FANDOM


Hürriyet Şiiri Safahat Bayrak
Mehmet Akif Ersoy
Ezanlar
Kocakarı ile Ömer/1 - Kocakarı ile Ömer/2 - Kocakarı ile Ömer/3 - Kocakarı ile Ömer/4
Latin harflerine transkriptli metin -

Üstâd-ı necîbim Ali Ekrem Bey'e


Yok ya Abbâs'ı bilmeyen, kimdi?...

O sahâbîyi dinleyin, şimdi:


"Bir karanlık geceydi pek de ayaz...

İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,

Çıktım evden ki yollar ıpıssız.

Yolcu bir benmişim meğer yalnız!

Aradan geçmemişti çok da zaman,

Az ilerden yavaşça oldu iyân,

Zulmetin sînesinde ukde gibi,

Ansızın bir müheykel a'râbî!

Bembeyaz bir ridâ içinde garîb,

Geliyor muttasıl mehîb mehîb.

Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;

Durmadan karşıdan selâmlaştık.

Düşünürken selâm alan sesini,

O heyûlâ uzandı tuttu beni:

Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?

- Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?

- Şu mahallâtı devre çıkmıştım...

Gel beraber, benimle, üç beş adım.


Ne sadâ var, ne bir yürür bîdâr;

Uhrevî bir sükûn içinde civâr.

Ömer olmuş gezer, sıyânet-i Hak...

Şu yatan beldenin huzûruna bak!

O semâlar kadar yücelmiş alın,

Çakarak sînesinden âfâkın,

Bir zaman sönmeyen nigâhıyle,

Necm-i sâhirde sanki bir hâle!

Duruyor her evin önünde Ömer,

Dinliyor bî-haber içerdekiler

Geçmedik en harâb bir yapıyı,

Yokladık sağlı sollu her kapıyı.

Geldik artık Medîne hâricine;

Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.


Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

"Açız! Açız!" diye feryâd eden çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:

- Durunda yavrularım, işte şimdicek pişecek...

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...

Selamı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.

Selamı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.

- Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?

- Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...

- O halde, neden

Biraz yemek komuyorsun?

- Yemek mi? Çömleği sen,

Tirid mi zannediyorsun? İçinde sâde su var

Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!

Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın.

- Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...

Tek erkeğin de mi yok?

- Hepsi öldü... Kimsem yok.

- Senin midir bu küçükler?

- Torunlarım.

- Ne de çok!

Adam, Emîre gidip söylemez mi hâlini?

- Ah!

Emîre öyle mi? Kahretsin an-karîb Allah!

Yakında râyet-i ikbâli ser-nigûn olsun...

Ömer, belâsını dünyâda isterim bulsun!

- Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle inkisâr edecek?

- Ya ben yetîm avuturken Emîr uyur mu gerek?

Raiyyetiz, ona bizler vedîatu'llâhız;

Gelip de bir aramak yok mu?

- Haklısın, yalnız,

Zavallının işi pek çok zaman bulup gelemez;

Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez.

- Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabûl?

Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbûl?

Zavallının işi çokmuş!... Nedir, muhârebe mi?

İşitme sen de civârında inleyen elemi,

Medîne halkını üryan bırak, Mısır'da dolaş...

"Gazâ! Gazâ!" diye git, soy cihânı, gel paylaş!


Çocukların bu sefer yükselince feryâdı,

Kadın, tehevvürü artık cünûna vardırdı;

- Şu nevhalar ki çıkar tâ bulutların içine,

Ömer! Savâik-i tel'în olur, iner tepene!

Yetîmin âhını yağmur duâsı zannetme:

O sayha ra'd-ı kazâdır ki gönderir ademe!

- Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver...

- Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!

Gidip de söyliyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!

Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,

Ölür de yüz suyu dökmem sizin Halîfenize!..

Ömer vuruldu bu son sözle...

- Haklısın, teyze!

Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.


Halîfe önde, bitik suçlu, münfa'il, nâdim;

Ben arkasında, perîşan, çadırdan ayrıldık.

Sabâha karşı biraz başlamıştı aydınlık.

Köyün köpekleri ejder misâli saldırıyor,

Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!

Medîne'nin dalarak münhanî sokaklarına;

Dönüp dönüp hele geldik zahîre anbarına.

Halîfe girdi açıp, ben de girdim emriyle.

Arandı her yeri, bir mum yakıp ale'l-acele.

- Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;

Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.

Çuval Halîfe'de, yağ bende, çıktık anbardan;

Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.

Mesâfe, baktım, uzun; yük yaman; Ömer yaralı;

Dedim ki:

- Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?

- Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:

Vebâli kendine âiddir İbni Hattâb'ın.

Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?

Yarın huzûr-i İlâhide, kimseler, Ömer'in

Şerîk-i haybeti olmaz, bugünlük olsa bile;

Evet, hilâfeti yüklenmiyeydi vaktiyle.

Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu!

Bir ihtiyar karı bî-kes kalır, Ömer mes'ûl!

Yetîmi, girye-i hüsrân alır, Ömer mes'ûl!

Bir âşiyân-ı sefâlet bakılmayıp göçse:

Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!

Zemîne gadr ile bir damla kan dökünce biri:

O damla bir koca girdâb olur boğar Ömer'i!

Ömer duyulmada her kalbin inkisârından;

Ömer koğulmada her mâtemin civârından!

Ömer Halîfe iken başka kim çıkar mes'ûl?

Ömer ne yapsın, İlâhî, beşer zalûm ü cehûl!

Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...

Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu bârı sırtına sen?


- Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,

İdâre eyliyecek düştüğün bu ma'rekeyi?

Evet, adâleti "mutlak" hayâl edersen eğer,

Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi heder!

Beşer, adâleti "mutlak" tahayyül eylerse,

Görür ümîdini mahkûm her zaman ye'se.

Sen ey Ömer, ne meleksin, ne bir emîr-i zalûm...

Fakat elinde ne var? Fıtraten beşer mazlûm!

Görür bürûc-i semânın bütün sitâreleri,

Zalâm içinde, yük altında inleyen Ömer'i!

Huzûr-i Hakk'a çıkarken bu unlu cebhenle,

Değil zemîni, getir şâhid âsümânı bile!

- Uzak mı yol? Daha çok var mı?

- Ancak üç beş adım.


Mecâli kalmamış artık zavallının... Baktım:

Olanca azmini cebr eyleyip, nefes nefese;

Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin belâ ne ise!

Sokuldu haymeye, indirdi arkasından unu:

- Bırak da testiyi yerleştirin kenâra şunu.

Hemen çakılları çömlekten indirip attı,

Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.

Oturmak istedi, lâkin belâya bak ki: ocak

Hemen sönüp gidecek...

- Teyze, yok mu hiç yakacak?

Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;

Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.

Ocak tüter, Ömer üfler zefir-i hârıyle;

Zemîni lihye-i beyzâ yı târumâriyle,

Sücûd tavr-ı huşû'unda, muttasıl süpürür;

İçinde rûhu yanar, cebhesinde ter köpürür!

Döner muhît-i nigâhında tûde tûde duman;

Bulut geçer gibi necmin hıyat-ı nûrundan!


Ocak tutuştu, yemek pişti;

- Var mı teyze kabın?

Getir de indirelim...

- Var büyükçe bir kap, alın.

Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekliyecek!

Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfliyerekl

Kesildi haymede mâtem, uyandı rûh-i sürûr;

Çocuklar oynaşıyorlar, kadın ferîh ü fahûr.

Ömer bu âlemi gördükçe gaşy içindeydi...

Dedim:

- Sabâh oluyor kalkalım...

- Evet, haydi!

Yarın Emâret'e gel teyze, öğleyin beni bul;

Emîr'e söyleriz elbette hayr olur me'mul.


Yüzü gülmüştü teyzenin, baktık,

Biz de çıktık vedâ edip artık.

Hiç görünmeksizin gelip geçene,

Doğru indik Halîfe'nin evine.

"Şimdi nerdeysegün doğar, kalıver."

Diye, koyvermiyordu, çünki, Ömer.

Etti az sonra subh-i velveledâr

Uyuyan şehri kâmilen bîdâr

Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.

- Galiba, teyze, uykusuz kaldın!

İşte bağlanmak üzredir nafakan,

Alacaksın her ay gelip buradan.

Şimdi affeyledin değil mi beni?

- Böyle göster fakat adâletini.

Soylu üstadım Ali Ekrem Bey'e (1)


Yok ya Abbas'ı (2) bilmeyen, kimdi?..

O sahâbîyi dinleyin şimdi:


Bir karanlık geceydi pek de ayaz...

İbni Hattâb'ı görmek üzre biraz,

Çıktım evden ki yollar ıpıssız.

Yolcu bir benmişim meğer yalnız!

Aradan çok da zaman geçmemişti,

Az ilerden yavaşça belirdi,

Ansızın heykel yapılı bir Arap ki,

Karanlığın içinde bir koca yığın sanki!

Bembeyaz bir hırka içinde garib,

Geliyor hep heybetli heybetli.

Ben sokuldum, o geldi, yaklaştık;

Durmadan karşıdan selamlaştık.

Düşünürken selam alan sesini,

O karaltı uzandı tuttu beni:

Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?

-Ya Ömer! Böyle geç vakit, bu ne iş?

-Şu mahalleleri dolaşmaya çıkmıştım.

Gel beraber benimle üç beş adım.


Ne ses ne de gezip dolaşan uyanık birisi var;

Bir ahiret sessizliği içinde her yer.

