FANDOM


Zariyat Tur

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Necm
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Kasem olsun o Tura
Par At-Tûr!
By the Mount,
Ve yayılmış bir verakta
Et par un Livre écrit
And a Scripture inscribed
Yazılmış bir kitaba
sur un parchemin déployé!
On fire parchment unrolled,
Ve beyti ma'mûra
Et par la Maison peuplée!
And the House frequented,
Ve sakfi merfûa
Et par la Voûte élevée!
And the roof exalted,
bahri mescûre ki
Et par la Mer portée à ébullition! (au Jour dernier)
And the sea kept filled,
Rabbının azâbı olacak muhakkak
Le châtiment de ton Seigneur aura lieu inévitablement.
Lo! the doom of thy Lord will surely come to pass;
Yoktur onu hiç bir def'edecek
Nul ne pourra le repousser.
There is none that can ward it off.
O gün ki Sema bir çalkanış çalkanır
Le jour où le ciel sera agité d'un tourbillonnement,
On the day when the heaven will heave with (awful) heaving,
Dağlar da bir yürüyüş yürür
et les montagnes se mettront en marche.
And the mountains move away with (awful) movement,
Vay artık o gün o yalan diyenlere
Ce jour-là, malheur à ceux qui traitent (les signes d'Allah) de mensonges,
Then woe that day unto the deniers
Ki onlar daldıkları bir batakta oynayıp duruyorlar
ceux qui s'ébattent dans des discours frivoles
Who play in talk of grave matters;
O gün ki Cehenneme bir kakılış kakılacaklar
le jour où ils seront brutalement poussés au feu de l'Enfer:
The day when they are thrust with a (disdainful) thrust, into the fire of hell.
İşte diye: bu sizin o yalan deyip durduğunuz ateş
Voilà le feu que vous traitiez de mensonge.
(And it is said unto them): This is the Fire which ye were wont to deny.
Buda mı sihir? Yoksa siz görmüyorsunuz?
Est-ce que cela est de la magie? Ou bien ne voyez-vous pas clair?
Is this magic, or do ye not see?
Yaslanın ona bakalım, ister sabredin, ister etmeyin, artık hepsi bir, hep yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz
Brûlez dedans! Supportez ou ne supportez pas, ce sera égal pour vous: vous n'êtes rétribués que selon ce que vous faisiez.
Endure the heat thereof, and whether ye are patient of it or impatient of it is all one for you. Ye are only being paid for what ye used to do.
Fakat korunan müttakıler Cennetler, ni'metler içinde
Les pieux seront dans des Jardins et dans des délices,
Lo! those who kept their duty dwell in gardens and delight,
Rablarının kendilerine verdiği ile zevkyab olmaktadırlar, rabları korumuştur da onları o Cahim azâbından
se réjouissant de ce que leur Seigneur leur aura donné, et leur Seigneur les aura protégés du châtiment de la Fournaise.
Happy because of what thee Lord hath given them, and (because) their Lord hath warded off from them the torment of hell fire.
Yeyin için, afiyetler olsun çalıştığınız için
«En récompense de ce que vous faisiez, mangez et buvez en toute sérénité,
(And it is said until them): Eat and drink in health (as reward) for what ye used to do,
Dayanarak, sıra sıra dizilmiş a'lâ koltuklara, eş etmişizdir de kendilerine güzel iri gözlü hurîleri
accoudés sur des lits bien rangés», et Nous leur ferons épouser des houris aux grands yeux noirs,
Reclining on ranged couches. And We wed them unto fair ones with wide, lovely eyes.
[[وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ ۚ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ]]
Ve İyman edenleri ki zürriyyetleri de iyman ile arkalarından gelmiş, zürriyyetlerini kendilerine ilhak etmişizdir, bununla beraber kendilerine amellerinden hiç bir şey eksiltmemişizdir, herkes kazancına bağlıdır
Ceux qui auront cru et que leurs descendants auront suivis dans la foi, Nous ferons que leurs descendants les rejoignent. Et Nous ne diminuerons en rien le mérite de leurs ouvres, chacun étant tenu responsable de ce qu'il aura acquis.
