FANDOM


DİRÂYET

"Bilmek, tanımak" akıl, zekâ, kabiliyet.

Tefsir ilminde dirayet deyince, tefsir çeşitlerinden biri olan "dirâyet tefsirleri" akla gelir. Tefsirler genelde ikiye ayrılırlar: Rivâyet tefsirleri ve dirâyet tefsirleri. Rivâyet tefsirleri, selef âlimlerinden nakledilen eserlere, Sahabe hatta Tâbiîn'in sözlerine ve Kur'ân'ın bizzat Kur'ân ile ve Hz. Peygamber'in hadisleri ile açıklanmasına ve yorumlanmasına dayanır.

Buna karşılık dirayet tefsirleri, rivâyet tefsirlerinde saydığının hususlarla birlikte dil, edebiyat, dinin genel prensipleri ve diğer genel bilgilere dayanılarak yapılan tefsirlerin genel adıdır. Bu tefsirlere "rey" veya "makûl" tefsirleri de denir. Fakat burada sözünü ettiğimiz rey'den kasıt ictihattan başka bir manaya alınmamalıdır.

Bu tefsir çeşidi bir zorunluluk karşısında ortaya çıkmıştır. Çünkü İslâm'ın ilk devirlerinde Araplar, Arap Yarımadası'nda iken, dillerinin bozulmamış saf haline sahiptiler. Zamanla İslâm topraklarının sınırları genişleyip yabancı milletler ve yabancı kültürler ile karşılaşınca, daha önce dillerinde bulunan melekeleri zayıfladı. Bundan dolayı da Arap dilini korumak için kaidelere ihtiyaç duyuldu. Hele Arap olmayanların bu lisanı öğrenmesi, Arapça'nın gramerine bağlı bir işti. Kur'ân da Arap dili ile nazil olduğundan, onun anlaşılması bazı ilimlere ihtiyaç göstermekte idi. Bu ve bunun gibi diğer âmiller dirâyet tefsirinin doğmasında baş rolü oynadı. (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Ankara 1979, 230).

Rey tefsirinin caiz olup olmaması konusunda da İslâm âlimleri başlangıçta fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları Hz. Peygamber'in "Kur'ân-ı kendi reyiyle tefsir eden kişi, isabet bile etse, hata etmiştir" hadîsini (es-Suyuti, el-Câmiu's-Sağîr, II, 543; Ebû Dâvud, Sünen, II, 287; Tirmizî, Sünen, V, 200) delil getirerek rey ile tefsire karşı çıkmışlardır. Bazıları da bu görüşe cevaben, hadiste; hadis ve eserleri hiç dikkate almadan, hevâ ve hevesine, hatta kişinin kendi arzusuna göre tefsir etmesinin kasdedildiğini söyleyerek kendilerine Kur'ân'daki düşünceye davet eden âyetleri de delil getirerek rey ile tefsirden anladıklarını ortaya koymuşlardır. Bu şekilde yapılan tefsîrin "memduh tefsir" olduğunu söylemiş ve böyle tefsirlerin caiz olduğunu savunmuşlardır. Böylece dirâyet tefsirleri yazarak, zamanımızda bize bile Kur'ân'la ilgili bir çok hakikatin anlaşılmasında yardımcı olmuşlardır.

Bu çeşit tefsiri benimseyenler, Kur'ân-ı Kerim'i yorumlamak için, önce Kur'ân'a, sonra hadîslere, âyetlerin "nüzul sebeplerine" ve Sahâbe'nin görüşlerine başvurmuşlardır. Şayet bunlarda aranılan bir meseleye çözüm bulunamazsa, kelimenin sözlük ıstılah ve sarf (çekim) ile ilgili yönlerini dikkate alarak; i'râb, belâgat, hakikat ve mecaz gibi Arap dilinin sanat ve diğer yönleri ile âyetlere açıklama ve yorumlar getirmeye çalışmışlardır. Yine bu tefsirlerde tarihî, ilmî ve sosyal birtakım gerçeklere de yer vererek âyetleri en iyi şekilde açıklamaya çalışma gayesini gütmüş olan dirâyet tefsircileri, usûl olarak konulan bu kaideleri genellikle ihmal etmişlerdir. (Cerrahoğlu, a.g.e. 231; Ayrıca bkz. ez-Zehebî, et-Tefsir ve'l-Müfessirun, Kahire, 1381/1961, I, 255 vd; ez-Zürkânî, Menâhilü'l-İrfah, Mısır, 1372, l. 517 vd.).

Dirayet tefsiri, ictihada dayanır. Bu sebeple rey tefsirine karşı olanlar dirayet tefsiri hakkında şu eleştirileri yöneltmişlerdir: Rey ile tefsir Allah'a karşı bilmeden söz söylemektir. Zanna dayanarak cahilce sözlerle tefsir yasaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.)'den başka birinin Kur'ân'ın manasını beyan ve izaha yetkisi olamaz. Kur'an hakkında kendi reyi ile söz söyleyen, Cehennem'deki yerine hazırlansın.

Bunlara karşı rey tefsirini câiz gürenler de şöyle demişlerdir: Zann da ilim çeşitlerindendir. İctihad edip de isabet edene iki, etmeyene bir ecir vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Muâz bin. Cebel'in Yemen'e gönderilirken verdiği cevapta Kur'ân, Sünnet ve reyimle hükmederim deyişinden memnun olmuş ve ona dua etmişti. Hz. Peygamber'in beyan ve izah etmediği hususlarda ilim sahipleri ellerinden geldiğince Kur'ân'ı anlamaya çalışacaktır. Gerçeği bildiği halde sadece nefis ve arzusuna kapılarak Kur'ân'ı tevil eden ve kendi görüş ve mezhebini takviye için çarpık görüşlerle Kur'ân'ı tefsir edenler elbette Cehennem'e hazırlansın; ama bir delil ve burhana dayanarak tefsir eden iyi niyetli âlimler için bu söylenemez. Ayrıca Ebu Davud ve Tirmizî'nin Hz. Cündeb (r.a.)' ten rivâyet ettikleri "Kur'ân hakkında kendi reyi ile söz söyleyen kimse isabet etmiş olsa bile hatadadır." şeklindeki hadis sıhhatli değildir. Selef, reyden bahsederken onu bilgisizce, cahilce tefsir anlamında kullanmıştır. Kur'ân'da "...tanımazlar mı... bilmezler mi...düşünmezler mi..." denilerek ilim erbabının aklı kullanarak âyetleri tefsir edebileceğine cevaz vardır. Eğer rey ile tefsir caiz olmasaydı ictihad da caiz olmazdı. Kaldı ki Hz. Peygamber (s.a.s.) Kur'an'ın bütününü açıklamış değildir veya bize her âyetin açıklaması ulaşmış değildir. Ayrıca Hz. Peygamber İbn Abbas için niçin "Allah'ın, onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret. " buyurmuştur?

Yani hoş görülmeyen ve yasaklanmış olan rey tefsiri, sırf hevâ ve kötü niyete dayanan, hatta Kur'ân'a sırt çevirdiği halde başkalarını tefsiriyle kitaba davet edenler içindir. Selef uleması, bilgiye dayanan tefsir hususunda hiçbir mahzur görmemişlerdir. Bildikleri veya bilgilerine dayanarak açıklama yaptıklarını açıkça söyleyen selef, bilmedikleri için susmuştur. Bildiğini saklamamış, bilmediği konuda da uluorta tefsir yapmamıştır.

Rey tefsiri denilince sadece, akla dayanma anlaşılırsa, bu çok yanlış bir anlama olur. Oysa reye gelinceye kadar bir dirayet müfessiri şu konuları çok iyi öğrenir: Lugat, nahv, sarf, iştikak, meani, beyan, bedî' ilimleri, kırâat, fıkıh usulü, kelâm, nüzul sebepleri, kıssalar, nasih ve mensuh, hadîs, mevhibe ilimleri. Ayrıca bu şer'i ilimler yanında, rey tefsirinden önce hukuk, iktisad, siyasal, beşerî ve sosyal ilimlerin öğrenilmesi gerektiğini belirtenler de bulunmaktadır. Bazı müfessirlerin yaptığı gibi Kur'ân'ı tamamen çağdaş ilim ve teknolojik bilgilere dayanarak açıklamaya çalışan salt rasyonalist ve pozitivist bir tefsir caiz olmadığı gibi bu tefsir usulü, selefi tefsir geleneğiyle de bağdaşmamaktadır. Bu nedenle Mevdûdî, Seyyid Kutub, Said Havva... gibi ilim adamları da rivâyet ağırlıklı dirayet tefsiri yazmışlardır. Zaten rivâyet tefsiri olmaksızın sadece rey ile tefsirin de bir anlamı olmaz. Geçmişten günümüze meşhur rivâyet müfessirleri arasında Taberî, Semerkandî, Salebî, Beğavî, Endülüsî, İbn Kesir, Seâlibi, Süyûtî sayılabilir. Dirayet tefsirinde de, Fahreddin Razi, Beydâvî, Nesefi, Hazin; Ebu Hayyan, Neysabûrî, İmâdi, İsfehânî, Zemahşerî'nin eserleri zikredilebilir.