Ömer Allah'ın koruyucu gücü gibi dolaşmakta.

Bak şu şehre ki huzur içinde yatmakta!

O gökler kadar yücelmiş alın,

Çakarak sinesinden ufukların,

Bir an bile sönmeyen bakışıyla,

Uyanık bir yıldız ve etrafında bir nur yığını!

Duruyor her evin önünde Ömer,

Dinliyor, habersiz içerdekiler.

Geçmedik en harap bir yapıyı,

Yokladık sağlı sollu her kapıyı.

Geldik artık Medine'nin dışına;

Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.


Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın,

"Açız! Açız!" diye bağrışan çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen yemeklerini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini:

-Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek...

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!

Çocukların yeniden başlamıştı inleyişleri...

Selam verdi Ömer, daldı sonunda içeri.

Selam aldı kadın pek asık bir yüzle

-Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?

-Bu gün ikinci gün, aç kaldılar...

-O halde, neden Biraz yemek komuyorsun?

-Yemek mi? Çömleği sen, Tirit mi zannediyorsun? İçinde sadece su var;

Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!

Ne çare! Belki susarlar, dedim. Ayıplamayın. -Peki senin kocan, oğlun, ya kardeşin, ya dayın...

Tek erkeğin de mi yok?

-Hepsi öldü... Kimsem yok.

-Senin midir bu küçükler?

-Torunlarım.

-Ne de çok!

Adam halifeye gidip söylemez mi halini?

-Ah!

Halifeye öyle mi? Kahretsin en kısa zamanda Allah!

İkbal bayrağı çok yakın zamanda yerlerde sürünsün...

Ömer, belasmı dünyada isterim bulsun!

-Ne yaptı, teyze, Ömer, böyle beddua edecek?

-Ya ben yetim avuturken halife uyur mu gerek?

Onun idaresindeyiz, ona bizler Allah'ın emanetiyiz;

Gelip de bir aramak yok mu?

-Haklısın, yalnız,

Zavallının işi pek çok, zaman bulup gelemez;

Gidip de söylememişsen ne haldesin bilemez

-Niçin halifeliği vaktiyle kabul etmişti?

Bundan sonra böyle bir çürük mazereti kim kabul eder?

Zavallının işi çokmuş!.. Nedir, savaş mı?

İşitme sen de etrafında inleyen elemi,

Medine halkını çıplak bırak, Mısır'da dolaş...

Gaza! Gaza! diye git, soy dünyayı, gel paylaş!


Çocukların bu sefer yükselince feryadı,

Kadının öfkesi artık çılgın bir hâl aldı:

-Şu feryatlar ki çıkar tâ bulutların içine;

Ömer! Lanet yıldırımları olur, iner tepene!

Yetimin âhını yağmur duası zannetme:

O çığlık kaderin bir yıldırım gibi gürlemesidir ki gönderir yokluğa!

"Açız! Açız! Bize bir lokma olsun ekmek ver..."

"Susundu yavrularım, işte oldu, şimdi pişer!"

Gidip de söyleyeyim ha? Dilencilik yapamam!

Ömer de kim? Benim ondan daha cömertti babam.

Ölür de yüz suyu dökmem sizin halifenize!..

Ömer vuruldu bu son sözle...

-Haklısın teyze!

Avut çocukları, ben şimdicek gider gelirim.


Halife önde, bitik, suçlu, kırılmış, pişman;

Ben arkasında, perişan, çadırdan ayrıldık.

Sabaha karşı biraz başlamıştı aydınlık.

Köyün köpekleri ejderha gibi saldırıyor,

Bırakmıyor bizi yoldan, fakat kim aldırıyor!

Medine'nin dalarak eğri büğrü sokaklarına;

Dönüp dönüp hele geldik yiyecek ambarına.

Halife girdi açıp, ben de girdim emriyle,

Arandı her yeri, bir mum yakıp aceleyle.

-Şu tek çuval unu gördün ya! Haydi yükle bana;

Bu testi yağ doludur, elverir o yük de sana.

Çuval halifede, yağ bende, çıktık ambardan;

Kilitleyip geri döndük deminki yollardan.

Mesafe, baktım, uzun; yük yaman, Ömer yaralı;

Dedim ki:

-Ben götüreydim... Verir misin çuvalı?

-Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın:

Vebali kendine aittir İbni Hattâb'ın.

Kadın ne söyledi, Abbas, işitmedin mi demin?

Yarın Allah'ın huzurunda, kimseler, Ömer'in

Zararına ortak olmaz, bugünlük olsa bile;

Evet, halifeliği yüklenmeyeydi vaktiyle.

Dicle kenarında bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de Allah'ın adaleti sorar Ömer'den onu!

Bir ihtiyar kadın kimsesiz kalır, Ömer sorumlu!

