FANDOM


Tam ekran yakalama 27.08.2015 163708.bmp
Bakınız

Şablon:Tevilbakınız - d


Tevil Te'vil Te'vîl
Tefsir Tefe'ül Tafsil Tevafuk
Tevil ile tefsir farkı nedir
Zırva tevil götürmez
Te'vil-i ehadis
Lübabu't-tevil fî meani't-tenzil
Te'vili ehadis/Ayetler Yusuf suresi 12/101 12/6
Tevili ehadis/Hadisler Hudeybiye barışında müşriklerden Süheyl gelince efendimiz iş kolay gidecek çünkü Süheyl geliyor dedi . Süreyle kolaylık demekti. Mesela 28 Şubat savcısı Vural savaş idi . Hem vuruyor hem de savaşıyordu
Te'vili ehadis/Makaleler
Te'vili ehadis/Yorumlar
رَبِّ قَدْ آتَيْتَنِي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنِي مِن تَأْوِيلِ الأَحَادِيثِ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَنتَ وَلِيِّي فِي الدُّنُيَا وَالآخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
Rabbi kad âteytenî minel mulki ve allemtenî min te’vîlil ehâdîs(ehâdîsi), fâtıras semâvâti vel ardı ente veliyyî fîd dunyâ Vel âhıreh(âhıreti), teveffenî muslimen ve elhıknî bis sâlihîn(sâlihîne).
Yarab, sen bana mülkten bir nasıb verdin ve bana ehadisin te'vilinden bir ılim öğretdin, Gökleri, yeri yaradan rabbim!: Benim Dünya ve Âhırette veliym sensin, beni müslim olarak al ve beni salihîne ilhak buyur.
*Te'vil (Tef'il veznindendir)
*Bir nesneye redd ve irca' etmek.
*Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "evl "den alınmıştır.
*Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da "evvel " lâfzından alınmış olup kelâmı evveline sarf ve irca' eylemektir.
*Bazılarınca da hükümet ve siyaset mânasına olan "iyalet "den alınmıştır ki, te'vil eden kimse, zihin ve fikrini kelâmdaki sırrın tetebbuuna taslit etmekten ibarettir ki, kelimeden maksud olan mâna zâhir ve söyleyenin muradı aşikâr ola.
Yusuf Suresi/Elmalı Orijinal -
Tefsir ve te'vil beynindeki fark *Tefsir ise: Nüzul-ü âyetin sebebinden bahs ve lügat cihetinden kelâmın mevzuuna müteallik maddeye mübâşerettir. *Te'vil ise: Âyetlerin sırlarını ve istar-ı kelimatı (kelimeler perdesini ve zarını) inceden inceye araştırmak ve âyetin mâna ihtimâllerinin birini tâyin etmekten ibarettir ki, muhtelif vecihlere muhtemel olan âyetler olur. *Kur'anın anlaşılmasında birinci mertebe tenzil , ikinci mertebe te'vildir. *Te'vil, bundan başka "rüya tâbir etmek" mânasına gelir. *"Hoş kokulu bir nebat" adıdır. Kamus Tercemesi
Allah Yusuf’a rüyaların yorumunu öğretmedi. Bu çevirmenlerin uydurması. Yusuf’a öğretilen “tevili ehadis” hadislerin (olayların) sonuçlanması bilgisiydi. Musa’nın yol arkadaşı üçün olaydan sonra Musa’ya; “Şimdi sabredemediğin o olayların sonucunu (tevil) bildireyim sana” demişti.
Yusuf ve Musa’nın olaylarına genel çerçevede baktığınızda da “tevil”in ne demek olduğu uygulamalı biçimde görülür… Yusuf bir şey görmüştü, gördüğü şey sürecin işleyip sonuçlanmasıydı. Musa’nın arkadaşı gemiyi delmişti, eğer süreç işleyip sonuçlansaydı zorbalar el koyacaklardı. Aynı şekilde süreç işleyip sonuçlansaydı öldürülen o çocuk ana babasına asi olacaktı

