Şablon:Şemseddin Sami

Lisan ve edebiyatımız Şemseddin Sami.jpg

LİSAN VE EDEBİYATIMIZ

ŞEMSETTİN SAMİ

Akvâm u ümemin mevcudiyet-i siyâsiye ve mâneviyeleri başlıca lisanlarının derece-i intizâm ve mükemmeliyetine tâbidir. Bir lisanın hüsn ve letafet ve mükemmeliyeti iki türlü olur. Biri tabiî ve hulkî, diğeri kesbi ve sun′î. Birincisi Allah vergisidir. İkincisi bir lisanı söyleyenlerin cehd ve ikdâmlarına ve zevk-i selîmlerine mütevakkıftır. Birincisi lisan, ikincisi edebiyattır. İbtidâ, birinci ciheti nazar-ı itibâre alarak umûmdan hususa nakl-i kelâm ile lisanımızın Avrupa ve Asya lisanları arasında ve ale’l-husus ümem-i mütemeddine elsinesine nisbeten ne hal ve mevkide bulunduğunu düşünelim. Bu makalenin başındaki kaziyeye riâyetle kable’l muhâkeme hükmümüzü verip hemân lisanımızın medh ü sitâyişine girişmek istemem. Maksadım bir medhiye okumak değil, tenkidli ve isbatlı bir makale yazmaktır. Kendini pek hor ve hakir görmek veya kendi hakkında pek âli bir fikirde bulunmak efrâd hakkında ne kadar çirkin ve muzır ise birbirine tamamiyle zıd olan bu iki haslet, akvâm u ümem hakkında da o kadar ve belki de ondan ziyade çirkin ve muzırdır. Çünkü insan kendi nefsi hakkında mahviyet gösterirse bir dereceye kadar ma′zur görülebilirse de milyonlarca efradla müşterek bulunduğu kavmiyet ve cinsiyeti hakkında mahviyet gösterirse başkalarının hukukuna tecavüz etmiş olur. Kendini hakir ve zelil gösteren veya öyle bilen adam dâima hakir ve zelil kalır. İnsanı derecât-ı âliyeye sevk eden zillet ve hakaret korkusudur. Zillet ve hakareti kabul ederse artık korkacak bir şeyi kalmayıp her denâeti irtikâb edebilir.

Bilakis kendi hakkında pek âli bir fikir beslemek dahî kusur ve nakâyıs-ı mevcûdeyi görüp ıslah etmeğe mâni olduğundan bu da bilâhare o neticeyi müntebih olur. Binâen′aleyh herkes cinsiyet ve kavmiyetine âid husâsâta ne nazar-ı hakaretle ve ne de kibir ve isti′zâmla bakmayıp dâima muazzez ve mukaddes nazar ile bakmakla beraber kusur ve nakâyısı görmeyecek derecede büht ve hayrete dalmayarak tabi′il-vuku′ olan az çok kusur ve nakâyısın ıslah ve ikmâline çalışmak iktizâ eder. Bu kaziyeyi düstûrü’l-amel ittihâz ederek lisan ve edebiyatımız hakkında mülahazatımıza girişelim:

Türkler esasen cesur ve cengaver bir kavim olup eskiden bu sıfatla şöhret bulmuş oldukları gibi lisanları dahî ahlak ve tabiatlarına muvâfık olarak hâl-i ibtidâisinde huşûnetden pek de âri değil idi. Mahâza elsine-i Turaniyenin en mükemmeli addolunup Eski Türkçe demek olan ‘Uygur’ lisanı kable’l İslâm dahî yazılır, okunur, ve her ifadeye elverişli bir lisan idi. Türkler din-i İslâm’ı kabul ve ale’l-husus memâlik-i İslâmiyeye dühûl ile ibtidâ birtakım imâretler ve ba′de büyük büyük devletler teşkil ederek dindaşları olan Araplar ve İranlılarla karışmağa başladıktan sonra eski Uygur hat ve edebiyatını zaten mezheb-i kadimeleriyle beraber terk ve ferâmuş etmiş olduklarından iştirâk-ı mezheb sâikasıyla ve bulundukları mahallerin tesiriyle Arabî ve Fârisi edebiyatına tâbi ve onlara hâdim olup kendi lisanlarını ihmâl etmiş ve bazıları büsbütün unutup bazıları da Arabî ve Fârisi kemâlat ve tabiratla karışık söylemeğe başlamışlardı.

Bu vechile Türkçe beş altı asır edebiyattan mahrum ve yalnız

tekellümde müsta′mel kaba bir lisan halinde kaldıktan sonra Türklerin münteşir bulundukları memalik-i vâsıanın iki ucunda heman birden parlamağa başladı. Bir taraftan Maveraünnehir’deki Türkler söyledikleri Çağataycayı ve diğer taraftan Anadolu ve Rumeli’ndeki Osmanlılar o vakit söyledikleri Türkçeyi yazmağa başlamışlardı. Hayfâ ki, edebiyat-ı Türkiye′nin bu iki mahall-i zuhuru birbirinden mesafece pek uzak bulundukları gibi mürur-ı zamân ve ba′de, mesafe hasebiyle lisan dahi çok farklı idi. Maveraünnehir’de Ali Şir Nevâi zuhur edip Çağataycanın edebiyatını memleketin uç bâlâsına îsâl etti. Çağatayca için bugünkü günde dahî Ali Şir Nevâi’nin tarz ve üslubuna tâbi olmaktan başka tarîk yoktur. Bizde ise öyle müktedâ-yı ′âm olacak büyük bir edip ve şâir zuhur etmedi. Devlet-i Osmaniye’nin avâil-i te’sisinde yazılan eş′âr ve hele nesirleri oldukça sade; lakin oldukça da kabadır. Hiçbirinde düzgün bir ibâre, âli bir fikre tesâdüf olunmuyor. Bundan ma′ada lisan dahî bir halde kalmadı. Devirden devire, asırdan asıra külli tebdil etmeğe başladı. Bir devirde yazılan şey, onu takip eden devirde kaba ve soğuk görünmeğe başladı. İstanbul’un fethinden sonra üdebâ ve şuarâ pek ziyade çoğaldı. İçlerinde okunabilecek bir gazel, bir beyit söyleyenler yok değildir. Lakin ekseri Türkçe denilemeyecek kadar elfâz ve tabirât-ı Arabiye ve Fârisiye ile memlu ve (sanayi-i lafziye) dedikleri soğuk ve külfetli birtakım teşbihâttan ve münasebetsiz mazmunlardan ibâretdir. Bununla beraber lisanın eski kabalığı bunlarda dahi meşhuddur. Bu kabalık onuncu kurun-ı hicri âsârında dahî mevcud olup bin tarihinden sonra on bir ve on ikinci kurunda mündefi‘ olmağa başlıyor. Nâbilerin, Bâkilerin âsârında kabalık eseri görünmüyor. Lakin tarz-ı ifade yine meslek-i sakîm Acemânesinde devam edip gidiyor.