Hiç bir kimse Kur'ân'ı mutlak manasıyla tefsir edemez. Demek ki, hangi müfessir Kur'ân'ı ister rivâyet ister dirayet yoluyla tefsir etse, mutlaka birçok eksiği kalacaktır. Zaten dirayet tefsirleri, genellikle müfessirin en fazla geliştiği ilim kolunda ağırlık kazanmaktadır. Meselâ filolog ez-Zeccac (ö. 311/923)'ın tefsiri nahv ağırlıklıdır. el-Cessas'ın tefsiri fıkıh ağırlıklıdır. Mutezilîlerin tefsirleri kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Mutasavvıflarınki de tasavvufu yansıtmaktadır. Yani tefsirlerde genel olarak mezhep, fıkhi ihtilaflar, doktriner eğilimler ağır basabilmektedir.

Meselâ Ebu İshak ez-Zeccâc (ö. 311), Ebu'l Hasan el-Vâhidî (ö. 468) Ebu Hayyan el-Endelusî (ö. 745) gibi dil âlimleri nahiv ilmindeki ehliyetlerini Ma'ani'l Kur'ân, el-Basit, el-Bahru'l-Muhit adlı tefsirlerinde bariz bir şekilde ortaya koymuşlardır. Fahruddin er-Râzî (ö. 606) de, fıkıh, usuli fıkıh, kelam, edebiyat, felsefe, matematik, kimya, tıp, astronomi, Şâfiî fıkhı gibi çok geniş alanlarda sözü geçen bir âlimdi ve Mefatihu'l Gayb adlı tefsirinde bütün bu ilmî çalışmalarının, hatta tasavvufun etkileri görülür. Ebu Bekr el-Cessâs (ö. 370) da, bir Hanefî müctehidiydi. Ahkâmu'l-Kur'ân'ında Hanefi mezhebi yönünden ahkâm âyetlerini tefsir etmiş, Hanefiliği müdafaa etmiştir. Bazı Mutezilî fikirlerine de bu tefsirde rastlamak kabildir. Malikî âlimi Ebu İshak es-Salebî (ö. 427) ve el-Hazin el-Bağdâdî (ö. 741) el-Keşf ve'l-Beyan, Lubabu't-Te'vil fi Ma'ani't-Tenzil isimli tefsirlerinde İsrâiliyattan nakledilen kıssalara çokça yer vererek tarih ilmine ağırlık vermişlerdir. Tasavvufî tefsirlerde, Ebu Abdurrahman es-Sûlemî (ö. 412) ve Ebu'l-Kasım el-Kuşeyrî (ö. 465), Hakâyiku't-Tefsîr ile Latâifu'l-Şârât'ta İşârat tefsir yoluna gitmişlerdir.

Dirayet tefsirinin öncülüğünü Irak müfessirleri yapmıştır. Aslında, tefsir geleneğinde, Hz. Peygamber'den gelen tefsire, Ashabdan, Tabiundan, Etbau't-tâbiin'den gelen tefsirlere itibar etmeksizin, bugüne kadar yazılmış tefsirleri gözden geçirmeksizin tefsir yapılması caiz değildir. Tarihte, aklî tefsirlerin çıkış ortamına bakıldığında, siyasî, ameli, itikadi mezheplerin vücut bulduğu felsefe ve kelam tartışmalarının yoğunlaştığı, tasavvuf akımının belirdiği bir çağ görülür ki, yapılan tefsirlerde müfessirlerin bu hareketlerin etkisi altında kaldıkları ve bunu tefsirlerine yansıttıkları bir gerçektir. Bu tefsirlerdeki ilmi terimlere, tanımlara, kavramların kullanılışına bakıldığında bu dilin neyi ifade etmek istediği anlaşılabilir. Muhakkak ki tefsir kitapları da çağının kültürünün bir parçasıdır. Oysa Kur'ân ezelîdir ve çağlar boyunca nice tefsirleri yapılacaktır.

İslâm dini var olduğundan beri ona karşı sinsi, yıkıcı, suret-i haktan görünerek onu içten yıkmaya çalışan hareketler de var olmuştur. Bunlar çok defa İslâm'ın temelleri olan iman, ibadet ve ahlâk esaslarından müslümanları uzaklaştırmak istemişlerdir. Gayeleri için, Kur'ân'ı sapıkça, kendi kafalarına göre, günün çıkar hesaplarına göre tefsir etmekten geri durmamışlardır.

Şamil İA

DİRÂYET TEFSÎRİ

Kur'ân âyetlerini, âyetler ve hadislerle tefsîr etmekle yetinmeyip dil, edebiyat, din ve çeşitli bilgilere dayanılarak, akıl ve içtihatla yapılan tefsîre denir. Dirâyet tefsîrine re'y tefsîri de denir.

Dirâyet tefsîrinde; kelimelerin etimolojik yapısı, hakikat veya mecaz oluşu, cümlelerin tahlili, emir ve yasakların ne ifade ettiği, sözün bağlamı ve belâğat yönleri dikkate alınır. Müfessir, ilmî gücüne göre âyetleri yorumlar. Dirâyet tefsîrinin makbul olabilmesi için bu tefsîrin, İslâm'ın ruhuna, Kur'ân ve sünnet bütünlüğüne uygun olması gerekir. Aksi takdirde bu tefsîr, ilhadî bir tefsîr olur.

Fahruddin Râzi'nin "Mefâtihu'l-Gayb", Beydâvî'nin "Envâru't-Tenzil ve Esrâru't-Te'vîl", Nesefî'nin "Medâriku't-Tenzil ve Hakâiku't-Te'vîl" adlı eserleri bu metotla yazılan tefsîrlere örnektir. (bk. Tefsîr) (İ.K.)

Dirâyet Tefsîri

Dirâyet tefsîrlerinin doğruluğu, nakle uygunluğu ile anlaşılır. Tefsîr âlimleri, nakle uygun te'villeri de tefsîr olarak kabûl etmişlerdir. Nakle uymayan Dirâyet tefsîrleri, tefsîr değil, yazanın şahsî düşüncesi olur. Nitekim hadîs-i şerîfte; "Kur'ân'ı kendi görüşü ile açıklayan hatâ etmiştir" buyruldu. Bunun içindir ki, Kur'ân-ı kerîmde mânâsı açık olmayan âyet-i kerîmelerden yalnız akla güvenip, yanlış te'viller yapılarak yanlış mânâlar çıkarılması netîcesinde yetmiş iki dalâlet (bozuk) fırka ortaya çıktı. (Abdülhakîm Arvâsî)

Kur’ân-ı Kerîm’in tef­sirinde, yine Kur’ân’ın kendisinden; sünnetten; sahâbe-i ki­râmın sebeb-i nüzûl ve şer’î hüküm ifade eden haberlerinden, âhiret âlemi gibi, aklen bilinmesi imkânsız olan konulara dair kaville­rinden ve konusu itibariyle mutlaka (sünnet ve sahâbenin m e r f û’ hükmündeki haberleri gibi) şer’î bir kaynağa dayandığı anlaşılan tâbiûn sözlerinden (m a k t û’) istifade edilerek yapılan tefsire, rivâyet tefsiri veya et-tefsîr bi’l-me’sûr denir. Her ne kadar tâbiûn kavillerini, rivâyet tefsiri içinde düşün­meyenler varsa da, Tefsîru Abdirrazzâk, Tefsîru’t-Taberî ve benzeri birçok me’sûr tefsirde, tâbiûndan nakiller yapıldığı bir vâkıadır. Burada önemli olan, sünnetin veya sahâbe ve tâbiûn sözlerinin, nakdu’r-ricâl denilen senet kritikleri yapıla­rak, sıhhat kazanmış olmalarıdır. Böylece, rivâyet tefsirinin, usûl-ı hadisle çok sıkı bir bağlılığı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü rivâyetler, usûl-ı hadis ölçülerine göre alacakları hü­kümle, bir kıymeti hâiz olmaktadırlar. İşte böyle bir işleme du­yulan ihtiyaç, genellikle şu üç sebepten ileri gelmektedir:

1. Hadis ismi altında bazı sözlerin vaz edilmesi,

2. Kitâb ve sünnetin ruhuna aykırı İsrâiliyyât denilen yahudî ve hristiyan kaynaklı haberlerin, bazı dinî ilimlere sızma ihtimalinin bulunması ve

3. Rivâyetlerin naklinde, senetlerin hazfedilmesi (düşü­rülmesi).

Me’sûr tefsirin bu üç muhtemel olumsuz faktörden uzak olabilmesi için, müfessirin, aynı zamanda muhaddis de ol­ması gerekir. Onun için, rivâyet müfessirlerinin çoğunun, muhaddislerden olduğu görülmektedir1. Bu arada Ahmed ibn Hanbel’den “Megâzî, melâhim (harp ve kahramanlık ha­berleri) ve tefsîr adı altındaki üç kitabın aslı yoktur.2” şek­linde gelen rivâyet, bütün me’sûr tefsirleri şâibe altına alacak nitelikte olmasa gerektir. Çünkü, binlerce hadisi toplayan3 “Ali ibn Ebî Talha (ö.143/760)’nın sahîfesini görmek için, bir kimse, Mısır’a yolculuk etmiş olsa, bu büyük bir iş değildir.4” diyen İbn Hanbel’in bu sözüyle diğerini bağdaştırmanın zor­luğu ortadadır. Herhalde böyle bir netice ile karşılaşan Zerkeşî, adı geçen rivâyeti “Çoğunlukla onun (tefsirin) mut­tasıl sahîh senetleri olmasa da, bu konuda birçok sahîh hadis ve haber vardır.5” şeklinde yorumlamak gereğini duy­muştur. 2. Dirâyet Tefsiri ve Müfessirin Özellikleri Kur’ân-ı Kerîm tefsirinde rivâyet yolu, keyfî ve indî gö­rüşlere düşmekten korunma bakımından, en emniyetli bir metot olarak görülmektedir. Ancak müslümanın, itikâd ve yaşayısında temel düstur olarak kabul ettiği Kitâb’ında, rivâyet tarikıyla gelen harberlerin açıklamadığı mübhemâtın tefsirine duyulan ihtiyaç, birçok şer’î delilin öngördüğü tefekkür ve tedebbür6 emri, dirâyet tefsirinin doğuşunu hazırlayan sebepler ara­sında yer almaktadır. Dirâyet tefsiri, re’y ve ictihada dayan­maktadır.