Hurriyet 2015 nisan 16 emniyet tasfiye ve AP ermwni karari soma

Hürriyet gazetesi entersandır en çok tevili ehadise mazhar olan gazetedir. Bu manşette pek çok tevili ehadis var. Olaylar denk geliyor. AP ermeni kararı almadan bir gün önce istanbul yakasının tamamında elektirikler yıldırım düşmesi nedeniyle gitti. Bu batıdan gelecek bir karanlık günlere işaretti. Ayrıca paralel iddialarıyla bir kısım insanın geleceklerininkarartılmasınında ilk işaretiydi.

  • Te'vil (Tef'il veznindendir
  • Bir nesneye redd ve irca' etmek.
  • Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "evl "den alınmıştır.
  • Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da "evvel " lâfzından alınmış olup kelâmı evveline sarf ve irca' eylemektir.
  • Bazılarınca da hükümet ve siyaset mânasına olan "iyalet "den alınmıştır ki, te'vil eden kimse, zihin ve fikrini kelâmdaki sırrın tetebbuuna taslit etmekten ibarettir ki, kelimeden maksud olan mâna zâhir ve söyleyenin muradı aşikâr ola.
  • Tevil” sözcüğünün de “yorumlamak” anlamına gelmediğini söylemek gerek. “Tevil” sözcüğü “sonuçlandırmak” anlamına geliyor

Te'vîl, bir şeyi meadine (dönülmesi gereken yere) döndürmek, varacağına vardırmaktır.

Te'vil, beş manada tefsir edilir: Edit

1*[[Muhammed ve o'nun ümmetinin hükümranlık süresi/hükümranlıklarının nihayeti]]

  • "[[Fitne aramak ve onun te'vîlini [[(Muhammed ve o'nun ümmetinin hükümranlığının *nihayetini/sonunu)]] aramak...]]"231Âl-i İmrân: 3/7
  • Şöyle ki: Yahudiler cummel hesabıyla Muhammed'in ve o'nun ümmetinin ne kadar hükümran olacağını, bu hükümranlığın ne zaman sona ereceğini ve hükümranlığın tekrar Yahudilere ne zaman döneceğini öğrenmek istediler.
  • Bunun üzerine Yüce Allah buyurdu ki: "[[Halbuki onun te'vîlini Allah'tan başkası bilmez]]" Muhammed ve o'nun ümmetinin hükümranlığının te'vîlini, hükümranlığının ne *zaman sona ereceğini Allah'tan başka kimse bilemez.
  • Onların Kıyamete kadar hükümran olacağını ve bu hükümranlığın Yahudilere tekrar dönmeyeceğini
  • Allah'tan başkası bilemez. 232

Âl-i İmrân 3/7 âyetiyle ilgili bu *açıklamaların aslı-astarı yoktur. Zira bu âyetin, Hz. Muhammed ve o'nun *ümmetiyle de, onların hükümranlık süresiyle de hiçbir alakası bulunmamaktadır. Konu,

2*Allah'ın Kur'ân'da, hayır ve şerden Kıyamet Günü gerçekleşeceğiniva'dettiklerinin akıbeti/sonu

3* Rüya tabiri

4*Tahkik (tahakkuk etme, vuku bulma, gerçekleşme) "[[Ey babacığım! İşte bu, rüyamın te'vîlidir (tahkikidir; tahakkuk etmesidir/vuku bulmasıdır).]]" 238Yûsuf: 12/100 5* Onun çeşidi!türü

  • "Size rızıklanacağınız bir yiyecek gelecek olmasın ki, muhakkak ben onun te'vîlini

(gelecek yemeğin türünü/çeşidini) size gelmeden evvel haber vermiş olmayayım." 239


Tefsir ve te'vil beynindeki fark Edit

  • Tefsir ise: Nüzul-ü âyetin sebebinden bahs ve lügat cihetinden kelâmın mevzuuna müteallik maddeye mübâşerettir.
  • Te'vil ise: Âyetlerin sırlarını ve istar-ı kelimatı (kelimeler perdesini ve zarını) inceden inceye araştırmak ve âyetin mâna ihtimâllerinin birini tâyin etmekten ibarettir ki, muhtelif vecihlere muhtemel olan âyetler olur.
  • Kur'anın anlaşılmasında birinci mertebe tenzil , ikinci mertebe te'vildir.
  • Te'vil, bundan başka "rüya tâbir etmek" mânasına gelir.
  • "Hoş kokulu bir nebat" adıdır.

(Kamus Tercemesi )


Hatırlatma:

* Allah Yusuf’a rüyaların yorumunu öğretmedi. Bu çevirmenlerin uydurması. Yusuf’a öğretilen “tevili ehadis” hadislerin (olayların) sonuçlanması bilgisiydi.

  • Musa’nın yol arkadaşı üçün olaydan sonra Musa’ya; “Şimdi sabredemediğin o olayların sonucunu (tevil) bildireyim sana” demişti.
  • Yusuf ve Musa’nın olaylarına genel çerçevede baktığınızda da “tevil”in ne demek olduğu uygulamalı biçimde görülür… Yusuf bir şey görmüştü, gördüğü şey sürecin işleyip sonuçlanmasıydı. Musa’nın arkadaşı gemiyi delmişti, eğer süreç işleyip sonuçlansaydı zorbalar el koyacaklardı. Aynı şekilde süreç işleyip sonuçlansaydı öldürülen o çocuk ana babasına asi olacaktı.

Makale - Hz. Yusuf'un rüyaları tevili ve Te'vil el-EhadisEdit

Allah'ın Yusuf peygambere ihsan ettiği nimetlerden en önemlisi "te'vil el-ehadis" bilgisidir. Bu özelliğini küçükken babası ona bildirmiştir:

"Böylece Rabbin seni seçecek ve sana "te'vil el-ehadis" (rüyaların/olayların yorumunu) öğretecek." (12/6)

Yusuf peygambere bu bilgiyi veren Allah'tır.

"Bu söylediklerim Rabbimin bana öğrettiklerindendir." (12/37)

Rabbim bana egemenlik verdin ve te'vil el-ehadisi öğrettin." (12/101)

Yusuf peygambere Alah'ın verdiği "te'vil el-ehadis" bilgisi sadece rüyaların yorumu olarak tefsir edilmektedir. Oysa bu ifadenin yetersiz olduğu ortadadır. Çünkü kıssanın hapishane versiyonunda Yusuf peygamber şöyle demektedir:

"Yusuf dedi ki: "Yiyeceğiniz yemek önünüze gelmeden onun "tevil'ini (yorumunu) size bildirebilirim." (12/37)

Bu ayette rüya ilgili bir durum mevzu bahis değildir. Yenilecek yemek önünüze gelmeden ifadesi somut bir vakıanın anlatımıdır. Ve Yusuf peygamber bu vakıanın te'vilini bildirebileceğini beyan etmektedir.

Kıssanın hapishane bölümünde; Yusuf peygamberin zindan arkadaşının rüyası hakkındaki te'vilinin gerçekleşme, vakıaya dönüşme anlamında kullanıldığını bir kez daha görmekteyiz.

"Ey hapishane arkadaşlarım! Biriniz efendisine içki sunacak, diğeriniz ise asılacak ve başını kuşlar yiyecek. Sorduğunuz husus bu şekilde kesinleşti." (12/41)

"İlk Mesajlar" adlı eserinde Sayın M. Ali Baltası "te'vil el-ehadis" hakkında şöyle diyor:

"Te'vil kelimesi, yorum anlamına geldiği gibi, nihai sonucun ortaya çıkması, gerçekleşmesi anlamına da gelmektedir. Nitekim A'raf suresi, 53. ayetinde kıyametin vuku bulması ile ilgili olarak "onun te'vili geldiği gün" ibaresinde kelime "vuku bulması, sonucun ya da gerçek anlamının ortaya çıkması" anlamında kullanılıyor. Benzer bir kullanım Nisa suresi, 59. ayeti için de geçerlidir. Diğer kelime "hadis" ise "söz" ve "haber" anlamına geldiği gibi eşanlamlısı olan hadis ile birlikte olay, hadise, vakıa anlamına da geliyor. Bu durum karşısında "te'vil el-ehadis", rüya yorumlamanın ötesinde nihai sonuçları ortaya çıkarmayı anlatmaktadır."