İşte burada lisan, edebiyattan ayrılıyor. Ve Rumeli’ne geçildikten, ale’l-husus İstanbul’a girildikden sonra lisan, tedricen incelip fevkalâde bir nezâket ve letâfet peydâ etti. Hatta şive ve telaffuzun letâfeti için esasen bir tedennî addolunabilecek bir tebdile dahî uğrayıp ‘ħ’ ların, sağır ‘kef’lerin telaffuzu unutuldu. ‘ķaf’lar, ′ayınlar, Arabî ve Fârisi kef veya ye telaffuzlarına takrib edecek derecede inceldi. Arabîden, Fârisiden mehuz kelimelere de böyle hafif ve latif bir telaffuz verildi. Giderek Türkçemiz eski huşûnetinden asla eser kalmayacak derecede latif ve şirin bir lisan oldu. Cengâver ve haşin bir aşiret lisanı halinden çıkıp en nazik ve en güzel pir-i peyker ve melek-i sima bir kızın ağzının letâfetini arattıracak bir halâvet peydâ etti. Dünyada semi′e en ziyade letâfet-i bahş-i lisan İtalyanca veya Rumcadır diyenler vardır. Lakin tecrübe edenler teslim ve itirâf ederler ki dünyada semi′e en hoş gelen ve anlamayanları bile meftun ve hayran eden bir lisan varsa o da İstanbul’da devletin büyük şehirlerinde tekellüm olunan Türkçedir. Türkçede ne İtalyancanın birbirini takip eden ye’leri ve şeddeli re’leri ne Rumcanın yılan fısıltısını andıran se tetâyileri ve peltek se ve ze’leri vardır. Kulağı yoracak tab′a nâhoş gelecek hiçbir hâl yoktur. Elhâsıl mübalağasız ve mücerred gayret-i milliye sâikasıyla olmayarak ağyârın dahi tasdikiyle diyebiliriz ki lisan-ı millimiz olan Türkçe, dünyanın en güzel lisanı değil ise hâla en güzel lisanlarından biri olduğunda şüphe yoktur. Yukarıda demiş idik ki bir lisanın hüsn ü letâfet ve mükemmeliyeti iki türlüdür. Biri tabîi ve Allah vergisi ve diğeri kesbî ve sun′î. Evet, Türkçemizin tabîi olan hüsn ü letâfet ve mükemmeliyeti müsellem olduktan sonra bizim elimizde olan ikinci cihete atf-ı nazar edelim: Bakalım edebiyatımız ne haldedir. Türkçe edebiyatının suret-i zuhuruyla devirden devire ne gibi tebdilâta uğradığını yukarıda mücmelen beyan ettik. Ve yalnız bin tarihinden evvelkilerde değil, on birinci ve on ikinci kurun-ı hicri âsârında dahî sadra şifa verecek bir şey bulamadık. On üçüncü kurunı hicride ve hatta bu kurunun nısfından sonra edebiyatımız için bir devr-i teceddüt açıldı. Yarım asır az zaman değildir. Bu kadar zamanda hiçten başlayıp hayli ileri gitmiş edebiyat vardır. Lakin malumdur ki, müceddiden küçük bir hâne yapmak çok defa büyük ve eski bir konağı tamir etmekten kolaydır. Tamirci o cesîm sütunlara keser vurmağa birdenbire kıyamaz. O kadar emekle vücuda gelmiş olan kâr-ı kadîm boyaları, nakışları her ne kadar tebdillerini tasmîm etse bile birdenbire düşürmeğe acır.

İşte bu sebebe mebnidir ki, bizde bu yarım asırda edebiyat, arzu olunan derecede terakki edemedi. Bu terakki tedricen olacak ve hakikaten öyle oluyor. Eslâfımızın kıyıp düşüremedikleri kâr-ı kadîm boyaların birtakımını biz pek çirkin görüp binâ-yı edebiyatımızdan düşürürüz. Ve bizim düşürmeyeceklerimizi ahlâfımız düşüreceklerdir.

Yeni yetişen genç ediplerimizin bugün gözümüzün önünde o masnu′ allı pullu nakışları beğenmeyip düşürdüklerini görüyoruz. Ve bunların yerine asrın teceddüdâtına muvâfık birtakım müzeyyenât ve sun′ lüzûmunu en evvel ortaya koyan biz ihtiyarlar bu vechile tahriplerini gördükçe acımaktan bir türlü kendimizi alamayarak bilâihtiyâr ‘amma bu kadar da olur mu?’ diye bağırıyoruz. Teessüf olunacak bir şey varsa o da bu terakkinin bir düziye ve mütemâdiyen ve zamanın icap ve iktizâ ettirdiği bir suretle hâsıl olmayıp hâra tapanların yürümesi gibi birkaç adım ilerledikten sonra birkaç adım gerileyerek ve bazen de bir dâire çizerek gitmesidir. Vâkıa bundan biraz evvelki ediplerin en sâde yazdıkları ibâre bugün bize pek muallak görünür. O vakitten beri hayli ileri gidilmiştir. Lakin terakkinin bu suret ve derecesi gayr-i kâfidir. Lisanımız pek güzel bir lisandır. Edebiyatımız niçin onunla mütenâsip olmasın? Edebiyatın mâhiyeti ve üdebânın vazifesi nedir? İbtidâ bunu halledelim: Edebiyat, evvel lisanın kavâidini zabt ve şivesini , letâfet-i tabiyesini, fesahatini muhafaza ile fesahata mugayir elfâz ve tabirâtın lisana duhulünü men etmek tarik-i fesahattan sapmış cihetleri var ise yoluna getirip lisanın bozulmasına meydan vermemek, sâniyen avâmın bi’t-tabi ihtiyaç görmediği hissiyât-ı âliye ve meâni-yi dakika ile mevadd-ı ilmiye-i fenniye ve keşfiyât-ı cedîde için tâbirât ve ıstılahât bulmaktır. Üdebânın vazifesi budur. Erbâb-ı fen, ıstılahat-ı fenniye tayin için edebiyata müracaat mecburiyetindedir. Tayin olunacak ıstılahat kâide-i lisana ve fesahata mugayir olursa lisanı bozar. Böyle ıstılahat vaz‘ edenler muntazam ve mükemmel bir bağçenin çiçekleri içine bir avuç diken tohumu ekmiş olurlar. Edebiyat, daima lisanın muhâfızı ve bekçisi olmak iktizâ eder. Fakat üdeba, bu ihtiyâcat-ı fenniye hâricinde lisanı tağyir ve tebdil etmek selâhiyetini hâiz değildir. Lisan hiçbir vakit sun‘i olamaz. Elsinenin ne suretle tahsil ve tekvin ettiği bahsine girişsek söz çok uzayacağından yalnız şu kadar deriz ki, dünyada hiçbir lisan yoktur ki insanlar tarafından suret-i mahsusada yapılmış olsun. Bu son zamanlarda sun′i bir lisan çıkarmağa çalışanların sa‘yleri hebaya gitmiştir. Ve hiçbir vakit netice pezîr olmayacaktır. Tabiata karşı sa‘yin semeresi olmaz. Lisanlar tabidir. Edebiyat halkın söylediği lisana tâbidir. Onun dâhilinde ıslahat ve tezyinat yapabilir; fakat hâricine çıkamaz. Alışmak dünyada garib şeydir. Biz şimdiki edebiyatımıza alıştık, bize tabî görünür; lakin bir kere arkaya doğru dönelim. Veysî’nin Nergisi’nin bir fıkrasını veya münşeât-ı Feridun’dan bir mektubu alıp çok Arabî ve Fârisî okumamış bir Türk’e veya oldukça okumuş bir kadına, sonra yalnız kendi lisanını bilir bir İranîye ve nihayet lisanın fesahatına vâkıf bir Arap’a okuyalım. Hiçbirinin bir şey anlamayacağını göreceğiz. Demek ki bu kitaplar ne Türkçe, ne Fârisî ve ne de Arabî yazılmıştır. Ya bu lisan ne lisandır? Nerede söyleniyor? Kimler isti′mâl ediyorlar? Sırf sun′i bir lisandır. Şu kadar var ki bu sun′i lisanda kullanılan kelimeler sırf uydurma mühmelâttan ibaret olmayıp üç lisandan mehuzdur. Lisan-ı Osmani üç lisandan yani Arabî ve Fârisi ve Türkçe lisanlarından mürekkebdir demek âdet olmuştur. Âdet-i ilahiyeye ve tabiata mugâyir olan bu tâbir ekser kavâid ve inşâ kitaplarında ve buna mümâsil kitaplarda zikr ü tekrar olunuyor. Ne kadar yanlış, ne büyük hata! Üç lisandan mürekkep bir lisan! Dünyada görülmemiş şey!

