FANDOM


Tevhid Tevhit

Wiktionary-logo-tr
Vikisözlük'te, tevhit ile ilgili tanım bulabilirsiniz.
Disambig gray Bu madde bir anlam ayrımı sayfasıdır; benzer başlıklı maddeleri listeler ve ayırır.
Eğer bir Vikipedi bağlantısından bu sayfaya eriştiyseniz, lütfen kullandığınız bağlantıyı ilgili başlığa yönlendirin.

Birleme. Bir Allah'tan başka İlâh olmadığına inanma. Lâ ilahe illallah sözünü tekrarlama. Her yerde ve her şeyde Allah'tan başkasının te'sir hâkimiyeti olmadığını anlamak, bilmek ve bilerek yaşamak.

Edb: Allah'ın varlığına ve birliğine dair yazılan manzume.İnsanlar, Allah'ın birliğine inananlar ve birliğine inanmayanlar olarak ikiye ayrılır. Allah'a inanmayanlar sözü, aslında Allah'ın birliğine ve sıfatlarına inanmayanlar sözünün kısaltılmış şeklidir. Çünkü insanı ve kâinatı kim yaratmıştır? Sorusuna inananlar da inanmıyanlar da cevap vermektedir. İnanmayanların verdikleri cevaplardan "kendi kendine olmuştur" sözü hem mantıksızlık, hem de varlığı bir ilâh gibi tasavvur ettiklerinden kâinatta mevcut varlıklar kadar ilâh edinmiş olurlar. "Muhtelif sebepler ve şartların bir araya gelmesiyle yaratılmıştır" diyenler, sebepleri ilâh olarak kabul etmiş ve kendisine kâinattaki sebeplerin sayısı kadar ilâhlar edinmiş olur. "Tabiat yaratmıştır" diyenlere gelince: Tabiattaki varlıklar atomlardan meydana geldiğinden hem atomu bir ilâh yerine koymuş olur ve atomlar sayısınca ilâh edinmiş olur. Demek ki Allah'ın birliğine inanmayan inkârcılar, kendi düşüncelerinin ürünü olan ilâhlara tapan putperestlerden başka birşey değildir. (Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, tevhid ve ferdiyeti pek çok tekrar ile, kuvvetli bir hararetle, yüksek bir halâvetle ders verdiği gibi, bütün enbiyâ ve asfiyâ ve evliyâ en büyük zevklerini ve saadetlerini kelime-i tevhid olan Lâ ilahe illallah'da buluyorlar. L.) (Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur: Birisi âmiyâne tevhiddir ki, -Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür - der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır. İkincisi hakiki tevhiddir ki, -Allah birdir, mülk onundur, vücud onundur. Her şey Onundur der. Lâyetezelzel bir itikada sahiptirler. Bu kısım tevhid sahipleri her şeyin üstünde Cenab-ı Hakk'ın sikkesini görür ve her şeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sâyede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar. M.N.) (Tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir. Belki İlm-i Mantık'ta, tasavvura mukabil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. Ve tevhid-i hakiki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'an ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbini bulabilir ve her şeyde Hâlıkına giden bir yolu görür ve hiç bir şey huzuruna mâni olmaz. Ş.)

Tevhid: “Birlemek” “ Allah’tan başka ilâh olmadığına inanmak.” “Lâ ilâhe illâllah sözünü tekrarlamak” manalarına gelir.

Tevhid denilince akla hemen “lâ ilâhe illâllah” kelamı gelir. Bu kelama kelime-i tevhid denilir ve Allah’tan başka hak mabut olmadığını ifade eder.

Şu varlık alemi için çeşitli teşbihler yapılmıştır. Bunlardan birisi de “kâinat sarayı.” İşte tevhid, bu sarayın sultanını bir bilme, birleme ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmama itikadıdır.

Kâinat sarayının tabanı başkasının, tavanı başkasının olmaz. Bu sarayın halıları, lâmbaları ve diğer eşyaları bir başka âlemden getirilip de buraya monte edilmiş değiller. Saraydaki her şey ve en önemlisi her misafir, saraydan doğuyor. Bir çiçeğe bakalım: Topraktan güneşe kadar sarayın her şeyinin onda bir hissesi vardır. İnsan bedenine nazar edelim: Bu sarayın temel taşları olan elementler onda da mevcut.

Dağlar ovalara birer koltuk gibi kurulmuş. Ama başka bir yerden getirilerek değil, ovanın içinde yükselerek. Meyveler dallara tutunmuş. Başka bir beldeden ithal edilerek değil, ağacın içinden çıkarılarak.

Yavru, annenin kucağına oturmuş. Bir başka ülkeden gelerek değil, onun rahminde büyüyerek. Güneş bu saraya lâmba olmuş. Bir başka yerden satın alınarak değil, sema ile birlikte yaratılarak.

Bu âlemde bulunan sonsuz denecek çok varlık tevhid edilmiş, birleştirilmiş, aralarında ilgiler kurulmuş ve bu varlık âlemi bir saray şekline sokulmuştur. Bunu düşünen insanlar kelime-i tevhidi okur ve bu sarayı her şeyiyle ancak Allah’ın mülkü ve mahluku bilirler.

Kelime-i tevhid Allah’tan başka hak mabut olmadığı anlamına gelmekle birlikte, bu kelamda geçen Allah ismi, bütün İlâhî isimleri de içine aldığından, “Allah’tan başka Muhyi (hayat verici) yoktur, Allah’tan başka Halik (yaratıcı) yoktur, Allah’tan başka Malik yoktur.” gibi manaları da içinde saklar. Böylece bu tevhid içinde İlâhî isimler adedince tevhidler saklıdır.

Bazı âlimlerimiz, tevhidi, “ilmî ve amelî” olmak üzere ikiye ayırırlar. Bu sınıflandırmaya göre, Allah’ın bir olduğunu ve kainattaki bütün birliklerin Onun birliğini gösterdiğini bilmek, hep ilmî tevhiddir. Amelî tevhid ise, bu tevhid inancının insanın amel âleminde tam bir hâkimiyetle hükmetmesidir.

Fatiha-i şerife’nin “İyyake na’büdü ve iyyake nestain.” âyet-i kerimesi amelî tevhid dersi verir: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” Yalnız senin bildirdiğin yöne döner, yalnız senin huzurunda el bağlar, ancak sana rükû ve secde ederiz. Aklımızı sadece senin razı olduğun şeylere yorar, kalbimize ancak senin razı olacağın sevgileri koyarız.

Yalnız Allah’a ibadet eden bir insan batıl mabutlara tapma zilletinden kurtulduğu gibi, yalnız ondan yardım dileyen bir kul da sebeplerin ardına düşmekten, olayların kölesi olmaktan kurtulur. Ve tam bir tevekkül ile Rabbine sığınır. Bu çok ulvî bir haz olmakla beraber aynı zamanda çok üstün bir kuvvettir.

Zaten kâmil mü’min olmanın yolu da, hem ilmî hem de amelî tevhidde kemale ermekten geçer.

Tevhid sadece bunlarla sınırlı değildir. Sıfat, esma ve fiilleri için de tevhid söz konusudur. Bunları şöylece özetlemek mümkündür:

Tevhid-i Ef’al: “Eşyanın yaratılmasında ve idaresinde sebeplerin hiçbir tesiri olmadığını bilmek”,“Tek yaratıcının ancak Allah olduğunu itikat etmektir.”

Tevhid-i Sıfat: “Mahlûkata takılan ilim, kudret, irade gibi sıfatların da Allah’ın mahluku olduğunu bilerek onlara müstakil bir varlık isnat etmemek demektir.

Tevhid-i Zât: “Her varlığı O’nun zâtı ve varlığı yanında yok derecesinde bilmek.

Hayat vermek, öldürmek, şifa bahşetmek, hidayete erdirmek, rızk vermek her biri ayrı bir fiildir. Sonsuz denecek kadar çok olan bu fiiller aynı sıfatlara dayanıyor. Bu sıfatlar “hayat, ilim, kudret, sem’, basar, irade, kelâm, tekvin” sıfatlarıdır. İşte mahlûkat âleminde icra edilen sonsuz fiillerin hepsini bu ilâhî sıfatlardan bilmek, tevhid-i ef’aldir. Bu sıfatları bir tek zâta isnat etmek ise, tevhid-i zâtdır.

Tevhid,Allah'ı (c.c.) zatında, fiillerinde, isim ve sıfatlarında birleyip, bütün ibadetleri yalnızca O'na yapmaktır. Tevhid şu üç çeşidi ile bir bütündür.

1- Rububiyyet Tevhidi: Allahu Teala'nın yaratan, sahip olan, öldüren, yaşatan, dirilten, rızıklandıran, yöneten, fayda ve zarar veren, dualara icabet eden, kaza ve kaderi takdir eden olduğuna inanmaktır. Rasulullah'ın (s.a.v.) dönemindeki müşrikler tevhidin bu türünü kabul ediyorlardı. Fakat bu, onların İslam'a girmeleri için yeterli değildi. Maalesef bugünkü insanların durumu da bundan farklı değildir.

2- Uluhiyyet Tevhidi: İbadetin yalnızca Allah'ın (c.c.) hakkı olduğuna inanmaktır. Hiçbir ibadeti az dahi olsa Allah'tan (c.c.) başkasına yapmamaktır. Yasama yetkisini de sadece ve sadece Allah (cc)'a ait kılmaktır. Rasulullah'ın (s.a.v.) dönemindeki müşrikler tevhidin bu türünü kabul etmiyorlardı.


3- İsim ve Sıfat Tevhidi: Allah'ın (c.c.) kendini Kur'an'da vasfettiği, Rasulullah'ın (s.a.v.) sahih sünnetlerinde bizlere açıkladığı üzere, bütün noksanlıklardan uzak, yani kemal sıfatlara sahip olduğuna, mahlukata benzemediğine inanıp, bu isim ve sıfatları artırmadan, azaltmadan, saptırmadan, sapık tevillerle tevil etmeden, iptal etmeksizin, örnek ve nasıllık vermeksizin ve mahiyetini araştırmaksızın olduğu gibi kabul etmektir. Allah'ın (c.c.) sıfatları zatının mahiyetine bağlıdır. Bizler Allah'ın (c.c.) zatının mahiyetini idrak edemeyeceğimiz için, bu konuda soru sormak doğru değildir.


Bir kişi tevhidin bu üç türüne de iman etmedikçe mü'min olamaz. Tevhide inananların sayısı azdır. İnsanların çoğu Allah'a (c.c.) ortak koşarak inanırlar. Bir davaya inananların az olması onun yanlış olduğunu göstermez. Öyle rasuller vardır ki hiç ümmeti yoktur. Nuh (a.s.) 950 yıl tebliğ yapmasına rağmen çok az kimse iman etmişti. Bu yüzden tevhid ehlinin üzülmemesi gerekir, hidayet yalnızca Allah'a (c.c.) aittir.

Bir kişi tevhidin bu üç türüne de iman etmedikçe mü’min olamaz. Tevhide inananların sayısı azdır. İnsanların çoğu Allah’a (c.c.) ortak koşarak inanırlar. Bir davaya inananların az olması onun yanlış olduğunu göstermez. Öyle rasuller vardır ki hiç ümmeti yoktur. Nuh (a.s.) 950 yıl tebliğ yapmasına rağmen çok az kimse iman etmişti. Bu yüzden tevhid ehlinin üzülmemesi gerekir, hidayet yalnızca Allah’a (c.c.) aittir.

Tevhid, yalnızca Allah’a kulluk etmeyi gerektirir. Allah’a kulluk eden mümin, akîdede, fikirde ve ahlakta kafirlerden, kafir ideoloji ve fikirlerden yüzde yüz ayrışmak zorundadır. Tevhid akidesi bütün ırkçı, kabileci, aşiretçi fikirleri reddeder. Bütün ırkları, soy ve sopları Allah yaratmıştır.

‘Tevhid’ kelimesi ‘birlemek’ demektir. Terim olarak Allah’ı birlemek anlamına gelir. Kur’an Dini’nin özü, esası, füruatı ve usûlü tevhide yaslanır. Şirkin zıddı tevhiddir.

Kur’an’da “Allah’ı birleyiniz” (vahhidû=tevhid ediniz) şeklinde bir kelime yoktur fakat, aynı kökten ism-i fail olan ‘vâhid’ kelimesi birkaç kere kullanılmıştır. ‘Vâhid’ sözcüğü Allah’ın bir tek olmasını ifade eder. “Sizin ilahınız bir tek İlah’tır!” (ve ilâhukum ilâhun vâhidun) (Bakara Suresi 163. Ayet Meali); “Bir tek İlah’dan başka İlah yoktur” (Maide Suresi 73. Ayet Meali); “De ki O ancak bir tek İlah’tır” (En’am Suresi 19. Ayet Meali) ayetlerinde ‘vâhid’ kelimesi kullanılmıştır ki, ‘tevhid’le aynı köktendir.

Tevhid Allah’ı birlemektir, fakat bu, sadece “Allah bir ve tekdir, başka ilah yoktur” sözünden ibaret değildir. Zira, tevhidin açılımları vardır. Allah’dan başka ilah kabul etmeyen bir insan, büyük bir inanç ve yaşam sistemini (tevhidi) kabul ettiğine dair bir sözleşmeyi imzalamış gibidir. Dolayısıyla “lâ ilahe illallah” sözü üç kelimeden oluşuyorsa da, kapsam alanı olarak karşımıza bütün Din’i çıkarmaktadır.

Evet Allah biriciktir, bir tek’tir, O’ndan başka ilah yoktur. Bu ayetlere biraz incelikli bakıldığında, şu gerçek fark edilecektir: Burada kastedilen, “Allah bir tanedir, sizin zannettiğiniz gibi iki, üç ya da beş tane değildir, tek bir tanedir” değildir. Bunun yerine, İlah’ın tekliği üzerinde duruluyor. Yani burada asıl tartışma konusu, Allah’ın var mı yok mu olduğu değildir. Çünkü, Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri yaratıcı bir güç olarak Allah’ı biliyor ve inanıyorlardı, yani ateist değillerdi. Mekkeliler, Allah’la beraber başka birtakım ilahlar, tanrılar da edinmişler, bu tanrıların Allah katında bir değerlerinin olduğuna inanmaktaydılar.

Tevhid deyince akla gelen İhlas suresi Kur’an’ın en kısa surelerinden biridir ama mesaj olarak Kur’an’ın sanki özeti gibidir. Bu özelliğinden dolayı kendisine ‘tevhid’ suresi de denilmiştir. Tevhid herhalde en kısa ve özlü şekilde ancak böyle tanımlanırdı. “De ki O Allah bir tek’dir. Allah samed’dir. Doğurmadı, doğurulmadı. Hiçbir şey O’nun eşi dengi olamaz.”

Müfessirler ‘ehad’ kelimesinin Arapça’da genelde izafet terkibi ile kullanıldığına, münferid olarak pek kullanılmadığına dikkat çekmektedirler. Şu halde ‘ehad’ yalnızca Allah’dır. Allah’dan başka hiçbir şey ‘ehad’ değildir, sadece Allah’ın eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Varlığı örneksizdir.

İhlas suresini özetlersek üç ana temanın işlendiği görülecektir: 1.Allah bir tek’dir. 2.Allah doğmak, ya da doğurmak gibi beşeri niteliklerden münezzehtir. 3.Hiçbir şey Allah’ın dengi ve benzeri değildir. Böylece Allah yüzde yüz bir tenzihle teşbihden, tecsimden arındırılarak tevhid edilmiştir.

İşte tevhid dini İslam’ın Allah’ı budur. Bu ayetler İslam’ın İlahı’nı bütün diğer muharref dinlerin ve beşeri metafizik sistemlerin tanrı tasavvurlarından ayırmaktadır. “Allah bir tek’dir, benzeri olmayan bir İlah’dır. Hiçbir şey O’nun misli değildir” (Sura Suresi 11. Ayet Meali). Allah’ın bir örneği, öncesi ve sonrası yoktur. O’nun cinsiyeti olmaz, zamana ve mekâna muhtaç değildir. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Çünkü O ilah’dır, her şeyi yaratan O’dur, bu kadar ekmel gücü elinde bulunduran, gücünün ve kudretinin sınırı olmayan bir yaratıcı, nasıl beşeri arazlara ihtiyaç duyabilir? Samed kelimesi hem surenin, hem Kur’an’ın, hem de tevhidin anahtar kelimesidir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, ama O her dileğin merciidir. Her muhtaç, avucunu O’na açar. O’nun dışındaki her varlık, talebini O’na yöneltir. Hiçbir varlık Allah’dan müstağni olamaz, ama O her şeyden müstağnidir.

Tevhid, sadece Allah’ı rab bilmek, sadece O’nu ilah tanımak, sadece O’na ibadet edip, sadece O’ndan yardım istemektir, ancak O`nun hukumlerine boyun egmektir. Din Allah’ındır, ancak O din vaz eder, ancak O’nun vaz ettiklerini yaşamak dindar olmaktır. Allah’ın koyduğu sınırların ötesinde dindarlık ölçüleri olamaz. Bir insan hem Allah’ın vaz ettiği dine, hem de heva ve heves ürünü beşeri ideolojilere iman edemez. Toplumların hayatını hem Din’in hem de bir ideolojinin felaha erdireceğine inanamaz. Eğer Din’in dışında böyle alternatif bir kaynak olsaydı Rabbül Âlemin bunu bize söylerdi, o alternatif kaynaktan istifade etmemizi salık verir, bizi ‘dalalette’ bırakmazdı. Hâlbuki O diyor ki, benim dinime (sırat-ı müstaqiim) uyanlar doğru yolda, uymayanlar (beşeri ideolojilere iman edenler) dalalettedirler. (Fatiha suresi).

Tevhid, yalnızca Allah’a kulluk etmeyi gerektirir. Allah’a kulluk eden mü’min, akîdede, fikirde ve ahlakta kafirlerden, kafir ideoloji ve fikirlerden yüzde yüz ayrışmak zorundadır. Tevhid, “Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam! Siz de benim taptığıma tapmazsınız! … sizin dininiz size, benim dinim banadır!” diyebilmektir. Bu denmediği sürece tevhid gerçekleşmez.