Ancak bir kimsenin (Müfessirin) âyet-i kerîmelerden ilâhî murâd ve maksadı istinbât ederek ictihadta buluna­bilmesi için;

Lügat, nahiv, sarf; iştikâk, meânî, beyân, bedî’, kırâat, usûlu’d-dîn, usûlu’l-fıkh, esbâbu’n-nüzûl ve’l-kasas; nâsih ve’l-mensûh, fıkıh; mücmel ve mübhemin tefsiriyle ilgili ehâdîs ve ilmiyle amel edenlerin kazanabildikleri mevhîbe ilimlerini elde etmiş olması gerekmektedir7.

İşte böyle bir muhtevaya sahip olan Müfessirin, usûl-i hadis ilmince sıhhat kazanan rivâyetlerle Kur’ân-ı Kerîm’deki ilâhî murâdı açıklarken, naklî delil bulamadığı yerlerde, sa­hâbe-i kirâm ve tâbiûnun re’y ve ictihadlarını göz önünde bu­lundurarak, re’yini izhar etmesi câizdir. Bu çeşit tefsirde uy­gulanan usûlün; Müfessiri, heva ve hevesinin doğrultusunda istinbat ve istihractan koruyacağı; kıyametin vuku saati ve ruhun mahiyeti gibi, ancak yüce Allah’ın ilmi altında olan müteşabihlere dalmaktan uzaklaştıracağı, hiç bir delile da­yanmadan ilâhî murâd üzerinde söz söylemekten sakındıra­cağı ve fâsid mezhebini asıl, tefsiri ise, tâbi kabul ederek, âyetleri, inanç ve görüşlerini destekleyecek bir şekilde tevil etmekten alıkoyacağı8 gayet tabiîdir. Sonra Müfessirin Kur’ân ilimleri karşısında yerini iyi tespit etmesi lâzımdır. Bu ilimler şunlardır:

Müfessir;

1. Allâh’ü taâlânın yaratıklardan hiç birine bildirmediği ko­nularla meşgul olmamalıdır.

2. Cenâb-ı Hakk’ın sadece Resulünü bilgili kıldığı mev­zularda konuşmanın câiz olmadığını bilmelidir. Bunlar, sûrele­rin başındaki el-hurûfu’l-mukattaadır. Ancak, bazı âlimlere göre, bu konularda kendilerine izin verilen rusuh sahibi kim­seler, bu şartın dışındadırlar.

3. Yüce Allah’ın açık ve hafî manalarla Kitâb’ını Resu­lüne tevdi ederek, ona bildirdiği ve öğretmesini emrettiği ilim­lerdir ki, bunlar da iki kısımdır:

a. İşitme yolu olmadan bir şey söylemenin câiz olmadığı hususlardır. Bunlar, esbâbu’l-nüzûl, nâsih ve’l-mensûh, kırâat, geçmiş ümmetlere âit kıssalar, haşr ve’l-meâd gibi konuları içine alır.

b. Lâfız ve ibârelerden; nazar, istidlâl, istinbât ve istihrâc yoluyla edinilen bilgilerdir. Bunlar da iki kısma ayrılır:

1) Sıfatlarla ilgili müteşâbih âyetlerin te’vili. Bunun câiz olup olmaması hakkında ihtilâf vardır.

2) Aslî ve fer’î ahkâm istinbâtı ile mev’ıza, hikmet ve işaretlerin açıklanması gibi hususlardır. Bu konuların tefsir edilmesinin caiz olduğu hakkında ittifak vardır9. Bu arada müfessir, re’yinde isabet edebilmesi için tercih prensiplerine göre hareket etmek mecburiyetindedir:

a) İki (ve daha fazla) manaya ihtimali olan lâfza bakılır: O iki manadan biri diğerinden daha açık ise, manayı açık (zâhir) üzerine hamletmek vâciptir; şayet delil, hafî olan manayı destekliyorsa, o takdirde mana ona yüklenir.

b) Zâhir olan lâfız, şer’î ve lügavî gibi iki hakikî manayı taşıyorsa, öncelik şer’î manaya verilir; eğer lügavî manaya delâlet eden bir karîne varsa, o zaman lügavî mana ön plâna geçmiş olur. Bunun gibi, örfî ve lügavî; şer’î ve örfî manaları ifade eden bir lâfızda, öncelik birinci manalardadır.

c) Birbirine zıd iki manaya gelen bir lâfız (kurû’ gibi ki, hayız ve tuhûr anlamındadır) karşısında, karîne ve emârelerle, manalardan biri tercih edilir.

d) Eğer, biri diğerini nefyetmeyen iki mana yüklü bir lâ­fızda, muhakkıklara göre, ilâhî murâdı, her iki manaya ham­letmek vâciptir. Bu, îcâz ve fesâhat kanunlarına göre, daha belîğ olur; eğer manalardan birini destekleyen bir delil olursa, o takdirde o yönde bir yol izlenir10.

Kur’ân-ı Kerîm’den; ahkâm istinbâtı, mücmeli beyan ve umûmu tahsîs gibi re’y izhârı ile tefsir yapacak bir kimsenin, yukarıda sayılan şart ve prensipler çerçevesinde çalışmalarını yürütürken kaviller malzemesini, şu ölçüye göre değerlendir­mesi, onun hataya düşme ihtimâlini azaltacaktır:

Sahâbe-i kirâmdan bir konu hakkında sahih sanetlerle çeşitli manaları taşıyan kaviller gelir ve bunları birleştirmek mümkün ise birleştirir; şayet bu yapılamıyorsa, Müfessirin dilediği görüşlerden birini seçmesi caizdir. Bu arada, kaviller arasında İbn Abbâs’ın re’yi bulunuyorsa, onu takdim eder. Tâbiûn’un re’y ve ictihadları da, aynı ölçüler dahilinde kullanı­lır11.

Bütün bu ilke ve belgelere göre; dirâyet tefsirinin hiç bir şer’î delile dayanmadan, sadece mücerret re’y, diğer bir ifa­deyle kişisel görüşle yapılan bir yorum olmadığı anlaşılmakta­dır. Sünnet ile sahâbe ve tâbiûn kavillerinin bütününü ifade eden rivâyetler malzemesi, açıklanan usûl ve kurallar çerçe­vesinde, en hassas bir şekilde işlenirken; şayet Müfessir, bid’at sahibi, günah işlemeye devam ediyor, kibirli, hevâsı doğrultusunda gidiyor, kalbi dünya (hırs ve) sevgisiyle dolu, tahkikî imana kavuşmamış ve benzeri durumda ise, hakikî manada Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir edemeyeceği ve vahyin mana­larını anlayamayacağı, ifade edilmektedir12.

Buradan anlaşılan, Müfessirin, nezih bir inanç ve halis bir niyetle ortaya konulan şart ve prensipler doğrultusunda, Kur’ân-ı Kerîm’den mana istinbâtında bulunarak murâd-ı ilâ­hîyi açıklarsa, buna câiz ve memduh re’y tefsiri denir.

Şayet bir kimse, hiç bir naklî delile bağlı kalmadan, sa­dece mucerred re’y (kişisel görüş) ile âyet-i kerîmeleri te’vîl13 ederse, bu tutumun şer’î delillerle zemmedildiği görülmekte­dir: Bu delillerden bazıları şunlardır:

1. … و ان تقولوا على اللّه ما لا تعلمون 14 Bu âyet-i kerîme bil­mediğimiz şeyleri Allah’a isnat etmenin haram olduğunu bil­dirmektir.

2. و لا تقف ما ليس لك به علم 15 âyeti de, bilmediğimiz şeyle­rin ardına düşmekten bizi yasaklayan hüküm getirmekte­dir.

3. Hazret-i Peygamber من قال فى القرآن برأيه فاصاب فقد أخطأ 16 “Kim kendi görüşüne göre Kur’an’ı açıklamaya kalkarsa, doğru manayı tuttursa bile, hata etmiş, sorumlu olmuş olur.” buyurmuştur. Başka bir rivâyette ise, من قال فى القرآن بغير علم فليتبوّأ مقعده من النار 17 “Kur’ân’ın tefsirinde, ilmi olmadan (mucerret re’y ile) söz söyleyen, cehennemdeki yerine hazır­lansın.” denilerek, hevâsı peşinde, naklî kaynak ve delilleri dikkate almadan ve tam bir sorumsuzluk içinde tefsir yapmaya kalkanlara, ateş kadar yakıcı bir hüküm biçilmektedir.