Hayır! Hiç de öyle değildir. Her lisan bir lisandır. Ve akvâm ve ümem beyninde olduğu gibi elsine-i beyyinede dahî derecât-ı muhtelifede karâbet ve münâsebet bulunup her birkaç lisan bir zümre teşkil eder. İmdi, söylediğimiz lisan, elsine-i Turaniye zümresine mensup Türk lisanıdır. Buna birinci derecede Arabîden ve ikinci derecede Fârisiden bazı kelime ve tabirler girmiştir. Lakin bu kelimeler ne kadar çok olsa lisanın esasını değiştiremez. Mesela İspanyolca ve Portekizcede o kadar kelimât-ı Arabiye bulunur ki bunların cem′i büyük bir cilt teşkil etmiştir. Lakin mezkur lisanlar, Arabî ile filan lisandan mürekkeptir denilmeyip Latin zümresine mensup müstakil lisanlar addolunur.

Kezalik İngilizcede heman yarı yarıya Fransızca kelimeler bulunduğu halde İngiliz lisanı Cermen zümresine mensup bir lisan olup Fransızcaya yabancı addolunur.

Her lisanın mehûz ve müstear kelimelerine bakılmaz, esası olan tasrifâtına bakılır. Hatta Nergisi’nin sun′i lisanına dahî üç lisandan mürekkep namı verilemez. Çünkü Türkçe kelimâtdan âri denilecek derecede Arabî ve Fârisiye boğulmuş olan o ibârede dahî tasrifât ‘olmak’ ve ‘etmek’ fiilleriyle ve ifade “de, den, ile, siz” gibi Türkçe edevat ile oluyor.

Dedik, yine tekrar ederiz.

Lisanımız pek güzel bir lisandır.

Söylediğimiz gibi yazacak ve o şive ve kâide dâiresi dâhilinde ıslah ve terakkisine çalışacak olursak lisanın güzelliğiyle mütenasib mükemmel bir edebiyata mâlik olacağımızda şüphe yoktur. Arabîden, Fârisiden birçok kelimeler lisanımıza girmiştir, pek âlâ onlar Türkçeleşmiş, herkes biliyor, anlıyor, yazıda Türkçe gibi kullanıyor.

Istılahat-ı fenniyeye gelince: Onları da her lisanda olduğu gibi fen erbâbı anlar. Bu vechile lisanımıza girip yerleşmiş olan Arabî ve Fârisi kelimeler lisanımızı bir kat daha zenginleştirmiştir.

İhtiyacımızla mütenâsip tabirâtımız oldukdan sonra kâmusa bir hane el uzatarak bugünkü günde Arapların İranlıların dahî anlamadıkları avuç dolusu lügat-i Arabiye alıp kullanmakta ne ihtiyâcımız vardır?

Arabîden mehûz ‘kalem’ gibi sade, fasih herkesin anladığı bir kelimemiz var iken ‘hâme’ veya ‘yâra’ gibi lügat-ı Arabiyeyi niçin kullanıyoruz?

‘Efsahü’l-kelâm mâkal u dil” kelâmı eskiden malumumuz olup bunun mahz-ı hakikat olduğunu kimse inkar edemezken ve bizim ‘yazmak’ gibi sade ve muhtasar, güzel sırf Türkçe bir tabiratımız var iken ‘keteb ve tahrir etmek’ gibi dört veya “yar′arân-ı bahs u mâkal olmak” gibi altı kelimeden mürekkep ve yarı Arabî ve yarı Fârisi alaca gülünç tabirler kullanmak zevk-i selim işi midir? İnsaf buyurulsun! Bunlar sâde misallerdir. Mesela bir şâirin tercüme-i hâlinde ‘Burusalıdır’ veya ‘Burusa’da doğmuş’ diyecek yerde bu bir iki kelimelik meâniyi bir sahifelik ibare ile ifade eden tezkirelerimiz vardır. Hem de ne ifade! Neuzübillah! Okumak için Hazreti Eyüb’ün sabrı olsa kifayet etmez. Bu da sanat imiş. Bugün olmadığında şüphe yoktur. Lakin vaktiyle böyle ifadelerden, bitmez tükenmez Fârisi izâfetlerden, mütenâfir tabirâttan garib lügatlardan hoşlanacak tabiatlar var imiş. Hamd olsun bunlar geçti, bırakıldı, unutuldu. Lakin tesirleri bâkidir. İzleri edebiyat-ı cedidemizde görülüyor. Bir türlü tesirden kurtulamıyoruz, bir vechile o usulden ayrılamıyoruz, [[Fârisi izafetler]]in önünü alamıyoruz. Hatta ben de mukâlemede bir sebeb-i mecbur olmaksızın ve istemediğim halde kim bilir ne kadar Fârisi izâfetler, Türkçeleri mevcud olan ne kadar lüzumsuz Arabi ve Fârisi kelimeler kullandım.

En garibi şu ki, Arabî ve Fârisiden behremiz ne kadar az olursa Arabî ve Fârisî lügat-ı Arabiyeye ve tumturaklı ibârelere arzu ve inhimanımız o kadar ziyade oluyor. Bundan, zaten fazla ve lüzumsuz olan kelimât-ı Arabiye ve Fârisiyenin lisanımızda nâ-bemehal ve meâni mevzularına mugâyir ′ındî manâlarla isti′mâl ve hatta Arabîde mesmu‘ olmayan uydurma kelimeler icâdı tevellüd ediyor.

Mesela:‘tecâsür’ yerine ‘ictisâr’ veya ‘mücâseret’ kullanıyoruz. Halbuki Arabîde ictisâr kelimesi cüret manâsına gelmeyip “geçmek ve ilerlemek” manasını ifade eder. Mücâseret ise hiç Arabî olmayıp Araplar bu maddeyi müfâale bâbından tasrif etmezler. Bunun emsâli o kadar çoktur ki, kullandığımız Arabî kelimelerden hiçbirinin mahallinde kullanıldığına insan emin olamaz.