Tevhid dini İslam, Allah’a kulluk dinidir. İbadet, bütün beşer hayatının baştan sona Allah rızasına göre tanzim edilmesidir. “Kulluk, kayıtsız şartsız, O’nun buyruklarına içinde hiçbir itiraz hissi olmaksızın” (Ahzab Suresi 36. Ayet Meali) teslim olmaktır. Bununla beraber, namaz gibi, elle tutulur gözle görülür, belirli rükünleri olan, vakitleri tayin edilmiş ibadet biçimleri de çok önemlidir. Bu ibadetler tevhidin ihlasla, huşû ile tezahür ettirileceği kulluk eylemleridir. Namazın kıyam, rükû, secde ve kâde rükünleri, bir insanın Rabbi (Allah) önünde kulluğunu göstermesinin, Allah’dan başka hiç kimsenin önünde zillete düşmeyeceğini ifade etmesinin en mütekâmil biçimleridir. Namazın her karesinde tevhid biraz daha kıvama ermektedir. Namazın cemaat halinde kılınması, tevhid ruhunu zirveye çıkartan mükemmel bir kaynaştırma halidir. Dolayısıyla tevhid, kelime-i tevhidle başlamakta, namazla sürmektedir. Fakat maalesef, her namaz kılan, bu tevhidî bilince eriyor demek mümkün değildir.

Tevhid dini İslam, günlük hayatın müslümanca yaşanmasını emreder. Müslüman her şeyden önce rol yapmaktan kaçınmalı, sahte maskeler takınmamalı, gerçekçi, açık ve dürüst olmalıdır. Müslüman günlük hayatında gösterişten uzak, cimrilikle saçıp savurma ortasında dengeli bir infakı ilke edinen, Muhammed (a.s)ın ahlakını sünnet edinmiş, haram helal sınırlarına kesin bir şekilde riayet eden, kul hakkı yemeyen, insanları kandırmayan, dolandırmayan, kendi çıkarı için insanlara haksızlık yapmaktan son derece kaçınan bir ahlakın sahibi olmalıdır.

Tevhid ilk olarak aile içinde adaletli olmayı, anne babaya şefkatli ve edepli davranmayı emreder. Anne baba müşrik bile olsalar, onlara kaba, kırıcı ve sert davranma hakkını çocuklara tanımaz. Ayrıca akrabayı, yetimleri gözetmeyi, elimizdeki mallarımızdan onlara vermeyi emreder. Akraba, eş dost ilişkileri genelde çıkara dayanıyorken müslümanlar, ahlakı, erdemi, fedakârlığı, Allah rızasını öncelemeliler. Din her şeyi helalinden elde etmeyi buyurur. Fırsatçı, faydacı, “kazanayım da nasıl olursa olsun” mantığı müslümanca mantık olamaz.

Tevhid akidesi bütün ırkçı, kabileci, aşiretçi fikirleri reddeder. Bütün ırkları, soy ve sopları Allah yaratmıştır. Bir ırkı ya da kabileyi sevip sevmemenin ölçüsü, ‘bizim’ olması değil, takva olmalıdır. Bir ırkı blok halinde yüceltmek, diğerlerini sevmemek, yaratıcı Allah’ın yaratmasını sorgulamak anlamına gelecektir. İnsanları ırkıyla, kabilesiyle ya da cinsiyetiyle değil de, akidesiyle, ameliyle, ahlakıyla değerlendirmek tevhidî bir ölçüdür. Tevhid kitabı Kur’an, “Allah’ın boyası… Allah’dan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak O’na kulluk ederiz.” (Bakara Suresi 138. Ayet Meali) sözleriyle, adeta bir tek fırça darbesiyle bütün ırk merkezli yanlış anlayışları yok etmektedir. Sonundaki cümle ise, tam bir aksiyon örneğidir: “Biz yalnızca O’na kulluk ederiz.”

Tevhid bir bütündür. Tevhid akidesini bir bütün halinde kabul etmedikçe tam bir mü’min olunamaz. İslam bölünüp parçalanmayı kabul etmez. Bir kubbenin tepesini “la ilahe illallah” sözü gibi düşünürsek, kubbenin duvarları da Din’in ibadet, siyaset ve ahlakını teşkil etmektedir. Ya da Kur’an’ın hayranlık uyandıran benzetmesiyle, tevhid, “kökü toprakta sabit, dalları göğe doğru uzanmış, meyvesini bitiren mükemmel bir ağaç gibidir.” (Ibrahim Suresi 24. Ayet Meali, Ibrahim Suresi 25. Ayet Meali)


TEVHİD

Birlik, birlemek. Allah'ın varlığını, birliğini, tüm yetkin niteliklerin kendisinde toplandığını, eşi ve benzeri bulunmadığını bilmek ve buna inanmak. Bu bilgi ve inanç en özlü biçimde "Lâ İlâhe İllallah' (Allah'tan başka ilah yoktur) cümlesiyle ifade edilir. Bu nedenle bu cümleye tevhid kelimesi (kelime-i tevhid) denir. Tevhid kelimesini manasını bilerek söyleyen ve buna inanan kişi mümin ve muvahhid adını alır.


La İlahe İllallah'ın manası:

Tek ilah'tan başka kulluk edilecek başka bir ilah yoktur. O tek olan ilah da, şeriki olmayan Yüce Allah'tır. Çünkü ibadete layık olan, ancak O'dur.

Bu kelimenin gereği, Allah'ın (c.c.) dışındaki bütün sahte ilahları reddetmektir.

Zira Allah (c.c.) dışındaki mabutların ilahlık iddiası batıldır. Çünkü O'ndan başka bir şey ibadete (dua edilmeye, emir ve yasak koymaya, nizam tespit etmeye) layık değildir.

Uluhiyetin başkaları için reddedilmesi, ilahlığı sadece ortağı olmayan Allah'a (c.c.) ait kılmayı ve O'nun yanında ikinci bir ilah edinmemeyi gerektirir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın..." (Nisa: 4/36)

"Kim tağutu inkar edip Allah'a iman ederse, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa (La İlahe İllallah'a) yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 2/256)

"... Biz her ümmete, yalnız Allah'a kulluk etmeleri ve tağuttan da sakınmaları için Rasul gönderdik." (Nahl: 16/36)

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Kim La İlahe İllallah der ve Allah'tan başka tapınılanları (ibadet edilenleri) reddederse malı ve kanı haram olur..." (Müslim, İman: 8)

Bütün rasullerin kavimlerini davet ettikleri söz şudur:

"...Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur..." (A'raf: 7/59)

İbn-i Receb (Allah ona rahmet eylesin) şöyle demiştir:

"İlah; yüceliğiyle, aşk ve muhabbetiyle korku ve ümidiyle kendisine güvenilen, tevekkül edilip dayanılarak kendisinden istenilen, kendisine dua ve yakarışta bulunulan, itaat edilip isyan edilmeyendir. Tüm bunlar ancak aziz ve celil olan yüce Allah'a yaraşır."

İşte bu sebeple; Rasulullah (s.a.v.) Kureyş müşriklerine:

"La ilahe illallah" deyiniz, dediğinde müşriklerin cevabı;

"İlahları tek bir ilah mı kıldı? Gerçekten bu çok acayip bir şey" (Sa'd: 38/5) demek olmuştur.

Kelime-i Şehadet'in genel manası Allah'ın (c.c.) dışında ibadet edilenleri reddeder ve batıl kılar. Yani tağutu red ve Allah'a (c.c.) iman etmeyi gerektirir.

Tağutu reddetmek, Allah'ın (c.c.) emir ve yasağına ters düşen emirlerde bulunan kişi ve kurumları, hevayı ve şeytanı reddetmektir. "La ilahe illallah" ın manasıyla birlikte gereğini de yerine getirmek, ibadette Allah'ı (c.c.) birleyerek O'na benzer tutulanları terketmektir.

Kul, "La ilahe illallah" dediğinde; ibadette Allah'ı (c.c.) birlediğini, Allah'tan (c.c.) başkalarına, putlara, kabirlere, evliyalara ve salihlere ibadet etmenin batıl olduğunu ilan eder.

"La ilahe illallah" ın gereği, Allah'tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığını, yaratıcı, kudret sahibi ve her şeye kadir olanın Allah (c.c.) olduğunu kabul etmek, Allah'tan (c.c.) başka hiç kimsenin hakimiyet hakkı olmadığına inanmaktır. Çünkü hakimiyet yalnız Allah'a (c.c.) aittir. Kim, "La ilahe illallah" ı bu şekilde inanarak açıklarsa mutlak olarak tevhidin hakkını vermiş olur.

Allah'a (c.c.) yaklaşmak için ölülere kurban kesen, türbelere yardımda bulunan, kabirlerin etrafını tavaf eden ve adak adayanlar, Allah'ın (c.c.) yaratıcı ve her şeyin sahibi olduğuna inansalar bile, ilk Arap müşrikleri gibi Allah'a (c.c.) şirk koşmuş olurlar. Mekke müşrikleri, kabirlere ve putlara tapmadıklarını söylüyor fakat uygulamada aksini yapıyorlardı. Onlar yaratıcı ve rızık verici olduğuna inanmadıkları halde, sırf kendilerini Allah'a (c.c.) daha çok yaklaştırsınlar diye salih olduğuna inandıkları bazı kişilere ibadet ediyorlardı.

Hakimiyet, "La ilahe illallah"ın gerçek manasının tamamını değil sadece bir cüzünü oluşturur. Çünkü ibadette şirk koşan bir kimsenin, şeriatın hükmünü kabul etmesinin bir faydası yoktur. Şayet "La ilahe illallah"ın manası onların zannettiği gibi olsaydı, Rasulullah (s.a.v.) ile müşrikler arasında herhangi bir mücadele olmaz, onlar da Rasulullah'a (s.a.v.) bağlanırlardı.

Böyle bir durumda, Rasulullah (s.a.v.) onlara:

"Allah'ın varlığını ve her şeye kadir olduğunu tasdik edin. Hukuki, meselelerde şeriatın hükmüne tabi olun" der ve onları ibadetlerinde serbest bırakırdı. O zaman Allah Rasulü'ne tabi olurlardı.

Bunlar, Arap lisanının ehli olan bir kavim oldukları için "La ilahe illallah" ın putları tapmayı reddettiğini ve sadece lafzi bir mana taşımadığını anlıyorlardı. Bundan dolayıdır ki bu kelimeden nefret ederek uzaklaştılar ve şöyle dediler:

"...İlahları tek bir ilah mı kıldı? Şüphesiz bu çok acayip bir şey..." (Sa'd: 38/5)

Allah (c.c.) onları şöyle vasfediyor:

"Onlara "La ilahe illallah" denildiği zaman kibirlenirlerdi ve "mecnun bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz" derlerdi." (Saffat: 37/35-36)

Onlar, "La ilahe illallah"ın Allah'ın (c.c.) dışında ibadet edilen her şeyi reddetmek, ibadette sadece Allah'ı (c.c.) birleme manasına geldiğini çok iyi biliyorlardı.

Şayet müşrikler "La ilahe illallah" dedikleri halde putlara ibadet etmeye devam etselerdi, kendi içlerinde çelişkiye düşerek bundan rahatsız olurlardı.

Günümüzde kabirlere ibadet edenler, bu şiddetli çelişkiden hiç rahatsız olmuyor, onlar "La ilahe illallah" demelerine rağmen birçok ibadeti ölülere yapmaya devam ediyorlar.

Ebu Cehil ve Ebu Leheb, bu kelimenin manasını günümüzde kabirlere ibadet edenlerden çok daha iyi biliyorlardı. Onların bile eli kurudu!

Sonuç olarak:

Kim bu kelimeyi, manasını bilerek söyler, gereğiyle amel edip açık ve gizli şirkten kaçınırsa, ibadeti tam bir itikatla yalnız Allah'a (c.c.) has kılıp bununla amel ederse, işte o gerçek bir mümindir.

Kim "La ilahe illallah" deyip inanmadığı halde zahiren amel ederse, o da münafıktır. Kim bu kelimeyi diliyle söyler, fakat onu bozacak amellerden birini işler ve Allah'a (c.c.) şirk koşarsa o da müşriktir.

"La ilahe illallah" kelimesinden kastedilen; manasını bilip bu mananın gerektirdiği şekilde Allah'a (c.c.) ibadet etmektir.

İbadet, muamelat ve bütün meselelerde Allah'ın (c.c.) hükümlerini kabul edip, beşeri kanunları reddetmek, insan ve cin şeytanlarının revaca çıkardığı bütün hurafeleri ve bid'atleri ortadan kaldırmak bu kelimenin ameli gereklerindendir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Yoksa onların dinde Allah'ın izin vermediği bir şeyi kendileri için din gösteren ortakları mı vardır?" (Şura: 42/21)

"...Eğer siz onlara itaat ederseniz, muhakkak ki müşrik olursunuz..." (En'am: 6/121)

"...Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih'i Rabler edindiler." (Tevbe: 9/31)

Nebi (s.a.v.) bu ayeti kerimeyi okudu. Bunun üzerine Adiyy b. Hatem Rasulullah'a (s.a.v.) dedi ki:

"Muhakkak onlar, onlara ibadet etmiyorlar ki.

Rasulullah (s.a.v.):

"Onlar Allah'ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?" dedi.

Adiyy b. Hatim: "Evet" deyince,

Rasulullah (s.a.v.):

"İşte böylece onlara ibadet ediyorlar." buyurdu. (Tirmizi, Tefsir: 10; Taberi: 14/210 (61632-61634); Suyuti, Durru'l-Mensur: 3/230; Beyhaki, Sünenü'l-Kübra)

Şeyh Abdurrahman b. Hasan dedi ki:

"Allah'tan başkalarına itaat etmekle alimlerini rabler edindiler. Aynı olaylar bu ümmetin içinde de vuku bulmaktadır. Bu ise en büyük şirk olup, "La ilahe illallah" ın manasını ortadan kaldırır."

Bu kelimeyi söyleyen bir kimsenin, beşeri kanunlarla muhakeme olmayı da reddetmesi gerekir. Çünkü sadece Allah'ın kitabıyla hükmolunmak, onun dışında kalan beşeri sistemleri terketmek farzdır.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"... Eğer bir şeyde ihtilafa düşerseniz onu Allah'a ve Rasulü'ne götürün." (Nisa: 4/59)

"Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun hakkında hüküm vermek hakkı Allah'ındır. İşte benim Rabbim olan Allah O'dur..." (Şura: 26/10)

Allah (c.c.) kendi indirdiği şeriatle hükmetmeyenler hakkında kafir, zalim, fasık diye hüküm vermiştir. Allah'ın (c.c.) indirdiğinin dışında hüküm veren kişide iman yoktur.

"La ilahe illallah" müslümanların yaşamlarının her yönüne hakim olması gereken bir hayat nizamıdır.

Bazılarının zannettikleri gibi, sadece manasını anlamadan gereğiyle amel etmeden, sabah ve akşam virdlerinde bereket için tekrar edilen bir söyleyişten ibaret değildir.

"La ilahe illallah"ın gereklerine bağlılık, Allahû Teala'nın isim ve sıfatlarına Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.v.) bildirdiği şekilde iman etmeyi gerektirir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na bunlarla dua edin. Onun isimlerinde ilhad etmeyin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir." (A'raf: 7/180)

Abdurrahman b. Hasan dedi ki:

"Arap dilinde ilhad kelimesinin manası, Allah Teala'nın isim ve sıfatları hakkında sapmaya meyletmek ve yalana yönelmektir.

Bilerek veya bilmeyerek birtakım tevillerle Allah'ın (c.c.) isim ve sıfatlarının hak olan manasını inkar etmek ve O'nu mahlukata benzetmektir."

Her kim Allah'ın (c.c.) isim ve sıfatlarını bozar, tevil eder veya kabul etmez, Celil olan manalarına delalet eden manasını ortadan kaldırırsa, Cehmiyye, Mutezile, Eş'ariler gibi La ilahe illallah'ın delaletine muhalefet etmiş olur. Çünkü ilah, isim ve sıfatlarıyla dua edilen ve vesile olunandır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"... En güzel isimler Allah'ındır. Onunla O'na dua edin..." (A'raf: 7 /180)

İsim ve sıfatları olmayan nasıl ilah olur? Kendisine ne ile ve nasıl dua edilir?" (Fethu'l-Mecid: 237-238)

İmam ibn-i Kayyım dedi ki;

"İnsanlar ahkam ayetlerinin tefsirinde ihtilafa düştüler. Fakat Allah'ın (c.c.) sıfatlarıyla ilgili ayet ve hadislerin herhangi birinde ihtilafa düşmediler, bilakis sahabe ve tabiin bu ayetlerin manasını anladılar ve gereğiyle amel ettiler.

Kur'an'da bulunan ahkam ayetlerinin manasını ilim ehlinden başkası anlayamaz, fakat sıfat ile ilgili ayetlerin manasını bütün insanlar anlayabilirler. Bundan kastettiğim mananın kefiyetinin değil de aslının anlaşılmasıdır." (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu's-salikin: 1/29-30)

"Bu konu selim fıtrat ve semavi kitaplarla bilinen bir konudur. Kemal sıfatlarını yitiren ilah, müdebbir ve rab olamaz. Bilakis eksikliği sebebiyle kendisiyle alay edilir.

Hamd, ezelde ve ebedde celal ve kemal sıfatlara sahip olana aittir. Çünkü hamd'e layık olan sadece O'dur. (Muhtasar Sevaiku'l-Mürsele: 1/10)

Allah'ın (c.c.) kemal sıfatlara sahip olduğuna ve bütün noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak olduğuna mutlaka inanmak gerekir." (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu's-salikin: 1/26)


S : Tevhid nedir?

C : Tevhid konusu bu güne kadar işlediğimiz konuların en zorlarından biridir. Çünkü tevhid idrakle varılan bir mesafedir. Her şeyde ve her yerde Allah’ı görebilmek derecesine erebilmektir. İnsan öyle bir idrake ulaşıyor ki, eşyada dahi Allah’ı görüyor. Tıpkı Hz.Ali’nin çan sesi duyduğunda durması ve dinlemesi gibi…

“Ne yapıyorsunuz efendim? Bu kilise çanı..” demişler.