4. Bu konuda Hazret-i Ebû Bekr’in اىّ أرض تُقِلّنى و اىّ سماء تُظِلّنى اذا قلت فى كتاب اللّه ما لم أعلم 18 “Allah’ın kitabı hakkında, bilmeden bir şey söylediğimde, beni hangi yer taşır ve beni hangi sema gölgelendirir.” şeklindeki ifadesi, ilmî sorumlulu­ğun belki eşine raslanmayacak bir örneğini vermektedir. İşte bu sebeplerdendir ki, sahâbe-i kirâm ve tâbiûndan pek çoğu, Kur’ân’ı tefsir ederken, sadece rivâyetleri dile getirmişler; naklî delil bulamadıkları yerlerde ise susmayı, en emniyetli bir me­tot kabul etmişlerdir.

Tâbiîlerden Sa’îd ibn Museyyeb, Şa’bî, Sa’îd ibn Cubeyr, Kâsım ibn Muhammed ibn Ebî Bekr ve Ubeyde ibn (Kays ibn) Amr es-Selmânî, tefsirde cesaretli değil, ç e k i n g e n davaranlar arasında yer almışlar; bunların karşısında Mucâhid, Rabîatu’r-Re’y ve Ikrime “rahmetüllahi aleyhim” gibi tâbiîler ise, gerektiği yerde c e s a r e t l i davranarak re’ylerini izhâr etmekte bir beis görmemişlerdir.

1 Abdurrazzâk ibn Hemmâm, Tefsîru Abdirrazzâk, Ankara: Dil ve Tarih-Coğrafaya Fakültesi Ktp. (Yazma) İsmâil Sâib Kolleksiyonu, No. 4216; Taberî, Câmiu’l-beyân, Beyrût 1392/1972; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm; Celâlü’d-dîn es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr fi’t-tefsîri bi’l-me’sûr, Mısır 1314/1896.

2 Zerkeşî, el-Burhân, II,156; Suyûtî, el-İtkân, II,178.

3 Bk. Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, s.225.

4 Suyûtî, el-İtkân, II,188.

5 Zerkeşî, el-Burhân, II,156.

6 Nisâ, 4/82; Sâd, 38/29; Muhammed, 47/24.

7 Suyûtî, el-İtkân, II,180-182; Bk. Zerkeşî, el-Burhân, II,159 vd.

8 Bk. Suyûtî, el-İtkân, II,183.

9 Zerkeşî, el-Burhân, II,159; Suyûtî, a.g.e., II,183.

10 Zerkeşî, el-Burhân, II,166; Suyûtî, el-İtkân, II,182.

11 Zerkeşî, a.g.e., II,172.

12 Özet olarak alınmıştır. Bk. Zerkeşî, el-Burhân, II,180.

13 Te’vîl kelimesinin sü‎lâsî köِkü, geriye döِnüş, asla ve maksada rucû’ manasına gelen اول dir. Siyaset ve idare anlamı‎nda olan اياله köِkünden türemi‏ş olduğunu söِyleyenler de vard‎r. Istı‎lâhî manada te’vîlin çeş‏itli tarifleri yapı‎lmıştı‎r.

Bunlardan ba‎zıs‎ı şöyledir:

1. Leys ibn Sa’d (ö.175/791): Manası‎nda ihtilâf olunan kelimenin baş‏ka bir ‎lâfı‎zla açı‎klanması‎dı‎r.

2. Abdulazîz el-Buhârî (ö.730/1330): Bir delilin te’yid ettiği ihtimal‎i tercihtir ki, bu delil sebebiyle tercih olunan ihtimal‎, l‎âfz‎ın zâhirinin delâl‎et ettiği manadan daha kuvvetli bir zan ifade etmiş‏ olur.

Bu ş‏ekilde te’vîl:

a. Çeş‏itli ihtimallerin bulunduğu lâf‎ızlar için sِöz konusudur.

b. Muhtemel manalardan birinin tercihi için ortada bir sebep ve delil bulunmalı‎dı‎r.

c. Tercih, zan ve ihtimal‎e dayand‎ığı‎ndan, netice kesinlik ifade etmez.

3. İbn Kemal‎ (ö.940/1534): Âyetin zâhir manası‎ndan, muhtemel olan başka bir manaya sarf olunması‎dı‎r.

Tefsîre gelince:

1. İmâm Maturîdî (ö.333/944): Lâfı‎zdan ne kastedildiğini kesin bir ifade ile bildirmek tefsîrdir. Bunda Allah’‎ı ş‏ahid tutmak anlamı‎ vardı‎r. Kat’i delile dayanıyorsa, makbuldur. Aksi hâlde mazmûm sayı‎lan re’y tefsiri olarak düş‏ünülür. Te’vîl ise çeş‏itli ihtimallerden birini kesin bir hüküm belirtmeksizin tercih manası‎ndadı‎r ki, bunda Allah’ı‎ ‏şahit tutmak söِz konusu değildir.

2. Râgı‎b el-Isfahânî (ö.502/1108): Tefsîr ta’biri, te’vîle nispetle daha umumîdir. Tefsîr çoğunlukla kelimeler üzerinde; te’vîl ise, mana ve cümleler üzerindeki tasarruftur.

3. Molla Fenârî (ِö.834/1431): Hazret-i Peygamber veya ashâbından nakil yoluyla yap‎ılan izahata tefsîr; Arap dilinin kaidelerinden istifade ile yapı‎lan açı‎klamaya te’vîl denir.

Bu konuda faydalanılan eser için bk. Orhan Karmış, Tefsir İlminde Te’vilin Yeri ve Önemi, AÜ İlâhiyat Fakültesi Ktp. No.l9607 (Doktora Tezi).

14 A’râf, 7/33.

15 İsrâ’, 17/36.

16 Taberî, Câmiu’l-beyân, I,27; Kurtubî, Tefsîru’l-Kurtubî, I,32.

17 Taberî, a.g.e., I,27; İbn Teymiyye, a.g.e., s.105. Suyûtî, el-İtkân, II,179.

18 Taberî, a.g.e., I,27; Kurtubî, a.g.e., I,34.

TEFSİR KAYNAKLARI

Baştan sona ilk Kur’an tefsiri, Mukatil b. Süleyman’a (150/767) atfedilen Kitabu’t-Tefsiri’l-Kebir’dir.

Mukatil hakkında ayrıca yazacağım inşallah

Elimizdeki en eski matbu tefsir, Süfyan es-Sevri’nin (161/778) Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim’idir.


A) Rivayet Tefsirleri (Nakli Tefsir, Mesur)

1. Tefsir-u Mukatil, Tefsirü'l-hams mie aye mine'l-kur'an, Mukatil b. Süleyman, (150/767)

2. Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Süfyan b.Said b. Meskuk es-Sevri (161/778)

3. Tefsiru Abdirrezzak, Abdurrezzak b. Hemmam es-San’ani (211/826)

4. Camiu’l-Beyan an Te’vil-i Ayi’l-Kur’an, İbn Cerir et-Taberi (310/922)

5. Bahru’l-Ulum, Alaüddin es-Semerkandi (373/983)

6. el-Cevahiru’l-Hısan fi Tefsiri’l-Kur’an, es-Se’alebi (375)

7. Tefsir-u Semerkandi, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Ebu’l-Leys es-Semerkandi, (383/993)

8. Tefsiru’s-Sa’lebi (el-Keşf ve’l-Beyan an Tefsiri’l-Kur’an), Sa’lebi (427)

9. en-Nüket ve’l-Uyun (Tefsiru Maverdi), Ebu’l-Hasen el Maverdi eş-Þafii (364-450/1068)

10. Lübabü’t-Tefasir, Tacu’l-Kurra Mahmud b. Hazma el-Kirmani (505/1111)

11. Mealimu’t-Tenzil,(Tefsir-u Beğavi) el-Beğavi, (516/1122)

12. el-Murraru’l-Veciz fi Tefsir-i Kitabi’l-Aziz, İbn Atiyye el-Endelûsî (546)

13. Miftahü’t-Tenzil, Ebu’l-Kasım el-Bakıllani (562/1167)

14. Tefsir-u Kur’ani’l-Azim, İbn Kesir, (774/1372)

15. Tefsiru’l-Bulkini, el-Bulkini (789/1387)

16. Keşfu’t-Tenzil fi Tahkiki’t-Te’vil, Muhammed el-Haddad (800/1398)

17. ed-Durru’l-Mensur fi’t-Tefsir-i bi’l-Me’sur, es-Suyuti (911/1505)

18. Ruhu’l-Beyan, İsmail Hakkı Bursevi (1137)

19. Fethü'l-beyan fi makasıdi'l-kur'an/Ebü't-Tayyib Muhammed Sıddik Hasan Han (1307/1890)

20. Mehasinu’t-Te’vil, Cemalüddin el-Kasımi (1332/1914)


Dirayet Tefsirleri (Re’y-Akli)