Harekece de ekserini yanlış kullanıyoruz. Bilerek veya bilmeyerek Türkçe isimleri Arabî kâidesince cem′ilendirip Fârisi kâidesince tavsif etmek ve âhiri ‘he’ olan Türkçe ve Fârisi ve ecnebî isimleri müennes addedip ona göre terakkiyât yaparak “[[çiftlikât-ı mezkûre]]” ve ‘tersâne-i âmire’ tabirât-ı sakime güzel ve kolay lisanımızı çirkinleşdirip güçleşdirmekte ve belki gülünç bir hâle koymaktan başka neye yarıyor? Bir lisan, ne kadar kolay olursa onunla mütekellim bulunanlar için o kadar büyük bir nimettir. Çünkü o kadar kolay öğrenilip ulûm ve fünûn-ı mütenevvia ile sâir lisanların tahsiline vakit kalmış olur. Avrupa akvâmı bundan çok istifâde etmişlerdir. Ve temeddünlerinin esbâb-ı esâsiyelerinden biri de budur. Bu cihetce biz: Avrupa akvâmının cümlesinden daha bahtiyârız. Türkçemizin en fasihi, en güzeli, en mükemmeli bugün söylediğimiz Türkçedir. Lisanımızın fesâhatini öğrenmek için birkaç bin senelik âsâra müracaat etmeğe İmrûsların, İmrü’l-Kaysların anlaşılmaz eşârını ezberlemeğe ihtiyacımız yoktur. Çocuklarımız analarından emdikleri sütle beraber güzel ve fasîh bir lisan öğrenmiş olurlar. Eğer edebiyatımız söylediğimiz lisan üzerine müesses olsaydı, nazariyâtını da bir iki sene de edinip ondan sonra da bu kadar kolay olan lisanlarının muâvenetiyle az zamanda istedikleri ulûm ve fünûn ve elsine-i sâireyi tahsil ederek kemâl-i suhûletle âlim ve mütefennin olacak ve bizde de her yerden ziyade terakki ve temeddün kapıları umumun önünde açık bulunacak idi.

Şimdi ise mektebe giden çocuklarımız söyledikleri o güzel lisanı battal ve mu′attal bırakıp yalan yanlış sun′î bir lisan öğrenmeğe başlarlar. Bunun tahsili ise birkaç senelik sa‘y ve emeğe muhtaçtır. Buna hasr-ı himmet edenler, nihayet yanlış ve uydurma tabirât-ı sakimeyi hâvi girift ve gayr –i munkati′ cümlelerden mürekkeb sun′î ve gayr-i tabî bir ibâre yazmak sanat-ı Arabiyesini öğrenirler. Fününa ziyade ehemmiyet verenler ise bu sanattan mahrum kalıp artık ömürleri oldukça iki satırlık mektup yazdırmak için bir ‘ kâtib’e ihtiyactan vâreste olamazlar. Sözü neticelendirelim: Lisanımız pek güzeldir, dünyanın en güzel lisanıdır desek mübalağa etmiş olmayız. Güzelliği nisbetinde de kolaydır. Bu ise nâil olduğumuz bir nimet-i uzmâdır. Edebiyatımız ise lisanımızla mütenâsip değildir. Edebiyatımız pek geridir. Ve yanlış bir yola sapmıştır. Bu sebeble lisanımızın güzelliği sade tekmilde kalıp kolaylığında istifâde edemiyoruz. Edebiyatımız muhtac-ı ıslahdır, muhtac-ı terakkidir. Ve daha doğrusu söylediğimiz lisanın esas-ı ittihazıyla ona göre muhtac-ı tebdil ve tecdiddir. Buna her sahib-i gayret ve hamiyetin çalışması iktizâ eder. Bunun aksine ve usul-ı kadimenin devam ve bekasına çalışanlar ise insafsızlık etmiş olurlar.

Şemsettin Sâmi


LİSAN VE EDEBİYATIMIZ (LANGUAGE AND OUR LITERATURE) üzerine bir değerlendirme[düzenle | kaynağı değiştir]

Döneminde Ses Getiren Bir Yazı: Lisân ve Edebiyatımız

Şemseddin Sami, 1898’de yayımladığı “Lisan ve Edebiyatımız” başlıklı makalesinde, dil ve edebiyatımız hakkında o zamana kadar yanlış bilinen kavramları irdelemiş ve tespit ettiği meselelere farklı bakış açıları kazandırmıştır. Makalesinde Türk dilinin doğuşu ve gelişme evreleri, Osmanlıca diye yanlış adlandırılan dilin aslında Türk dili olduğu ve sadeleşme meselesi gibi konular üzerinde durmuştur.

Ayrıca bu yazısında dil ve edebiyat konusunda millî köklerimize inmeyi, ancak mevcut kazanımlarımızı korumayı savunmuştur. Yazarın aşağıda orijinal bir bölümü verilen Lisân ve Edebiyatımız adlı bu yazısı,neşredildiği dönemde ses getirmiş, bunun üzerine birçok dergi ve gazetede art arda yayımlanmıştır.

Yazısında, savunduğu fikirleri herkesin anlayabileceği benzetmelerle örneklendiren Şemseddin Sami, bu makalesiyle Türk dilinin gelişmesi yolunda önemli bir hizmet yapmıştır. Şemseddin Sami, Lisan ve Edebiyatımız’da Türkçenin yüzyıllar boyunca gelişerek ilerlediğini, kulağa hoş geldiği ileri sürülen İtalyanca ve Rumca gibi dillerden daha üstün ve estetik bir dil olduğu düşüncesini bu dillerden örnekler vererek ispatlama yoluna gitmiştir. Bununla birlikte günümüzde de çokça tartışılan dilde sadeleşme meselesine açıklık getirerek hangi tür kelimelerin dilimizden atılması,hangilerinin ise Türkçeleşmiş kabul edilmesi gerektiği konusunda deliller öne sürmüştür. Bu meselelere Şemseddin Sami’nin getirmiş olduğu çözümler, günümüzde dil ve edebiyat üzerine yapılan tartışmalara yön verecek teklifler olarak düşünülebilir. Aşağıda Şemseddin Sami’nin yazısının bir bölümü görülmektedir:


(Yukarıda görülen “Lisân ve Edebiyatımız” adlı yazı, Servet-i Fünûn’un, Nüsha-i Fevkalade adlı özel sayısında 1898’de yayımlanmıştır.)


Şemseddin Sami’ye Göre Dil ve Edebiyat Meseleleri[düzenle | kaynağı değiştir]

Şemseddin Sami, dil ve edebiyat konularında muhtelif mecmua ve gazetelerde art arda yazılar yayımlamıştır. Hafta mecmuasında 1881 ve 1882 yılları arasında dil ve edebiyat meseleleri üzerine çeşitli makaleler kaleme almıştır. Daha sonra 1885’te Daniel Defoe’dan yaptığı “Robenson Tercümesi Önsözü”nde dilde sadeleşme konusunu irdelemiştir. Ayrıca 1898’de Servet-i Fünûn dergisinin Nüsha-i Fevkalade’sinde yukarıda görülen “Lisan ve Edebiyatımız” adlı makalesini yazmıştır. Aynı yıl Sabah gazetesinde “Şiir ve Edebiyattaki Teceddüd-i Ahîrimiz” adlı yazısında imlâ konusuna değinmiş bir yıl sonra 1899’da kaleme aldığı “Edebiyat-ı Müstakbelimiz” adlı makalesinde ise Türkçe kelimeler konusunu incelemiştir.

Şemseddin Sami’nin dil ve edebiyat meseleleri hakkında yukarıda adı geçen yazılarında sıraladığı görüşleri maddeler halinde ele alınacaktır:


1. Türk Dilinin Kaynağı ve Gelişmesi Meselesi[düzenle | kaynağı değiştir]

Şemseddin Sami’ye göre Türkçe, başlangıçta aynı kaynaktan doğup farklı yönlere akan bir nehir gibi iki kola ayrılmış ve zamanla birbirinden farklılaşmıştır: “Bu vechile Türkçe beş altı asır edebiyattan mahrum ve yalnız tekellümde müsta′mel kaba bir lisân halinde kaldıktan sonra Türklerin münteşir bulundukları memalik-i vâsianın iki ucunda hemen birden parlamağa başladı. Bir taraftan Maveraünnehir’deki Türkler söyledikleri Çağataycayı ve diğer taraftan Anadolu ve Rumeli’ndeki Osmanlılar o vakit söyledikleri Türkçeyi yazmağa başlamışlardı.