“Bakın ne güzel ‘Allah’, ‘Allah’, ‘Allah’ diyor” demiş. İşte tevhid, her yerde ve her şeyde; celalde, cemalde, nebatta, bitkide, hayvanda o yüce tecelliyi, - Allah’ı demedim dikkat ederseniz - görüp idrak etmek, her şeyde ondan bir eser olduğunu hissederek sevebilme kabiliyetidir. Yunus Emre’nin “yaradılmışı severim yaradandan ötürü” deyişinde olduğu gibi… İşte ‘her yerde O’nu görüyorum O‘nu seviyorum’ diyebilmektir. Tevhid, gördüğünüz gibi her işin başı ve sonudur. Yani birden geliyoruz, birden zuhur ediyoruz. Tıpkı Lavoissie’nin dediği gibi “Hiçbir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz.” Yani, birden gelir bire gider.


S : Tevhid, kafirde müminde, ganide fakirde, nar ve nurda aynı tecelliyi görmek midir?

C : Paulo Coelho’nun sade anlatımıyla Leonardo da Vinci hikayesinden anlatmaya çalışayım. Leonardo’dan kardinaller İsa’nın Son Gecesi tablosunu yapmasını isterler. O da kabul eder. Büyük bir zevkle tablonun yapımına başlar ve tabloda, Yahuda’yla İsa’yı temsil edecek insanları arar. Havariyunları çizer fakat Yahuda ile İsa’yı çizmek zordur. Hz. İsa için çok güzel bir insanı, Yahuda için de çok çirkin bir insanı arar. Bir süre sonra bir kilise korosunda ruhânî, güzel bir yüz bulur ve Hz. İsa olarak resmeder. Fakat güzelin çirkini bulması zor ya, Yahuda’yı arar ama bu çok zordur. Bulamaz ve aradan 5 sene geçer. Nihayet kardinallerden tepki alır. Artık eserin bitirilmesini istemektedirler. O gece sarhoş, yüzü takallus etmiş, çirkinleşmiş bir adam bulur.

“Tamam” der. “İşte şeytanı, kötüyü en yakın ifade eden yüz bu”. Ayılmadan Yahuda’yı çizer. Fakat resim bitmek üzereyken adam ayılır ve “Ben bu resmi tanıyorum” der. Leonardo Da Vinci çok şaşkın: ‘Nasıl tanıyorsun? Şimdiye kadar bu resmi kimse görmedi ki’ der.

‘Herhalde konuyu biliyorsun onun için de tanıdığını zannediyorsun’ der.

‘Yok yok tanıyorum’ der adam.

‘Biliyor musun 5 sene önce beni kilise korosunda bulup İsa diye çizmiştin’.

O zaman bakıyoruz ki, aslında kötü ve çirkin aynıdır. Celal ve cemal Allah’ın çeşitli aynalardan görünümüdür. Belki de iyi ve kötü yok, güzel ve çirkin yok. Bunlar derece veya doz farkıdır. Hani lunaparkta aynaların önüne gider dururuz. Kimisi bizi şişman, kimisi ters yüz, kimisi incecik gösterir. Aslında ortadaki kişi hep aynı kişidir ama akisler aynanın yapısına göre farklılık gösterir. İşte dünya tamamen bunun gibidir. Hakk’ın çeşitli aynalardan tecellisi gibi… Tabii yaradılış sebebimiz de o muazzam güzelliğin o aynalardaki aksini görme ihtiyacındandır.

Galiba bunun en güzel hikayesi Mesnevi’dedir. Devrin sultanı, Moğollar ve Türkler arasında iki grup oluşturmuş ve bir resim yarışması yapmış ve her iki gruba da karşılıklı birer duvar vermiş, araya da bir perde germiş. İki grup biribirlerinin neler yaptığını görmeden resimlerine başlamışlar. Moğollar inanılmaz güzel bir resim çizmişler. Yeşiller morlar kırmızılar… Renkler o kadar güzel kullanılmış ki, anlatılamaz. Öbür tarafta Türkler devamlı duvarı yontmuşlar, yontmuşlar, yontmuşlar. Sonunda iki taraf arasındaki perde açılmış ama bir de ne görsünler? Moğolların yaptığı o muazzam güzel resim, o yontulmuş duvara o kadar güzel aksetmiş ki… Renkler hafif solmuş, ortaya bir şaheser çıkmış. İşte Allah’ın sonsuzluktaki manasını en temiz, en yontulmuş aynada (Hz. Muhammed) şaheser bir halde seyretme isteğinden yaratılış doğmuştur. O halde tevhid ehli de, bunu görebilendir. Çeşitli duvarlarda bu aksi hissedebilendir.


S : O zaman şahadet etmek yani görmek için tevhid ehli olmak gerekiyor. Biz de İslam olabilmek, teslim olabilmek için “şahadet ederim ki Allah birdir” diyoruz. “la ilahe illallah” diyoruz. Kelime-i tevhidin manası nedir?

C : Bütün insanlar sadece bu cümlenin manasını anlayabilmek için bu dünyaya gelirler. Neden mi? Dünya halk ve Hak olmak üzere iki gruptan oluşur. Halk, henüz kendi hakkı olan manasını bulmak için mücadele halindedir. Yani kendi ezelde nasibi olan levh-i mahfuzuna ulaşmak için bilerek veya bilmeyerek mücadele halindedir. Sonra bu mücadele esnasında halk “l” sini “la” eder yani yok olur. Yani “la” makamında olan nefsini terbiye eder, aşırı istek ve arzularını yok eder. O zaman Hak olur yani özüne varır, haklılık zuhur eder, Hak haline geçer. İşte “la ilahe illallah” iki grubu anlatır. “La” yok et, Neyini? İlah olan kısmını, nefsinin kendine tapan kısmını yok et, la et. O zaman senden Hak zuhur eder. “La ilahe” dersen, ben ilah değilmişim dersen “illa Allah” olursun. ‘Senden Allah zuhur eder ‘ diyor, yalnız Allah! Eğer her görünende bu hali temaşaa edersen şahadet ederim ki, nefsini yok edende Allah tecelli eder, biliyorum ki, görüyorum ki, kendi varlığını nefsini temizleyenden Allah tecelli eder demiş olursun. İşte şahadetin esas manası budur. Görüyoruz ki, şahadet tevhide gitmek için tek yoldur. Taptığımız şey batıldır, puttur. Önemli olan putu yok etmektir. Kendimizi, nefsimizi, aşırı isteklerimizi, kendimize tapmamızı yok etmektir. Neden mi? Muhiddin-i Arabi diyor ki; “İnsan kendi kişiliğinde Rab’lık ve kulluk, ikisini de taşır”. Bu ne demektir? İnsana bakalım. İnsanın özünde ne var? Nefis var, ruh var, akıl var, kalp var. İnsan bu 4 manadan oluşmuştur. Ruh, Allah’tan emirdir. Mahluk değildir. Halikten zuhurdur. Nefs mahluktur, kuldur. Yani “ben” diyen kısımdır. Toprağın zuhurudur. Gene o da Allah’tan, nefs-i külden gelmiştir ama halkedilmiştir. Toprağın hakimiyetine girmiştir. Şehvetler, kinler, arzular, istekler nefiste toplanmıştır. Şimdi nefis vücutta canlı iken, aklı nefis yönetiyorken, yani kinler, nefretler yönetiyorken, vücudun içinde hayvani can var, deriz. Hayvani canımız hakim, deriz. Ne zaman ki, kalp denen et parçası üzerine Allah’ın nuru akseder ve gönül adını alır. Bu nur, ışık gibi aklın üstüne düşer. Aklın üstüne düşünce akıl nefse derki; ‘bunca yıldır beni, idare ettin ama sen yok olmaya mahkumsun. Sen fanisin halbuki vücut içinde bir de baki kılacak olan ruh var. O daha haklı, sen biraz kendinle mücadele et’ der. O zaman aklın yardımıyla aşırı çirkinliklerinin başını kesmeye başlar. Burada en büyük yardımcısı aşktır. Ne zaman ki nefis hiçliğini, yokluğunu, kulluğunu anlar. O zaman ruh, vücut içinde hakimiyet kurar. İşte Yunus Emre’nin; “Bir can var candan içeru” sözü hayvani candan içeride bir ruhani can var, onu hakim kıl demektir.


S : ‘Nefsini bilen rabbini bilir’ ne demektir?

C : Nefsini bilen, hiçliğini bilen kişi, ruhunu Rab, yani öğretici makamına sokar. Aslında bütün alışveriş insanın kendi içindedir. Kulluğunu idrak eden ‘ben acizmişim, bir şey bilmiyormuşum, herkesin benden daha üstün bir vasfı varmış’ diyebilen insan, ruhunun Rablığı, öğreticiliği altına girer ve terbiye olmaya başlar. Her istediğinin gerçekleşmesini beklemek Allahlık iddiasında olmaktır. Her sözünün kabulünü beklemek ise Peygamberlik iddiasında olmaktır. Hz. Ali, ‘Allah’ımı isteklerimin olmamasıyla bildim’ diyor. İşte bu söz, hiçliğini bilenin rabbini bildiğini anlatan en güzel sözdür.


S : Önümüzde Firavun ve Nemrut örnekleri var. “Ben en yüce Rabbim” diyorlar. Fakat Allah’ın lanetine uğruyorlar. Hallac-ı Mansur, Beyazid-i Bestami gibi büyük ehlullahlar diyorlar ki “ben Hakkım” Bu iki tabir arasındaki fark nedir?

C : Alemdeki yaratıkların hiçbirisi Rablık iddiasına kalkmamıştır. Sadece insan, kendinde bulunan Rabbani kuvvet ve ilahi kudret yüzünden bu davaya girişti . İnsanın kalp gözü açılmadan yani gönül haline gelmeden, Rablık davasına girişirse o zaman vücut azgın nefsinin tesirindedir; akıl ise haddini bilmez. İşte o zaman insan felakete uğrar. Kibirli, kendini beğenmiş, görünüşte çok kuvvetli fakat aslında çok zayıf insanlar olur. Bu zayıf insanlar görünüşte olaylara son derece hakim, her şeyi kendisi yönetiyormuş gibi görünürlerse de ufacık bir hadise onları hâk ile yeksan eder, yıkıp yok eder. Onlar zelzelelere değil ufacık sarsıntılara dahi dayanamazlar. Ama ne zaman ki, mutlak hakikatin kendilerinden yansıdığı kadarıyla Rablığı ruhlarında hissederlerse nefisleriyle mücadeleye başlarlar. O zaman ‘ben hakikate erdim, benden istenen buydu, bunu gerçekleştirdim’ yani ‘Enel Hak’ derler.


S : Burada neden “ben Allah’ım” demiyorlar da, “Ben Hakk’ım” diyorlar?

C : Ben Hakk’ım derken, ben Allah’ım demek istemiyor, ben hakikatime erdim, Hak oldum, haklı oldum, haklılığım zuhur etti. Çünkü Allah’ın benden istediği mana buydu, nefsimle mücadele ettim, kulluğumu bağırdım, çağırdım, söyledim yani ‘ben Hakk’ım’ derken ‘ben kulum’ diyor Hallac-ı Mansur.


S : Fihi Mafih’te Hz. Mevlana da buyuruyor ki “Mansur’un, Enel Hak demesi, yani; ben fena buldum yok oldum yalnız Hakk kaldı, demesi büyük bir alçak gönüllük ifadesidir.” Açıklar mısınız?

C : Çok doğru. Hakikaten bu bir alçakgönüllülüktür, asla kibir değildir. Yani ‘ben Allah’ım’ dememiştir. Çünkü daha sonra Hallac-ı Mansur’a dediler ki “Sen bu iddiadan , Allah olma iddiasından vazgeç (onlar anlamadılar) cezadan da kurtul”. Bunun üzerine o da dedi ki; “Kim söylediyse o vazgeçsin, ben böyle bir şey demedim”. İşte haklılık demek, haklı oldum, ben nefsimle mücadele ettim. Keşke herkes benim gibi yapabilse’ demektir. Belki de hatası neydi biliyor musunuz? Haklılığını haksızların önünde ilan etmekte acele etti. Bunu yapmasaydı bu kadar tepki almayabilirdi. Onun için Hz. Mevlana diyor ki; “Bakın dünya şu gruplardan oluşmuştur; Bir kısım deniz diye bir şey olduğunu duyar, ilmen duyar, fakat hiç görmemiştir, bunlar sadece ilimle bilirler.(ilm-el yakîn) Bir kısım denizi görür, ayn-el yakin olur, çok sever beğenir hatta biraz elini falan değdirir ve bağırır denizle bütünleştim ben denizi bildim” diye… İşte Hallac-ı Mansur gibi bağırır. “Bir kısım da benim gibi denizde kaybolur yok olur içine gömülür, onlar ağızlarını bile açmazlar konuşacak, iddia edecek hiç halleri kalmamıştır”. (hakk-el yak’ın) İşte bu da evliyalar arasındaki derecelerdir. Tevhidi de ilimle bilenler keşke her şeyde Allah’ı görebilseydim ama şimdi hala üzülüyorum, etkileniyorum, derler. Tevhid makamını gözle görenler her şeyde Allah’ı görüyorum diye bağırırlar. Ama tevhidde yok olanlar söyleyecek laf bile bulamazlar, neyi iddia edeceklerdir. Neyin arkasından koşacaklardır. Zaten her şey O’dur. Onun için bu derece çok üst bir derecedir.

S : Tevhidi idrak eden ve yaşayanın hali nedir?

C : Tevhid ehli 2 türlü sükut ehlidir. Hem ağzıyla susar. Kimse onu dedikodu ettiremez, kimse aleyhte konuşturamaz, kimse iddia sahibi kılamaz. O iddia edemez. Kime iddia yapacaktır, Allah’ına mı iddia edecektir? Kimi çekiştirecektir, Allah’ını mı çekiştirecektir. Bakın tevhid ehli olan Hz.Cîlî buyuruyor ki; Hadis-i şerifte Peygamber efendimiz “Verdiğiniz sadaka insanın eline düşmeden Allah’ın eline düşer” der. O halde her şey Allah’tan tecellidir. Eee peki diyor, bağırıp küfür ettiğin söz kişinin yüzüne çarpmadan Allah’ın manasına ulaşmıyor mu ve sen bundan edep etmiyor musun?

İkinci sükût ise kalbin sükutudur. Bu da, dünya endişe ve takıntılarını bırakmaktır. Hem dilin hem de kalbin sükutu hasıl olursa, o kulun sırrı kendini gösterir ve Cenab-ı Hak o kimseye tecelli eder. Çünkü bu hal, vahdet halidir.

S : İnsan bu alemde Rablık iddiasında bulunan yegane varlıktır. Ama kulluk iddiasında bulunan yegane varlık da insandır. Bu ikisinin arasındaki fark nedir?

C : Allah “yalnız insanı cemalim ve celalimle yarattım” diyor. Bazı insanda yalnız celali zuhur ediyor, ‘ben Allah’ım’ diyor; Firavun gibi. Bazı insanda cemali zuhur ediyor, ‘ben kulum’ diyor; Hz. Peygamber gibi, ‘seni layıkıyla bilemedim Allah’ım’ diyor. İşte celali ve cemali, ikisinin de zuhur ettiği yer olduğu için insan çok önemlidir. Allah celal ve cemalini bütünleyip cemaliyle celalini örten, kendine benzeyen kullar istiyor ve buna kemal sahibi diyor. Rahmetiyle gazabını örtmüş, kemal sahibi, güzel iyi huylu kullar istiyor. İşte onun için ilah istemiyor, ilahlık iddiasında insan istemiyor. Hz. Musa’ya diyor ki Allah; “Kuluma söyle, ikimiz de “ben” diyoruz. Ben onun için yok olurdum ama olamıyorum, çünkü ben Hayy’ım. Kulum bana varmak için zıddımla gelmek zorunda, yok olarak, fena bularak gelmek zorunda” diyor.

S : Cemal ve celal insanın içinde birleştiği zaman kemal zuhur ediyor. Bu kavramı da daha önce ism-i celalde açıklamıştınız. Bu merhalelerden geçtikten sonra da hüviyet zuhur ediyor. Hayy ismiyle dirilttiği kişi bu merhaleleri aştıktan sonra hüviyet ve şahsiyet sahibi mi oluyor?

C: Evet. Demek ki, insanın şahsiyet sahibi olması için ruhunu Rab, nefsini kül haline getirmesi lazımdır. Kendini terbiye edip kendinden tecelli eden Hakk’ı görmeye başladığı anda. Bunu görmek nasıl mı olur? Kızmayacak, kırılmayacak, alınmayacak, darılmayacak, sinirlenmeyecek, her şey Hakk’tır diyecek, ben Allah’ıma, yaradanıma, varedenime nasıl kızar, sinirlenirim diyecek ve tıpkı Mecnun’un Leyla’ya bakışı gibi Allah’a bakmayı öğrenecek. Mecnun Leyla’ya nasıl bakmış? Hani Leyla Sultanın kızı olduğu için, işçilere yiyecek dağıtıyormuş. Sıra Mecnun’a gelince, Mecnun’un kabına tın diye vurmuş kepçesiyle, Mecnun zevkten delirmiş. Demişler ki; ‘Leyla sana yemek koymadı, sevseydi bol bol koyardı’. Ama Mecnun demiş ki, ‘Niye bana da sizler gibi davransın, onun sevgi gösterişi farklı davranmaktır’ demiş. Bu hikayede olduğu gibi, biz de Allah’ın verdiği sıkıntılarda ya da bize kızan insanlarda O’nun tecellisini görerek ya da hissederek… “Ne güzel farklı davranıyor, ne güzel benim tahammül edip dayanacağıma inanıyor, onun için bana farklı davranıyor” diyebilirsek paçayı kurtarırız.


S : Hz. Mevlana’da diyor ki “La ilahe illallah” avamın tevhididir. Havasın daha üst seviyenin tevhidi “la ilahe illa hüvedir”. Ne demek istiyor?