Bu konuda Hak Söz dergisinin 52. sayısında Sayın Ömer Mahir Alper'in "Kur'an-ı Kerim'de Muhkem ve Müteşabih" başlıklı yazısındaki Yusuf (a) kıssasındaki "te'vil el-ehadis" hakkında şu isabetli açıklamayı yapıyor:

"Kur'an'da te'vil kelimesi yaklaşık onbeş yerde kullanılmaktadır ve "işlerin akıbeti", "varacağı yeri" manasına gelmektedir. Nitekim Yusuf suresinde Yusuf'a rüyada görülenlerin te'vilini (te'vilu'l-ehadis) öğretildiğinden bahsedilmesi (12/6), ona rüyada görülen şeylerin "akıbetinin ne olacağını" kestirmenin ve o görülen şeylerin "Gelecekte yaşanacak vakıa olarak" neye tekabül edeceğini bilmenin öğretilmesi demektir. Zaten yine aynı surede anlatılan kralın bir rüya görmesi ve bunu Yusuf'un te'vil etmesi hadisesi de bu görüşü açıkça ortaya koymaktadır.

Yusuf suresi 100. ayetinde geçen "te'vil" kelimesinin yüklendiği anlam, yukarıda serdettiğimiz görüşleri bir defa daha doğrulamaktadır.

"Ey babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın te'vilidir. Rabbim' onu gerçekleştirdi." (12/100)

Bilindiği üzere Yusuf kıssasına başlarken Yusuf peygamberin gördüğü rüya anlatılmış ve olaylar buna binaen gelişmeye başlamıştı. Yusuf'un gördüğü bu rüyanın te'vili, kıssanın sonunda, 100. ayette gerçekleştiği Yusuf peygamberin ağzından anlatılmaktadır.

Mısır melikinin gördüğü rüyanın te'vili de Yusuf (a) tarafından olur.

"Bir gün melik: "Rüyamda yedi zayıf ineğin, yedi semiz ineği yediğini; yedi yeşil, yedi de kuru başak gördüm. Ey ileri gelenler! Eğer biliyorsanız bu rüyanın tabirini söyleyin" dedi." (12/43)

"Yusuf dedi ki: "Tarlanızı boş bırakmaksızın yedi sene boyunca ekip biçin. Hasad ettiğiniz zaman da ihtiyacınız için ayıracağınız az bir şey hariç, geri kalanını başağıyla bırakın. Bunun ardından gelen yedi kurak yıl, tohumluk olarak ayırdığınız az bir kısmı hariç hepsini yer bitirir. Bundan sonra da insanların bolluğa kavuşacakları bir yıl gelir." (12/47-49)

Bu yorumu beğenen Mısır Melikinin, ülke yönetimini vermesi ile Yusuf (a) kıtlık yıllarına hazırlık yapar ve sonunda Mısır ahalisini bolluğa kavuşturarak, Melik'in rüyasının te'vilini böylece tamamlamış olur.

İbni Arabi ve tevilEdit

İbn-i Arabi Hazretlerinin "Şeceretün Nûmâniye" işaretleri hakikatlarla ne ölçüde telif edilebilir?