And they who believe and whose seed follow them in faith, We cause their seed to join them (there), and We deprive them of naught of their (life's) work. Every man is a pledge for that which he hath earned.
Birde onlara bir meyve ve içlerinin çekeceği bir et yetiştirmekteyizdir
Nous les pourvoirons abondamment des fruits et des viandes qu'ils désireront.
And We provide them with fruit and meat such as they desire.
Orada bir peymâne çekiştirirler ki ne bir saçmalama vardır onda ne bir günaha sokma
Là, ils se passeront les uns les autres une coupe qui ne provoquera ni vanité ni incrimination.
There the pass from hand to hand a cup wherein is neither vanity nor cause of sin.
Bırıl bırıl da üzerlerine döner kendilerine mahsus hizmetciler, sanki sadeflerinde saklı inciler
Et parmi eux circuleront des garçons à leur service, pareils à des perles bien conservées.
And there go round, waiting on them menservants of their own, as they were hidden pearls.
Ve ba'zısı ba'zısına dönmüş soruşuyorlardır
Et ils se tourneront les uns vers les autres s'interrogeant;
And some of them draw near unto others, questioning,
Demektedirler: evet biz bundan evvel ilimizde korkular içinde idik
Ils diront: «Nous vivions au milieu des nôtres dans la crainte [d'Allah];
Saying: Lo! of old, when we were with our families, we were ever anxious;
Bakınız Allah bize lûtf etti ve bizleri o semûm azâbından korudu
Puis Allah nous a favorisés et protégés du châtiment du Samûm.
But Allah hath been gracious unto us and hath preserved us from the torment of the breath of Fire.
Evet biz bundan evvel ona duâ ediyor korumasını istiyorduk, hakikat o öyle keremkâr öyle rahîm
Antérieurement, nous L'invoquions. C'est Lui certes, le Charitable, le Très Miséricordieux».
Lo! we used to pray unto Him of old. Lo! He is the Benign, the Merciful.
O halde va'z-u tezkire devam et, çünkü sen, rabbının ni'meti hakkı için, ne kâhinsin ne de mecnun
Rappelle donc et par la grâce de ton Seigneur tu n'es ni un devin ni un possédé.
Therefor warn (men, O Muhammad). By the grace of Allah thou art neither soothsayer nor madman.
Yoksa «bir şâir biz ona «reybul menun»u gözetiyoruz» mu diyorlar?
Ou bien ils disent: «C'est un poète! Attendons pour lui le coup de la mort».
Or say they: (he is) a poet, (one) for whom we may expect the accident of time?
De ki: gözetin çünkü ben de sizinle gözetenlerdenim
Dis: «Attendez! Je suis avec vous parmi ceux qui attendent».
Say (unto them): Expect (your fill)! Lo! I am with you among the expectant
Yoksa onlara bunu (bu tenakuzu) akılları mı emrediyor? Yoksa azgın bir kavım mıdırlar?
Est-ce leur raison qui leur commande cela? Ou sont-ils des gens outranciers?
Do their minds command them to do this, or are they an outrageous folk?
Yoksa onu (o Kur'anı) kendisi uydurmakta mı diyorlar? Hayır kendileri inanmazlar
Ou bien ils disent: «Il l'a inventé lui-même?» Non... mais ils ne croient pas.
Or say they: He hath invented it? Nay, but they will not believe!
Haydi onun gibi bir söz getirsinler, doğru iseler
Eh bien, qu'ils produisent un récit pareil à lui (le Coran), s'ils sont véridiques.
Then let them produce speech the like thereof, if they are truthful:
Yoksa kendileri «lâşey»den mi yaratıldılar? Yoksa yaratan onlar mıdırlar?
Ont-ils été créé à partir de rien ou sont-ils eux les créateurs?
Or were they created out of naught? Or are they the creators?