C: Hüve, tek O var, başka hiç bir şey yok, demektir. Hüve, yani O; bizden de öte olan O, ama her yerde bizden de tecelli eden O’dur. Burada iki şey var; tenzihle teşbih. Bu konu çok önemlidir. Tenzih; yani Allah’ın tekliğini, O’nun bölünemeyeceğini, O’nun o ulvi yaratmasının tarife gelmediğini, doğmadığını, doğurmadığını, O’nun her şeyden üstün olduğunu bilmek… işte bu tenzih etmektir. Aynı zamanda O’nun tecellilerinin her yerde göründüğünü bilmek ve O’nun tecellisinden dolayı her şeye hürmet etmek teşbihtir. İnsan bu ikisi arasında olduğu zaman işte kamil insan olur.


S : Her yerden tecelli eden Hakk ise neden insanların evladına, paraya, kendisine tapması kulluk olmuyor da Rab’lık iddiasında bulunmak oluyor?

C : Para sadece bir araçtır. Çünkü Allah’ın tecellisini görüp ona göre hareket edip ondan memnun olmak başka, Allah’ın yüceliğini hissetmek başka… Şimdi burada sanki Adem’in sorusu var. Adem gibi cüzde yani sıfatta nasıl Allah’ı görebiliriz, onu fark edebiliriz? Ama cüz Allah değildir, onu hissetmek lazım. Allah küldür. Bu konuyu bir örnekle açıklamaya çalışalım.

Gülü düşünelim, onu sıfatı yapraklarıdır, renkleridir, kırmızı, sarı gül olabilir hatta siyah, mavi, gül bile yapıyorlar şimdi. Fakat gözlerin kapalıyken bir yerde gül olduğunu anlaman için kokusunu hissetmen lazımdır. Allah’ın manası bu kokudur. Bizde tecellileri de yaprakları, renkleri ve isimleridir. Bir tek isimde takılıp kalırsak asıl gökteki kuşun yerine yerdeki gölgesi peşinde koşan avcı gibi yanlış yere kurşun atıp dururuz. Daha basit bir anlatımla, Karagöz oyununu düşünelim. Karagöz oyununda her şey Karagöz’ü oynatan kişidir. İbiş de odur, çingene de odur, biber adam da odur, Bebe Ruhi de odur, cadı da odur, güzel kız da odur, hepsi odur. Fakat biz karagözcüyü görmediğimiz için kişileri ayrı ayrı düşünüp kızla oğlanın arasına giren cadıya sinirlenip bağırır çağırırız ama hakikati bilen kişi de bizi gülerek seyreder, ‘ne aptal kadın görmüyor mu esas oynatan bunları şaka yollu oynatıyor’ der. Hakikat bundan ibarettir. Bizim iplerimiz o yüce rejisörün elindedir. O rejisör dünya mevkiinde bize çeşitli vazifeler vermiş ama hepsini oynayan ve hepsinden konuşan odur. Biz takılıp da cadıyı zavallı kızla oğlana acı veriyor diye elimize bir silah alıp vurmaya kalksak ne kadar çok insanı kendimize güldürürüz ama bunu hayatımızda o kadar çok yapıyoruz ki… Çıkıyoruz sokakta arabasıyla arabamıza biraz yanaşana bağırıp çağırıp küfrediyoruz. Birazcık bizim dediğimize ters düşene sinirlenip yeri göğü inletiyoruz. Sevgiyle halledeceğimiz her şeyde Allah’ın tecellisini görmek yerine kötü muamelelerle kendimizi rezil edip duruyoruz. Biz şu anda teşbihten ve tenzihten bu kadar uzağız.


S : Demin verdiğiniz örnekler gibi çok güzel bir örneği de Hz. Mevlana Fihi Mafih’te veriyor; “Sarayda bir rüzgar esse halının ucunu kaldırır, etraftaki çeri çöpü havalandırır, havuzun suyunu dalga dalga hareket ettirir, ağacın yapraklarını hareket ettirir. Bunların her biri değişik hallerdir ama sonuçta hepsi rüzgardan kaynaklanmıştır” diyor.

C : Evet sonra da Mesnevi’de rüzgarı sivrisinek şikayet eder. Hz. Süleyman’a der ki; “Öyle kötü esiyor ki her seferinde beni titretiyor, öldürecek. Ne olur şuna rica et de biraz şiddetini azaltsın.”

Hz. Süleyman da rüzgarı çağırır ve der ki “Niye korkutuyorsun sineği?”

Rüzgar da cevap verir “Ben hiç farkında değilim, bana Allah es der eserim, o esnada önümde kim var, ne yapıyor? Bunları hiç fark etmem. Vazifem esmektir, eserim” der.

O halde vazifesi esmek olanın karşısında sivrisinek olmamak lazımdır. Kuvvetli olmak gerekir. İşte kuvvet olması demek, şahsiyet kazanmak demektir. Nefsinin esiri olan insan her an yıkılmaya mahkumdur. Bakın şahsiyetin en güzel örneği Diyojen’dir. Hikaye bilinir ki, İskender Diyojen’e ‘Kalk, esir!’ diye bağırıyor. Bunun üzerine Diyojen ‘Esir sensin. Sen kendini şahsiyet sahibi mi zannediyorsun. Sen benim bendemin bendesisin.’ Ne demek istiyorsun sen deyince”. “Eee ben nefsimi bende yaptım, adam ettim, köle kıldım, sen o kölenin kölesisin ki nefsinin esirisin. Bak hep ben diyorsun”. O zaman hocam buyuruyorlar ki; şahsiyet sahibi Diyojen’dir. Şahsiyetsiz olan İskender’dir. İşte, kuvvetli olmak için nefsi yenmek mecburiyetindeyiz. Tek yolu budur. Bu da ‘la ilahe illallah’ın anlaşılmasından geçiyor vesselam.


S : Burada bir Hadis-i kudsi aklıma geldi, Allah diyor ki, “sevgilim bana nafile ibadetlerle yaklaşır ve ben onu severim. Sevdiğim zaman gördüğü gözü, konuştuğu dili, işittiği kulağı ben olurum” acaba tevhid ehli bu mücadeleyi vererek mi o makama ulaşıyor, Hakk ancak kendisini Hakk’la mı görebiliyor?

C : Çok doğru. Birincisi tevhid ehli, ezelden levh-i mahfuzunda o dereceye varması kararlaştırılan kişidir. Yani ezelinde tevhidi anlayacak ancak ahmak olmayacak diye bir garanti olmalıdır. Biraz da ahmaklığı açalım. Çünkü bizim anladığımız anlamda bir ahmaklık değil. İkincisi bunun için bir gayret göstermelidir. Bütün dünya bu iki çaba üzerine kurulmuştur; ezelinde nasibi olması şart. İkincisi, mutlaka gayret gösterecek; öyle kendiliğinden Allah sevgilisi üzerime üfle de ben kendiliğimden uçup yükseleyim, bunları Allah sevmiyor. O derece gayret seviyor ki bakın bir örnekle açıklayayım. Hz. Mevlana’dan… “Hz. Musa ile Firavun’a bir yarışma yapmışlar.

Hz.Musa Firavuna demiş ki; ‘Bakalım hangimiz Rab’bız, yarın imtihan edelim kendimizi. Nil nehrini ters çevirelim.’

‘Ben Allah’ın temsilcisiyim bana yardım eder’ diye düşünen Hz. Musa yatıp uyumuş. Yani, ‘İşte üfledi üstüme Allah yardım eder.’

Firavun ise sakalından kendini asmış ve sabaha kadar dua etmiş, demiş ki “Allah’ım ne olursun bana yardım et ben aslında senin Allah olduğunu biliyorum ama bana o kadar herkes sen Rabb’sın diyor ki bundan vazgeçemiyorum, sevilmekten vazgeçemiyorum, daha adam olamamışım, sen bana yardım et’ demiş ve ertesi gün Firavun ters çevirmiş nehri ve Hz. Musa çok şaşırmış ve sorduğu zaman Allah’a, şu cevabı almış; “Ya Musa, sen benim elçimsin ama bu yan gelip yatmanı gerektirmiyor. Hiç bir gayret göstermedin, o zavallı kendi aczini bana anlattı, henüz adam olamadım dedi ve gayret gösterdi, ben de ona yardım ettim” demiş. Bunun gibi insan mutlaka gayret ehli olmak zorundadır.


S : Ahmaklıkta kalmıştık. İnsanın ilerleyebilmesi için önce ahmaklıktan kurtulması gerekiyor, dediniz. İnsan nasıl ahmaklıktan kurtulur?

C : Ahmaklık ezelinde varsa pek kurtulamıyor. Bu sefer de ne kadar da çalışırsa çalışsın ahmaklıktan kurtulması pek mümkün değil daha doğrusu insan çalışmalarını ahmaklığını arttıracak yönde yapıyor. Ne demek ahmaklık? Ahmaklık her şey önünde aşikar olduğu halde yaradılışının sebebinden ve Allah’ın varlığından haberdar olmamak demektir. O zaman bu haberdarlık insana değişik bir gözlük taktırır, bu gözlüğe sahip olmayan bir insanın, gönül gözü açık olmayan bir insanın tavrına ahmaklık denir. Bunun en güzel örneği Fihi Mafih’te Hz.Mevlana buyuruyorlar ki; “Çocuğun bir tanesine öğretmenler her türlü ilmi öğrettiler. Hatta fal ilmini bile… Çocuk o kadar ilerledi ki bu ilimlerde her şeyi biliyordu. Bir gün bunu imtihan etmeye karar verdiler ve öğretmen avucunun içine bir yüzük koydu elini kapadı, çocuğa sordu: “Elimde ne var?” Her şeyi bilen çocuk; “Yuvarlak, içi boş, sarı bir şey var elinizde efendim,” dedi. Öğretmenler öğrencilerinden gayet memnundular. Sonra öğretmen, ‘Bu nedir?’ diye sordu. Çocuk biraz düşündü ve ‘Kalbur efendim’ dedi.” Şimdi düşünebiliyor musunuz? İlimle, hatta fal ilmiyle gözle görmediği bir şeyin ne olduğunu bile bilen çocuk, idrakini kullanması gerektiğinde kalburun avuç içine sığamayacağını düşünemiyor. İşte buna ahmak deniyor. Ahmaklığından dolayı insanlar elli bin tane ilim öğrendikleri halde o ilimlerin kendilerini Allah’a götürmesi gerektiğini düşünüp bilemiyorlar. Hangi ilimleri mi görüyoruz? Mesela Allah’ın bütünlüğünü, varlığının ilmini görüyoruz. İnsanda, yaradılışta tecelli edenin Hakk olduğunu görüyoruz. Fen ilimlerinde tecelli edenin, eşyada ve maddede tecelli edenin Hakk olduğunu görüyoruz. Bütün vücut hastalıklarında elimizde hiçbir güç olmadığını ve bundan, tecellinin Hakk olduğunu görüyoruz. Cüz’i aklımızla ve gözümüzle bilemediğimiz bir alemin varlığını rüyalar vasıtasıyla biliyoruz. Tüm bu ilimler insanı Allah’a götürmüyorsa o insan ahmaktır, götürüyorsa o insan marifet sahibidir.


S : Cimrilik ve kibir konusunda neler söylenebilir?

C : İnsanı tevhide gitmekten alıkoyan 3 şey vardır:

-Ahmaklık

-Cimrilik

-Kibir

Kibir, demin de bahsettiğimiz gibi kendini put olarak görmektir.Yani şurada Şebusteri’nin Gülşen-i Raz’ı adlı eserinden bir şey okumak istiyorum:

“Eşya varlığın görüntüleri olduğu için hepsi sonunda put olup çıkar. Doğru düşün. Ey akıl sahibi; Put varlık yönünden batıl değildir. Kafir putun mahiyetini idrak etse kendi dininde şaşkına döner. Putta görünen yaratıktan başka bir şey görmediği için sırf bu yüzden kafirdir o ve sen putta gizli Hakkı görmüyorsan eğer, İslam’a göre Müslüman değilsin.” O halde eşyayı eşya olarak görüyorsak, o zaman kafiriz yani ikiliyoruz. Bir eşya var, bir de Hakk var, bir Ahmet var, bir de Hakk var diyoruz. Ama eşyadaki Hakk’ı görebiliyorsan, bu zavallıda Hakk’ın celali tecelli etmiş, kızmayım, bu zavallıda Hakk’ın cemali tecelli etmiş çok memnun olayım diyebiliyorsan yani resimle meşgul değil de ressamıyla meşgul isen o zaman tevhid ehlisin demektir. O zaman kibir yapacak ne kalır? Kendinde de tecelli eden Hakk olduğuna göre neyinle kibirleneceksin. Herkeste ve her şeyde olduğuna göre bizim onlardan üstün neyimiz var? Benim hocam diyorlar ki; sokağa çıktığım zaman bakıyorum ki her şey benden üstün. “Aman efendim nasıl olur” diyor çevresindekiler. “Tabii..Sokaktan geçen eşeğe bakıyorum benden çok yük taşıyor, aşçıya bakıyorum benden iyi yemek yapıyor, hizmetkara bakıyorum, benden güzel ev temizliyor. O halde hangisine karşı kibredecek halde olurum”. Gene hocam diyorlar ki; “Bir gün dön borusu çalar, en öndeki en arkaya geçer, sen neyinle kibredeceksin? Topraktan yaradılmış, toprağa gidecek. Geçmişin pis murdar bir su, geleceğin bir leş. Hangi şeyinle övüneceksin? ” diyor, Hocam Kenan-er Rifai.


S : Herhangi bir olay karşısında karşımızda gördüğümüz ayıp kendimizdeki ayıbın aksi midir?

C : Kendimizin bilmediği bir ayıbı karşımızda göremeyiz. Bizdeki çirkinlikleri görüp bir de kızıyoruz. Aslında onlar biziz. İnsan her karşılaştığı hadisede acaba ben nerede hata yaptım da bu olayla karşılaştım diye baksa ne kadar doğru bir gözlük takmış olur. Bununla ilgili çok basit bir şey anlatmak istiyorum. Bir öğretmen dostum anlatmıştı. Okulda öğretmenliğe başladığı ilk sene müdür programını düzeltmek için kendisini çağırtmış. Çok genç ve kibirli ya ‘kendisi kalksın buraya gelsin’ demiş. ‘Ben şurada 5 dakika arada dinleniyorum’. Müdür de kalkmış bunun ayağına gitmiş ve demiş ki ‘senin iyiliğin için programını düzeltmeye çalışıyordum onun için çağırdım kusura bakma’ demiş. Diyorki ‘ben bu kibirliliğimi emekli olmak üzereyken ödedim.Önce fark etmedim sonra düşündüm ve Allah’ıma şükrettim’ diyor. “Tam emekli olacağım bir köy okulunda, hademe geldi bağırdı çağırdı, aşağıladı, defolup gidiyorsun yarın dedi. Ben de çok üzüldüm halbuki ben ona hep iyi muamele etmiştim. O gece düşündüm Allah’ım niye bana böyle kötü davrandı, o zaman hatırladım. Taa öğretmenliğe ilk başladığımda ben müdüre kibretmiştim. Allah çok şükür ki, bana ödeterek beni emekli ediyor dedim, sevincimden secdeye kapandım” dedi. İşte bu gözlüğü takınırsak kibirden kurtuluruz.Allah bunu nasip etsin.

Cimriliğe gelince… Cimrilik bunların içinde en fenalarından biridir. Bütün Kur’an- ı Kerim insana cimriliği yasaklıyor. Cimrilik verememek yani malından mülkünden vermemek demek değil, onlar zaten vazifemiz… Fakirin paramız üzerinde hakkı var, onu zaten vermek mecburiyetindeyiz. Ayrıca bizi vermeye zorlayan kişinin elini bırakıp ayağını öpmeliyiz. Çünkü her yaptığımız yardım Allah’tan bize seni seviyorum hitabıdır. Onun için o şart. Ama asıl cimrilik kötü huyları verememek demektir. Kötü huyları kendimize saklayıp biriktirmek demektir. O halde, toprak gibi tevazu sahibi olmak, güneş gibi verebilmektir. Toprak gibi tevazu sahibi olmak ne demek? Toprağın üstüne pisliyorlar, ölü gömüyorlar, her dakikabasıyoruz, o yine bize yeşillikler veriyor. Yiyeceklerimiz oradan zuhur ediyor ve öldüğümüzde bizi kucaklayıp kabul ediyor. İşte böyle mütevazı olabilmek ve güneş gibi hiçbir şeyi ayırmadan verebilmektir. Çünkü güneş viraneye de saraya da aynı şiddette ışınını verir. Ama güzel olan taraf virane yıkık dökük olduğu için bu ışınlardan daha çabuk yararlanır, saray mamur (kuvvetli ve kibirli) olduğu için ışınları alacak gücü çok fazla yoktur.

S : Virane olan kişi demek nefsani hırs ve arzularını viran eden kişi demek midir?

C : Evet. Kalbi kırık olduğumuz zamanlar var ya, insanların bizi aşağıladığı küçük gördüğü zamanlar? Biraz mahzun oluruz ya, işte o zamanlarda bizim gönlümüz virane olur. Akıllı kişi bu virane olduğu andan çok sevinir ve der ki, ‘ şimdi Allah’ım benimle beraber çok şükür ki insanlar tarafından küçültüldüm ama Allah’ımın sevgi ve ilgisine mazhar oldum, ne büyük şans, ne büyük lütuf’. Ben de bazen devre devre başıma büyük acılar geldiği zaman çok büyük bir mutluluk duyarım ve derim ki, edepsizliğimi hoş görün çocuklar ‘Bende bu acılara dayanabilecek gücü bulan o sultan gelip, benden görünerek bu acılara tahammül ediyor, ben onun ne şanslı kuluyum’ derim. Allah hep böyle olmayı nasip etsin de, acıyı acı, belayı bela olarak görmeyelim inşallah. Yine tevhid konusuna geri dönersek; şeriata göre insan sonradan yaratılmıştır. Bir de ebedi vücut vardır, o yüzden şeriat ehli; Allah başka, vücut başkadır, der. Tevhid ehline gelince vücut birdir, iki değildir, der. Yalnız bu bir olan vücudun içi ve dışı vardır. Yani alem bu nurun içinde güneşe karşı bir zerre denize karşı bir katre hükmündedir. Yani demek istiyorum ki, bir cümle bütün mevcudat Allah’ın nuru tecellisine mahzardır, her bir varlıktan zuhur eden bu tecellidir, bu nurdur. İşte o zaman vücut denen bu dış yapının içinde o yüce nur tecelli ediyor, demektir. Ama bütün nurları toplasak da bir Allah etmez, onun için bu tecelli halindedir yani Allah nurlarını bölüp bizim içimize koymamıştır. Bizde tecelli ettirir, bize aksettirir. O bütündür bölünmez. Doğmamış doğurmamıştır. İşte onun için, işitme görme, kudret, irade hep bu nur ile olur tıpkı Şeyh-ül Ekber’in buyurduğu gibi; “Ben söylüyorum, ben dinliyorum, bu dünyada Hakk’tan gayrı bir şey yoktur.”


