FANDOM


Şablon:Vahdetvahdetbasibozuk[irtifak[]]ittifaki musliminismail gaspirali[ehadiyet[]]vahidiyet Vahdet Birlik. Yalnızlık. Teklik. (Kesretin zıddıdır.) Birlikfatrabi birlik risalesi[[]]Sablon:Vadet Edb: İfade esnasında mevzuun haricine çıkılmaması, maksad ne ise yalnız ondan bahsedilmesi, sözün dallandırılıp budaklandırılmaması.

Tasavvuf

Allah'a yakınlık. Gönlünü, kalbini tamamen Allah ile meşgul etme hali. (Yüsr-ü vahdet; yâni birlik usulüyle bir merkezde, bir elden, bir kanunla olan işler; gayet derecede kolaylık veriyor. Müteaddit merkezlerde, müteaddit kanuna, müteaddit ellere dağılsa müşkilât peyda eder. M.)

Sözlükte

"birlik" anlamına gelen vahdet, tasavvufta, her şeyi bir olarak ve bir içinde, nesneleri Allah ile görmek demektir.

Tasavvufta üç türlü vahdetten söz edilmiştir:

a) Vahdet-i kusûd: Murat ve maksatların birliği demektir. Bununla, kulun kendi irade, düşünce ve arzusunu Allah'ın irade, düşünce ve arzusuyla birleştirmesi, O'na bağlaması, iki iradenin birleşip tek irade haline gelmesi kastedilir. Böylece Allah'ın iradesi geçerli ve etkili yapılmış olur.

b) Vahdet-i şuhûd: Görmenin birliği demektir. Bu durumda kul, her yerde Allah'ın tecellisini görür. Bu hâl, vecd ve istiğrak halinde meydana gelir. Ancak vecd hali geçtikten sonra kul kendisinin farkına varır, Hak ile halkı ayrı görür. Vahdet-i şuhûda ayn-ı cem, fenâ ve cem adı da verilir.
c) Vahdet-i vücûd: Varlığın birliği demektir. Bununla Allah'tan başka varlık olmadığının idrak ve şuuruna sahip olmak kastedilir. Vahdet-i şuhûdda sâlikin her şeyi bir görmesi, geçicidir, birlik bilgide değil, görmededir. Vahdet-i vücûdda ise, birlik bilgidedir. Sâlik, gerçek varlığın bir tane olduğunu, bunun da Hakk'ın varlığından ibaret bulunduğunu, Hak ve O'nun tecellilerinden başka hiçbir şeyin gerçek bir varlığı olmadığını bilir. Vahdet-i vücûd fikrini savunanlar, bu bilgiye ancak yaşayarak ve manevî tecrübe ile ulaşılabileceğini söylerler. Kur'ân'da varlık yaratan-yaratılan şeklinde ikiye ayrıldığından bazı İslâm âlimleri vahdet-i vücûd anlayışını küfür olarak nitelendirmişlerdir. (M.C.)

VAHDET-İ VÜCÛD

Vücudun birliği anlamına gelen Vahdet-i Vücûd, tasavvufî bir terim olarak, bütün varlıkları Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının zuhur mahalli kabul edip gerçek vücud olarak Allah'ı bilme ve tanıma esasına dayanan bir düşünce anlayışının adıdır. Vahdet-i Vücûd, bu âlemde gerçek varlık olarak sadece Hakkı kabul edip, öteki varlıkların vücudunu, O'na nispetle bir takım hayal ve gölgelerden ibaret görmektedir.

Tasavvuf anlayışına göre Vahdet-i Vücûd mertebesine ancak hal ile ulaşılabilir. Hal ile ulaşmak, nefs ile mücâhede, sâlih amellere devam, dünyaya karşı meyil ve muhabbeti azaltmak, zikre devam etmek, gönlü mâsivâ kirinden temizlemek ve bu suretle kalbi Allah'ın isim ve sıfatlarının nurlarına ayna olacak bir duruma getirmekle mümkün olur. Vahdet-i Vücûd derecesine ulaşan kimse; kalbî keşiflere ve manevî olgunluklara nail olsa bile bunları Hakk'tan bilir ve kendisinde bir varlık görmez. Bu düşünce tarzı bütün tasavvuf erbabınca kabul edilmiştir. (F.K.)