Bu kitabın matbuunu bilmiyorum. El yazması bir kaç kütüphanede var zannediyorum. Bunlardan biri de Edirne'de Selimiye kütüphanesindedir. Şeceretün-Nûmâniye gibi hemen çok eşerlerinde Hz. Muhyiddin, o gaybbîn, gözüyle bazı hakikâtlârı keşfedebilmesi, bazı gaybî haberler verebilmesi; Allah'ın ihsânı olan ilham esintileriyle, hali hazırdaki durumu apaydınlık gördüğü gibi, Allah'ın lütfuyla geçmişi; geleceği de önündeki kitabın sayfaları gibi görüp okuyan, açık-kapalı te'villerde bulunan bir meşrepin kutbu ve hârika bir zattır. Bu arada, O'nun geleceğe ait hadiselerden bahsetmesi, meselâ, falan tarihte şöyle bir şey, filan tarihte şöyle bir şey ve filan tarihte de şöyle bir şey... olacak demesi, O'nda, oldukça açık ve herkesten farklıdır. Vakıa, birçok Hak dostu, Allah'ın emri ve izniyle benzeri şeyler yapmışlardır ama, O'nun kadar açık ve ileri değillerdir.

Hz. Muhyiddin bu mevzuda ilk olmadığı gibi, son da değildir. Ondan sonra da bir çokları aynı şekilde ve aynı istikamette bazı şeylerden haber vermişlerdir. Daha ötede Üstad-ı Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz, geçmiş ve gelecekle alakalı bu türlü şeylerden haber vermektedir. Evet O sultanlar sultanı, kıyamete kadar zuhur edecek hadiseleri, âdeta bir televizyon ekranında seyrediyor gibi ümmetinin enzarına arz ve takdim buyurmuşlardır ki, bunların bir kısmı açıktır, sarihtir, te'vile lüzum hasıl olmayacak kadar vâzıhtır. Bir kısmı ise, Kur'ân'ın müteşâbihatı nev'inden ancak, te'vile, tefsire tabi tutulunca hakikatlarına vâkıf olunabilmektedir. Hele bir kısmı var ki onlar sadece ehl-i tahkikin anlayabileceği mahiyettedir...

Daha sonra, Ehlullah'ın, bu mevzudaki istihraçları ise, yani bir kısım hükümler çıkararak, bize ait aydınlatıcı bir kısım şeylerden haber vermeleri; ya Kur'ân'a dayandırılır, ya Efendimizin (sav) sünnetine ya da, doğrudan doğruya mişkât-ı nübüvvetin vesâyası altında, kendi gönüllerine esip gelen ilhamlara...İşte bu sayede hak erleri, bir kısım hakikatlara nigâhbân olur. Sonra da hususî bir dil kullanarak onları başkalarına anlatırlar. Ancak bu türlü hakikatları ortaya atan hakikat erleri, halkla fevkalâde bir münâsebet içinde bulundukları gibi, iddia ve tefahürden de fevkâlâde uzaktırlar. Binbir hârika şeyler ortaya döker, binbir gizli mesaj sunarlar ama, katiyyen iddiaya sapmazlar. Hepsinin de dilinden düşürmediği tek şey: "İşin doğrusunu Allah bilir" kelimesidir. Temelde bu anlayış olunca, yani her şeyi bildiren ve işin temelini, nüvesini lütfeden Allah olunca, bu türlü ihbarlara karşı itiraz, sırf itiraz etmek için itiraz olur ki, her biri nefsin ayrı bir hırıltısı olan bu kabil mırıldanmaların hiçbir ilmî kıymeti yoktur.

"Vahy-i metluv" olan Kurân'dan başka, Efendimizin (sav), dellâlı bulunduğu diğer iki mübârek kaynak daha vardı: Kudsî hâdisler ve onların dışındaki söz ve beyanları. Bunlar vahy ve ilhamın hangi derecesinden gelirse gelsin, ilahi kaynaklıdır. Efendimiz (sav) arabın efsahi olarak, maksatlarını en güzel anlatanlar arasında, harika bir üslûpla anlatan bir insan olarak, kalbine vahy olunan şeyleri, ruhundaki esintileri, en güzel kelime ve kalıplar içinde dile getirmiş, o esintileri en iyi şekilde değerlendirmiş ve bize intikâl ettirmiştir. Şimdi bir veli, her şeyi, üstadı sayılan Hace-i Kâinat'a dayandırıyor ve O'nun ilm-i ledünnî deryasından bir şeyler çıkarıyorsa, bunu yadırgayıp istiğrab edecek ne var?..