S : Vücudumuzda bu birliği tesis edebilmek için Allah sevgilisine mi ihtiyacımız var?

C : Şüphesiz. Çünkü bu birliğe kendi başımıza varmaya çalışmak elimize toplu iğneyi alıp dağı delmeye benzer. Peki Allah sevgilisi bize ne yapar? Bizi bize öğretir. Bize aşkı öğretir, bize sevme kabiliyetini, bize çalışmanın en verimli yollarını öğretir. Allah sevgilisi, kimyadaki tabir gibi, katalizördür. Yani bizim Allah’a varma yolundaki hareketlerimize katılır kolaylaştırır, sonra hiç bir şey olmamış gibi çıkar. O, ‘Bakalım ilerleyebiliyorlar mı?’ diye oradan bizi seyreder. Hiç bir şekilde ümitsizliğe düşmez, yanlış ve çirkinliklerimizde bizden yüz çevirmez. Tıpkı Peygamber Efendimizin ellerini açıp “Ben senin söylediğin bütün sözleri insanlara tebliğ ettim, gerisini sen bilirsin” demeleri gibidir.


S: “Tevhid sükuttur” demiştiniz. Bu konuyu biraz daha açıklayabilir misiniz?

C: İlkbaharda bizim yeniden hayat bulmamız Hıdırellez’le oluyor. O zaman Hıdırellez’in iç manası hakkında bilgi vereyim. Tevhidi, birliği anlatacağız ama Hıdırellez’de de ayrı bir tevhid vardır. Hıdırellez, Hızır(a.s.) ile İlyas peygamberin buluştukları gündür. Muhiddin-i Arabi Hazretleri Hz. Peygamber’den sonra üç peygamber makamının daima dünya yüzünde bulunduğunu ve bu makamın birinin İdris Peygamber, birinin İlyas Peygamber, birinin de Hz. İsa makamı olduğunu bize bildiriyor. Bunlarla şunu demek istiyor: Peygamberlerden biri daima dünya düzenini kurmak için vardır, diğeri peygamberliğin manasının dünyada sabit kalması için daima vardır. Üçüncü de velayetin yani Hz. Ali makamının sabit kalması için vardır. Fakat devrin kutbu yani devrin Peygamberin varisi olarak zuhura geleni, Hızır makamıdır, diyor. Buradan da şu anlatılıyor: İnsanın gönlü içinde peygamberlik makamını tutan İlyas ile velilik makamını tutan Hızır, yani peygamberlik ve velilik gönülde zuhur eder. Ruh, Rab gibi eğitici hale geçerse o zaman orada ilkbahar çiçekleri açar yani Hıdırellez zuhur eder, diyor Hz. Muhiddin-i Arabi. Demek ki Hıdırellez’in iç manası, insanın gönlüne bahar gelmesidir. Gönlüne bahar gelmesi için kendi ruhunun hem peygamberlik hem de velayeti anlaması, o ruhun vücudu bu makamlarla terbiye etmesi lazımdır. Terbiye zuhur edince gönül içinde bahar çiçekleri tomurcuklanır ve o insandan öyle güzel kokular zuhur eder ki, kokusu bütün dünyaya yayılır. O, belki çok güzel olmayabilir ama kokusu dünyayı sarar. Tadı lezzet verir. Tıpkı Mecnun’un “Leyla çok çirkin niye ona bu kadar aşıksın kara kuru bir kız diyenlere, “Siz kadehle meşgulsünüz. Oysa ki ben içindeki şarabın güzelliğinden baş kaldıramıyorum” demesi gibi…

S: Burada söylediğiniz acaba Kâbe’de putları kırarken Hz. Ali’nin “Her yer cemal-i Resulullah oldu” dediği bir gönül müdür?

C: Evet. Burada Hz. Ali (Velayet) makamının idraki zaten bu demektir. Hz. Ali her yerde Allah’ın manasını görmeyi, yani tevhidi bize öğretmiştir. Tevhidin olabilmesi için de gönül evinde insanın aşırılıklarını, putlarını, tutkularını yok etmesi gerekir. İşte bu hal insan-ı kamilin yardımıyla yapılır. Kâmil İnsan Allah’ın manası olan nurunu gönlümüz içine aksettirir, o nur, kalp denen et parçasını gönül haline geçirir ve o gönül ışıklanınca aklı harekete getirir ve hiçliğini idrak eden nefse itibar kalkar, var ruha itibar artar. Ruh aşikâr olunca vücudu terbiye etmeye başlar. İşte bu terbiye ediş insan gönlü içinde ilkbaharı uyandırır ve o zaman da huzurlu insanlar zuhur eder. O halde gördüğünüz gibi tevhidin manası ve terbiye insanın nefsinin ruhunun mürebbiliğinde terbiye olup tekâmül etmesidir. Bu hal nura ihtiyaç duyar. Nur nedir? Nuru harf harf açıklarsak; “Ne”(Nun) harfi, akl-ı evveli anlatır. Akl-ı evvel Hakikat-i Muhammediye’dir. Allah’ın “İstedim ki bilineyim” sözüyle kendinden aksettirdiği güzelliklerin tümüne Hakikat-ı Muhammediye denir. Bu Hakikat-i Muhammediye içinde bütün yaradılmış ve yaradılacak olanların levh-i mahfuzları (her yaradılmışın Allah’ın hakikatinden taşıdığı isim ve sıfatlarla belirginleşen özü, varlık sebebi) bulunur. Akl-ı evvel güneş gibidir. Nurdaki u harfi (vav) Kâmil İnsanı, Allah’ın manası olan güneşten aldığı ışıkla sanki Aymışcasına karanlıkları aydınlatanı anlatır. İşte bu seviyedeki akıl Akl-ı Küldür ki bize Hakikat-i Muhammediye’nin manasını öğretmek üzere köprü vazifesi görür. Bizde ise ancak dünyaya eren akıl, akl-ı maaş vardır. Fakat insan bu zerre aklını akl-ı külle bağlarsa yani insan-ı kamilin aklını kendi aklından üstün görüp onun aklının hükmü altına girerse, o zaman “Re” harfi (akl-ı maad) zuhur eder ki reşit olur; rüşte erer, artık onun yaptıkları herkes tarafından makbul görülür.

S: Gönül sayesinde aydınlanan akıl ve bu sayede de ruhun farkına varan akıl artık bu akl-ı külle rapt olmuş akıl mıdır?

C : Evet. Gönül sayesinde aydınlanan akıl yahut “U” harfi olan akl-ı küle raptolmuş akıl artık bu tür bir akıldır. Hadis-i şerifte söylendiği gibi “Onun gören gözü Hak, duyan kulağı Hak, ondan konuşan Hak olur.” Ondan hep güzellik zuhur eder. İşte çok önemli bir makam olan tevhidin anlaşılması ancak böyle bir akılla mümkün olur. Tevhid ehli sükut ehlidir, çünkü, her şeyin Allah’tan olduğunu bilen ve idrak eden kişi neye itiraz edecektir? O, kesreti, çokluğu görür, Ayşe’yi, Fatma’yı, Ahmet’i, Mehmet’i. Ama ondan görünenin Allah olduğunu bildiği için kızmaz, kırılmaz ve darılmaz. Bununla ilgili bir - iki hikaye var:

Bir gün Hz. Ebubekir, Peygamber Efendimizle birlikte oturuyorlarken, içeri giren bir kişi Hz. Ebubekir’e kızmaya ve çok ağır hakaretler etmeye başlamış. Hz. Ebubekir hiç cevap vermemiş, cevap vermeyince, Peygamber Efendimiz gülümsemişler. Bir süre sonra adam kızmanın ve hakaretin dozunu arttırınca Hz. Ebubekir dayanamamış ve cevap vermeye, kendini müdafaa etmeye başlamış. “Ben öyle değilim, o kadar kötü değilim” deyince Peygamber Efendimiz odayı terk etmek üzere ayağa kalkmışlar. Hz. Ebubekir çok şaşkın, “Bizi kendinizden niçin mahrum ediyorsunuz?” deyince Peygamber Efendimiz şöyle cevap vermiş: “Demin susmuştun, adamda Hakk’ın tecellisini görüyordun, etrafın meleklerle doluydu, şimdi itiraz ettin, Hakk’a itiraz etmiş oldun, onun için şeytan geldi. Peygamber’le şeytan aynı ortamda bulunamaz, onun için ben gidiyorum.”

Demek ki aşırı itirazlar, dava sahibi olmak şeytanı yanımıza çağırır. Bu insanın tevhidden uzaklaşmasına sebep olur. Çok kötü ve çok yanlış bir düşüncedir.

Ahmed’er Rifai Hz.’leri ise tevazusuyla ön plana çıkmış bir sultandır. Onu bir gün yeni müridi olmuş birisi iftara davet eder. Birlikte kapıya kadar gelirler. Kapıyı çalarlar. Karısı “Kocacığım hoş geldin” der, etrafını çocukları sarar. Ailesine çok düşkün olan adam onları görünce Hz. Pir’i dışarıda unutur ve kapıyı kapar. İftar eder, güzelce karnını doyurur, teravih namazını kılmak için çıkarken bir anda Hz. Pir’in hala onu beklediğini görünce mahvolur, eteğine kapanır ve “Beni affedin sultanım” deyince, Hz. Pir gülümserler, “Oğlum biz her şeyi Allah’tan biliriz, hiç alınmadık, darılmadık. Haydi gel namazımızı kılalım sonra gelir yemeğimizi yeriz” derler. “Yalnız” der yüce sultan “Şaşırdım sana… Biz burayı terk edip gidecek kadar sadakatsiz miyiz? Köpeğin bile bu kadar sadakati var, biz köpekten daha mı aşağı mertebedeyiz?” İşte böyle bir yüce sultan Ahmed’er Rifai Hazretleri.

Şimdi bana şöyle bir soru sorabilirsiniz? “Hiç mi yanlışlara itiraz etmeyeceğiz? Madem ki itiraz Allah’a itirazdır, devlete millete zarar verecek bir yanlışa da mı, yahut Allah’ın emirlerine karşı çıkacak bir ahlaksızlığa da mı itiraz etmeyeceğiz?” Tabii ki edeceğiz. Çünkü Hallac-ı Mansur buyuruyor ki “Küfürle imanı ayırt etmek kafirliktir. Çünkü birlik içinde Musa da birdir, Firavun da birdir, ikisi de Allah’ın manasının çeşitli akislerden zuhurudur. Ancak kafirle mümini ayırt etmemek de kafirliktir” diyor. O halde kafire itiraz edeceğiz ama itirazımız ahlâki ölçülerde olacak. Kırmadan, sinirlendirmeden ve onu küfre götürmeden. Üçüncü itirazdan sonra eğer hala adam fikrini değiştirmemişse o zaman değiştirmesi için henüz vakit gelmemiştir diyerek oradan uzaklaşacaz. Böyle yaptığımız zaman tesirin daha kuvvetli olduğuna çok iman ediyorum. Bilelim ki, öğretmen makamında olan kişilerin itirazlarını daima güzellikle ve sevgiyle yapması lazımdır. Hatta Allah’ın bir emri var, yüce Peygamber’e Al-i İmran suresi 150.ayette şöyle buyuruyor: “Allah’ın rahmetinden dolayı Ey Muhammed sen onlara karşı yumuşak davrandın, eğer kaba ve katı kalpli olsaydın şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi, onları affet, mağfiret dile. Onlara danış fakat karar verdiğin an yine Allah’a güven. Hakikat budur ki, Allah kendisine güvenenleri sever.”

Fihi Mafih’te Hz. Mevlana diyor ki, “Bir öğretmen öğrencisine, yazdığı ilk yazıda oğlum ne çirkin yazmışsın derse çocuk bir daha yazı yazmaz. Öğretmen iyi bir öğretmense şöyle hareket eder: Der ki ” Yazın ne güzel evladım, ancak içindeki şu harfi değiştirsen daha güzel yazarsın.” Derken zaman geçer şu harf değişir, bu harf değişir, yazının hepsi güzel olmaya başlar. Yine Hz. Mevlana buyuruyor ki, “Etrafındaki insanların çirkinliklerini yüzüne vurursan etrafında hiç öğrencin kalmaz. Onları severek öperek takdir ederek ve örnek olarak eğit, aynı hataları kendin yapmış gibi eğit. O zaman onların sevgiyle sana yanaştıklarını ve farkında olmadan kendi hatalarını düzeltmek için mücadeleye girdiklerini görürüsün. Doğrusu ben de bu yolu 20 sene öğretmenlik hayatımda çok severek denedim. Çok basit bir hadise ama anlatmadan geçemeyeceğim. Öğretmenliğimin ilk senesinde bir öğrencimi kopya çekerken yakaladım. Ben genelde çocukların başlarına gidip yardım ederdim onlara. Bu kadar yardıma karşı çocuğun hala kopya çekiyor olması beni çok üzdü. “Hiç de insanca bir davranış değil” dedim çocuğa, yeni öğretmendim, daha sonra bu kelimeleri bile kullanmamaya itina ettim ama, çok gencecik bir kızdım onun için de hata yaptım. Çocuk da dönüp bana “Hayvan sensin!” dedi. Bütün sınıfın içinde rezil olmuştum tabii. Gözümden iki damla yaş geldi. Henüz hiçbir şekilde tevhid fikri bende zuhur etmediği için çocuğun yaptığına çok üzüldüm. Rezil olduğumu da düşündüm. Bir süre geçti aradan eve geldim aileme danıştım, hepsinden çeşitli fikirler zuhur etti. En sonunda kendi başıma hareket etmeye karar verdim. Çocuk bütün öğretmenlerin yaka silktiği bir çocuktu. Onu yanıma çağırdım ve dedim ki “Ben seni çok seviyorum ama sen beni sevmek zorunda değilsin, ama benim sevgime hürmeten bu dersi geçmek zorundasın. Hiç olmazsa 4′lük çalış ki ben seni geçirebilecek gücü bulabileyim”. Hiç cevap vermedi. Bir hafta kadar da aynı serseri tavırla girdi çıktı sınıfa. Bir hafta sonra uzun bir süre okula gelmedi, çok büyük bir merakla hasta olup olmadığının peşine düştüm. Sonra bir gün okula geldi. Sınıfın ortasında kitabı aldı önüme koydu. Biraz da ters bir tavırla “Derse kalkmak istiyorum” dedi. Ben de “Tabii” dedim. Bir soru sordum anlattı “Peki çok iyisin, otur” dedim. Hayır dedi “Sorun, daha sorun”. Hemen hemen kitabın her tarafını anlattı, kitabı ezberlemiş. Sonra hayattaki en yakın dostlarımdan biri oldu o çocuk. Çok sevgili bir öğrencimdir kendisi. Dilerim ki dinliyordur ve belki de hadiseyi hatırlıyordur. Bana şunu öğretti ki; tatlı söz hakikaten yılanı deliğinden çıkarır. Sevgi ile halledilmeyecek çok az iş vardır. Tabii ki Ebu Cehillere tesir edemezsiniz ama mutlaka ve mutlaka güzellik ve sevgi çok iş halleder dünyada.

S: Manevî hocanın terbiye konusunda sevgi duygusunu daha fazla kullandığını söylediniz. Acaba gerçek manada mürşidler insanları nasıl terbiye ediyorlar?

C: İnsan-ı kamil herkeste Hakk’ı görme derecesine ulaşan kişidir. Hadis-i şerifte “Sana fakir elini açtığı zaman senin paran fakirin elinden önce Allah’ın eline düşer ‘’ sözünü Hz. Cîlî şöyle anlatır: “Sen birine kızıp bağırdığın zaman da, söylediğin sözler önce Hakk’a gider. Onun için utan ve söyleme.” Demek ki, bu ahlâki bakış açısından böyle bir tevhid anlayışı içinde olan insan-ı kamil şeksiz şüphesiz her insana, Allah’la muamele edermiş gibi davranır. Aynı, bir ilim adamının her şeyin sudan ibaret olduğunu ve suyun dünyada soğuk olduğu zaman buza çevrildiğini ama buzun aslının aynı su olduğunu bildiği gibi…. Hatta buzların çeşitli ortamlarda prizma oluşturduğunu ve yansıyan ışınları çok farklı renklerde yansıttığını bilir. İşte insan-ı kamil de her şeyin aslının Allah olduğunu fakat bu dünyanın şartları ve derecesine göre katılaştığını ve katılaşmanın prizma haline döndüğünü ve bünyesinin istidadına göre çeşitli renklerde çeşitli meşreplerde zuhur ettiğini gördüğü için “Ah canım benim sevgilim, bir böyle şiddet göstererek zuhur etmiş bir de böyle güzel güzel sözlerle zuhur etmiş diyerek kızacağı yerde severek karşılar. Sevgilisinin çeşitli aynalardan zuhurunu görür. Onun için de kimseye kötü muamele etmez. Hatta hakiki bir eğitimci ve öğretmen olan hocam Kenan’er Rifai Hz.’leri diyorlar ki; “Bazen eğitimi ile yükümlü olduğum insanları azarlamak zorunda kaldığım zaman eve gelip son derece üzüntü çekerim. Çünkü azarlamak benim meşrebime terstir” Ama tabii ki mecbur olduğun zaman evladına da bazı cezalar vermek zorundasın ki onu ahlâklı ve terbiyeli yetiştiresin. Çünkü evlat Allah’ın insana verdiği bir emanettir. Bir ömür sonunda bize şu soruyu sorar: “Sen verilmesi gereken ahlâk anlayışı ve terbiyeyi vermeye gayret ettin mi? Bu konuda gayret kemeri bağladın mı? Yoksa hiç uğraşmadın mı? Yahut aşırı sevgiyle şımartıp sanki kendi evladınmış, kendi özünmüş gibi benimsedin mi?” İşte sadece bu sorudan sorumluyuz biz. Hz. Peygamber de biliyorsunuz insanların suçlarını ve ayıplarını hiç yüzlerine vurmazdı. O din aslanı tabii ki bütün düşünceleri ve duyguları bilir, fakat sırları söylemek şöyle dursun ayıpları dahi örter ve insana karşı son derece güzel davranırdı. Hatta ayıpları örttüğünün en güzel delili şu hikayedir; kadının biri zina yapıp gelmiş ve; “Ben zina yaptım. Ya Muhammed lütfen beni cezalandırın” demiş. “Yapmadın” demiş o yüce sultan gülümseyerek. “Yaptım” demiş. Tekrar “Yapmadın” demiş. Tekrar “yaptım” demiş kadın. Üçüncü defa “Yapmadın” deyişine kadın “Yaptım” cevabını verince, “İki tane şahidin var mı?” diye soruyorlar, “Var efendim.” Diyor kadın. Peygamber Efendimiz, “Tamam yapmışın o zaman cezalandıralım” diyor. Bu dereceye kadar örtücü, bu dereceye kadar affedici bir Peygamberin evlatlarıyız, bu kadar affedici bir velinin de velayeti altındayız. Hz. Ali’nin o muazzam hikayesini kim unutabilir? Kafirin başını kesmek üzere yüce zülfikârını kaldırdıkları zaman adam yüzüne tükürünce “Sen benim nefsime hakaret ettin, ben nefsim yüzünden kimseyi öldüremem, katil olurum” deyip kılıcını bıraktıktan sonra adamın, “Sen ne yüce sultansın, sen ne yüce insansın” deyip ayaklarına kapanarak müslüman oluşu akıllardan çıkar bir hadise midir?