1. Te’vilatü’l-Kur’an, İmam el-Maturidi (238-333/852-994)

2. Hulasatü’l-Beyan, Mehmed Vehbi Efendi (369/1949)

3. İstisna fi Ulumi’l-Kur’an, Muhammed b. Ali el-Udfuvi (388/998)

4. Gayetü’l-Emani fi Tefsiri’l-Kelami’r-Rabbani, Molla Gürani (393)

5. el-Veciz fi Tefsiri'l-Kitabi'l-Aziz, Ebü'l-Hasan Ali b. Ahmed b. Muhammed en-Nisaburi Vahidi(468/1075)

6. et-Tefsirü'l-vasit fi tefsiri'l-kur'ani'l-mecid, en-Nisaburi Vahidi, (468/1076)

7. Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Abdussamed b. Mahmud el-Gaznevi (487/1094)

8. et-Teysir fi't-tefsir, Ebu Hafs Necmeddin Ömer b. Muhammed b. Ahmed Nesefi, (537/1142)

9. el-Keşşaf an Hakaiki t-Tenzil ve uyunü'l-ekavil fi vücuhi't-te’vil , Zemahşeri (538/1144)

10. Mecmau’l-Beyan fi tefsiri’l-Kur’an , Tabersi (538/1153) Þia

11. el-Muharraru’l-Veciz fi tefsiri’l-Kitabi’l-Aziz, İbn Atiyye el-Endelusi (541/1147)

12. Zadü’l-Mesir fi İlmi’t-Tefsir, İbnü’l-Cevzi (597/1201)

13. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahruddin er-Razi (606/1209)

14. Nuğbetü’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, es-Sühreverdi (632/1234)

11. Keşfu’l-Esrar ve Hetku’l-Estar, Muhyiddin İbn Arabi (638/1240)

12. Tefsiru’l-Kur’an, Abdulaziz b. Abdusselam es-Sülemi (660/1262)

15. el-Cami’ li Ahkami’l-Kur’an, el-Kurtubi, (671/1272)

16. Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil, Kadi el-Beydavi (685/1288)

Önemli Haşiyeleri:

a) Haşiyetü’l-Konevi, Mustafa Konevi İsmail Efendi, (1195/1781)

b) İbn Temcid (880)

c) es-Siyalkuti (1069-1067/1656)

d) Þeyhzade (951/1544)

e) Haşiyetü’ş-Þihab, el-Hafaci el-Hanefi (1069)

f) Mevahibü'l-celil min tefsiri'l-Beyzavi, Muhammed Ahmed Kenan

17. et-Tahrir ve’t-Tahbir li Akvali Eimmeti’t-Tefsir, Süleyman el-Makdisi (698/1298)

18. Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Abdülkerim b. Ali el-Iraki (704/1304)

19. Fethu’l-Mennan fi Tefsiri’l-Kur’an, Ebu’s-Sena Mes’ud eş-Þirazi (710/1311)

20. Medarikü’t-Tenzil ve Hakaikü’t-Te’vil, Ebu’l-Berekat en-Nesefi (710/1310)

Önemli Haşiyeleri:

a) et-Tefsiru’l-Muzil li Muğlakati Medariki’t-Tenzil, Abdu’l-Ahad ibn el-Kandahari

b) el-İklil ala Medariki’t-Tenzil, Muhammed Abdu’l-Hakk el-Hindi

21. Dekaikü't-tefsir, Ebü’l-Abbas Takiyyüddin Ahmed b. Abdülhalim İbn Teymiyye, (728/1328)

22. Garaibu’l-Kur’an ve Reğaibu’l-Furkan, en-Neysaburi (728)

23. Ravzatu’l-Cennati’l-Münebbihin, el-Barızi (738/1338)

24. Lübabüt’t-Te’vil fi Me’ani’t-Tenzil, (Tefsiru’l-Hazin), Hazin, (741/1340)

25. el-Bahru’l-Muhit(en-Nehru Marru mine’l-Bahri’l-Muhit),Ebu Hayyan el-Endelüsi(745/1344)

26. Bedaiü't-tefsir: el-Camiüt-tefsir el-imam İbn Kayyim el-Celziyye, Ebu Abdullah Þemseddin Muhammed İbn Kayyim el-Cevziyye (751/1350)

27. Tahkiku’t-Tefsir fi Teksiri’t-Tenvir, Ahmed el-Ici (756/1355)

28. Tefsiru İbn Arefe, Arefe el-Vergammi (803/1401)

29. Uyunu’t-Tefasir, Mahmud es-Sivasi (803/1401)

30. Besairu Zevi’t-Temyiz fi Letaifi’l-Kitabi’l-Aziz, Firuzabadi(817/1415)

31. Tefsiru Ebi’l-Beka, Ahmed el-Kureşi (854/1450)

32. Nazmü'd-dürer fi tenasübi'l-ayati ve's-süver, Ebü'l-Hasan Burhaneddin İbrahim b. Ömer b. Hasan Bikai (885/1480)

33. Camiü’l-beyan fi tefsiri’l-Kur’an= Tefsirü’l-İci, Muhammed b. Abdurrahman b. Muhammed b. Abdullah İci, (905/1500)

34. Katfu’l-Ezhar, Suyuti (911/1505)

35. el-Fevatihü’l-İlahiyye ve’l-Mefatihu’l-Gaybiyye, Nimetullah Nahçevani (920/1514)

36. Tefsiru’l-Kur’an, İbn Kemal (940)

37. es-Siracü’l-Münir, Hatib Þirbini (977/1569)

38. İrşadü’l-Akli’s-Salim ila Mezaya’l-Kitabi’l-Kerim, Ebussuud Efendi el-İmadi (982/1574)

39. Fethu’l-Kadir, eş-Þevkani (1250) Zeydi

40. Ruhu’l-Meani fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azim ve’s-Seb’u’l-Meani, Þihabuddin el-Alusi (1270/1854)

41. Fethu’l-Beyan fi Mekasidi’l-Kur’an, Sıddık Hasan Han (1309)

42. Safvetü’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, Musa Kazım Efendi (1337)

43. Tefsiru’l-Kur’an, Tahiru’l-Cezairi (1338)

44. Tefsiru’l-Menar, Reşid Rıza (1354/1935)

45. Cevahiru’l-Kur’an, Cevheri Tantavi (1359)

46. Hak Dini Kur’an Dili,Yeni Mealli Türkçe Tefsir, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1361/1942)

47. Tefsiru’l-Kur’ani’l-Kerim, Ferid Vecdi (1373/1954)

48. Edvaü'l-beyan fi izahi'l-kur'an bi'l-kur'an, Muhammed el-Emin b. Muhammed el-Muhtar el-Cekeni Þinkiti, (1393/1973)

49. Tefsirü’t-tahrir ve't-tenvir, Tahir b. Aşur, (1394/1973)

50. et-Tefsiru’l-Veciz ve meahu Esbabu’n-Nuzul, Vehbe Zuhayli

51. Eyserü't-tefasir li-kelami'l-ali el-kebir; Nehrü'l-hayr ala eyseri't-tefasir, Ebu Bekr Cabir Cezairi.

52. Fi Zilali’l-Kur’an, Seyyid Kutub (1906/1967)

53. Tefsiru’l-Vasıt, Mu’cemü’l-Buhusi’l-İslamiyye İcmali

54. Tefsirü’l-Celaleyn, İcmali trc. Ali Rıza Kaşeli

Celalüddin el-Mahalli (864/1460)

Celalüddin es-Süyuti (911/1505)

Önemli Haşiyeleri:

a) Cemel, el-Fütuhatü'l-ilahiyye bi-tevzihi tefsiri'l-celaleyn, Süleyman Cemel(1204)

b) Savi , Ahmed b. Muhammed es-Savi el-Halveti Savi, (1241/1825)


Dirayet tefsiri Kur'an'ın akla göre yapılan tefsirine verilen isimdir. Rivayetlere dayanmaksızın, sadece akıl yoluyla yapılan tefsir türüdür. Bu tefsir türünün güvenirliliği rivayet tefsirine göre daha azdır. Bu yüzden rivayet tefsiri daha çok tercih edilen tefsir türü olmuştur.


Tefsirler genelde ikiye ayrılırlar: Rivayet tefsirleri ve dirayet tefsirleri. Rivayet tesfirleri selef alimlerinden nakledilen eserlere,Sahabe hatta Tabiin'in sözlerine ve Kur'an'ın bizzat Kur'an ile ve Muhammed'in hadisleri ile açıklanmasına ve yorumlanmasına dayanır.'

Buna karşılık dirayet tefsirleri, rivayet tefsirlerinde sayılan hususlarla birlikte dil,edebiyat,dinin genel prensipleri ve diğer genel bilgilere dayanılarak yapılan tefsirlerin genel adıdır. Bu tefsirlere 'rey' ya da 'makul' tefsirleri de denir. Dirayet tefsiri denilince sadece, akla dayanma gelirse, bu çok yanlış bir anlama olur. Burada sözünü ettiğimiz dirayet'ten kasıt ictihaddan başka bir manaya alınmamalıdır.

Bu tefsir türünün güvenirliliği rivayet tefsirine göre daha azdır. Bu yüzden rivayet tefsiri daha çok tercih edilen tefsir türü olmuştur.