Hayfâ ki, edebiyat-ı Türkiye′nin bu iki mahall-i zuhuru birbirinden mesafece pek uzak bulundukları gibi mürûr-ı zamân ve ba′de mesafe hasebiyle lisân dahi çok farklı idi”1

Şemseddin Sami, Türk dilinin doğuşunu ve gelişmesini günümüze kadar getirerek Türkçenin tarihî evrelerini incelemiştir. Ancak Türk dilini incelerken genellikle lisan diye adlandırdığı dil kavramı üzerinde durmuştur. Ona göre, lisanın tanımı yapılmadan Türk dili incelenemez. Bununla birlikte lisan, sadece ağızdan çıkan sözler bütünü değildir:

“Lisân tabiri yalnız ağız ve dil ile telaffuz olunan sedalardan mürekkeb sözlere münhasır olmayıp tabiyyun-ı işârât-ı muhtelife ile icrâ olunan ifhâm-ı merâma dahi lisân ve lisân taklidi namını verdikleri gibi yazı ile olunana da lisân demekteyiz”2

Lisanın tanımını yapan yazar, Lisân-ı Türkî dediği Türk dilinin gelişme sürecinde iki kola ayrıldığını, ardından Osmanlıcanın ortaya çıktığını ve İstanbul telaffuzunda şirin bir lisan haline geldiğini belirtir. Böylece Türkçe, aşiret dilinden kurtulup dünya dili olmuştur. Eski sert ve kaba sözcükler “latif ve şirin” bir özellik kazanmıştır:

“Giderek Türkçemiz eski huşûnetinden asla eser kalmayacak derecede latîf ve şirin bir lisân oldu. Cengâver ve haşin bir aşiret lisânı halinden çıkıp en nazik ve en güzel pir-i peyker ve melek sima bir kızın ağzının letâfetini arattıracak bir halâvet peydâ etti” 3

Şemseddin Sami, Türkçenin latif ve şirin bir biçime geldikten sonra artık geriye dönüşün ve dilimizin ilk halini kullanmamızın mantıklı olmadığını belirtir. Öyle ki Türkçemiz birçok dilden kazandığı sözcüklerle zenginleşmiştir. Ancak bu zenginleşme sürecinde yabancı dillerden sözcükler alınırken Türkçeleştirilerek alınmıştır. Bu nedenle bizim dilimize kazandırdığımız Arapça ve Farsça sözcükler kendi dillerinde bizim söylediğimiz gibi kullanılmazlar:

“Lisânımızın cümle-i müşkilâtından biri dahi Arabî’den me’hûz kelimâtın daima lügat-ı Arab’daki meâniyi hıfz etmeyip ekseriya farklı bulunmalarıdır. Arabî’de deveye, çöle ve çadıra müteallik muhtelif meânisinden sarf-ı nazar olunup da meâni-yi asliye-i Arabîyesinden yalnız bizce lazım olan bir veya ikisini muhafaza edenlere diyecek yoğ ise de, kelimât-ı Arabî’nin birtakımı lisânımızda Arabî’de asla câiz olmadıkları bir mânâ ile kullanılıyor, veyahud Arabî’de hiç mesmu’ olmayan bir bâbdan tasrîf olunuyor”4

Bu durumda yabancı dillerden Türkçeleştirerek aldığımız sözcükleri dilimizden atmaya gerek yoktur. Bu sözcükler artık Türkçedir. Bununla birlikte Türkçemiz zenginleşerek ilerlerken letafetinden hiçbir şey kaybetmemiş; aksine İtalyanca ve Rumca gibi kulağa hoş geldiği bilinen dilleri bile geride bırakmıştır:

“Dünyada semi′e en ziyade letâfet-bahş lisân İtalyanca veya Rumcadır, diyenler vardır. Lâkin tecrübe edenler teslim ve itirâf ederler ki dünyada semi′e en hoş gelen ve anlamayanları bile meftun ve hayran eden bir lisân varsa o da İstanbul’da, devletin büyük şehirlerinde tekellüm olunan Türkçedir.

Türkçede ne İtalyancanın birbirini takip eden ye’leri ve şeddeli re’leri ne Rumcanın yılan fısıltısını andıran se tetâyileri ne de peltek se ve ze’leri vardır. Lisânımızda kulağı yoracak, tab′a nâhoş gelecek hiçbir hâl yoktur. Elhâsıl mübalağasız ve mücerred gayret-i milliye sâikasıyla olmayarak ağyârın dahi tasdikiyle diyebiliriz ki lisân-ı millimiz olan Türkçe, dünyanın en güzel lisânı değil ise hâla en güzel lisânlarından biri olduğunda şüphe yoktur”5

Şemseddin Sami, öncelikle Türkçenin dünya dilleri arasındaki konumunu tayin etmiştir. Türkçe, letafeti cihetiyle dünyanın en latif ve kulağa hoş gelen dili diye bilinen İtalyancadan bile üstündür. Ancak günümüzde Batı edebiyatı taklit edilmekte ve Batı’dan alınan eserlerle bu eserlerdeki kelimeler dilimize sokulmaya çalışılmaktadır. Bu durum yeni edebiyat taraftarlarının bir kabahatidir:

“Şiir ve edebiyatımızın tarz-ı cedidine en ziyade isnad olunan kabahat, edebiyat-ı garbiye taklididir (…) Avrupa âsâr-ı edebiyesine tebaiyet ve imtisal etmekle beraber taklitten ihtiraz ve mümkün mertebede sade Türkçe yazmağa s’ay ve gayretle imlâ hususunda dahi kavâid-i asliye vü iştikâkiyeden çok ayrılmamağa gayret edilmelidir”6

1 Şemseddin Sami, “Lisân ve Edebiyatımız”, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898, s. 89 2 Şemseddin Sami, Lisân, Mihran Matbaası, İstanbul 1303, s. 5 3 Şemseddin Sami, Lisân ve Edebiyatımız, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898, s. 89 4 Şemseddin Sami, “İfâde-i Meram”, Kâmûs-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul 2001, s. 5 (sayfa yeri: � ) 5 Şemseddin Sami, “Lisân ve Edebiyatımız”, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898, s. 89


Şemseddin Sami, gerek doğudan ve gerekse batıdan bilinçsizce ve rasgele alınan sözcüklerin ayıklanması gerektiğini savunur. Ayrıca edebiyatımızda görülen tezyinat ve söz sanatları lisanımızı tuhaflaştırmaktadır. Dilimizin ve edebiyatımızın bir düzenlemeye ihtiyacı vardır. Ancak bu düzenleme işi kolay olmamakla birlikte işe bir yerden başlamak gerekmektedir. Yazar, yapılacak işi tek bir cümleyle özetlemektedir: “Cümlemiz sırf Türkçe kelimeler arayıp bulmaya, elyevm menûs olan Arabî, Farisî veya ecnebi kelimeler yerine onları kullanmaya çalışmalıyız”7 Şemseddin Sami’nin düşüncesi günümüzde de uygulanması gereken bir teklif olarak düşünülmelidir. Türkçesi varken yabancı dilden gelen bir sözcüğü kullanmak doğru değildir.