S: Onlar aslında nefsi hilim kılıcıyla kesiyorlar değil mi?

C: Evet. Hilim, yumuşaklık, kibarlık, sevgi kılıçlarıyla nefsinin aşırılıklarını yok etmiş, insan-ı kamil. Celalli olan insan-ı kamiller de var tabii. Onların celalleri daha çok insanların gönüllerine ilmi aksettirmek için kullanılmış.Yoksa kırmak ve üzmek için değil… Onun için insan- ı kamil görmek tanımak çok büyük lütuftur. Allah herkese nasip etsin inşallah.

Miraç gecesinde Hz. Muhammed ümmetine Allah’tan rahmet ve mağfiret dilediği zaman ulu Allah her dileğin kabulümdür, buyurdu.Çünkü sen herkeste beni gördün beni sevdin, üzülmedin, ümitsizliğe kapılmadın hatta Taif’te yüzlerce taş yiyip her tarafından kan aktığı zaman mübarek ellerini kaldırarak “Bunları affet Ya Rabbi beni tanımıyorlar, bunlardan zuhur edecek evlatları sana biat ettir” diye yalvardın. Sen herkeste beni görensin, sen her şeyde beni bilensin, onun için ben senin isteklerini kabul ediyorum, senin ümmetin daima üç bölük olacak; isyan edenler, itaat edenler ve çölde susuz kalmışlar nasıl su dilerse Allah’larına karşı öyle özleyiş duyanlar. Allah burada bize muazzam bir güzellik lutfediyor, bir müjde veriyor ve diyor ki “Ben rahmetimi ve mağfiretimi asi kullarıma göndereceğim yani asi kullarımı itaate zorlayacağım. İtaat edenlere cennetlerimi vereceğim ve sonsuz güzelliğimi görmek saadetini ise o susamışlara sunacağım” diyor. Musa’nın ve İsa’nın kavimleri kendi istidatları derecesinde ne dilerlerse onu gördüler ama senin ümmetin benim maneviyat alemini ruhlara bahşettiğim ilahi kudreti bir tek söyleyişle bana varma yolunu isteyenlerdir. Onlara diledikleri yolda doğru gitsinler diye velilerimi, Hz. Ali makamındaki velilerimi örnek göstereceğim,” diyor Allah. Böyle bir müjde ile bize müjdeler sunuyor. O halde bu lütfun içindeyiz. İsyankârları bile seven, kulum demekten vazgeçmeyen o yüce Allah, hani hiç kimseye kızmayan Allah, o güzeller güzeli sultan… Allah bize de o kulluğun manasını hal etmeyi nasip etsin inşallah.

Yol, gönüldür . Gitmek, kendiliksiz kendine gitmektir. Bilmek ve bulmaktır. Evvela kendinden çıkacak sonra kendiliksiz kendimize döneceğiz. Yani kendi hakikatimizi bileceğiz ve nihayet kendi hakikatimizi açıkça görüp buluşacağız, kayıtsız şartsız tevhide kavuşacağız. O halde tevhidin yolu önce kendi içimizde tevhidi sağlamaktan geçiyor. Kendi içimizde tevhid ne demektir? Nefsimizle ruhumuz arasındaki kavgaya son vermek demektir. Çok büyük bir şey bu. Bunu becerebildiğimiz zaman yani kendiyle barışık olma seviyesine erdiğimiz zaman üst bir noktaya geliyoruz. Suzanna Tamaro “Yüreğinin götürdüğü yere git” adlı eserinde diyor ki “Bir insanın bir idealin bayrağını taşıyabilmesi için önce kendiyle olan kavgasını bitirebilmesi gerekir. O halde insanın ben dindarım ben ahlâklıyım, ben öğretmenim diyebilmesi için dahi kendiyle olan kavgasını bitirebilmesi gerekir. Önce kendi birliği olmazsa başkalarında Allah’ı bulması çok zordur. İşte bu hali kazanmış kimsenin hiç bir şeyle kaydı kalmaz. Hatta kendisine bir işaret verilip çağrılsa hemen ‘ben gidiyorum’ der ve gider. Bu kimseler için müminler ölmez, belki bir mekandan bir mekana nakledilirler, sırrı zuhur etmiştir. Ne güzel bir sırdır, o kendi içinde kavgayı bitirmiştir, alınmaz darılmaz. Çünkü insanın alınması için aşağılık duygusunun, sevilmiyorum hissinin olması lazımdır. Allah’la olan emniyeti sağlamış olan insanın sevilmiyorum duygusu olabilir mi? Allah sevgililileri insana en yakın dosttur, onların vefaları hiç bitmez. Onlar sanki ömrümüzce bize vefasızlıkla yanaşan sevgililerin diyeti gibi bize vefa gösterirler. Bizi kucaklarlar ve sararlar. İşte onlarsız hayat çok zor. Böyle kamil öğretmeni bulan, yani ahlâk-ı Muhammedi ile yaşayan kişiyi bulan insan ne şanslı insandır. O, güzelliğin zirvesidir, Ehl-i Beytin nurudur, Hz. Ali makamıdır. Hz. Mevlana Hz. Ali için diyor ki, “Adem de odur, İsa da odur, Musa da odur, girilen kapı odur çünkü ben B’nin altındaki noktayım diyor Hz. Ali.” Ne demek B’nin altındaki nokta? B vücut demektir. Bismilahirahmannirrahim, B vücudu giymiş Allah’ın isim ve sıfatlarıdır ama insan-ı kamilde bu isim ve sıfatların tümü vardır.Tümü yani bütün isim ve sıfatlar başına B alırsa vücut giyer. O, vücudu yok eder ve vücudun aşırı isteklerinden uzaklaşırsa B kısmı yok olur ve altındaki nokta kalır. İşte o noktada nefis kalmayınca Allah’ın bütün isim ve sıfatları zuhur eder. Hz. Ali o noktadır. Her şeyin manası ve özüdür. Tabii ki hadis-i şerifte de Peygamber efendimiz “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır” diyor başka bir hadiste de “Evlere kapılardan girin” diyor. “Neden evlere kapılardan girin desin o yüce sultan? Demek istediği şudur; “Gönül evine Ali kapısından girin.” Hz. Ali’nin nuruyla aydınlanın ki kalbiniz gönül olsun. Biz beşer, yani kalp sahibi mahlukun bile kalbini kırmaktan korkuyoruz, gönül sahibinin kalbi kırılabilir mi? Allah korusun.

S: Kûn emri de bu sultanlar için mi gelmiştir?

C: Evet. Kün ol demektir. Kün, kaf ile nun’un birleşmesidir. Kaf, Allah’ın bütün isim ve sıfatlarıdır. Bütün isim ve sıfatları öyle bir sultanda birleşmiştir ki o var mıdır yok mudur bilinmez. Kaf dağı gibi. İşte o insan-ı kamili ortaya çıkarmak, aşikar etmek için üzerine nur vurmuştur. Allah’ın nuru onun üzerine vurunca “kün” emri, “ol” emri gelmiştir. Ol emri yalnız isim ve sıfatların tümünü taşıyan kişiler içindir yani Nur Dağı’nda (Hıra) zuhur eden Peygamberlik gibi Hz. Muhammed ve onun varisleri içindir. Bizler ise hakikatte yaşayan insanlar değiliz bizler ölüleriz. Kısa devrelerde yaşıyoruz, ne zaman ki bu güzelliklerle irtibat kurarsak o zaman canlanıyoruz. Kün oluyoruz

S: Kamil insan için herşeyin Hak kesildiğini gören kişi demiştiniz. Acaba mürşid-i kamiller hakkında bilgi verebilir misiniz?

C: Peygamber’in manasını Kaf olarak düşünüyoruz. O zaman “Bismilahirrahmanirrahim”, hem “Allah’ın adıyla başlıyorum” derken hem de Allah’ın insandaki tecellisi olan bütün isim ve sıfatları olan Hz. Muhammed’e ve B’nin altındaki nokta olan Hz. Ali’nin adını anarak onlarla başlıyorum, demektir. Yani Allah’ı, Peygamberi ve insan-ı kamili, üçünü bir anda anıyorum demektir Bismilahirrahmanirrahim. Onun için çok önemli bir sözdür. Bu üçlü makam İseviler tarafından Hz. İsa’nın o muazzam anlatımına rağmen yanlış anlaşıldığı için üç ayrı makamda üç ayrı tecelli gibi görülür. O yüzden de üçlemeyi ortaya çıkardılar. Halbuki anlatılmak istenen bu üç makamdı. Allah makamı, Peygamber makamı ve kamil insan makamı. Kaf (kimse tarafından görülmemiş olan ama varlığı bilinen yüce dağ, ya da kaf harfi) Hz. Muhammed ise, bütün isim ve sıfatların sahibi, onun manasından bize haber getiren sultan Zümrüd-ü Anka,(kaf dağından geldiği söylenen dünyanın en büyük ve en güzel kuşu) Hz. Ali’dir. Zümrüd-ü Anka’nın yeşil oluşu hem Hz. Hızır’ı (devrin Hızır’ını) anlatır, hem de o Anka’nın bizi cennete götürdüğünü yani sonsuz kesiksiz huzura götürdüğünü anlatır. Hakkın zuhurunu anlatır. Hakk, haklılık ne demektir? Hakk, haklılık, insanın tamamlanması demektir. İnsanın levh-i mahfuzu vardır yani insanın ezelden nasibi olan bir hakikati vardır. O hakikat kendinde zuhur ettiği zaman ya da insan levh-i mahfuzuna ulaştığı zaman Hakk’la Hakk olur ve işte o zaman o, haklı olur. İşte Hallac-ı Mansur’un “Ben Hakkım” demesi “Ben levh-i mahfuzuma ulaştım, haklılık benden zuhur etti.” demektir. “Ben Allah’ım” demedi o sultan, “Ben Hakkım, haklıyım.” dedi. Halbuki onu ben Allah’ım dedi diye anladılar. “Sen nasıl Allah olursun söylediğini geri al kurtul” dediler. O da “ben Allah’ım demedim, ben Hakkım dedim. Kim dediyse o geri alsın ” dedi. İşte böyle yüce bir sultandır Hallac-ı Mansur.


S: Hz. Mevlana da Fihi Mafihde buyuruyor ki “Enel hak dediğinde Hallac-ı Mansur aslında çok büyük bir alçakgönüllülük göstermiştir çünkü bu kulluğun son haddidir” Açıklar mısınız?


C: Evet. “Kulum, yok oldum,” diyor. “Varım” mı deseydi diyor Hz. Mevlana. Bir ben bir de Allah mı var deseydi. “Yok oldum, karıştım.” demek istemiştir diyor. Yine Hz. Mevlana diyor ki “bu mana ilmini bilmek üç türlüdür. Birincide insan manayı bilir, Bir Allah var, Peygamber var, İnsan-ı kamil var. Bunları bilir ama ilimle bilir bunları görmemiştir. İkinci halinde bunları görür, manayı görür. Sakın Peygamber efendimizin manasını görmeyi yani cemal-i Resulullah’ı görmeyi, Hz. Ali’nin manasını görmeyi, onların yüzlerini görmek olarak almayalım. Onları görmek demek herkes ve her şeyde onların hakikatini bulabilmek demektir. İşte o görme üst dereceye vardığı zaman, her şeyden mutlu olduğu zaman, bar bar bağırmaya başlar, çok konuşur, gördüğünü anlatmak için konuşur. Hallac bu derecedeydi diyor Hz. Mevlana.

Ve devam ediyor: “Ama bir de benim gibi o mananın içinde yok olmuş olanlar var. Yok olmuş olan, kime, kimden, neyi anlatacak. Onlar daima susarlar” diyor Hz. Mevlana. İşte böyle bir sultan Hz. Mevlana.

Kamil insan her şeyin her yerin Allah ve Resullulah kesildiğini görebilme makamıdır demiştin. Evet öyle bir makamdır ki oradan güzellik zuhur eder. Kamil öylesine yok olmuştur, öyle mütevazıdir ki hani, Miraca çıkan Peygamberin “Kulum, Efendim, bu mücrimin günahlarını affet!” deyişine Allah’ın “Sen benim mücrim kulum değilsin ki ya Muhammed” nidasının gelişi gibi… O yüce sultan mücrim, kusurlu, suçlu kul olmadığını bilmiyor muydu? Ama Allah’a yaklaşmanın yolunun kulluktan, hiçlikten geçtiğini o kadar iyi biliyordu ki. Allah hakim-i muhtardır. Allah isterse her an her şeyi değiştirebilir. Yine o biliyordu ki bir hadis-i şerifinde de söylemiştir “Cennete benim gireceğim kati değildir ey insanlar, bu kadar güzel amel işledim ama güzel ameller insanı cennete taşımaz, insanı cennete, Allah’ın manasına taşıyacak olan tek şey vardır, o da Allah’ın lütfu ve keremidir. İşte o lütuf ve keremin kesilmesinden en çok korkan da benim.” Güzel ameller bizi ancak naim cennetine taşır. Naim cenneti güzel kadınların, güzel adamların, bal akan nehirlerin, köşklerin olduğu bir cennettir. Hatta bu cennetin üst köşklerinde elinde cezalandıracak kuvvet ve kudret varken gene de her şeyde Allah’ı gördükleri için affeden kullar yaşarlar. Ama Allah’ın gerçek sevgilileri bu maddi güzellikleri istemezler. Allah’ta yok olmayı isterler. İşte o yok oluş, cemal cennetine varış, Allah’la birleniş için yalnız ve yalnız Allah’ın lütfu ve inayeti gereklidir. Onun için Peygamber Efendimiz Allah’tan en çok korkan, en kul, en hiç, en yok, benim diyor. Yoksa her şey o sultan. Onun şahsiyetinde Allah’ın hüviyeti vardır. Peygamberin şahsiyeti Allah’ın hüviyetidir. Allah ondan aşikar olmuştur. İşte onun için böyle bir güzel sultan Hz. Muhammed. O bütün duaların kabul olduğu bir merciidir. Ama insan-ı kamil Allah’ın nazlısıdır da, naz yapmayan bir nazlıdır. Onlar kendileri için bir istekte bulunmazlar. Onlar başkalarının istekleri için sevgililerine yalvarırılar. O Allah sevgilisidir, Allah onun bütün istediklerini gerçekleştirir ama o yine de bir şey istemez. İşte böyle bir insan-ı kamilin önünde diz çöktüğümüz zaman artık bu Mecnunluk değil “Gel beni temizle” ihtiyacıdır. Yani beni de kendine benzet. Hani nasıl bir fizik aliminin önünde diz çökersin, ne olur bana bildiğin formülleri öğret ya da bir kimya öğretmeninin önünde, ne olur bana kimya problemlerini çözmenin yollarını göster diye. İşte maddenin ve mananın problemlerini çözebilen, dünya sıkıntılarının sorunlarını halledebilen yüce insan-ı kamiller önünde de ‘bana yardım et’ nidasıyla yakarırız. Onlar ise o kadar büyüklerdir ki bizden hiçbir şey istemezler. Sadece halleriyle gösterirler. Örnek olurlar tıpkı Allah’ın Peygamberine söylediği gibi… “Sen onlardan ücret isteme ya Muhammed. Sadece ver.” deyişi gibi onlar verirler, verirler arkasını kovalamazlar. Biz adam olduk mu olmadık mı, telaşına düşmezler. Onlar tevhid ehlidir onlar herkesin levhi mahfuzunun dışında hareket etmeyeceğini bilirler ve ona göre terbiye ederler. İşte böyle hür olmak, en bende olmanın içindedir. Çünkü insan ne kadar öğretmenin sözüyle hareket ederse o kadar nefsinin esaretinden kurtulur ve gerçek anlamda hürriyete erer. Kendisiyle kavgayı bitiremeyen insanda hürriyetin kokusu bile yoktur. İsterse dışarıdan hürüm diye bar bar bağırsın. İnsanın tek düşmanı nefsidir, dışarıdaki düşmandan insana zarar gelmez. Eğer imanı çok kuvvetli ve muhkemse hürdür insan. Onu hiçbir şey esir edemez. İmanlıyı ne esir edebilir? Olaylar mı, hadiseler mi, kötülük yapanlar mı esir edebilir? Hocam buyuruyorlar ki; “Tevhid anlayışı içinde “Neden şekva bu nefsinden reva mı bilmemek kıymet?” derken, “Sakın nefsinden şikayet etme onun sayesinde sen adam olacaksın.” Demek istiyorlar. Nefsin seni yanlışa ve çirkine doğru götürecek ki sen mücadele edip tekamül edebilesin. Seni zorlayacak ki sen onunla kavganı yapasın. Tıpkı Hz. Mevlana’nın, “Ada olmazsa cihat olmaz” deyişi gibi. Gidip alınacak bir yer yoksa niye savaşalım, deyişi gibi. O zaman insan-ı kamile bakıyorsun hür, şikayetsiz, her şeyden razıdır. En güzel örnek de tabii herkes hocasından verir, benim hocam Ken’an Rifai, çok öksürdükleri bir devrede etrafındakiler de “Efendiciğim biraz Allah’a dua etseniz ve öksürüğünüz biraz kesilse de bize daha çok ders verebilseniz” dediği zaman “Aman çocuklar Allah’ım dan gelen bir ziyaretçiden şikayetçi mi olayım, Allah’ın bana verdiği misafirden şikayetçi olayım da o da benden Allah’a şikayet mi etsin. Ben vazifemi yapar onun tamamlanmasını hürmetle beklerim” deyişlerindeki zarafeti asla unutamam. Dışarıda gördüğümüz hata ve kusurların bizde olmasa tanıyamayacağımız düşüncesini de içimize iyice sindirirsek hata ve kusur görücü gözlerimizi örteriz vesselam. Kusur görmek insanı en aşağı seviyelere indirir. Hadi burada Hz. Şibli’nin bir hikayesini anlatalım.