Vahdet-i Vücûd fikirinden ilk defa, Bâyezıd-i Bestâmî, Cüneyd-i Bağdâdî ve Hallac-ı Mansûr söz etmiş ise de, bu anlayışı ilk kez sistemleştiren İbn-i Arâbî olmuştur. İbn Arabî'ye göre, varlık bir tek hakîkatten ibaretti. Çeşitlenme ve çoğalma dış duyuların oluşturduğu zâhiri bir şeydir. Allah, mutlak varlıktır. Varlığının sebebi yoktur. O kendi zatıyla vardır. O'nu bilmek varlığını bilmektir. Zatının hakîkatini bilmek mümkün değildir. Allah ezelde vardı ve kendisiyle birlikte hiçbir şey yoktu. Allah bizi bu şeklimizle yaratacağını biliyordu. Eğer bilmeseydi yaratamazdı. Bu şekli başka yerden de almadı. Çünkü kendisinden başka bir varlık yoktu. Demek ki Allah'ın bilgisinde bizim şeklimiz vardı. O halde biz bilkuvve O'nda vardık. Düşünce halindeki varlığımız, yani Allah'ın bizim hakkımızdaki bilgisi kendi kıdemiyle kadimdir. Çünkü bilgi O'nun sıfatıdır. Kendisi gibi sıfatı da ezelîdir. Allah bizi yaratacağını ve şeklimizi sonradan bilmiş olamaz. Allah âlemi yaratmak isteyince kendisinden heba denilen bir hakîkat tecelli etti, göründü, taştı. Sonra Allah kendi nuru ile bu heba'ya tecelli etti. Bütün âlem bilkuvve bu heba'da vardı. Hebâ'da bulunan her şey Allah'ın tecelli nurunu yeteneği nispetinde aldı. Bu nuru en çok alan akıl oldu. Bu suretle Allah'ın nurunun tecellisinden heba, heba'nın tecellisinden âlem meydana geldi. İbn Arabî'ye göre kâinat işte bu şekilde Allah'tan sudur etmiştir. Fakat Allah ile aynı mâhiyette değildir. Mümkün varlıklar önce yok iken sonradan Allah'tan sadır olmuştur. İbn A'rabî'ye göre âlem beş mertebede meydana gelmiştir: Alem-i lâhut, âlem-i ceberût, âlem-i melekût, âlem-i şuhûd ve insan-ı kâmil. Allah'ın isim ve sıfatlarının sonu olmadığı için âlemin de sonu yoktur. Kainat Allah'ın isim ve sıfatlarının yekunu olduğu gibi insan da kâinatın küçük bir örneği olarak Allah'ın isim ve sıfatlarının yekunudur. Allah mutlak gizlilik derecesinden mertebe mertebe inerek varlıkları meydana getirmiştir. Bazı kelâmcılar Vahdet-i Vücûd anlayışına karşı çıkmışlardır. (İ.K.)

Varlık birliği ya da Vahdet-i Vücud, tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaradılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan görüştür.