Bazan bir velinin nazarına, uzaktan bir kısım hakikatler gösterilir. Bunlar dün olduğu gibi bugün de olabilir. Veli bazan mesafeyi ayarlayamaz ve hakikatı olduğu gibi tesbit edemez. Bazen herhangi bir hadiseyi sembol halinde görür ve teviline muttali olamaz; olamaz da kendine göre tevil yapar. Yaparken de hatasız bir tevil yaptığını zanneder. Halbuki maksad-ı ilâhi başkadır, onların yaptıkları teviller başka... Tıpkı, insanın gördüğü rüyaları gibi... Meselâ, siz rüyada altın-gümüş görür ve zannedersiniz ki, Cenab-ı Hak bugün size tatlı bir lütufta bulunacak veya maddi ve manevi istifade edecek ve bir şeye mazhar olacaksınız... Halbuki, altın ve gümüşün mânâsı hevây-ı nefis ve nefs-i emmâre bakımından kuvvet kazanma demektir... Keza görseniz ki, Hz. Cebrail, hanenizin penceresinden içeriye giriyor, siz zannedersiniz ki, ruh-u emin ve ruh-u metin hanemize girdiğine göre, evimizde ilâhi esintilerden bir şey olacak. Halbuki âlem-i misâlde böyle bir vak'a ile sembolize edilen hakikatın manası o evden yüce ruhlu birisinin vefat edip gitmesi demektir. Kezâ.. birisi rüyasında, uygun olmayacak şekilde, herhangi bir insanla buluştuğunu görür. Günaha girdiğini ve gireceğini zanneder. Oysa ki, bunun mana ve tevili, öteki insana yardımı dokunması şeklindedir. Böyle bir vak'a aynen Harun Reşid'in hanımı Hz. Zübeyde için bahis mevzudur. Bu mübarek kadın, rüyasında görür ki, Bağdat halkı gelip bununla temas ediyorlar. İffetine, namusuna fevkalâde düşkün olan Zübeyde Hatun titrer ve ürperir. Sonra da bir tabirciye sorar. Tabirci ona: "Sultanım öyle bir hayır yapacaksın ki, bütün insanlık âlemi ondan istifade edecek. " Neden sonra Zübeyde Hatun Harem-i Şerif'e su getirme lütfuna mazhar olur.

Şimdi veli, misâl âleminden hakâik adına aldığı sembollerin gerçek mânâlarını bilmiyorsa, onları te'vil edecek ve belki bazılarında da yanılacaktır. Nüve ve çekirdek itibâriyle velinin bahsettiğiyle, nefsü'1-emirdeki hakikât arasında fark yoktur. Fark, icmal ve tafsilde, bizim dilimizle sembollerin dilinin farklılığındadır. Bu farklılığı ortadan kaldırıp, insanlara yanıltmayan mesajlar sunmak sadece peygamberler ve onların has varislerine müyesser olmuştur. Peygamberler yanılmazlar, yanılırlarsa Allah hemen düzeltir. Zira, kitlelere imam olduklarından, onların yanılmaları kendilerine münhasır kalmaz; arkalarındakileri de yanıltır: Onların her şeyi objektif ve bütün insanlığı kucaklayıcı, içine alıcı mahiyettedir.

İşte Hz. Muhyiddin'in, eğer Kur'ân, eğer Sünnet, eğerse kendi ilhamlarına dayanıp söylediği şeyler haktır. Ancak kendisine sembollerle anlatılan, mesleği, meşrepi, vazifesi ve devri itibariyle, teviline kapalı olduğu bir kısım meselelerde, sünnete muhalif beyanlarda bulunmuştur ki, İmam Şârânî, Molla Cami gibi ehl-i tahkik, ma'kul tevillerle, Hazretin anlatmak istediklerini anlatmağa çalışmışlardır.