Şibli Hazretleri diyor ki hayatımda üç şeyden ders aldım. Bir tanesi bir kadın… Kadın saçı başı darmadağınık huzuruma geldi. “Ya Şibli kocam beni terk etti bir şey yap bana dönsün çok perişanım” dedi. Ben de dedim ki “Ya kadın saçını başını topla edebe gel, şu halini düzelt karşıma öyle çık”. Kadın bana dedi ki, “ya Şibli ben bir adam aşıklısıyken saçımı başımı göremeyecek haldeyim sen koskoca Allah sevgilisisin, Allah’a aşık diyorlar senin için, nasıl insanların kusurlarını görebiliyorsun, deyince bundan çok utandım ve çok ders aldım” diyor Hz. Şibli. İkincisi 10 yaşlarında bir çocuk… Ona bir mum yaktım ve ukalaca sordum; “Bu mumu yaktım şulesi nerden geldi?” Çocuk ta güldü ve muma üfledi, söndürdü. “Bak amca şimdi nereye gittiyse oradan geldi”. İşte bundan da çok ders aldım diyor. Kimseyi küçük görmemeyi ve kimseye hürmetsizlik etmemeyi öğrendim. Ama üçüncüsü beni en çok adam eden diyor. Bir sarhoş gördüm, çamurların içerisinde; “Oğlum düşeceksin, çamurlara yuvarlanacaksın nedir bu halin utanmıyor musun?” deyince “Boş versene ya Şibli” demiş sarhoş “Beni bir kova su temizler ama sen benim kusurumu görüyorsun, kusur göreni Allah hiç affetmez, hele senin seviyendeyse hiç temizlemez, utan utan” demiş. Bunun gibi insan-ı kamil görecek bir kusur bulamaz. Her şeydeki güzelliği görür, her şeyden bir güzellik çıkarır. Bir örnekle bitirelim:

Hocam bir gün ailesiyle birlikteyken ortada bir iğne ampulü keseceği görüyor ve ailesine diyor ki bu ampul keseceğini ortadan kaldırın çünkü çocuklar görürse bir yerlerini keserler. Bunun gibi kötü huylarımızı da vücut ortalığından kaldırırsak başkalarına zarar vermeyiz. İşte tevhid anlayışında her şeyde güzeli görme derecesi var ki Allah hepimize nasip etsin inşallah.


S : Tevhid, sonsuz huzurdur. Huzurda olmaktir. Huzurda olmak ne demektir?

C: Huzurda olmak, Allah’ın huzurunda olmak demektir. Yani sırat-ı müstakim üzerinde olmak, cennette olmak demektir. Bu durumda sabit olan kişiye HAZRET denir. Mutasavvıflar, bu dünyada cenneti bulamayan öbür dünyada da cenneti bulamayacaktır, diyorlar.. Öbür dünya bu dünya ile mukayese edilirse güneşin gündüz burada oluşuyla gece dünyanın öbür tarafında oluşu gibidir. Büyük mutasavvıf Samiha Ayverdi Hanımefendi vefat etmek üzereyken “Niye benim için üzülüyorsunuz? Bu odadan öbür odaya geçeceğim” demişler. Hazret-i Ali’de: Ölüm, gözümden örtüyü kaldırdığı zaman bu dünyada gördüğümden fazla bir şey görmeyeceğim...demiştir.1 İşte mesele bu idrakte olmaktır. Ölüm insana o zaman ne kadar hoş, ne kadar güzel gelir. Zaten ölüm acıyla mı geliyor diye sordukları zaman, Hocam Ken’an er-Rifai Hz.’leri “Yusuf Sûresini okuyun oradan anlarsınız” buyurmuşlar. Okudukları zaman soruyorlar “Efendim hangi kısmı bize ölümü anlatır?”. Hani Züleyha Yusuf’un güzelliğini etrafındaki kadınlara anlatabilmek için çok mücadele verdi ama dedikodu ayyuka çıkmıştı. Bunun üzerine bir yemek tertipledi. Hanımların eline yemek sonrası turunçları verdi, bıçak da verdi. Hanımlar bıçakla turunçları keserken Hz. Yusuf’u önlerinden geçirdi. Hepsi ellerini kestiler fakat hiçbir acı hissetmediler. İşte insan ömrünce huzurda yaşamışsa, onu bu huzurdan öbür huzura götürecek sevgilisi olacaktır. Sevgilisi eğer Allah eriyse o zaman Hz. Yusuf gibi gözünün önünden geçecek ve insanlar nefsin ruhtan ayrılışını, buradan duyulacak acıyı hissetmeyecekler. Bu hayattan öbür hayata yani cennetten cennete, bir huzurdan diğer huzura geçecekler. Cennet zaten hizmettir. Çalışmak kadar huzur veren bir şey yoktur. Zira hareket yaşam demektir. Ölüm durmak demektir. Allah insanı yaratırken çok büyük bir lütufta bulunur. Zira Allah’ın sonsuzluğunda yok olmuş olanın yaradanını tanıması söz konusu olamaz. Ancak insan vücud bulduğu, halk ve hak diye iki olduğu zaman Allah’ı bilebilir. Bu lutfa ererek dünyaya gelmiş varlık Bakara Sûresi’nde uyarılır: “Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.“2 Allah’a ermenin hikmetini yakalamak istiyorsan çalışman, namaz kılıp, infak etmen gerekir. Tevekkül çalıştıktan sonra insanın başvuracağı yoldur. İşte bu tür hareketler insanı cennete götürür. Readers Digest dergisinde bir cennet cehennem anlatımı vardır. İnsanların eline gerek cennette gerek cehennemde uzun saplı kaşıklar verilmiş. Bu uzun saplı kaşıklarla yemek yenmesi istenmiş. Cehennem ehli yemekleri ağızlarına götürmek isterken her taraflarına dökmüşler. Çünkü kaşığın ucundan tutup ağza götürmek mümkün değilmiş. Cennette ise hiç problem yokmuş, çünkü herkes birbirine yediriyormuş. Hocam Ken’an er-Rifai’nin daima hatırlattığı bir söz vardır. “Bar olma yar ol” der. Kimseye eziyet verme, kimseye sıkıntı verme, kimseden bir şey bekleme. Ahmed’er Rifai Hz.leri ise bizim yolumuz istememek, esirgememek ve biriktirmemektir.3

O halde verelim, daima verici biz olalım ama kimseden bir şey beklemeyelim. İşte böyle bir yolda hizmet edersek bizim içimizde cennet daima var demektir. Tevhid ehli daim cennettedir, her şeyde güzeli görür. Her şeyde Allah’ı gördüğü için, onu hocamın şu şiiriyle anlatmak çok kolay olur.

Hüsn-ü mutlak değil midir Allah

Neden temaşa-ı hüsn olsun günah

Her hüsn bir delil-i kudrettir

Onun temaşası aynen ibadettir

Allah mutlak güzelliktir. O halde bu güzelliğin insanlardaki aksini seyretmek neden günah olsun. Her güzellik Allah’ın güzelliğine bir delildir. Böyle bakan için de onun temaşası onun seyredilmesi ibadettir. Demek ki bu alemde abes yok. Tezatların bir araya gelmesiyle zevk hasıl oluyor. Mesela sinemada ve tiyatroda bile iki sevişenin arasına biri girmeyince dümdüz bir hayat oluyor. Tat olmuyor. Çevremizdeki insanların problemsiz olduklarında ne kadar çok sorun çıkardıklarını görmüşüzdür. Ufacık problemler onlara dert olur. Mesela çocukları düşük not aldığı için yahut kendisi kilo aldığı için intiharı düşünen kadınlar bile gördüm. O halde insanların başlarına gelen sıkıntı ve belalar, ne kadar mesutmuşuz biz fark edemedik, bir gün bile şükretmedik demelerine sebep olmuyor mu? Allah dostları şikayeti sevmezler. Bir derviş doktora gitmiş, doktor sormuş “şikayetin ne” diye, “ne demek efendim, hiç şikayetim yok” demiş. Allah’tan yanındaki bey dostunu tanıdığı için doktoru uyarmış. “O derviştir, şikayet etmez, neren ağrıyor? Diye sorun” demiş. Allah’ını bilen hastayım demekten hoşlanmaz. Hastalığın ne büyük lütuf olduğunu bilir. Bir hadis-i şerifte “bir gece sıtma çekenin bir yıllık bütün günahları affoluyor” deniyor ya onun için insan her şeyin sebebini idrak ettiği devrede hastalıklara da şükreder. Hastalık Allah’ın insana gönderdiği misafirdir. Bu hakikati bilenler misafire şikayet etmeyerek hürmet ederler. Bu her yerde ve her şeyde Hakk’ın tecellisini görüş ve o suretle Allah’ın cemalini temaşa ediş çok hoş bir şeydir. Biz münkirde de ilahi saltanatı seyredelim. Yani ateistte, inkar edende de güzelliği görelim. Çünkü Hz. Mevlana diyor ki; “Ayrılık görünüştedir. Mana itibariyle hepsi birleşniştir. Mesela bir emir çadır dikilmesini emretse, biri ip büker, biri çivi yapar, biri bez dokur, biri diker, biri yıkar, biri iğne geçirir. Bütün bu hareketler görünüşte türlü türlü ve ayrı ayrı iseler de mana bakımından birdirler. Çünkü bunların hepsi bir iş yapıyor demektir. Bu dünyanın ahvaline de bakarsan aynen böyledir. Hepsi Tanrı’nın kulluğunu yapar. Tanrı’ya karşı gelen fâsık, salih, karşı koyan, itâat eden, şeytan ve melek, hepsinin Tanrı’ya kulluk ettikleri görülür.”4 İkilik olmazsa birliğin ispatı mümkün değildir. Summerset Moham’ın o harikulade eserinde derki ‘hayatın manası bir İran halısında gizlidir’. Çünkü dünyanın en güzel ve en çirkin renkleri öyle bir kaynaşmıştır ki ortaya şaheser çıkmıştır.


S : Fihi Mafih’te Hz. Mevlana buyuruyor ki; “Allah ot, odun, tezek gibi vasıtalar ortaya koymuştur. Bunlar görünüşte çok hoş şeyler değildir. Ama bir hamamcı için çok büyük lütuftur. Bunlarla onun hamamı ısınır, insanlar fayda sağlarlar.

C: Aşık olduğumuz bir güzel düşünün. Her tarafı güzeldir. Saçları, teni, yüzü inanılmaz bir güzel… Sonra gözleri çıkarıp tek başına getirin, saçlarını yalnız getirin, bağırsaklarını getirin, korkudan kaçacak delik ararsınız. Çünkü bütünüyle güzel olan şey, parça parça hiç güzel olmayabiliyor. Öyleyse biz bütünü görmeye doğru kendimizi şartlandıralım.


S : Aslında abes bir şey yok. Celalle cemal insanda birleşmezse kemal zuhur etmez değil mi?

C: Yalnız insanda Rablık ve Kulluk vardır. İnsan aynı zamanda Rab makamında olan ruhuyla kul makamında olan nefsini bir arada taşır (ruh cemali, nefis celali tecellidir). Yani celali ve cemaliyle insanda Allah’ın kemali tecelli eder. Birliği bilen için o kemale varmak söz konusudur. Çirkinlik ve kötülük güzelliğin derecesidir. Mesela sümbül, dünyanın en güzel kokularından biridir. Sümbülün kokusunu kendi içinde azaltın, pislik kokusu verir. Pislik kokusuyla sümbülün kokusu arasında doz farkı vardır. O halde güzellik ve çirkinlik birbirine göre derecedir sadece, birbirinden farklı değildir. Aynı zamanda bu iki mefhum kişinin bakışına göre değişir.


S : Hz. Mevlana: “Eğer insan her iyiliği isteyicidir denilirse, kötülükleri defetmek de bir iyilik sayılır. Kötülüğü def etmek isterse, bunu yapmak ancak kötülüğün varlığı ile olur. Yahut iman isteyenlerden biri der ki: İman ancak küfürden sonra mümkün olabilir. Bunun için küfür imanın levazımındandır.”5

C: Küfür vücuttur, din; vücutta ruhla nefsin birliğini sağlamaktır. Bu kadar basit bir iş. Gene bir örnek verirsek; harika bir mâlikane düşünelim, bu malikane içinde bir tuvalete ihtiyaç var. Bir süre sonra tuvaleti olmayan bir ev insana cehennem gibi gelmeye başlar. O halde tek başına o tuvalet ne kadar pistir ve korkunç bir yerdir ama mâlikane içinde ne kadar güzellik arz eder. Bütünü görmeye başlarsak, yani tevhide; kendimizi adam edip etraftaki insanları sevmeye başlarsak o zaman her şeydeki güzelliği de keşfetme kabiliyetine sahip oluruz.

Tevhidin türlerine geçelim; müminin avamın tevhidi hadiseleri yani olup bitenleri Allah’tan bilerek her şeyde Allah’ı görmektir. Üst derecenin(havas müminin) tevhidi dünyayı hiç görmemek zaten kendini hiç zorlamadan her yerde Hakk’ın güzelliğini hayran hayran seyretmektir. Zira bu havas indinde sebep diye bir şey yoktur. Bütün görünen alem Hakk’ın türlü türlü tecellisinden ibarettir. Kul aşık, Hak maşuktur. Daha doğrusu Allah naz makamıdır.

Edebiyatta bir kıssa vardır. Derler ki, eskiden gül bembeyazmış. Bembeyazmış ama güle bülbül çok aşık, çevresinde dönüp dolanıyormuş. Bizim Allah’ın ya da Allah sevgililerinin çevresinde dolaştığımız gibi. Gül de naz ehli olduğundan yüz vermiyormuş. Bülbül aşkını anlatmak için yanaşmış yanaşmış, sonunda diken yani hadiselerin dikeni o minicik kalbine girmiş ve onun nefsinin kanı gülün dibine akmış, dibine akınca gül ondan sonra kırmızı olmuş ve Peygamber’in manasını vermiş. İşte nefsimizin kanını Allah’ın manası gülünün dibine akıtmazsak, yani Peygamber’in manası önünde nefsimizi feda etmezsek o zaman onla bütünleşemeyiz ve onun rengini aksettiremeyiz. Daha üst bir mertebenin tevhidine gelince, işte bunların hakkı birlemelerinde hiçbir keyfiyet söz konusu değildir.”Kan Allahu velemyekun maahü şeyun” “Allah vardı ve onunla beraber hiçbir şey yoktu” yani Ahadiyet6. İşte Cenab-ı Hakk’ın Resulullah Efendimiz’e Sünnet-i İbrahim’i7 işaret buyurmasından maksat bu hal tevhidine işarettir. Nemrut Hz. İbrahim’i ateşe attığı zaman İbrahim’e o ateş rıza ve teslimiyetin kuvvetinden dolayı gül bahçesi haline dönmüştü. Yani o ateş Peygamberin manası haline döndü. O ateşin içinde Halil Habib oldu. Halil (a.s.) tam ateşe atılacağı sırada Cebrail gelmiş ona; “Bir dileğin varsa, sana yardım edeyim, yoksa çabucak çekilip gideyim.” Demişti. İbrahim Cebrail’e; “Hayır bir muradım yok, sen aradan çekil.” Demişti. Hakikat meydana çıktıktan sonra vasıta yersizdir, gerekmez.8


S : Ahkaf Sûresi 13.ayette “Onlar ki Rabbimiz Allah dediler ve istikamet ettiler, o kimseler için korku ve hüzün yoktur” buyuruluyor. Acaba tevhid ehli daim istikamet üzere olan insanlar mıdır?

C: İstikamet demek Allah’tan başka istek ve arzusu olmamak demektir. Sırat-ı müstakimde sabit olmaktır. Tabii ki insanlarla ilişkilerimiz güzel olacak çünkü insanlığa Allah için hizmet edeceğiz. Halkta Hakk’ı görerek istikamet edeceğiz. Fakat bu hizmet esnasında insan Allah’ı memnun etmek için çalışır. Samed makamındaki Hz. Ömer gibi…İhlas suresindeki allahus samed” makamı Hz. Ömer’in sıfat tecellisidir. O her şeyde Allah’ı gördüğü için yalnız Allah’ına karşı bir sorumluluk taşır. Mükemmelliyetçidir ve adalet üzere hareket eder. Hz. Ebubekir “Kul hu vallahü ahad”dır. Ben Allah’ın birliğini Hz.Muhammed’in tecellisinde gördüm makamıdır. Hz. Osman ise “lemyelid velemyüled”dir, yani o Allah’ın tenzih makamına, üstünlüğüne itibar eder. Allah doğmamış ve doğurmamıştır. Ondan edep sıfatı zuhur etmiştir. Hiç çocuğu yokmuşçasına ve sanki anne ve babası hiç olmamışçasına sadece Allah’ıyla meşgul bir güzeldir. Hz. Ali’de zat tecellisi vardır. O “velemyekünlehü küfüven ahad”dır. “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı“9 ayetinde olduğu gibi ondan Hak tecelli etmiştir.10 İşte istikamet üzere insan hareket ederse tevhid, Allah’ı birlemek, çok kolay olur. Amel de bu mananın zuhurudur. Allah için öğrendiğin ilmi halinle de göstermek demektir. Aslında ilim Kur’an- ı Kerim’dir. O Kitab-ı Mübin, amel ise Hz. Muhammed’dir. İkisi birdir vesselam. İtibar etmemiz gereken ilim Kuran-ı Kerim’dir, itibar etmemiz gereken hareket, şahsiyet ve kuvveti kudret Hz.Muhammed’in hareketleri ve halidir. Buna göre davranırsak biz de huzura ereriz. Neticede kendi vücudunu Allah’ın varlığında eritme derecesine ulaşır insan.

