FANDOM


Yeis (Ye's) Ümitsizlik. (Bak: Ye's, Himmet)

Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhitimde dönen matemki!

Mehmet Akif Ersoy - Gitme Ey Yolcu

Ümitsizlik Doğru Değildir

Emin de, yeis de küfürdür. Yâni, “Ben şu kadar hayırlar yaptım; artık Cennet'i kazandım” gibi inanç ve düşünce içinde olarak kendisini Allâh'ın gazabından emin kabul etmek, veya: “Ben bu kadar günahlar işledim. Cehennemi boyladım. Bana kurtuluş yoktur” gibi bir yeis (ümitsizlik) içinde bulunmak da küfürdür. Peygamberimiz: “Mümin, korku ile ümit arasında olacaktır” buyuruyor. Mü'min, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinden dolayı ümit mevkiinde, kendi noksanından dolayı da korku mevkiinde olacak. Öyle ki, Cennet'e bir kişi girecek deseler, “Acaba ben miyim?”, Cehennem'e bir kişi atılacak deseler, “Acaba ben miyim?” diyecektir.

Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hakk: “Kulum bana bir karış gelirse ben ona bir kulaç varırım, kulum bana yürü-yerek gelirse, ben ona koşarak varırım” buyuruyor. Bu hadîs, Cenâb-ı Hakk'ın kendisinden af ve hidâyet isteyen kuluna af ve hidâyeti lütfetmekteki acelesinin ifâdesidir.

YEİS

Ümitsizlik, istek ve arzunun tükenmesi manâsınadır. İnsan yaşadığı sosyal hayatın içinde daima olumlu, olumsuz, küçük, büyük, acele ve gecikmeli bir takım olaylarla iç içe yaşamaktadır. Bu nedenle bazan bir ümitsizlik ve kötümserlik psikolojisi olan yeis ile karşılaşmak mümkündür. Yeis kelimesi türevleriyle birlikte Kur'ân'ı Kerim'in on ayrı yerinde geçmekte; Allah'ın rahmetinden ve yardımından ümit kesmek ve karamsar bir çizgide sürekli beklemek kınanmaktadır: "(İbrahim:) dedi ki: Rabbimin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?" (Hicr, 15/56), "De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin" Çünkü Allah bütün günahları bağışlar..." (Zümer, 39/53), "İnsan hayır işlemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir." (Fussilet, 41/49) Görülüyor ki yeis kişiyi felaket sınırına doğru çekmektedir. Bu karamsarlık hali tembelliğe, rehavete ve gaflete zemin hazırlar. Bedende mücadele ve hareket kabiliyetini keser. Böylece hem dinin hem dünyanın elden gitmesine yol açmış olur. Mümin böyle bir tehlike ile karşılaşması durumunda derhal tövbe ederek Allah'a sığınmalıdır. Azim, sabır, irade ve tevekkül ile inancını ve güvenini tazelemeye çalışmalıdır.

İslâm bilginleri îmân açısından da yeis üzerinde durmuşlardır. Bu anlamda yeis, kişinin ölümle karşı karşıya kaldığı son an demektir ki bu anda îmânın sahih olamayacağı görüşü ağırlık kazanmıştır (Yûnus, 10/90-92; Mü'min, 40/84-85). Çünkü îmân yakîn ifade eder. Şüphe ve yeis ile îmân mertebesine erişilemez. (F.K.)

İman-ı yeis nedir?Edit

İMAN-I YE'S Çaresiz kalan, hayatından ümidsiz olan bir kimsenin imanı. Firavun gibi ölürken iman etmektir

Bu iman muteber midir?

Değildir

Tevbei yeis nedir?

İmanı ve ameli olan kimsenin ölürken günahlarından tevbe etmesidir

Bu tevbe muteber midir?

Muteberdir


Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] (eskimiş) karamsarlık
[2] (eskimiş) umutsuzluk
[3] (eskimiş) üzüntü

Write Yazılışlar یأس Nuvola apps bookcase Köken Nuvola apps bookcase Köken

Balance icon Eş Anlamlılar

[1]nevmîd.

Güzel köşe yazılarıEdit

Muhtar, babasını hastaneye götürdüğü dakikaları bugünkü köşesinde anlattı 26 Kasım 2010 Cuma, 10:25:24


İşte Reha Muhtar'ın bugünkü yazısı:

Hayatın uğursuz gittiği dönemler vardır... Bir uğursuzluk, bir huzursuzluk vardır çevrenizde... Uğursuzlar ve çıyanlar rahat durmazlar... Çocuklarınızla kurduğunuz ailenize kirli pisliklerini kusarlar... Hayat sizin kurmak istediğiniz temizlikten çok uzak, “kirli, hem de çok kirli bir hal almıştır...” Öğlen restoranda bir görüşmem vardı... Buluştuğum kişi, erken ayrıldı mekandan... O sırada rahmetli Ufuk‘un karısı Gaya‘yı, Nazlı Ilıcak‘ın kızı Aslı‘yla ve Mehmet Barlas‘ın kızı Eda‘yı gördüm... Selam verdim, iki satır laflayıp tam çıkıyordum restorandan ki, telefon geldi evden;

“Babanız aniden rahatsızlandı Reha Bey... Başı dönüyor, konuşması peltekleşiyor... Rahat yürüyemiyor...”

Eda Barlas telefona sarıldı, ben eve doğru hızlandım...

Daha iki gün önce Can‘ın (Dündar) yazısını okumuş ağır bir hüzün ve duygusallık çökmüştü üstüme... Bayramı hasta babasının yatağının başucunda geçirmişti Can... Onu yazmıştı: “Hayat garip bir oyun... Çocuklar baba olduğunda, babalar çocuklaşıyorlar çoğunlukla... Bir hayat tecrübesi tersyüz ediliyor sanki... Makarada sarılı film, oyuncularını değiştirip tersinden oynanıyor... Rolü değişiyor babalarla çocukların... Size yürümeyi öğreten adamın, koluna girip yürütüyorsunuz...”