Şeceretün-Nûmaniye'deki meselelere gelince, bunların bir kısmı zuhur etmiş; bir kısmı da Allah dilerse zuhur edecektir. Meselâ, Hz. Muhyiddin, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan evvel yaşadığı, hatta Mevlânâ Celaleddin-i Rumî Hazretleri'nden daha yaşlı yani Selçukî döneminde yaşadığı halde, Osmanlı dönemine ve daha sonralara ait bir kısım vukuatı açık-kapalı haber vermiştir. Hz. Muhyiddin'in mezarı, Yavuz Sultan Selim hazretleri zamanında bulunur ve ortaya çıkartılır. Ona.ait olduğu söylenen şu söz, çok şâyân-ı dikkattir. "Sin şına girince Muhyiddin'in kabri ortaya çıkar. " Yani "Sin" Selim, "Şın" Şam'a girince, Muhyiddin'in kabri belli olur ve saygıdeğer yerini alır. Şimdi O, Cenab-ı Hak'tan gelen esintiler ve ilâhi tayflara dayanarak bunları söylüyor. Kendinden değil, zira et ve kemikten ibaret bir varlık bunları söyleyemez. O bütün benliğiyle Allah'a yönelmiş, mahiyetiyle melekleşmiş, Rabbimiz de onun melekleşen mahiyetine bir lütuf olarak, ona ruhlar ve ruhaniler seviyesinde bir letâfet vermiş. Bu letâfet sayesinde, eşyânın hakikatına, hatta geçmiş ve gelecek zamanlara nüfuz ile geçmişteki müphem vakalardan, gelecekteki meçhul hadiselerden, meselâ; Devlet-i âliyenin kuruluş ve gelişmesinden, bir kısım tarih çapındaki önemli vakalardan; Meselâ; 4. Murad'ın altı ayda Revân'a gidip, Revân'ı fethedeceğinden ve benzeri daha bir sürü şeyden bahsetmektedir. Bu arada Edison'u hayret ve takdirlere sevk eden "Fütuhat"daki elektrik bahsi de zikredilmeye değer kerametlerdendir.

Aslında, Muhyiddin bu mevzuda yalnız değildir. Meselâ Manisalı Müştak efendi, Cumhuriyetten takriben yüz sene evvel, İstanbul'a bedel payitahtın Ankara'ya intikâl edeceğini söylemiştir ki, gazeteler yazdı. Ancak Muhyiddin bu mevzuda kutub gibidir.

Bütün bunlarla beraber,bu büyük zevâtın muttali oldukları hakikatlar değişmez değildir. Allah, her şeyi değiştirdiği gibi, onların da görüp, duyup bilebildikleri şeyleri değiştirebilir. Zira O, eli kolu bağlı -hâşâ- âtıl bir varlık değildir. "Her ân O ayrı bir şendedir. " (Rahman-29) Her an insanın başını döndürücü ayrı bir icraatta bulunur. Binâenaleyh, Allah (cc) "levh-i mahv ve ispat"ta, yani, bizim göremeyeceğimiz buuddaki tabloları da tıpkı gördüğümüz her şeyi değiştirdiği gibi değiştirir; başka türlü yazar. Dilediğini mahveder, dilediğini tesbit buyurur. Ana kitaba gelince, o ilm-i ilâhîdir; kader de zâten, ilm-i ilâhînin bir ünvanıdır. Hz. Muhyiddin de buraya ıttılâı nisbetinde ne söylemişse, hak söylemiştir. Hakka uymayan bazı şeyler varsa, ya O, tevilini anlamamış veya o hakikâtın henüz vakti gelmemiş; yahut biz, Hz. Muhyiddin'in beyanını anlamıyoruz demektir.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.