Künt'ü, Kenz inancı Gizli bir Hazine idim bilinmeyi istedim yani dünyadaki bütün varlıkların ve tüm evrenin Tanrı'nın yansımaları olduğu anlamını taşır, İnsanların Allah'tan gelip yine Allah'a dönüşleridir. Nefsini terbiye eden insan oğlu Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat kapılarından geçer ve en sonunda Hak ile Hak olur. Seyyid Nesimi ve Hallac-ı Mansur'un kendilerini ölüme götüren "En-el Hak" sözü, bu inancın yansımasıdır. Dönemlerinde, bu Evliyalar, dinden çıkmakla sapkınlıkla ve şirkle suçlanmış ve anlaşılamamışlardır. Hallac-ı Mansur, ölüm anında şu sözleri söylemiş ve katillerini Allah'tan bağışlamasını dilemiştir: Ya Rabbi canımı alan bu kullarını bağışla; çünkü onlar senin bana gösterdiğin sırlarından haberdar değiller, senin bana gösterdikerini onlar göremezler bilemezler. Bu inancın en büyük temsilcileri Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî gibi büyük Türk İslam düşünürleridir.

"Vahdet-i vücud" tabiri bu öğretinin en büyük sözcüsü olan Muhyiddin İbn Arabi'nin eserlerinde bu kelimeler ile adlandırılmaz. İfadeyi ilk kullanan, İbn Arabi'nin öğrencisi Sadreddin Konevi'dir.

Varlık

Felsefi anlamda "varlık" üzerine yapılan tartışmalar, İslamiyet'in doğuşundan çok sonra, özellikle Yunan felsefesiyle gerçekleşen temaslar sonucunda ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasında özgün bir epistemoloji ve terminoloji geliştiren kelamcılar, filozoflar ve sufiler, varlık konusunda kimi zaman birbirine yaklaşan, kimi zaman da sert tartışmalara varacak kadar ayrımlaşan görüşler öne sürmüşlerdir. Tanrı'nın varlığı "varlık" yönünden bakıldığında "tek" ise bu durumda onun varlığı dışındaki diğer tüm varlıkların varlığı hangi anlamda bir "varlık"tır sorusu kafaları meşgul etmiş, bazı filozoflar Tanrı'nın varlığını "Mutlak varlık", diğer tüm yaratılmışları ise var olup olmama açısından mutlaklık taşımadığı için "Mümkün varlık" şeklinde tanımlayan bir ayrım yapmışlar ve aralarında bazı farklılıklar olsa da kelamcılar ve filozoflar bu ayrımı zihin dışında, ontolojik bir ayırım olarak algılamışlardır.

Vahdet-i vücud taraftarı sufiler ise bu ayırımın zihni bir ayırım olduğu, esasında varlığa bu şekilde bir ayrım getirilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Her ne kadar varlık birliği düşüncesinde Tanrı ve kullar arasında Tanrı'nın "Tanrılığı" kulun "yaratılmışlığı" korunuyor olsa da bir kısım istisnaları bir kenara bırakacak olursak özellikle fıkıh, hadis, tefsir gibi dinî ilimler alanındaki bilginler bu anlayışın yaratıcı ile kul arasındaki farkı ortadan kaldıracak ve tüm dinî emir ve yasaklara kayıtsızlığa sevk edecek bir sapkınlığa yol açacağı endişesine kapılmışlardır.

Terminoloji

Sûfilere göre kendiliğinden var olan (kaimun bizatihi) varlık (vücûd) birdir; o da Hakk Teâlâ'nın varlığıdır. Bu varlık ezelidir; çoğalma, bölünme, değişme, yenilenme kabul etmez. Ancak Hak, zatı itibariyle değil; sıfat ve fiilleri itibariyle bütün suret ve şahıslarda mutlak olmaktan çıkmaksızın ve asla değişikliğe uğramaksızın tezâhür ve tecellî etmektedir. İçinde farklılıklar ve değişme barındıran tüm evren ve içindeki canlı ve cansız her unsur, ancak O'nun varlığı ile ayakta durmaktadır. Vahdet-i vücut, Panteizm'deki gibi tek hakikatin parçalandığını ve sadece içkinliğini savunmaz. Materyalist panteizm veya monizm gibi ilk ilke ile evrendeki her şey arasında maddî bir bütünlüğü tasavvur etmez ve savunmaz.