Yetim acıların gözyaşında boğulur, Ömer sorumlu!

Yoksulların yuvalan ilgisizlikten yıkılsa:

Ömer kalır yine altında, hiç değil kimse!

Yeryüzünde zulümle bir damla kan dökünce biri:

O damla bir koca girdap olur boğar Ömer'i

Kınlan, beddua eden her kalpte Ömer'in adı duyulmakta;

Mateme bürünmüş her yerden Ömer kovulmakta!

Ömer halife iken başka kim sorumlu tutulur? Ömer ne yapsın, Allah'ım, insan çok zalim ve cahildir!

Ömer'den isteniyor beklenen Muhammed'den...

Ömer! Ömer! Nasıl aldın bu yükü sırtına sen?


-Sen almasan acaba kim gelip de senden iyi,

İdare edecek içine düştüğün bu mücadeleyi?

Evet, adaleti "mutlak adalet" gibi düşünürsen eğer,

Ömer değil ya ne olsan bırak ki hepsi boşa gider!

İnsan, adaleti "mutlak" olarak düşünürse,

Ümidini mahkûm görür her zaman ümitsizliğe.

Sen ey Ömer, ne melek, ne bir zalim halifesin...

Fakat elinde ne var? Mazlum yaratılmıştır insan!

Görür gökyüzündeki burçların bütün yıldızları,

Karanlık içinde, yük altında inleyen Ömer'i!

Allah'ın huzuruna çıkarken bu una bulanmış yüzünle,

Değil yeryüzünü, şahit tut gökyüzünü bile!

-Uzak mı yol? Daha çok var mı?

-Ancak üç beş adım.


Gücü kalmamış artık zavallının... Baktım:

Olanca azmini zorlayıp, nefes nefese;

Yavaş yavaş yürüyor. Geldi bin bela ne ise!

Sokuldu çadıra, indirdi arkasından unu:

-Bırak da testiyi yerleştirin kenara şunu.

Hemen çakılları çömlekten indirip attı;

Uzandı testiye, yağ koydu, sonra un kattı.

Oturmak istedi, fakat belaya bak ki: Ocak,

Hemen sönüp gidecek...

-Teyze, yok mu hiç yakacak?

Kadın getirdi beş on parça yaş diken Ömer'e;

Ömer de yakmak için büsbütün serildi yere.

Ocak tüter, Ömer üfler ateşli nefesiyle;

Yeri, darmadağınık beyaz sakalıyla,

Huşu içinde secde eder gibi devamlı süpürür;

İçinde ruhu yanar, yüzünde ter köpürür!

Bakışlarının çevresinde yığın yığın duman döner;

Sanki yıldızın nur iplikleri önünden bulut geçiyor gibidir!


Ocak tutuştu, yemek pişti;

-Var mı teyze kabın?

Getir de indirelim...

-Var büyükçe bir kap, alın.

Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekleyecek!

Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfleyerek!

Kesildi çadırda matem, başladı canlı bir sevinç;

Çocuklar oynaşıyorlar, kadında da bir neş'e ve sevinç.

Ömer bu âlemi gördükçe kendinden geçmekteydi...

Dedim:

-Sabah oluyor kalkalım...

-Evet, haydi!

Yarın halifelik dairesine gel teyze, öğleyin beni bul;

Halifeye söyleriz, elbette bir hayır umulur


Yüzü gülmüştü teyzenin baktık,

Biz de çıktık veda edip artık.

Hiç görünmeksizin gelip geçene,

Doğru indik Halife'nin evine.

"Şimdi nerdeyse gün doğar, kalıver"

Diye, koyvermiyordu, çünkü, Ömer.

Az sonra sabahın gürültüsü

Uyuyan şehri tamamen uyandırdı.

Öğle geçmişti, çıktı geldi kadın.

-Galiba, teyze, uykusuz kaldın!

İşte bağlanmak üzredir nafakan,

Alacaksın her ay gelip buradan.

Şimdi affeyledin değil mi beni?

-Böyle göster fakat adaletin

1) 1867-1937yıllan arasında yaşamış olan

Servet-i Fünun şairlerinden Ali Ekrem Bolayır.

Namık Kemal'in oğludur.

Akif, çok başarılı olduğu manzum hikaye alanında

Ali Ekrem'den çok VaraAmdığım çeşitli vesilelerle ifade etmiştir.

(2) Abbas: Hz. Muhammed (s.a.v.)'in amcası

Safahat logo

Şablon:Düz liseler için safahat projesi
Şablon:Anadolu liseleri için safahat projesi
Şablon:Sosyal Bilimler Liseleri için safahat projesi
Şablon:Türki Dillerde Safahat Projesi
Şablon:Safahat İngilizceye Tercüme Projesi

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.