Şablon:İslam-taslak

Rivâyet (naklî) ve Dirâyet Tefsirlerinin Özellikleri

1. Rivâyet Tefsiri

Kur’ân-ı Kerîm’in tef­sirinde, yine Kur’ân’ın kendisinden; sünnetten; sahâbe-i ki­râmın sebeb-i nüzûl ve şer’î hüküm ifade eden haberlerinden, âhiret âlemi gibi, aklen bilinmesi imkânsız olan konulara dair kaville­rinden ve konusu itibariyle mutlaka (sünnet ve sahâbenin m e r f û’ hükmündeki haberleri gibi) şer’î bir kaynağa dayandığı anlaşılan tâbiûn sözlerinden (m a k t û’) istifade edilerek yapılan tefsire, rivâyet tefsiri veya et-tefsîr bi’l-me’sûr denir. Her ne kadar tâbiûn kavillerini, rivâyet tefsiri içinde düşün­meyenler varsa da, Tefsîru Abdirrazzâk, Tefsîru’t-Taberî ve benzeri birçok me’sûr tefsirde, tâbiûndan nakiller yapıldığı bir vâkıadır. Burada önemli olan, sünnetin veya sahâbe ve tâbiûn sözlerinin, nakdu’r-ricâl denilen senet kritikleri yapıla­rak, sıhhat kazanmış olmalarıdır. Böylece, rivâyet tefsirinin, usûl-ı hadisle çok sıkı bir bağlılığı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü rivâyetler, usûl-ı hadis ölçülerine göre alacakları hü­kümle, bir kıymeti hâiz olmaktadırlar. İşte böyle bir işleme du­yulan ihtiyaç, genellikle şu üç sebepten ileri gelmektedir:

1. Hadis ismi altında bazı sözlerin vaz edilmesi,

2. Kitâb ve sünnetin ruhuna aykırı İsrâiliyyât denilen yahudî ve hristiyan kaynaklı haberlerin, bazı dinî ilimlere sızma ihtimalinin bulunması ve

3. Rivâyetlerin naklinde, senetlerin hazfedilmesi (düşü­rülmesi).

Me’sûr tefsirin bu üç muhtemel olumsuz faktörden uzak olabilmesi için, müfessirin, aynı zamanda muhaddis de ol­ması gerekir. Onun için, rivâyet müfessirlerinin çoğunun, muhaddislerden olduğu görülmektedir1. Bu arada Ahmed ibn Hanbel’den “Megâzî, melâhim (harp ve kahramanlık ha­berleri) ve tefsîr adı altındaki üç kitabın aslı yoktur.2” şek­linde gelen rivâyet, bütün me’sûr tefsirleri şâibe altına alacak nitelikte olmasa gerektir. Çünkü, binlerce hadisi toplayan3 “Ali ibn Ebî Talha (ö.143/760)’nın sahîfesini görmek için, bir kimse, Mısır’a yolculuk etmiş olsa, bu büyük bir iş değildir.4” diyen İbn Hanbel’in bu sözüyle diğerini bağdaştırmanın zor­luğu ortadadır. Herhalde böyle bir netice ile karşılaşan Zerkeşî, adı geçen rivâyeti “Çoğunlukla onun (tefsirin) mut­tasıl sahîh senetleri olmasa da, bu konuda birçok sahîh hadis ve haber vardır.5” şeklinde yorumlamak gereğini duy­muştur.

2. Dirâyet Tefsiri ve Müfessirin Özellikleri

Kur’ân-ı Kerîm tefsirinde rivâyet yolu, keyfî ve indî gö­rüşlere düşmekten korunma bakımından, en emniyetli bir metot olarak görülmektedir. Ancak müslümanın, itikâd ve yaşayısında temel düstur olarak kabul ettiği Kitâb’ında, rivâyet tarikıyla gelen harberlerin açıklamadığı mübhemâtın tefsirine duyulan ihtiyaç, birçok şer’î delilin öngördüğü tefekkür ve tedebbür6 emri, dirâyet tefsirinin doğuşunu hazırlayan sebepler ara­sında yer almaktadır. Dirâyet tefsiri, re’y ve ictihada dayan­maktadır.

Ancak bir kimsenin (Müfessirin) âyet-i kerîmelerden ilâhî murâd ve maksadı istinbât ederek ictihadta buluna­bilmesi için;

Lügat, nahiv, sarf; iştikâk, meânî, beyân, bedî’, kırâat, usûlu’d-dîn, usûlu’l-fıkh, esbâbu’n-nüzûl ve’l-kasas; nâsih ve’l-mensûh, fıkıh; mücmel ve mübhemin tefsiriyle ilgili ehâdîs ve ilmiyle amel edenlerin kazanabildikleri mevhîbe ilimlerini elde etmiş olması gerekmektedir7.

İşte böyle bir muhtevaya sahip olan Müfessirin, usûl-i hadis ilmince sıhhat kazanan rivâyetlerle Kur’ân-ı Kerîm’deki ilâhî murâdı açıklarken, naklî delil bulamadığı yerlerde, sa­hâbe-i kirâm ve tâbiûnun re’y ve ictihadlarını göz önünde bu­lundurarak, re’yini izhar etmesi câizdir. Bu çeşit tefsirde uy­gulanan usûlün; Müfessiri, heva ve hevesinin doğrultusunda istinbat ve istihractan koruyacağı; kıyametin vuku saati ve ruhun mahiyeti gibi, ancak yüce Allah’ın ilmi altında olan müteşabihlere dalmaktan uzaklaştıracağı, hiç bir delile da­yanmadan ilâhî murâd üzerinde söz söylemekten sakındıra­cağı ve fâsid mezhebini asıl, tefsiri ise, tâbi kabul ederek, âyetleri, inanç ve görüşlerini destekleyecek bir şekilde tevil etmekten alıkoyacağı8 gayet tabiîdir. Sonra Müfessirin Kur’ân ilimleri karşısında yerini iyi tespit etmesi lâzımdır. Bu ilimler şunlardır:

Müfessir;

1. Allâh’ü taâlânın yaratıklardan hiç birine bildirmediği ko­nularla meşgul olmamalıdır.

2. Cenâb-ı Hakk’ın sadece Resulünü bilgili kıldığı mev­zularda konuşmanın câiz olmadığını bilmelidir. Bunlar, sûrele­rin başındaki el-hurûfu’l-mukattaadır. Ancak, bazı âlimlere göre, bu konularda kendilerine izin verilen rusuh sahibi kim­seler, bu şartın dışındadırlar.

3. Yüce Allah’ın açık ve hafî manalarla Kitâb’ını Resu­lüne tevdi ederek, ona bildirdiği ve öğretmesini emrettiği ilim­lerdir ki, bunlar da iki kısımdır:

a. İşitme yolu olmadan bir şey söylemenin câiz olmadığı hususlardır. Bunlar, esbâbu’l-nüzûl, nâsih ve’l-mensûh, kırâat, geçmiş ümmetlere âit kıssalar, haşr ve’l-meâd gibi konuları içine alır.

b. Lâfız ve ibârelerden; nazar, istidlâl, istinbât ve istihrâc yoluyla edinilen bilgilerdir. Bunlar da iki kısma ayrılır:

1) Sıfatlarla ilgili müteşâbih âyetlerin te’vili. Bunun câiz olup olmaması hakkında ihtilâf vardır.

2) Aslî ve fer’î ahkâm istinbâtı ile mev’ıza, hikmet ve işaretlerin açıklanması gibi hususlardır. Bu konuların tefsir edilmesinin caiz olduğu hakkında ittifak vardır9. Bu arada müfessir, re’yinde isabet edebilmesi için tercih prensiplerine göre hareket etmek mecburiyetindedir:

a) İki (ve daha fazla) manaya ihtimali olan lâfza bakılır: O iki manadan biri diğerinden daha açık ise, manayı açık (zâhir) üzerine hamletmek vâciptir; şayet delil, hafî olan manayı destekliyorsa, o takdirde mana ona yüklenir.

b) Zâhir olan lâfız, şer’î ve lügavî gibi iki hakikî manayı taşıyorsa, öncelik şer’î manaya verilir; eğer lügavî manaya delâlet eden bir karîne varsa, o zaman lügavî mana ön plâna geçmiş olur. Bunun gibi, örfî ve lügavî; şer’î ve örfî manaları ifade eden bir lâfızda, öncelik birinci manalardadır.

c) Birbirine zıd iki manaya gelen bir lâfız (kurû’ gibi ki, hayız ve tuhûr anlamındadır) karşısında, karîne ve emârelerle, manalardan biri tercih edilir.

d) Eğer, biri diğerini nefyetmeyen iki mana yüklü bir lâ­fızda, muhakkıklara göre, ilâhî murâdı, her iki manaya ham­letmek vâciptir. Bu, îcâz ve fesâhat kanunlarına göre, daha belîğ olur; eğer manalardan birini destekleyen bir delil olursa, o takdirde o yönde bir yol izlenir10.

Kur’ân-ı Kerîm’den; ahkâm istinbâtı, mücmeli beyan ve umûmu tahsîs gibi re’y izhârı ile tefsir yapacak bir kimsenin, yukarıda sayılan şart ve prensipler çerçevesinde çalışmalarını yürütürken kaviller malzemesini, şu ölçüye göre değerlendir­mesi, onun hataya düşme ihtimâlini azaltacaktır:

Sahâbe-i kirâmdan bir konu hakkında sahih sanetlerle çeşitli manaları taşıyan kaviller gelir ve bunları birleştirmek mümkün ise birleştirir; şayet bu yapılamıyorsa, Müfessirin dilediği görüşlerden birini seçmesi caizdir. Bu arada, kaviller arasında İbn Abbâs’ın re’yi bulunuyorsa, onu takdim eder. Tâbiûn’un re’y ve ictihadları da, aynı ölçüler dahilinde kullanı­lır11.