Şemseddin Sami, dil konusunda eleştirilerini sıraladıktan sonra sözü edebiyata getirir. Nasıl ki Türk diline Arapça ve Farsçadan anlaşılması güç tamlamalar girmişse Türk edebiyatına da aynı dillerden söz sanatları girmiştir. Şemseddin Sami’ye göre Türk edebiyatı, yüzyıllardır kelime oyunlarıyla ve yabancı dilden geçen terkiplerle farklı mecralarda oyalanmış ve asıl olması gereken çizginin dışında kalmıştır. Buna rağmen edebiyatımız, son yarım asırda önemli merhaleler kat etmiştir: “Yarım asır az zaman değildir. Bu kadar zamanda hiçden başlayıp hayli ileri gitmiş edebiyat vardır. Lakin malumdur ki müceddiden küçük bir hâne yapmak çok defa büyük ve eski bir konağı tamir etmekten kolaydır. Tamirci o cesim sütunlara keser vurmaya birdenbire kıyamaz. O kadar emekle vücûda gelmiş o kadîm boyaları, nakışları, her ne kadar tebdillerini tersîm etse bile birdenbire düşürmeye acır. İşte bu sebebe mebnidir ki, bizde bu yarım asırda edebiyat, arzu olunan derecede terakki edemedi. Bu terakki, tedricen olacak ve hakikaten öyle oluyor. Eslâfımızın kıyıp düşüremedikleri kâr-ı kadîm boyaların birtakımını biz pek çirkin görüp binâ-yı edebiyatımızdan düşürürüz ve bizim düşürmeyeceklerimizi ahlâfımız düşüreceklerdir.” 8

Yazar, Türk edebiyatını kadim bir konağa benzetmiş ve eski bir konağı tamir etmenin nasıl zorlukları varsa, eski edebiyatı yenilemenin de aynı derecede zor olduğundan bahsetmiştir. Yazar, yeniliklere karşı çıkanlar arasında “biz ihtiyarlar” diyerek kendisini de göstermiştir. Böylece öz eleştiri yapmış olan Şemseddin Sami, dildeki gelişmelere ve tasfiyelere karşı çıkmamak gerektiğini vurgulamıştır: “Yeni yetişen genç ediplerimizin bugün gözümüzün önünde o masnu′ allı pullu nakışları beğenmeyip düşürdüklerini görüyoruz. Ve bunların yerine asrın teceddüdâtına muvâfık birtakım müzeyyenât ve sun′ lüzûmunu en evvel ortaya koyan biz ihtiyarlar bu vechile tahriplerini gördükçe acımaktan bir türlü kendimizi alamayarak bilâihtiyâr ‘amma bu kadar da olur mu?’ diye bağırıyoruz. 9

Yazar, yukarıda verilen sözleriyle eski terkipleri atmak lüzumundan bahsetmiş ve yenilik taraftarı olmak gerektiğini vurgulamıştır. Özeleştiri de yapan Şemseddin Sami, Türk dilinin gelişmesi için yapılması gerekenleri bu cümleleriyle özetlemiştir.

2. Osmanlıca ve Üç Dilden Oluşma Meselesi[düzenle | kaynağı değiştir]

Şemsettin Sami’ye göre Osmanlıca üç dilden oluşmamıştır. Bununla birlikte dünyadaki tüm diller yabancı kültürlerden kelime alışverişi yapar. Ancak dünyanın hiçbir dili birden fazla lisandan oluşmaz:

“Lisân-ı Osmani üç lisândan yani Arabî ve Fârisi ve Türkçe lisânlarından mürekkebdir demek âdet olmuştur. Âdet-i ilâhiyeye ve tabiata mugâyir olan bu tâbir ekser kavâid ve inşâ kitaplarında ve buna mümâsil kitaplarda zikr ü tekrar olunuyor. Ne kadar yanlış, ne büyük hata! Üç lisândan mürekkep bir lisân! Dünyada görülmemiş şey! Hayır! Hiç de öyle değildir. Her lisân bir lisândır. Ve akvâm ve ümem beyninde olduğu gibi elsine-i beyyinede dahî derecât-ı muhtelifede karâbet ve münâsebet bulunup her birkaç lisân bir zümre teşkil eder. İmdi, söylediğimiz lisân, elsine-i Turaniye zümresine mensup Türk lisânıdır. Buna birinci derecede Arabî’den ve ikinci derecede Farisî’den bazı kelime ve tabirler girmiştir”.10


6 Şemseddin “Sami, Şiir ve Edebiyattaki Teceddüd-i Ahîrimiz”, Sabah, Numara: 3240, 16 Teşrin-i Sani 1314 (1898) 7 Şemseddin Sami, “Edebiyat-ı Müstakbelimiz”, Sabah, Nu: 3343, 30 Şevval 1316 (1899), s. 39 8 Şemseddin Sami, “Lisân ve Edebiyatımız”, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898, s. 90 9

Agm.

10 Şemseddin Sami, Lisân ve Edebiyatımız, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898, s. 90

Yazar, bir dilin farklı dillerin birleşmesiyle oluşamayacağını iddia etmekle kalmaz çeşitli misaller de getirir: “Lakin bu kelimeler ne kadar çok olsa lisânın esasını değiştiremez. Mesela İspanyolca ve Portekizcede o kadar kelimât-ı Arabiye bulunur ki bunların cem′i büyük bir cilt teşkil etmiştir. Lakin mezkûr lisânlar, Arabî ile filan lisândan mürekkeptir denilmeyip Latin zümresine mensup müstakil lisânlar addolunur. Kezalik İngilizcede hemen yarı yarıya Fransızca kelimeler bulunduğu halde İngiliz lisânı Cermen zümresine mensup bir lisân olup Fransızcaya yabancı addolunur. Her lisânın mehûz ve müstear kelimelerine bakılmaz, esası olan tasrifâtına bakılır. Hatta Nergisi’nin sun′i lisânına dahi üç lisândan mürekkep namı verilemez. Çünkü Türkçe kelimâtdan âri denilecek derecede Arabî ve Fârisiye boğulmuş olan o ibârede dahî tasrifât ‘olmak’ ve ‘etmek’ fiilleriyle ve ifade de, “den, ile, siz” gibi Türkçe edevat ile oluyor” 11

Böylelikle aslı Arabî veya Farisî bile olsa dilimize giren bütün sözcükler Türkçeleşerek girmektedir ve bu sözcükler Türkçe kabul edilmelidir.