“Ehli dünya dünyada

Ehli ukba ukbada

Her biri bir sevdada,

Bana Allah’ım gerek”

diyen Yunus gibidir. İşte bu istikameti bulan kimse için korku ve hüzün yoktur diyen Allah müjde veriyor. Ne zamanki insan herkesi ve her şeyi birler, korku ve hüzün kalmaz.Zat tecellisi kulun vücudunu sarsıp, benliğini ve kendi varlığını, irade ve ihtiyarını silkip mahveder ve Cenab-ı Haktan kendisine; (Ettehiyyatü vesselavatü vettayıbat) hitabı izzeti varit olup: (Ey kulum, ben senden razıyım, sen de benden razı mısın? Ve şimdiye kadar yapmış olduğun taat ve ibadetler, benim (dergahı-izzetimde) makbul oldu, bundan sonra, senin için korku ve hüzün yoktur buyrulur.11

Bir örnekle açıklayalım? Rivayet ederler ki Hz. İsa kırda dolaşıyordu. Şiddetli bir yağmur yağmaya başlayınca o da bir mağara köşesinde bulunan karakulağın yuvasına, yağmur dininceye kadar birazcık sığındı. Vahiy geldi ki: Karakulağın yuvasından çık. Çünkü yavruları senin yüzünden rahat edemiyorlar. İsa: “Ey Allahım! Karakulağın bu dünyada sığınacak yeri var, benim yok.(H.) Karakulağın yavrularının sığınağı olduğu halde, Meryem’in oğlunun ne sığınağı ne yeri ne de evi ve makamı var.” Diye feryad etti. Hüdavendigar buyurdu ki: Karakulağın yavrusunun bir evi varsa da onları, böyle bir azizin evlerinden dışarı sürmesi doğru olmaz. Senin ise böyle bir evden atanın var. Evin yoksa da böyle bir evden çıkaranın lutfu ve sana ait olan böyle bir hil’ate mazhar olmak şerefi, seni dışarı çıkarıyor. Bu ise yüzbinlerce yere, göğe, dünya ve ahirete, arş ve kürsiye bedeldir; belki de daha fazladır. Hatta onları geçmiştir. O halde niçin korkacaksın?12

İnsan bu dereceye ererse mesela işten atıldığı zaman bu mağaradan çıkmış gibi olur, bilmelidir ki Allah onu koruyup bereketlendirecektir yeter ki haram yememiş, bir ahlâksızlık yapmamış olsun. İşte bunu idrak eden insan neden korkacak? Başıma ne gelir diye bir korkusu olabilir mi? Nasıl yarın endişesi duyabilir? O Allah’ından emindir. Kendisi de emin makamıdır.


Bir gün Resulullah’a “bu dünya halk olmadan evvel ne vardı” diye sormuşlar. “Allah vardı, onunla başka bir şey yoktu” demiş. “Bu hadis-i şerifi Hz. Cüneyd-i Bağdadi’nin önünde okuyup izah eder misin?” demişler. “El’an kemâkan“13 demiş yani şu anda da değişen bir şey yok. Görünen insanlar hayal, Allah var ve başka bir şey yok. Cenab-ı Hak yokluğa nuruyla tecelli ettiği vakit bu varlık alemi zahir oldu. Magribi Hazretleri de “Bu görünen sen misin, ben miyim haşa ikilik ettim benim vücudum sendendir, senin zuhurun bendendir. Sen olmasaydın ben olmazdım, ben olmasaydım sen aşikar olmazdın” diyor. O halde her şey onun âşikar olması için yarattığı hayali perdelerden ibarettir. Bu gerçek ortaya çıktığında kızacak hiçbir şey kalmaz. Tevhidin diğer bir manası Hakk’a ortak koşmamaktır. Yüksek ve olgun kimselerin tevhidi kainatta Allah’tan başka bir şey görmemek, muamelesini yalnız onunla yaptığını bilmek ve yalnız Allah’la beraber olmaktır. Namaz, tevhidin gösteriliş şeklidir. “Onlar, namazlarına devam ederler14ayetindeki namaz, ruhun namazıdır. Sureten, şeklen kılınan namaz geçicidir, devamlı olmaz.Çünkü ruh deniz alemidir. Sonsuzdur; cisim ise deniz kıyısı ve karadır; sınırlı ve ölçülüdür. İşte bu yüzden devamlı namaz ancak ruhun olabilir.15 İşte daimi namazda olanlar tamamen istikamet ehlidir. Daimi namaz ne demektir? Gönlün rabıtasını Allah’la kurmak ve Allah önünde kulluğumuzla secde etmektir. Başımıza hadiseler geldiğinde itirazsız secde ederek kabul etmek, razı olabilmek çok yüce bir makamdır. Bu makam insanı tevhide götürür. Bir gün hocama ‘Allah sizden razı olsun’ demişler. Onun üzerine o da demiş ki “önce ben Allah’ımdan razı olayım da o da benden olsun” çok şaşırmışlar “ne demek istiyorsunuz?” “ben ondan gelen hadiselerden memnun ve güzel karşılayan olayım ki o da benden memnun olsun”. İşte işin esası budur. Biz şükretmeyi bilir, her şeydeki güzelliği görürsek, o zaman Allah da bizden razı olur. Allah’ımı hoşnut etmenin zevki zuhur ettiği zaman işte o zaman her şey çok güzel oluyor. Allah’ın bizden memnun olmasını sağlamak için hizmet ehli olmak lazım. Halk için çalışmak lazım. Hizmet ehli olan yüzleri nurlu huzurlu insanlardır. Nurani yaşlılar, güzel yaşlılar işte böyle zuhur ediyor. Onların yüzlerinde aşk var, şevk var, mutluluk ve heyecan var. Onların aşkı hiç bitmez. Onlar yaşlanmayan insanlardır. Tevhid ehli niye sinirlensin, niye bağırsın, niye çağırsın?

Hz. İsa’ya soruyorlar: “En korktuğunuz şey nedir?”

“Allah’ın gazabından korkarım” diyor.

“Ondan nasıl korunuruz?”

“Kendi gazabımızı yenerek” diyor.

Onun için kızmak haşa kime karşı, sinirlenmek kime karşı? Bana hocalarımdan bir tanesi demişti ki; “Araba kullanırken sinirlendiğin adamın Allah sevgilisi olduğunu düşün , sakın kızma”. Cennetin kapısını açan sadece ve sadece tevhiddir. Tevhid içinde anı değerlendirmek Hay’ı Hu’ya götürmek demektir. An Hayy’dan gelir, Hu’ya gider. Hayy’la her an diriliriz ve eğer doğru yaşıyorsak yarın endişesi olmadan, insanlara hizmetle, Allah’ı memnun ederek yaşıyorsak o nefesi Hu’ya yani sahibine Allahına yollarız. Bu hali idrak bize anın önemini anlatır. Cennetin kapıcısının adının Rıdvan olduğunu, razı olanların en yücesi olduğunu unutmamak gerekir. Cehennemin kapıcısının adı da Malik’tir, mülküne tapmak insanı cehenneme götürür. Şimdi siz bana hiç evimiz arabamız olmasın mı diyeceksiniz. Olsun da bunlara tapmayalım. Benim diye benimsemeyelim ki, üzülmeyelim. İnsanın azim ve gayreti cennete gitmek için yeterli değildir. Bunun için Allah’ın lütfu ve selamına da sahip olmak gerekir. Mümin kişi kalbini himmet yönünden aklını da hikmet yönünden kullanmalıdır. Mümin kişi kalbini, kalp denilen et parçasını Allah’ın inayet ve lütfu olan nura açmalı, irtibat kurmalı ki, Allah ona himmet etsin. Manasından ışık gönderebilsin. Kişi aklını hikmete doğru yönlendirebilmeli. Gerçek akıl hikmete, her şeyde Allah’ı görebilme derecesine, tevhide eren akıldır. İlimler insanı Allah’a götürüyorsa ilimdir. Bilimler insanda Allah’ın manasını lütfediyorsa bilimdir. Aksi takdirde boşa çalışmadır ki, hiçbir işe yaramaz. Bugün üç üniversite mezunu olup da mutsuzluktan intihar eden insanlar gibi çevreye de yanlış örnekler oluştururlar.


S : “Ayna-ı efalde bir temaşa-ger olur, cenneti kulluk, tecellisi onun esma olur.

Ger yakini olsa iman, nefs sıfatından çıkar,ittisaf eyler sıfat-ı Hakla, ef’ali atar,

Hem tecellisi sıfattır, cennet-i kalbe geçer, ayna-i ayatta her dem safvet ü ihlas içer

Olsa ayni, mü’minin imanı kalkar hep hicab, bir sıfat kalmaz ona kesretten hiç bi -irtiyab

Yok televvünden eser, kendinden o bi-akl u huş,cenneti ruhdur onun vuslatta zattan bade-nuş..

İttika etmiş o mevhumi vücudundan heman, vuslatın olmuş tecellisiyle bi- nam-ü nişan

Dehşetinden o cemalin iktidar yok gayrete, zevk kesilmiş, mest girmiş hayret ender hayrete

Cennet-i zattır bulan Hakkel yakin imanını ikiliksiz eyler o arş-ı baka seyranını

Nuş edip bahdet safasın asla etmiş ittisal, oldu aslıyla fakat bil, birlik aşkında visal

Müttakiler sevk olunur cennete her dem emin, cennetin hazinleri der “Fedhuluha halidin

Eylesin bu cennetü takva vü imanı hemen, her dü alemde nasib Ken’an’a Allah her zaman”16

C: Hocam diyorlar ki; “Cennet kapısını açtılar, açan kim insan-ı Kamiller, kapıları açtılar acele edelim”, hazinelerin bekçileri müminlere burada hitab etmekte… Cennet kapısını açan İnsan-ı Kamil’dir. Kime açar bu cennet kapısını? Yasin Sûresi 11. ayet de Allah Peygamber’ine diyor ki ” Sen ancak zikre uyanı, Rahman’a gayben haşyet duyanı inzâr et, işte onu hem bir marifetle hem de ecr-i kerimle müjdele. Yani zikre uyan kim, Allah’ın emirlerine uyanı Rahman’a gayben haşyet duyanı içeri alabilirsin. Kapını açtın ama bunlara tesir edebilirsin. Gayb demek gerçek olduğu halde geçici olarak görmediğimiz hikmettir.Nur Suresi 35. ayette geçen mübarek ağaçtan maksad, gayba iman etmektir. O gayb da Hakkın halk suretinde (Hak olarak) zuhurudur… İşte gayba iman bu imandır.17 Allah’a haşyet duymak, Allah’ın gaybını gördüğün zaman hissettiğin zaman heybetle titremektir. O’nun hem cemaline sevda hem celaline karşı ürperme ve emre uyma duygusu içinde uyanması demektir. İşte cemalinden ve celalinden memnun olabilen insana cennet kapılarını açtım. “O zaman hazinelerimi dağıtıyorum koşun” diyor. “Fakat içeri girmek için de razı makamına erin” diyor hocam. Allah’ın lütfu selamı, sizlere yakîn olsun. Sahibi imanı takva yani takva ehli ve iman ehli olarak, (takva;Allah’ın istediklerini yapıp istemediklerini yapmayan,)( iman ise herkes ve her şeyde Allah’ı birleyen) için Zümer Sûresi’nin 73. ayetinde “artık hepiniz ebedi kalmak üzere cennete gireceksiniz” buyruluyor. Hocam burada buyuruyor ki “sen bu seviyeye erersen, bu dünyada cennete giresin ve ebedi olarak orada kalırsın” Eğer müminin imanı taklidi ise, sadece işin şeraiti ile meşgulse, o mümin takva ehlidir, salih iş işler, bu işlerde hem cennet sevinci hem de cehennem korkusu vardır. Onun huzuru kesiklidir, ilmel yakîn makamıdır. Onun imanı hoştur ama eksiktir. Eğer fiillerin aynasında sarhoş bir seyirci olup cenneti bilirse, yaptığı her şeyin Allah’tan olduğunu hissederse başka yapanların da Allah için yaptığını görürse cenneti kulluktur. ‘Ben varım sen de varsın ama ben yaptığımı senin emrin üzere yapıyorum’ der. “Allah indinde hiçliğini bildiği için cennettedir. Allah’ı isimleriyle görme derecesine ulaşmıştır” diyor hocam.

Biraz daha ilerler de imanı daha üst bir seviyeye çıkarsa yani nefs sıfatından çıkar,Hakkın sıfatlarıyla sıfatlanır ve ismi ile isimlenirse yaptıklarından Hak tecelli etmeye ve aydınlatmaya başlar ve beşer olmaktan çıkar. İnsan olmaya doğru ilerler. Hadiselerin aynasında saflık ve ihlasla hareket etmeyi öğrenir. İhlas nedir? Yaptığı her işin kendine ait olmadığını Allah’a ait olduğunu bilerek korkusuzca yapmaktır. İhlastaki en üst derece Hz. Ali derecesidir. İhlas derecelerin en üstüdür. Örnek mi istiyorsunuz. Hani Peygamber efendimiz;

“benim yerime bu gece kim yatacak bana göç emri geldi” dediği zaman o yüce sultan yaşında elini kaldırıp “ben yatarım “demişti. Burada bir çok kişi “Ben yatarım” diyebilir. O yüce sultan yorganı başına çekip horul horul uyumuştu. İşte buna ihlas deniyor. İhlasla hareket etmek başlarsa huzur da başlıyor.

Görerek iman daha üst bir imandır. Kişide zıt meşrepler huylar kalmaz teklik ve birlik zuhur eder. Kişi kıskançlığını gıptaya çevirir. Gönülde tefrik kalkar tevhid zuhur eder. Meşrepler tekamül eder. Birlik zuhur eder. Cenneti ruh cennetidir. Yani ruhu vücut içinde hakim olmuştur. İşte bu insan, insan olmuştur. Artık aklını da o kapının önünde bırakır ve Allah’tan da teyit gelir. “Gel Ya Sin”. Hz. Muhammed’de sidre-i müntehayı aşar aşmaz böyle çağrılır. “Gel Yasin, gel ey insan.” Hakiki insan oldun ya Muhammed, gel. Allah’ın zatına kavuşmuştur ve sürekli olarak o zattan beslenerek sarhoş edilmektedir. Geçici vücudundan korunur, namsız ve nişansız Allahta yok olur. Allah’ın cemalinin güzelliğinden kendi gayreti kalmaz. Baştan aşağı mest olur hayret derecesine ulaşır. Haşyet duymaz hayret duyar. Demin haşyetten bahsederken cemali ve celali görerek hayran olmak demiştik ama hayrette cemal celal kalmaz, ikisi bütünleşir tek olur sadece şaşkınlık kalır. Teklikteki şaşkınlık artık hayreti kendine mezhep edinmiştir. İşte hakkel yakîn imanını bulan bu tür insanın cenneti zat cennetidir. Ruhu zata kavuşmuştur. Hani o Hadis-i şerifte buyrulduğu gibi ‘onun gören gözü ben duyan kulağı ben konuşan ağzı ben olurum’ dediği gibi Allah’ın. Onu, Allah’la konuşur Allah’la görür buluruz. Allah’la seyreder, ahadiyettedir, aslına kavuşmuştur. Birlikten çokluğa dönmüştür. Gönülde tevhid halde tefrik oluşur.

Hocam kendi muazzam tevazularıyla diyorlar ki “eylesin bu cennete bizi de nasip ve oradan bizi hiçbir zaman ayırmasın Allah”. Demin sen Kenan-er Rifai Hazretleri için ‘Efendim’ deyimini kullandın. Bu belki insanlar için ‘niye orada efendi’ dedi diye yanlış anlaşılabilir. O bizi efendi kılan bir sultan, kendi efendi olmayı becerdiği için bizi nefsimizin esaretinden kurtarıp bize her dem mutluluğun yollarını açtı. Biz Onun sayesinde efendi olduk, hür olduk. Bize efendiliği öğrettiği için o çok iyi bir hoca. Onun için efendim demende mahsur yok kızım. Allah bunun manasını herkese nasip etsin inşallah.

1 Ken’an Rifai, Sohbetler, sf: 178

2 Bakara, 3

3 Ahmed er-Rifai, Sohbet Meclisleri, sf: 54

4 Hz. Mevlana, Fihi Mafih, sf: 72

5 Hz. Mevlana, Fihi Mafih, sf: 277

6 Ken’an Rifai, Sohbetler, sf: 77

7 Nahl, 123; “Sonra sana: “Hakk’a tapar İbrahim’in yoluna uy, o ortak koşanlardan değildi,” diye vahy ettik.”

8 Şefik Can, Mesnevi, Cilt3-4, sf: 595

9 Enfal, 17

10 Ken’an Rifai, Sohbetler, sf: 164

11 Kazım Büyükaksoy, Mesnevi Hatıraları, sf: 24-25

12 Fihi Mafih, sf: 65-66

13 Ken’an Rifai, Sohbetler, sf: 525

14 Meâric, 23

15 Fihi Mafih, sf: 221-222

16 İlahiyat-ı Ken’an, sf: 173

17 Cili, İnsan-ı Kamil, Cilt 1, sf: 174-175

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.