Bütün bu ilke ve belgelere göre; dirâyet tefsirinin hiç bir şer’î delile dayanmadan, sadece mücerret re’y, diğer bir ifa­deyle kişisel görüşle yapılan bir yorum olmadığı anlaşılmakta­dır. Sünnet ile sahâbe ve tâbiûn kavillerinin bütününü ifade eden rivâyetler malzemesi, açıklanan usûl ve kurallar çerçe­vesinde, en hassas bir şekilde işlenirken; şayet Müfessir, bid’at sahibi, günah işlemeye devam ediyor, kibirli, hevâsı doğrultusunda gidiyor, kalbi dünya (hırs ve) sevgisiyle dolu, tahkikî imana kavuşmamış ve benzeri durumda ise, hakikî manada Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir edemeyeceği ve vahyin mana­larını anlayamayacağı, ifade edilmektedir12.

Buradan anlaşılan, Müfessirin, nezih bir inanç ve halis bir niyetle ortaya konulan şart ve prensipler doğrultusunda, Kur’ân-ı Kerîm’den mana istinbâtında bulunarak murâd-ı ilâ­hîyi açıklarsa, buna câiz ve memduh re’y tefsiri denir.

Şayet bir kimse, hiç bir naklî delile bağlı kalmadan, sa­dece mucerred re’y (kişisel görüş) ile âyet-i kerîmeleri te’vîl13 ederse, bu tutumun şer’î delillerle zemmedildiği görülmekte­dir: Bu delillerden bazıları şunlardır:

1. … و ان تقولوا على اللّه ما لا تعلمون 14 Bu âyet-i kerîme bil­mediğimiz şeyleri Allah’a isnat etmenin haram olduğunu bil­dirmektir.

2. و لا تقف ما ليس لك به علم 15 âyeti de, bilmediğimiz şeyle­rin ardına düşmekten bizi yasaklayan hüküm getirmekte­dir.

3. Hazret-i Peygamber من قال فى القرآن برأيه فاصاب فقد أخطأ 16 “Kim kendi görüşüne göre Kur’an’ı açıklamaya kalkarsa, doğru manayı tuttursa bile, hata etmiş, sorumlu olmuş olur.” buyurmuştur. Başka bir rivâyette ise, من قال فى القرآن بغير علم فليتبوّأ مقعده من النار 17 “Kur’ân’ın tefsirinde, ilmi olmadan (mucerret re’y ile) söz söyleyen, cehennemdeki yerine hazır­lansın.” denilerek, hevâsı peşinde, naklî kaynak ve delilleri dikkate almadan ve tam bir sorumsuzluk içinde tefsir yapmaya kalkanlara, ateş kadar yakıcı bir hüküm biçilmektedir.

4. Bu konuda Hazret-i Ebû Bekr’in اىّ أرض تُقِلّنى و اىّ سماء تُظِلّنى اذا قلت فى كتاب اللّه ما لم أعلم 18 “Allah’ın kitabı hakkında, bilmeden bir şey söylediğimde, beni hangi yer taşır ve beni hangi sema gölgelendirir.” şeklindeki ifadesi, ilmî sorumlulu­ğun belki eşine raslanmayacak bir örneğini vermektedir. İşte bu sebeplerdendir ki, sahâbe-i kirâm ve tâbiûndan pek çoğu, Kur’ân’ı tefsir ederken, sadece rivâyetleri dile getirmişler; naklî delil bulamadıkları yerlerde ise susmayı, en emniyetli bir me­tot kabul etmişlerdir.

Tâbiîlerden Sa’îd ibn Museyyeb, Şa’bî, Sa’îd ibn Cubeyr, Kâsım ibn Muhammed ibn Ebî Bekr ve Ubeyde ibn (Kays ibn) Amr es-Selmânî, tefsirde cesaretli değil, ç e k i n g e n davaranlar arasında yer almışlar; bunların karşısında Mucâhid, Rabîatu’r-Re’y ve Ikrime “rahmetüllahi aleyhim” gibi tâbiîler ise, gerektiği yerde c e s a r e t l i davranarak re’ylerini izhâr etmekte bir beis görmemişlerdir.

1 Abdurrazzâk ibn Hemmâm, Tefsîru Abdirrazzâk, Ankara: Dil ve Tarih-Coğrafaya Fakültesi Ktp. (Yazma) İsmâil Sâib Kolleksiyonu, No. 4216; Taberî, Câmiu’l-beyân, Beyrût 1392/1972; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-mesîr; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm; Celâlü’d-dîn es-Suyûtî, ed-Durru’l-mensûr fi’t-tefsîri bi’l-me’sûr, Mısır 1314/1896.

2 Zerkeşî, el-Burhân, II,156; Suyûtî, el-İtkân, II,178.

3 Bk. Cerrahoğlu, Tefsîr Usûlü, s.225.

4 Suyûtî, el-İtkân, II,188.

5 Zerkeşî, el-Burhân, II,156.

6 Nisâ, 4/82; Sâd, 38/29; Muhammed, 47/24.

7 Suyûtî, el-İtkân, II,180-182; Bk. Zerkeşî, el-Burhân, II,159 vd.

8 Bk. Suyûtî, el-İtkân, II,183.

9 Zerkeşî, el-Burhân, II,159; Suyûtî, a.g.e., II,183.

10 Zerkeşî, el-Burhân, II,166; Suyûtî, el-İtkân, II,182.

11 Zerkeşî, a.g.e., II,172.

12 Özet olarak alınmıştır. Bk. Zerkeşî, el-Burhân, II,180.

13 Te’vîl kelimesinin sü‎lâsî köِkü, geriye döِnüş, asla ve maksada rucû’ manasına gelen اول dir. Siyaset ve idare anlamı‎nda olan اياله köِkünden türemi‏ş olduğunu söِyleyenler de vard‎r. Istı‎lâhî manada te’vîlin çeş‏itli tarifleri yapı‎lmıştı‎r.

Bunlardan ba‎zıs‎ı şöyledir:

1. Leys ibn Sa’d (ö.175/791): Manası‎nda ihtilâf olunan kelimenin baş‏ka bir ‎lâfı‎zla açı‎klanması‎dı‎r.

2. Abdulazîz el-Buhârî (ö.730/1330): Bir delilin te’yid ettiği ihtimal‎i tercihtir ki, bu delil sebebiyle tercih olunan ihtimal‎, l‎âfz‎ın zâhirinin delâl‎et ettiği manadan daha kuvvetli bir zan ifade etmiş‏ olur.

Bu ş‏ekilde te’vîl:

a. Çeş‏itli ihtimallerin bulunduğu lâf‎ızlar için sِöz konusudur.

b. Muhtemel manalardan birinin tercihi için ortada bir sebep ve delil bulunmalı‎dı‎r.

c. Tercih, zan ve ihtimal‎e dayand‎ığı‎ndan, netice kesinlik ifade etmez.

3. İbn Kemal‎ (ö.940/1534): Âyetin zâhir manası‎ndan, muhtemel olan başka bir manaya sarf olunması‎dı‎r.

Tefsîre gelince:

1. İmâm Maturîdî (ö.333/944): Lâfı‎zdan ne kastedildiğini kesin bir ifade ile bildirmek tefsîrdir. Bunda Allah’‎ı ş‏ahid tutmak anlamı‎ vardı‎r. Kat’i delile dayanıyorsa, makbuldur. Aksi hâlde mazmûm sayı‎lan re’y tefsiri olarak düş‏ünülür. Te’vîl ise çeş‏itli ihtimallerden birini kesin bir hüküm belirtmeksizin tercih manası‎ndadı‎r ki, bunda Allah’ı‎ ‏şahit tutmak söِz konusu değildir.

2. Râgı‎b el-Isfahânî (ö.502/1108): Tefsîr ta’biri, te’vîle nispetle daha umumîdir. Tefsîr çoğunlukla kelimeler üzerinde; te’vîl ise, mana ve cümleler üzerindeki tasarruftur.

3. Molla Fenârî (ِö.834/1431): Hazret-i Peygamber veya ashâbından nakil yoluyla yap‎ılan izahata tefsîr; Arap dilinin kaidelerinden istifade ile yapı‎lan açı‎klamaya te’vîl denir.

Bu konuda faydalanılan eser için bk. Orhan Karmış, Tefsir İlminde Te’vilin Yeri ve Önemi, AÜ İlâhiyat Fakültesi Ktp. No.l9607 (Doktora Tezi).

14 A’râf, 7/33.

15 İsrâ’, 17/36.