3. Sadeleşme Meselesi[düzenle | kaynağı değiştir]

Şemseddin Sami, Türkçemizin sadeleştirilmesi gerektiğini savunur. Ancak bu yapılırken Türkçeleşmiş sözcüklere karışmamak gerekir. Çünkü bu sözcüklerin anlamını herkes bilmekte ve bunları kullanmaktadır: “Arabîden, Farisîden birçok kelimeler lisânımıza girmiştir, pek âlâ onlar Türkçeleşmiş, herkes biliyor, anlıyor, yazıda Türkçe gibi kullanıyor” 12 Herkesin bildiği bu kelimeleri kullanmalıdır; ancak anlamını Arapların ve Farsların dahi bilemeyeceği sözcükleri kullanmamak gerekir. Ayrıca günlük konuşma diline giren sözcükler hem Türkçe olmalı hem de kitabî değil, sade bir üslupla kullanılmalıdır. Şemseddin Sami, Fransızcadan kısaltarak çevirdiği 136 sayfalık Robenson Tercümesi’nin önsözünde bu duruma değinir. Yazar, kitabî dili konuşma diline çevirerek Türkçemizi sadeleştirmemiz gerektiğini ifade eder: “Mümkün mertebe kelâmı giriftlikden kurtarıb cümleleri kısa kesmekle ve suret-i ifadeyi şive-i kâtibâneden kurtarıb şive-i tekellüme kalb ve tefrikle lisânımız sadeleşmekle beraber güzelleşmiş olur”13 Böylece yazar, dili sadeleştirmenin yollarından birisini göstermiş olmaktadır. Şemseddin Sami, yabancı sözcüklerin dilimizde karşılığı varken ve herkes bunu kullanırken Arapçadan veya Farsçadan sözcük almanın mantıksız olduğunu düşünür: “Efsahü’l-kelâm mâkal u dil kelâmı eskiden malumumuz olup bunun mahz-ı hakikat olduğunu kimse inkâr edemezken ve bizim ‘yazmak’ gibi sade ve muhtasar, güzel sırf Türkçe bir tabiratımız var iken ‘keteb ve tahrir etmek’ gibi dört veya “yar′arân-ı bahs u mâkal olmak” gibi altı kelimeden mürekkep ve yarı Arabî ve yarı Fârisî alaca, gülünç tabirler kullanmak zevk-i selim işi midir? İnsaf buyurulsun!” 14 Yazar, kelimelerin Türkçesini tercih etmenin yanında cümle kurarken de Türkçe cümleler kurup kısa ve özlü anlatımı tercih etmemiz gerektiğini savunur: “Mesela bir şâirin tercüme-i hâlinde ‘Burusalıdır’ veya ‘Burusa’da doğmuş’ diyecek yerde bu bir iki kelimelik meâniyi bir sahifelik ibare ile ifade eden tezkirelerimiz vardır. Hem de ne ifade! Neuzübillah! Okumak için Hazreti Eyüb’ün sabrı olsa kifayet etmez” 15 Yazar, bu cümleleri ifade ettikten sonra öz eleştiri yapar ve kendisinin bile Arapça, Farsça terkipleri kullandığını ve bu davranışın doğru olmadığını dile getirir: “Hatta ben de makalemde bir sebeb-i mecbur olmaksızın ve istemediğim halde kim bilir ne kadar Farisî izafetler, Türkçeleri mevcud olan ne kadar lüzumsuz Arabî ve Farisî kelimeler kullandım” 16 Şemseddin Sami, sadeleşen dilin kolay ve anlaşılır bir dil olacağını belirtir. Avrupalıların bu sebeple her sahada ilerlediklerini örneklerle açıklar:

11 Agm, s. 90 12 Şemseddin Sami, “Lisân ve Edebiyatımız”, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898, s. 90 13 Şemseddin Sami, Daniel Defoe’nun Robenson Tercümesi Önsözü, Mihran Matbaası, İstanbul 1302, s.3 14 Şemseddin Sami, “Lisân ve Edebiyatımız”, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898, s. 90 15 Agm, s. 90 16 Agm, s. 90

“Bir lisân, ne kadar kolay olursa onunla mütekellim bulunanlar için o kadar büyük bir nimettir. Çünkü o kadar kolay öğrenilip ulûm ve fünûn-ı mütenevvia ile sâir lisânların tahsiline vakit kalmış olur. Avrupa akvâmı bundan çok istifâde etmişlerdir. Ve temeddünlerinin esbâb-ı esâsiyelerinden biri de budur (…) Eğer edebiyatımız söylediğimiz lisân üzerine müesses olsaydı, nazariyâtını da bir iki senede edinip ondan sonra da bu kadar kolay olan lisânlarının muâvenetiyle az zamanda istedikleri ulûm ve fünûn ve elsine-i sâireyi tahsil ederek kemâl-i suhûletle âlim ve mütefennin olacak ve bizde de her yerden ziyade terakki ve temeddün kapıları umumun önünde açık bulunacak idi”17 Yazar, anadilde ve anlaşılır cümlelerle yapılan eğitimin daha sağlıklı ve kolay olacağını yukarıda dile getirmektedir. Şemseddin Sami’nin öne sürdüğü bu düşünce günümüzde ‘Yabancı dilde eğitim olsun mu, olmasın mı?’ sorusuna bir dilci gözüyle verilen cevap ve çözüm önerisi olarak düşünülebilir.

4. Osmanlıca mı, Türk Dili mi?[düzenle | kaynağı değiştir]

Şemseddin Sami, dilimizi adlandırma konusunda hataya düşüldüğünü, Osmanlıca diye bir tabirin doğru olamayacağını belirtmektedir:

“Osmanlı lisânı tabirini pek de doğru görmüyoruz. Çünkü bu unvan, bir devletin unvanıdır. Hâlbuki lisân ve cinsiyet Sultan Osman’ın zuhurundan ve devletin kuruluşundan eskidir. Bu lisânı konuşan kavmin ismi Türk’dür. Lisânın ismi de Lisân-ı Türkî’dir”18 Yazar, dilimizin içerisinde yabancı dillerden, özellikle Arapça ve Farsçadan gelen sözcüklerin kullanılmasından dolayı bu dile Osmanlıca denilmesinin yanlışlığı üzerinde durur. Çünkü dilimizde kullanılan ve herkesin anlamını bildiği sözcükler yabancı bir dilden gelse bile Türkçeleşmiş sayılır:

“Lakin lisânımız lisân-ı Türkîdir, bu lisâna mahsus lügat kitabına dahi başka isim düşünmek abesdir. Lisânımızda müsta’mel kelimelerin cümlesi de, herhangi lisândan me’huz olursa olsun, hakikaten müsta’mel ve malûm olmak şartıyla Türkçeden ma’dûddur”19 Yazar, müsta’mel ve malûm olan (kullanılan ve bilinen) sözcüklerin Türkçeden ma’dud olduğunu (sayıldığını) belirterek Türkçedeki yabancı dil kökenli sözcüklerin artık Türkçeleşmiş olduğunu ifade eder.

Yazar, tartışmaların odak noktasını teşkil eden Osmanlı lisânı mı, Türk dili mi, sorusuna neden Türk dili cevabını verdiğini şu sözleriyle açıklar:

“Osmanlı Devletinin tabiiyeti altında bulunan bütün kavimlerin efrâdına da Osmanlı denilir. Türk ismi ise Adriyatik sahilinden Çin hududuna ve Sibirya’nın iç taraflarına kadar yayılmış muazzam bir milletin adıdır. Bunun için bu unvanı küçük görmek şöyle dursun, onunla övünmek ve sevinmek lazımdır”20

Yazara göre Türk dili tabiri Osmanlıcadan daha kapsamlıdır.21 Yazar, bu düşüncesinden hareketle Türk edebiyatının ilk şairlerini Osmanlı sınırlarında değil Orta Asya’da aramamız gerektiğini savunmuştur:

“…oysa Türk edebiyatının ilk şairlerini Orta Asya’da aramalıyız… Türklerin İranlılarla münasebetleri fazla olduğundan şiir için önce Farsçaya başvurmuşlardır”22

Yazar, bu düşünceleriyle Türk dili adlandırmasını kabul ettiğini ayrıca edebiyatımıza Osmanlı edebiyatı değil de Türk edebiyatı denilmesini öncelikle ilke olarak kabul etmemiz gerektiğini savunmuştur.