Onu evden aldım, koluna girerek arabaya taşıdım... Arabanın önünde baba oğul oturuyorduk... Annemle yardımcı arkadaydılar... Konuşması biraz peltekleşmişti babamın... Ayağa kalktığında başı dönüyordu... Durum nereden bakarsanız bakın ciddiydi... Hastaneye “Nörolojiden bir doktor gerekiyor sanırım” dedim... Yolda giderken babamla konuştum...

Kaderin garip cilvesi onu “beni hayata getirdiği hastaneye” götürüyordum...

Nişantaşı’na doğru Akaretler’e saptığımızda, Maçka Parkı’nın oradan geçtik... “Hatırlıyor musun?” dedi “Seni bebekken bu parkta oynamaya getirirdim...” Hayal meyal hatırlıyordum sanki, gülümsedim ona... Teşvikiye Camii’ne geldiğimizde hastaneye çok az kalmıştı... Ancak trafik yavaş gidiyordu ve ben bir an önce babamı hastaneye yetiştirmeye çalışıyordum... Caminin yanıbaşındaki sokağı gösterdi bana:

“Sen doğduktan sonra hastaneden bu sokaktaki evimize geldik... İstanbul’dayken bu evde kalırdık o zamanlar...”

Konuşması hafif peltekleşmişti... Ama sanki hiç bu kadar güzel konuşmamıştık onunla... Nişantaşı’ndan sağa saptım... Annem hakkında espriler yaptım, babamı güldürdüm... Annem bir ara “Benimle böyle iyi konuşmuyor... Bak konuşması düzeldi...” dedi... Amerikan Hastanesi benim doğduğum hastaneydi... Elli yıl sonra çocuklarımın doğduğu hastaneydi... Şimdi aniden fenalaşan babamı götürüyordum oraya iyileşmesi için... Doktor kısa bir muayeneden sonra “MR’a sokmamız lazım” dedi...

Fazla bir şey sormadım... Amerikan Hastanesi’nin Halka İlişkiler’indeki arkadaşım İrem “Nereden bilip de nörolojiden doktor istediniz?..” diyordu... Bir süre sonra MR sonuçları çıktı... Beyne giden damarlardan birinde tıkanıklık vardı... Ana damar değildi, bu iyi haberdi... “Ama durum yoğun bakımda 48 belki 72 saat kalmayı” gerektiriyordu... Ne olduğuna ve ne olacağına bakılacak, herhangi bir komplikasyonda ani müdahale yapılmaya çalışılacaktı... Hastaneden çıkarken, babamı ve son günlerde yaşadıklarını düşündüm... Hiç haketmemişti, son günlerde yaşadıklarını... Annemin yanına girmesine izin vermiyorlardı, heyecanlanır tansiyonu çıkar diye... Öptüm göz göze geldik ve bakıştık... Onu yoğun bakımda bıraktım... Dışarda hava kararıyordu... Annemi aldım eve döndüm...

BABAMIN PARMAĞIMDAKİ ALYANSI VE SONSUZA KADAR AYRILDIĞIM KADIN...

MR’a girerken babamı soydular... Sonra pantolonunu ayakkabılarını bana verdiler, “Yoğun bakımda bunlara gerek yok” diye... Bir de alyansını verdiler bana... 52 yıllık altın alyansını... Hayat ne ilginçti... 27 yıl önce evlenirken karım “Sen alyans takmayacak mısın?..” demişti... “Hayır” demiştim, “Ben alyans takamam ki... Her türlü yüzük kaşıntı yapıyor parmağımda...” Yüzünü buruşturmuştu... “Bu hak mı?..” demişti, “Şimdi ben alyans takacağım... Sen takmayacaksın...” Düğün günü, içim elvermedi; “Bak Selin’ciğim” dedim, “Bugün nikahta takayım... Sen mutsuz olma... Ama senden ricam, nikahtan sonra çıkartayım, bir daha takmayayım...” “Peki” demişti... Evlendiğim günün gecesi çıkardım, bir daha da takmamıştım...

Dün akşam hastabakıcı yoğun bakımda babamın alyansını verdi bana... Bir eşi annemde olan 52 yıllık altın alyans... Aldım hiç sektirmeden serçe parmağıma taktım babamın alyansını... Toplam 53 yıllık beraberliğin kutsal sembolüydü babamın alyansı... Hastaneden çıkarken, akşam karanlığı çökmeye yüz tutmuştu... Alacakaranlıkta son zamanlarda yaşamakta olduğum şeyler gözümün önüne geldi... Düşünürken, o ana kadar düşünmek istemediğim şeyleri de düşünmeye başladım... O anda babamın bana son günlerde hissetirmemeye çalıştığı üzüntüsünü farkettim... Bir süredir göremediği torunlarından duyduğu azabın aslında benden fazla olduğunu o an hissettim... Yapacak bir şey yoktu... Hayat böyle bir şeydi... O anda tek yapılacak şeyi yaptım... Babamın iyileşmesi için Allah’a dua ettim... Ve Allah’a dua esnasında bir nihai “veda” gerçekleşti kalbimde...

Doğduğum ve çocuklarımın doğduğu, onlara ve bana hayat vermiş hastanenin önünde, hayatıma girmiş ve bana iki çocuk vermiş kadına “sonsuza kadar veda ettim...”

Babamın alyansı güç veriyor bana serçe parmağımda... Umarım ona da orada veriyordur... Yoğun bakımda...

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.