16 Taberî, Câmiu’l-beyân, I,27; Kurtubî, Tefsîru’l-Kurtubî, I,32.

17 Taberî, a.g.e., I,27; İbn Teymiyye, a.g.e., s.105. Suyûtî, el-İtkân, II,179.

18 Taberî, a.g.e., I,27; Kurtubî, a.g.e., I,34.

dirayet tefsiri;

Dirayet tefsiri Kur'an'ın akla göre yapılan tefsirine verilen isimdir. Rivayetlere dayanmaksızın, sadece akıl yoluyla yapılan tefsir türüdür. Bu tefsir türünün güvenirliliği rivayet tefsirine göre daha azdır. Bu yüzden rivayet tefsiri daha çok tercih edilen tefsir türü olmuştur.


Tefsirler genelde ikiye ayrılırlar: Rivayet tefsirleri ve dirayet tefsirleri. Rivayet tesfirleri selef alimlerinden nakledilen eserlere,Sahabe hatta Tabiin'in sözlerine ve Kur'an'ın bizzat Kur'an ile ve Muhammed'in hadisleri ile açıklanmasına ve yorumlanmasına dayanır.'

Buna karşılık dirayet tefsirleri, rivayet tefsirlerinde sayılan hususlarla birlikte dil,edebiyat,dinin genel prensipleri ve diğer genel bilgilere dayanılarak yapılan tefsirlerin genel adıdır. Bu tefsirlere 'rey' ya da 'makul' tefsirleri de denir. Dirayet tefsiri denilince sadece, akla dayanma gelirse, bu çok yanlış bir anlama olur. Burada sözünü ettiğimiz dirayet'ten kasıt ictihaddan başka bir manaya alınmamalıdır.

Bu tefsir türünün güvenirliliği rivayet tefsirine göre daha azdır. Bu yüzden rivayet tefsiri daha çok tercih edilen tefsir türü olmuştur.

Dirayet tefsiri - Vikipedi

B. KUR'AN'IN TEFSİRİNE DUYULAN İHTİYAÇ

Suyuti tefsirin bir ihtiyaç olduğunu belirtirken özetle şunları ifade eder: Kur'an Arapça'nın en fasih olduğu bir zamanda nazil olmuştur. Bu dili konuşanlar, Kur'an'ın zahiri manası ve ahkamını kolayca anlıyordu. Ancak batınî inceliklerini Rasûlullah'tan öğreniyorlardı. Sahabe-i Kiram Kur'an'ın manasını anlamada Rasûlullah'ın tefsirine muhtaç oldukları gibi aynı ihtiyacı biz de duymaktayız. Aynı zamanda onların ihtiyaç duymadıkları zahiri tefsiri biz ihtiyaç olarak görmekteyiz. Bu noktada eksikliğimiz, Arap dilinin hususiyetlerini iyice öğrenmeden, Kur'an'ı anlamadaki acizliğimizdir. Bu bakımdan bizler tefsire en çok muhtaç olan kimseleriz.[3]

Kur'an'ı Kerim yaşanması ve hayata aktarılması için indirilmiştir. Bunun için de tefsir edilmesi gerekir. Nitekim Allah tarafından Rasûlüne indirilen bu kitap , Rasûle tebliğ ve tebyin görevini de yüklemiştir. Bu bakımdan Kur'an'ın ilk tefsir edeni Hz. Peygamber olmuştur.[4]

Tebliğ ve tebyinle vazifelendirilmiş olan Hz. Peygamber, ilk günden itibaren muhatapların anlayamadıkları yerleri lüzumu kadar izah ediyordu. Böyle bir ihtiyaç kendiliğinden ortaya çıkıyordu, çünkü bu bünyenin esası olan Kur'an'ı Kerim, kendisi üzerinde düşünmeyi ve kendisine tabi olunmayı istemekteydi.[5] Allah, Rasûlüne tebyin[6] ve inzar[7] görevini yüklediği için tefsir hareketinin insan olarak ilk defa Nebî'yle başladığı söylenebilir. Fakat bir bilim olarak tefsir, rivayetle başlamıştır. İlk asırlarda hadis ilminin bir kolu olarak seyretmiştir. Hadisçiler, Hz. Peygamber ve sahabeden naklettikleri tefsire ait rivayetleri toplamış oldukları mecmuaların içinde müstakil bablar halinde göstermeye başlamış ve çok kısa bir zamanda tefsirde müstakil te'lifler yapılmıştır.[8]

Hz. Peygamber'le başlayan tefsir sahabe ile devam etmiştir. Sahabe sarsılmaz imanları ve Kur'an'ın inişine şahid olmaları nedeni ile tefsirde yükselmişler[9] ve kendilerinden sonra gelenlere örnek olmuşlardır.

Sahabenin çabaları ile yükselen, genişleyen tefsir hareketi, Tabiûn müfessirlerince devam ettirilmiştir. Tabiûn müfessirleri tefsire dair bilgilerinin tamamını sahabeden öğrenmişler, sadece ayetler hakkında istidlâl ve istinbatta bulunmuşlardır. Aralarında ihtilaflar ortaya çıkmış fakat bunlar çok az olmuştur. Bu ihtilaflar da birbirine zıt olacak derecede ihtilaflar değildir.[10]

Şimdi de tarih içinde gelişen tefsir ilminin farklı metodlarına işaret ederek çalışmamızı sürdüreceğiz.

C.TEFSİR ÇEŞİTLERİ

1. Rivayet Tefsiri Metodu:

Bu tefsir çeşidine "me'sur" veya "menkul" tefsir adı da verilir. Bu nevi tefsir, Kur'an'ın Kur'an ile, Kur'an'ın Hz. Peygamberin sünneti ile tefsirini ve sahabenin ayetler hakkında Allah'ın muradını beyan etmeye matuf nakillerini ihtiva eder.[11]

İlk dönemlerde Kur'an'ın ayetleri açıklanırken Peygamber ve sahabenin açıklamaları, isnad zincirine dayalı olarak rivayet ediliyordu. Bu rivayetler, önceleri, sonraki nesillere şifahî yolla aktarılırken; müstakil tefsir eserleri vücuda gelmeye başladığı dönemlerden itibaren yazılı hale gelmişti. [12] Daha sonraları bu yazılı malzeme büyük bir rivayet külliyatı haline geldi. Bu muazzam külliyatı et-Taberi, Câmiu'l-Beyan an Te'vil-i Âyi'l-Kur'ân adlı eserde bir araya getirmiştir.[13]

Rivayet tefsiri, uydurma haberlerin çokluğu, israiliyyata yer vermesi ve isnadların hazfedilmesi gibi yönlerden eleştiriye uğramıştır.[14]

Bazı Meşhur Rivayet Tefsirleri:[15]

1. Muhammed b. Cerir et-Taberi, Cami'ul-Beyan an Te'vili'l Ayi'l-Kur'an. 2. Ebû'l-Leys es-Semerkandî, Tefsiru'l-Kur'an'il-Azîm. 3. İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'anı'l-Azîm. 4. Celâluddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr fiTefsiri'l-Me'sûr. 5. Muhammed Cemaluddin el-Kâsimi, Tefsiru'l-Kâsımi, Mehâsinu't-Te'vil.

2. Dirayet Tefsiri Metodu:

Bu tefsir çeşidine "rey" veya "makul" tefsir de denilir. Sadece rivayetlere münhasır kalmayıp dil, edebiyat, din, mezhep ve çeşitli bilgilere dayanılarak yapılan tefsirdir. Bu tefsir çeşidi bir zarurete binaen ortaya çıkmıştır.[16] Başlangıçta Araplar, Arap yarımadasında iken dillerinin selikasına hâkimdiler. Zamanla hudutlar genişleyip, yabancı milletler ve onların kültürleriyle karşılaşınca bu selikaları zaafa uğradı. Arap lisanını korumak için kaidelere ihtiyaç duyuldu. Kur'an da Arap dili ile nazil olduğundan anlaşılması için zamanla bazı fenlere ihtiyaç hasıl oldu. İslam toprakları genişledikçe yeni meseleler ortaya çıkıyor, bunlara cevap bulunması gerekiyordu. Bütün bunlar dirayet tefsirini gerekli kıldı.[17]

Rey ile tefsirin caiz olup olmadığı tartışılmış, buna göre iki kategoride ele alınmıştır. Birisi mezmûmdur ki bu caiz değildir. İkincisi memduhtur ki bu caizdir. Biz buradaki tartışmalara girmeyeceğiz. Ateş'e göre rey ile tefsirin zayıf tarafı vardır. Bunu şu şekilde açıklıyor: "Bu tefsirin zayıf tarafı, her fikir akımının, her ekolün Kur'an'ı kendi düşünce ve doğrultusunda yorumlamasıdır."[18]

Genel olarak tefsir rivayet ve dirayet tefsiri olarak ikiye ayrılmakla birlikte farklı gruplamalar yapılmıştır. Ancak bütün bu grupları ele almak çalışmamızın konusu olmadığı ve çalışmamızın boyutlarını aştığı için bu gruplardan söz etmeyeceğiz.

Bazı Meşhur Dirayet Tefsirleri:[19]

1. Fahruddin er-Râzî, Mefâtihu'l-ğayb.

2. el-Beydâvî, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vil.

3. en-Nesefî, Medâriku't-Tenzîl ve Hakâiku't-Te'vil.

4. Ebû's-Suûd, İrşâdu'l-Akli's-Selim ila Mezâye'l-Kitâbi'l-Kerim.

5. el-Alûsî, Ruhu'l-Maânî fi Tefsiri'l-Kur'an'il-Azîm.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.