben Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın o meşhur sözü ile bitirelim;

Bir Osmanlı Padişahı ve Halifesine bomba ile kast eden Ermeni kundakçılarını alkışlamayı vatanperverlik sayan münevverleri görünce, kim olduklarını tanısınlar diye… Hiçbir namuslu Ermeni, padişahına kast eden eli bombalı ırkdaşına "şanlı avcı" diyecek kadar hayâsız olmamıştır.

ABD de saray masraflarıEdit

Saray kelimesinden oldum olası hazzetmem. Tarih boyunca kültür ve medeniyet farkı olmaksızın entrika ve kanın merkezidir saraylar. Kendine has bir ritüeli, yaşam tarzı ve ritmi vardır tarihten okuduğumuz sarayların.

Sahiplerinin iktidar ve gücünü temsil noktasında bir tür gösteriş ve caka mekanına dönüşen bu yapılar, pek çok muktedirin hazin sonunun tabii sahneleri de olmuştur kimi zaman. Bir yoruma göre Osmanlı’nın çöküşü Dolmabahçe Sarayı’nın inşasıyla başlamıştır. Zor zamanda harcanan paralar bir yana (Yaklaşık 5 milyon altına mal olduğu ve bu miktarın bir kısmının borç olarak alındığı yazılır), sarayın varlığını sürdürebilmesi için muazzam bir israf ve tüketimin merkezi olmuş. Bizzat sarayı yaptıran sultan (Abdülmecid) burada sadece 6 ay kalabilmiş.  Ve Abdülaziz’in hazin sonu, başka mahfillerde değil bizatihi Dolmabahçe koridorlarında kurgulanmıştır.

Bizdeki saray tartışmaları esnasında, kimileri göğsünü siper edip inşa edilen yapıyı savunurken (Enteresandır Türkiye’nin çok yakında imparatorluk olacağı için böyle yapıların ‘küçük’ bile olduğunu yazan kalemler çıktı!) kimileri de böylesi bir sarayın ihtiyaç olmadığını, hatta israf olduğunu söyleyerek eleştirdi.  Tam bu tartışmaların yaşandığı esnada, karşıma bir yazı çıktı. Cemal Tunçdemir’in kaleme aldığı yazı Amerikan Bülteni’nde yayınlandı. “Bir demokraside, devlet başkanlığı sarayında oturmanın faturası” başlıklı yazı dünyanın en popüler yapılarından olan “Beyaz Saray”ı farklı bir bakış açısıyla ele alıyordu. Tunçdemir mezkur yazısında, Reagan’a kadar uzanarak Beyaz Saray’ın içinden anekdotlar ile çok farklı bir başkanlık konutu tablosu çiziyordu. Yazıya göre Regan, başkan olduktan kısa bir süre sonra eşiyle beraber Beyaz Saray’da bir akşam yemeği yemiş ve ardından garsonun getirdiği hesap faturasıyla şaşkına dönmüş. Üstelik gelen sadece o akşamın yemek faturası değil, o güne kadar yenen bütün yemeklerin de tutarını içeriyormuş. Bu kadar da değil… Faturada Başkan ve eşinin ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber önlerine konulmuş. Hilary Clinton’un kaleme aldığı  “Hard Choices” kitabından da alıntılar yapan yazıda, Clinton çiftinin Beyaz Saray’dan ayrılırken beş parasız ve borç içinde olduklarından da bahsediliyor.  İşin özü şu; ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemiyor ama kira dışındaki her şey maaşlarından kesiliyor. Bu konut devlet başkanlarına tahsis edilmiş bir misafirhane olarak görülüyor ve tüm misafirler bütün masraflarını kendileri karşılamak durumunda kalıyor.

Şu kısım ilginç değil mi: Beyaz Saray’ın başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar!

Bir de gerçek var. Biz ‘Saray’ diyoruz ama Amerikalılar buraya öyle demiyor elbette. Bu yapının ismi Türkçe’ye nedense yanlış çevriliyor. Orijinal ad “White House” yani “Beyaz Ev.” Yıllarca burada kahyalık yapmış Gary Walters’ın ifadesi ile; başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır. İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder. Michelle Obama burayı, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak nitelemişti. İşin özü siyasileri kiracı olarak tanımlayan bu kültür, mekanın gerçek sahibini halk ve demokrasi olarak görüyor. Bu gerçeği bir hizmetçisinin, Baba George Bush’un eşi Barbara Bush’a şöyle söylemesiyle hatırlatıyor: ‘’Buraya her dört yılda bir başkanlar gelir gider… Biz kalıcıyız’’.

Saraylar bir süre sonra ihtişamın değil, debdebenin, gücün, zulmün, zorbalığın bakiyesinin harabesi etkisi yapıyor zihinlerde ve tuhaf bir hüzün veriyor görenlere.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.