. Edebiyatın Mahiyeti ve Edebiyatçının Görevi[düzenle | kaynağı değiştir]

Şemseddin Sami, yazılarında edebiyatın mahiyeti ve edebiyatçının görevi ile ilgili bilgiler vermektedir. Yazar, edebiyatçı sözünü günümüzdeki dilbilimci veya sanatçı tabirleri ile aynı anlamda kullanmaktadır. Bu durumda edebiyatçının görevi yeni ilmî buluşlar için kelimeler ve terimler bulmaktır:

17 Agm, s. 91 18 Şemseddin Sami, “Lisân-ı Türkî”, Hafta Mec. Sayı 12, Yıl 1297 (1881) 19 Şemseddin Sami, “İfâde-i Meram”, Kâmûs-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul 2001, s. 5–6 (sayfa yeri: ح ( �, 20 Şemseddin Sami, “Lisân-ı Türkî”, Hafta Mec. Sayı 12, Yıl 1297 (1881) 21 Şemseddin Sami’nin bu konuyla ilgili diğer yazıları için bk. Şemseddin Sami, “Lisânımızın Sadeleştirilmesi”, İkdam, 14 Kanun-ı Sani 1317(1902), Tarik, 27 Muharrem 1317(1902) vs. 22 Şemseddin Sami, “Şarkta Şiir ve Şuara 3”, Hafta Mec. Sayı 7, Yıl 1298 (1882)

“Edebiyatın mâhiyeti ve üdebânın vazifesi nedir? İbtidâ bunu halledelim: Edebiyat, evvel lisanın kavâidini zabt ve şivesini, letâfet-i tabiyesini, fesahatini muhafaza ile fesahata mugayir elfâz ve tabirâtın lisana duhulünü men etmek tarik-i fesahattan sapmış cihetleri var ise yoluna getirip lisânın bozulmasına meydan vermemek, sâniyen avâmın bi’t-tabi ihtiyaç görmediği hissiyât-ı âliye ve meâni-yi dakika ile mevadd-ı ilmiye-i fenniye ve keşfiyât-ı cedîde için tâbirât ve ıstılahât bulmaktır. Üdebânın vazifesi budur”23 Yazar, üdebâ dediği edebiyatçıların görevini bu şekilde ifade eder. Edebiyatçı yeni sözcükler, tabirler bulmalı ve bunları dilimize kazandırmalıdır. Şemseddin Sami, şâir tanımını yaparken öncelikle şâir olmanın ön koşulunu belirtir: “Şair olmak isteyen adam kimseyi taklit etmeyip kendi hissiyat-ı şairanesine tebaiyetle şiirde yeni bir çığır açmağa çalışmalıdır”24 Taklitçilikten uzak duran ve yeni bir çığır açan kişi şâirdir, görüşünü benimseyen yazar, şâirlerin İstanbul’un fethinden sonra çoğaldığını söylemektedir: “İstanbul’un fethinden sonra üdebâ ve şuarâ pek ziyade çoğaldı. İçlerinde okunabilecek bir gazel, bir beyit söyleyenler yok değildir. Lakin ekseri Türkçe denilemeyecek kadar elfâz ve tabirât-ı Arabiye ve Fârisiye ile memlu ve sanayi-i lafziye dedikleri soğuk ve külfetli birtakım teşbihâttan ve münasebetsiz mazmunlardan ibâretdir”25 Yazar, ediplerin ve şâirlerin çoğalmalarına rağmen büyük sanatçıların ortaya çıkmadığından yakınmaktadır. Osmanlı’da yazılan şiirler ve nesirler çok olmasına rağmen birçoğu edebî değerden yoksundurlar:

“Bizde ise öyle müktedâ-yı ′âm olacak büyük bir edip ve şâir zuhur etmedi. Devlet-i Osmaniye’nin avâil-i te’sisinde yazılan eş′âr ve hele nesirleri oldukça sade; lakin oldukça da kabadır. Hiçbirinde düzgün bir ibâre, âli bir fikre tesâdüf olunmuyor”26

Şemseddin Sami, kesretin yani çokluğun önemli olmadığını esas olanın keyfiyet olduğu vurgular. Bu düşünceleriyle o, devrine ışık tutmuş, yol göstermiş bir şahsiyettir.

SONUÇ[düzenle | kaynağı değiştir]

Şemseddin Sami, dil ve edebiyat konusunda söylediği orijinal sözleriyle devrine yön vermiş birisidir. Birbirinden bağımsız ve dağınık halde yayımladığı yazılarını sistemli bir düşünce etrafında birleştiren yazar, Türk dili ve edebiyatının çeşitli meselelerini aydınlatmış ve öne sürdüğü görüşlerle dönemine damgasını vurmuştur. Yazar, dil ve edebiyat hakkında yaptığı çalışmalarda dilbilimin temellerini atmış; ayrıca edebî nesir cümlelerinin özellikleri hakkında ipuçları vermiştir. O, edebîlikle şâiraneliği birbirinden ayırmıştır. Ayrıca Osmanlı dili ve edebiyatı hakkında öne sürdüğü düşüncelerle kendinden sonra gelen araştırmacılara yeni ufuklar açmıştır. Şemseddin Sami’nin yazılarıyla Türk diline yaptığı katkılar onun nesirlerinde kaleme aldığı düşüncelerin aydınlatılmasıyla daha da belirginleşecektir.

KAYNAKÇA[düzenle | kaynağı değiştir]

SAMİ Şemseddin, “Lisân ve Edebiyatımız”, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898. SAMİ Şemseddin, Lisân, Mihran Matbaası, İstanbul 1303 (1887). SAMİ Şemseddin, “Şiir ve Edebiyattaki Teceddüd-i Ahîrimiz”, Sabah, Numara: 3240, 16 Teşrin-i Sani 1314 (1898). SAMİ Şemseddin, “Edebiyat-ı Müstakbelimiz”, Sabah, Nu: 3343, 30 Şevval 1316 (1899). SAMİ Şemseddin, Daniel Defoe’nun Robenson Tercümesi Önsözü, Mihran Matbaası, İstanbul 1302 (1885). SAMİ Şemseddin, “Lisân-ı Türkî”, Hafta Mec. Sayı 12, Yıl 1297 (1881). SAMİ Şemseddin, “İfâde-i Meram”, Kâmûs-ı Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul 2001. SAMİ Şemseddin, “Şarkta Şiir ve Şuara 3”, Hafta Mec. Sayı 7, Yıl 1298 (1882). SAMİ Şemseddin, “Şarkta Şiir ve Şuara ”, Hafta Mec. Sayı 4, Yıl 1298 (1881). SAMİ Şemseddin, Lisân, (Haz. Doç. Dr. İsmail Doğan), Gündoğan Yayınları, Ankara 1997. SAMİ Şemseddin, “Lisan ve Edebiyatımız, Lisan-ı Türkî, Lafız ve Ma’na”, Şemsettin Sami, (Haz. Agâh Sırrı Levend), TDK Yayınları, Ankara 1969. SAMİ Şemseddin, “Kamus-ı Türkî, Önsöz Çevirisi” Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi III, (Haz. İnci Enginün, Mehmet Kaplan, Birol Emil), MÜ Yayınları, İstanbul 1988.

23 Şemseddin Sami, “Lisân ve Edebiyatımız”, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898. 24 Şemseddin Sami, “Şarkta Şiir ve Şuara ”, Hafta Mec. Sayı 4, Yıl 1298 (1881) 25 Şemseddin Sami, “Lisân ve Edebiyatımız”, Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalade, İstanbul 1898, s. 89 26 Agm, s. 89

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.