Tarihte varlık birliği

Muhyiddin İbn Arabi ve vahdet-i vücut ekolünün tarihteki tesirlerinin en çok görüldüğü coğrafya, Anadolu olmuştur. Endülüs'te doğup büyüyen Muhyiddin Arabi, Anadolu'da yaptığı seyahatler esnasında; Konya, Kayseri, Malatya, Sivas ve Aksaray gibi şehirlerde bulunmuş, oranın bilginleriyle görüşmüş, öğrenciler yetiştirmiştir. Bunların arasında en ünlüsü ve hocasının görüşlerini yaptığı şerhler ve izahlarla, gelecekteki nesillere taşıyan kişi Sadreddin Konevî'dir. Annesiyle yaptığı evlilik sebebiyle aynı zamanda Muhyiddin Arabi'nin üvey evladı da olan Konevî, yazdığı çok sayıda eserle, vahdet-i vücut düşüncesinin de ilk sistematik izahını yapan kişidir.

Osmanlılarda, İznik'te ilk medreseyi kuran ve ilk Şeyhülislamolan Molla Fenarî'nin, Muhyiddin Arabi'nin "Fusûs" adlı eserinin de şarihi bir Ekber olması sebebiyle, vahdet-i vücuda karşı, Osmanlı topraklarında uzun süre doğrudan eleştiri yapılamamış; hatta İbn-i Arabi'ye karşıtlığıyla bilinen Şeyhülislam Çivizâde Mehmed Efendi görevinden azledilmiştir. Bu dönemde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'in emriyle İbn Arabi'ye yöneltilen itirazların cevaplandırıldığı Farsça bir kitap dahi kaleme alınmıştır. Ancak 17. yüzyıldan sonra bu durum değişmeye ve Vahdet-i vücud'a yönelik eleştiriler artmaya başlamıştır.

Vahdet-i Vücud görüşünü benimseyen, onun üzerine yorumları bulunan diğer bazı sufiler şunlardır:

  1. Fahreddin Iraki (1213-1289)
  2. Aziz Nesefi (v.1300?)
  3. Sadeddin Fergani (v. 699/1300)
  4. Mahmud Şebüsteri (1288-1340)
  5. Abdürrezzak Kaşani (v.1329)
  6. Abdülkerim el-Cili (1366-1424)
  7. Şah Nimetullah Veli (1330–1431)
  8. Abdurrahman Cami (1414-1492)
  9. Abulvehhab Şarani (1493-1565)
  10. Abdülaziz Debbağ (v.1717)
  11. Abdülgani Nablusi (1641–1731)
  12. Şah Veliullah Dehlevi (1703–1762)
  13. Emir Abdülkadir (1808–1883)


Sadreddin Konevî'den itibaren günümüze kadar 7 asır boyunca İbn Arabî ekolünü Osmanlı Türkiye'sinde devam ettiren kişilerden bazıları:

  1. Dâvûd-i Kayserî (v. 751/1350): Konevî'nin talebelerinden Kemaleddin Kâşânî'nin talebesidir.
  2. Molla Fenârî (v. 834/1430): Babası Konevî'nin halifelerindendir.
  3. Muhammed Kutbuddin İznikî (v. 855/1450): Molla Fenârî'nin talebesidir.
  4. Yazıcızâde Muhammed Efendi (v. 855/1451): Muhammediye isimli meşhur eserin müellifidir.
  5. Cemal Halvetî (Çelebi Halife, v. 912/1506): İbn Arabî'nin iki beytini şerh etmiştir.
  6. İdris Bitlisî (v. 926/1520).
  7. Sofyalı Bâli Efendi (v. 960/1552): Füsûs şârihi.
  8. Üftâde Muhammed Muhyiddîn (v. 968/1580): Bursalı ve Celvetiye Tarikatı büyüklerindendir.
  9. Aziz Mahmud Hüdâyi (v. 1038/1629): Üftâde Hazretlerinin talebesidir.
  10. Nureddin Musliheddin Mustafa Efendi (981/1578).
  11. İsmail Ankaravî (v. 1041/1631): Meşhur Mesnevî şârihidir.
  12. Abdullah Bosnevi (v. 1046/1636): Füsus şârihidir.
  13. Sarı Abdullah Efendi (v. 1071/1660).
  14. Karabaş Veli (Ali Alâeddin Atvel, v. 1097/1685).
  15. Atpazarî Osman Fazlı İlâhî (v. 1102/1690).
  16. Niyâzî-i Mısrî (v. 1105/1693): En yaygın ve meşhur tasavvufî divanın sahibidir.
  17. İsmail Hakkı Bursevî (v. 1137/1724).
  18. Nasuhî Mehmet Efendi (v. 1130/1717).
  19. Köstendilli Süleyman Şeyhi (1750-1820?).
  20. Abdullah Salâhî-i Uşşâkî (v. 1196/1781).
  21. Safranbolulu Mehmed Emin Halvetî (v. 1283/1867).
  22. Harîrîzâde Seyyid Muhammed Kemaleddin (v. 1299/1881).
  23. Muhammed Nuru'l-Arabi (v. 1305/1887).
  24. Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî (v. 1311/1893): Tercüme-i Cânibü'l-Garbi fî Halli Müşkilâti İbn Arabî adlı bir eseri vardır.
  25. Ahmed Amiş Efendi (1807-1920)
  26. Salahaddin Yiğitoğlu (v. 1937).
  27. Ahmet Avni Konuk (v. 1938).

Eleştiriler

Vahdet-i vücut felsefesini savunanların en önemli temsilcisi Yunus Emre'dir[1].

Vahdet-i vücut konusu, İslam topraklarında asırlardır tartışılan ve tarafların kimi zaman birbirlerini cahillikle, sapkınlıkla (zındık, mülhid gibi) ve dinden çıkmakla suçladıkları çok tartışmalı konulardan biri olmuştur. Aralarında İbn Teymiye[2], Mustafa Sabri Efendi, önemli fakih ve şeyhülislamların da bulunduğu bu grup vahdet-i vücudu kıyasıya eleştirmişlerdir. Her ne kadar bu öğretinin kaynağı veya sözcüleri sufiler olmakla birlikte 14. yüzyıl sufilerinden Alâuddevle Simnânî kelamcı Sadettin Taftazani, 17. yüzyıl sufilerinden İmam-ı Rabbani gibi sufiler de vahdet-i vücudu eleştirmişlerdir.

Aralarında sufi ve selefilerin de bulunduğu bazı müslümanlar vahdet-i vücut ve panteizm arasında karşılaştırmalar yaparak ikisi arasındaki benzerliklere dikkat çekmişlerdir. Diğer bazı müslüman bilgin ve sufiler ise her iki kavramın birbirlerinden tümüyle ayrı anlamlar taşıdıklarını ileri sürmüşlerdir.

Bazı selefi yazarlar vahdet-i vücut anlayışını, onun Hindu felsefesiyle etkileşime giren Arapların üretimi olduğunu ileri sürerek eleştirmektedirler. Bazı selefiler, Kabala ile benzerlikler üzerinde de durmaktadırlar.

İmam-ı Rabbani (Ahmed Sirhindi/Müceddid-i Elf-i Sani) gibi önde gelen bazı sufi büyükleri de vahdet-i vücudun, sufinin mistik yolculuğunda (seyr-i süluk) karşılaştığı ve Hak'kın varlığında kendi varlığını yok olmuş görerek sadece tek bir varlık olduğunu zannettiği bir hal olduğunu ancak bu halin daha üstün makamlarda aşıldığını dolayısıyla da sufinin yaşadığı en üstün makam olarak görülmemesi gerektiğini söylerek eleştirmiştir. İmam-ı Rabbani, Vahdet-i vücut kavramına karşı vahdet-i şuhut kavramını getirmiştir. Rabbani, evrenin mevcudiyeti ile mutlak varlık (Vucud-u Mutlak) arasında kesin bir ayırım yapılması gerektiğini özellikle belirtir.

Sufiler bu eleştirileri hem bazı ayet ve hadisleri kullanarak hem de vahdet-i vücudun Panteizm gibi bazı felsefi ekollerden farklarını ortaya koyarak yanıtlamaya çalışmışlardır. Bazıları da vahdet-i vücut için sadece içkinliği vurgulayan Panteizm değil, hem içkin hem aşkınlığı içeren Panenteizm tabirinin kullanımının daha doğru olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Vahdet-i vücut ile ilgili müstakil bir eser sahibi olan İsmail Fenni Ertuğrul (1855-1946) eserinde, vahdet-i vücutta, panteizmin aksine, Tanrı'nın evrenin bütünü, toplamı olmadığı, sadece evrenin ayrı bir vücuda (varlığa) sahip olmayıp Hakkın vücuduyla ayakta durduğu (kaimliği), evrenin varlık (vücud) itibariyle Hak'kın aynı ise de eşyanın zat, hususiyet ve belirtileri (taayyünleri) itibariyle Hakkın eşyadan ayrı olduğunu söyler. Tanrı'nın dışındaki her şey yani eşya, varlığını Hakkın varlığına borçludur ve bir an bile ona muhtaç olmaktan azade değildir. Yani evren panteizmde olduğu gibi bizatihi mutlaklık taşımamakta ve Hak'kın varlığı aleme ihtiyaç duymamaktadır. Ertuğrul bununla ilgili olarak Muhyiddin Arabi'nin Fütuhat-ı Mekkiyye'nin 371. babındaki şu ifadesini de aktarmaktadır: "Allah, Allahtır, alemin mevcut olması veya olmaması eşittir" (Ertuğrul: s.83-84) Ertuğrul'a göre vahdet-i vücut anlayışının pek çok dinî, ahlakî ve irfanî faydaları vardır. Bunlardan bazıları; vahdet-i vücut murakabesine devam edilerek, Allah'a ulaşmanın kolay ve kestirme yol oluşu, kişinin kendisinde müstakil bir varlık görmeyişinden ötürü riya, gurur ve kibirden uzak kalabilmesi, tüm yaratılmışlara Hak'kın tecelli aynaları olarak bakıldığında onlara daha iyilikseverce yaklaşılacağı, hakiki tevhid anlayışı ile gizli şirkten uzak kalınacağı olarak sayılabilir.

Vahdet-i vücut ile ilgili Panteizmle de ilişkili olan itirazlar arasında evrenin (alemin) ezeliliği (kadimliği) bahsi geçmektedir. Vahdet-i vücudu savunanlar, alemin Allah'ın ezeli ilminde bulunması sebebiyle ezeli olduğu ancak harici varlığı itibariyle ezeli olmadığı (hadis) yönünde savunma getirmişlerdir. Füsus şarihlerinden olan Ahmed Avni Konuk, konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir: Kevn-i câmi olan, insân-ı kâmil sûretiyle hâdistir ve hakîkat-ı rûhiyyesiyle ezelîdir.

Ayrıca Bakınız

Kaynakça

Kaynaklar

  • Ahmed Avni Konuk, Fusûsu'l-Hikem tercüme ve Şerhi, haz. Selçuk Eraydın-Mustafa Tahralı, İstanbul, 1994
  • İsmail Fenni Ertuğrul - Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabi, İnsan Yayınları, İstanbul, 1991
  • Mustafa Kara - Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 2004
  • Mustafa Tahralı - Muhyiddin İbn Arabi ve Türkiye'ye Tesirleri
  • Şeyh Mekki Efendi ve Ahmed Neylî Efendi - İbn Arabi Müdafası, İstanbul,2004

Ek Okumalar

  • Bizbize Yayınları - vahdetin formülü, tekliğin ve tekilliğin formülü. [Bizbize Yayınları]
  • Mehmet Ali Ayni : Şeyh-i Ekber'i Niçin Severim, İst, 1922
  • Ferid Kam, Vahdet-i Vücud, İstanbul, 1912
  • A. E. Afifi : Muhyiddin İbn'ul Arabi'nin Tasavvuf Felsefesi, Çev. Mehmet Dağ, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yay. Ankara, 1975
  • Abdülgani Nablusi :Gerçek Varlık Vahdet-i Vücudun Müdafaası, (Vücud-u Hak), İz Yayıncılık, İstanbul, 2003
  • __________________Ariflerin Tevhidi, İz Yayıncılık, İstanbul, 2003

Dış bağlantılar

Mehmet Akif Ersoy ve Vahdet şiiri

ar:وحدة الوجود en:Sufi metaphysics fr:Wahdat al-wujud pl:Wahdat ul-wudżud ru:Вахдат ал-вуджуд ur:وحدت الوجود

Şiir Metni
Güncel Türkçesi
İngilizce Tercüme
Osmanlıca

Huzeyfetü´l-Adevî der ki: "Harb-i Yermûk´ün , Yaman kızıştığı bir gündü, pek sıcak bir gün. İkindi üstü biraz gevşeyince, sanki, kıtâl, Silâhı attım elimden, su yüklenip derhâl, Mücâhidîn arasından açıldım imdâda, Ağır yarayla uzaklardan kalmış efrâda. Ne ma´rekeydi ki, çepçevre, göğsü kandı yerin! Hudâ ya kalbini açmış, yatan bu gövdelerin, Şehîdi çoksa da, gâzîsi hiç mi yok .. Derken, Derin bir inleme duydum... Fakat, bu ses nerden Sırayla okşadığım sîneler bütün bî-rûh... Meğerse amcamın oğluymuş inleyen mecrûh. Dedim: "Biraz su getirdim, içer misin, versem " Gözüyle "Ver!" demek isterken, arkadan bir elem, Enîne başladı. Baktım: Nigâh-ı merhameti, "Götür!" deyip bana îmâda ses gelen ciheti. Ne yapsam içmiyecek, boştu, anladım ibrâm; O yükselen sese koştum ki: Âs´ın oğlu Hişâm. Görünce gölgemi birden kesildi nevhaları; Su istiyordu garîbin dönüp duran nazarı. İçirmek üzre eğildim, üçüncü bir kısa "ah!" Hırıltılarla boşanmaz mı karşıdan, nâgâh! Hişâm´ı gör ki: O hâlinde kaşlarıyle bana, "Ben istemem, hadi, git ver, diyordu, haykırana. " Epey zaman aradım âh eden o muhtazarı... Yetiştim, oh, kavuşmuştu Hakk´a son nazarı! Hişâm´ı bâri bulaydım, dedim, hemen döndüm: Meğer şikârına benden çabuk yetişmiş ölüm! Demek bir amcamın oğlunda vardı, varsa, ümid... Koşup hizâsına geldim: O kahraman da şehid. " Şark´ın ki mefahir dolu, mâzî-i kemâli, Yâ Rab, ne onulmaz yaradır şimdiki hâli! Şîrâzesi kopmuş gibi, manzûme-î îman, Yaprakları yırtık sürünür yerde, perîşan. "Vahdet" mi şiârıydı Görün şimdi gelin de: Her parçası bir mel´abe eyyâmın elinde! Târihinde mev´ûd-i ezelken "ebediyyet´; Ey, tefrika zehriyle şaşırmış giden, ümmet! "Nisyân "a çıkan yolda mı kaldın güm-râh Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh!

Güncel Türkçesi yok....???
Güncel Türkçesi
olmadığı için İngilizce Tercüme yapılamadı... güncel türkçesi yüklendikten sonra ingilizce tercümesi yüklenecektir
örnek osmanlıca مقدمة
Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.