Yoksa Gökleri ve Yeri mi yarattılar? Hayır iykan ehli değiller
Ou ont-ils créé les cieux et la terre? Mais ils n'ont plutôt aucune conviction.
Or did they create the heavens and the earth? Nay, but they are sure of nothing!
Yoksa rabbının hazîneleri onların yanında mı? yoksa onlar mı istiylâ etmişler?
Possèdent-ils les trésors de ton Seigneur? Ou sont-ils eux les maîtres souverains?
Or do they own the treasures of thy Lord? Or have they been given charge (thereof)?
Yoksa onlara mahsus bir merdiven var da ondan dinliyorlar mı? Öyle ise dinleyicileri beyan edecek bir bürhan getirsin
Ont-ils une échelle d'où ils écoutent? Que celui des leurs qui reste à l'écoute apporte une preuve évidente!
Or have they any stairway (unto heaven) by means of which they overhear (decrees). Then let their listener produce warrant manifest!
Yoksa kızlar ona oğullar size öyle mi?
[Allah] aurait-Il les filles, tandis que vous, les fils?
Or hath He daughters whereas ye have sons?
Yoksa kendilerinden bir ücret istiyorsun da cereme vermekten ezilmekteler mi?
Ou leur demandes-tu un salaire, de sorte qu'ils soient grevés d'une lourde dette?
Or askest thou (Muhammad) a fee from them so that they are plunged in debt?
Yoksa gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar?
Ou bien détiennent-ils l'Inconnaissable pour le mentionner par écrit?
Or possess they the Unseen so that they can write (it) down?
Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? fakat o küfredenler kendileri otuzağa düşeceklerdir
Ou cherchent-ils un stratagème? Mais ce sont ceux qui ont mécru qui sont victimes de leur propre stratagème.
Or seek they to ensnare (the messenger)? But those who disbelieve, they are the ensnared!
Yoksa onların Allahdan başka bir ilâhları mı var? Allah onların koştukları şirklerden münezzehtir.
Ou ont-ils une autre divinité à part Allah? Qu'Allah soit glorifié et purifié de tout ce qu'ils associent!
Or have they any god beside Allah? Glorified be Allah from all that they ascribe as partner (unto Him)!
Hem onlar Semadan bir kıt'ayı düşerken görseler, teraküm etmiş bir bulut diyecekler
Et s'ils voient tomber des fragments du ciel, ils disent: «Ce sont des nuages superposés».
And if they were to see a fragment of the heaven falling, they would say: A heap of clouds.
O halde bırak onları ta o çarpılacakları günlerine kadar
Laisse-les donc, jusqu'à ce qu'ils rencontrent leur jour où ils seront foudroyés,
Then let them be (O Muhammad), till they meet their day, in which they will be thunder stricken,
O gün ki hiç bir tedbirlerinin kendilerine zerrece faidesi olmıyacaktır ve hiç bir suretle kurtarılmıyacaklardır
le jour où leur ruse ne leur servira à rien, où ils ne seront pas secourus.
A day in which their guile will naught avail them, nor will they be helped.
O zulmedenlere ondan beride de bir azâb vardır velâkin pek çokları bilmezler
Les injustes auront un châtiment préalable. Mais la plupart d'entre eux ne savent pas.
And verily, for those who do wrong, there is a punishment beyond that. But most of them know not.
Hem rabbının hukmüne sabret çünkü sen bizim nezaretimiz altındasın, kalktığın sırada rabbına hamd ile tesbih eyle, geceden de
Et supporte patiemment la décision de ton Seigneur. Car en vérité, tu es sous Nos yeux. Et célèbre la gloire de ton Seigneur quand tu te lèves;
So wait patiently (O Muhammad) for thy Lord's decree, for surely thou art in Our sight; and hymn the praise of thy Lord when thou uprisest.
Tesbih et ona hem de nücumun idbarı sıra
Glorifie-Le une partie de la nuit et au déclin des étoiles.
And in the night time also hymn His praise, and at the setting of the stars.
Tur Suresi/NAKİLLER-Tur Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri