FANDOM


Şura Zuhruf

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Duhan
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Hâ, mîm.
H'â, Mîm.
Ha. Mim.
Bu parlak kitabın kadrini bilin
Par le Livre explicite!
By the Scripture which maketh plain,
Hakkâ biz onu Arabî olarak okunacak bir Kur'an kıldık ki akıl irdiresiniz
Nous en avons fait un Coran arabe afin que vous raisonniez.
Lo! We have appointed it a Lecture in Arabic that haply ye may understand.
Ve hakıkat o, bizim nezdimizdeki ana kitabda çok yüksek, çok hikmetlidir
Il est auprès de Nous, dans l'Ecriture-Mère (l'original au ciel), sublime et rempli de sagesse.
And lo! in the Source of Decrees, which We possess, it is indeed sublime, decisive,
Siz müsrif bir kavm olduğunuz için şimdi sizden o öğüdü bertaraf mı edeceğiz?
Quoi! Allons-Nous vous dispenser du Rappel [le Coran] pour la raison que vous êtes des gens outranciers?
Shall We utterly ignore you because ye are a wanton folk?
Halbuki evvelkiler içinde biz nice Peygamber gönderdik
Que de prophètes avons-Nous envoyés aux Anciens!
How many a Prophet did We send among the men of old!
Hiç bir Peygamber de gelmiyordu ki kendilerine onunla mutlak eğlenmesinler
et pas un prophète ne leur venait qu'ils ne le tournaient en dérision.
And never came there unto them a Prophet but they used to mock him.
Onun için biz onlardan daha sert pençelileri helâk ettik, ve evvelkilerin meseli geçti
Nous avons fait périr de plus redoutables qu'eux! Et on a déjà cité l'exemple des anciens.
Then we destroyed men mightier than these in prowess; and the example of the men of old hath gone (before them).
Celâlim hakkı için sorsan onlara o Gökleri ve Yeri kim yarattı? Elbette diyecekler: onları o azîz, alîm yarattı
Et si tu leur demandes: «Qui a créé les cieux et la terre?» Ils diront très certainement: «Le Puissant, l'Omniscient les a créés».
And if thou (Muhammad) ask them: Who created the heavens and the earth, they will surely answer: The Mighty, the Knower created them;
O ki Arzı sizin için bir beşik yaptı, ve doğru gidesiniz diye size yollar açtı
Celui qui vous a donné la terre pour berceau et vous y a tracé des sentiers afin que vous vous guidiez;
Who made the earth a resting place for you, and placed roads for you therein, that haply ye may find your way;
Ve o ki yukarıdan bir mikdar ile bir su indirmekte ve onunla ölü bir beldeye hayat neşretmekteyiz, işte siz de öyle çıkarılacaksınız
Celui qui a fait descendre l'eau du ciel avec mesure et avec laquelle Nous ranimons une cité morte [aride]. Ainsi vous serez ressuscités;
And who sendeth down water from the sky in (due) measure, and We revive a dead land therewith. Even so will ye be brought forth;
Ve o ki bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve yumuşak hayvanlardan bineceğiniz şeyler yaptı
Celui qui a créé les couples dans leur totalité et a fait pour vous, des vaisseaux et des bestiaux, des montures,
He who created all the pairs, and appointed for you ships and cattle whereupon ye ride.
[[لِتَسْتَوُوا عَلَىٰ ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ]]
Ki sırtlarına kurulasınız, sonra üzerine kurulduğunuzda rabbınızın ni'metini anıp diyesiniz: tenzih o sübhâne ki bunu bize müsahhar kılmış, yoksa biz bunu yanaştıramazdık
afin que vous vous installiez sur leurs dos, et qu'ensuite, après vous y être installés, vous vous rappeliez le bienfait de votre Seigneur et que vous disiez: «Gloire à Celui qui nous a soumis tout cela alors que nous n'étions pas capables de les dominer.
That ye may mount upon their backs, and may remember your Lord's favour when ye mount thereon, and may say: Glorified be He Who hath subdued these unto us, and we were not capable (of subduing them);
Ve her halde biz dönüp dolaşıp rabbımıza varacağız
C'est vers notre Seigneur que nous retournerons».
And lo! unto our Lord we are returning.
Öyle iken tuttular kullarından ona bir cüz tasladılar, hakıkat insan çok nankör, açık bir küfürbazdır
Et ils Lui firent de Ses serviteurs une partie [de Lui-Même]. L'homme est vraiment un ingrat déclaré!
And they allot to Him a portion of His bondmen! Lo! man is verily a mere ingrate.
Yoksa o, yaratıp durduğu mahlûklarından kendine kızlar edindi de oğullarla imtiyazı size mi verdi?
Ou bien Se serait-Il attribué des filles parmi ce qu'Il crée et accordé à vous par préférence des fils?
Or chooseth He daughters of all that He hath created, and honoureth He you with sons?
Halbuki içlerinden biri o Rahmana fırlattığı mesel ile kendisi tebşir kılındığı vakıt yüzü simsiyah oluyor da kederinden yutkunup yutkunup dolukuyor
Or, quand on annonce à l'un d'eux (la naissance) d'une semblable de ce qu'il attribue au Tout Miséricordieux, son visage s'assombrit d'un chagrin profond.
And if one of them hath tidings of that which he likeneth to the Beneficent One, his countenance becometh black and he is full of inward rage.
Ya o zînet içinde yetiştirilecek de muhasamaya gelince beceremiyecek olanı öyle mi?
Quoi! Cet être (la fille) élevé au milieu des parures et qui, dans la dispute, est incapable de se défendre par une argumentation claire et convaincante?
(Liken they then to Allah) that which is bred up in outward show, and in dispute cannot make itself plain?
[[وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَٰنِ إِنَاثًا ۚ أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ ۚ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ]]
Rahmanın kulları olan Melâikeyi de dişi yaptılar, yaradılışlarına şâhid mi idiler? Şehadetleri yazılacak ve sorguya çekilecekler
Et ils firent des Anges qui sont les serviteurs du Tout Miséricordieux des [êtres] féminins! Etaient-ils témoins de leur création? Leur témoignage sera alors inscrit; et ils seront interrogés.
And they make the angels, who are the slaves of the Beneficent, females. Did they witness their creation? Their testimony will be recorded and they will be questioned.
Bir de dediler ki Rahman dilese idi biz onlara tapmazdık, bu babda onların bir ılimleri yoktur sâde atıyorlar
Et ils dirent: «Si le Tout Miséricordieux avait voulu, nous ne les aurions pas adorés». Ils n'en ont aucune connaissance; ils ne font que se livrer à des conjectures.
And they say: If the Beneficent One had (so) willed, we should not have worshipped them. They have no knowledge whatsoever of that. They do but guess.
Yoksa biz onlara bundan evvel bir kitab vermişiz de ona mı tutunuyorlar?
Ou bien, leur avions-Nous donné avant lui [le Coran] un Livre auquel ils seraient fermement attachés?
Or have We given them any Scripture before (this Qur’an) so that they are holding fast thereto?
Hayır, şöyle dediler: bizler, atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, biz de onların izlerince giderek murada ireriz
Mais plutôt ils dirent: «Nous avons trouvé nos ancêtres sur une religion, et nous nous guidons sur leurs traces».
Nay, for they say only: Lo! we found our fathers following a religion, and we are guided by their footprints.
[[وَكَذَٰلِكَ مَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا وَجَدْنَا آبَاءَنَا عَلَىٰ أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلَىٰ آثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ]]
Yine böyle senden evvel hangi memlekette bir nezîr gönderdikse onun refahlı takımı demişti ki: bizler atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk biz de onların izlerine uyarız
Et c'est ainsi que Nous n'avons pas envoyé avant toi d'avertisseur en une cité, sans que ses gens aisés n'aient dit: «Nous avons trouvé nos ancêtres sur une religion et nous suivons leurs traces».
And even so We sent not a warner before thee (Muhammad) into any township but its luxurious ones said: Lo! we found our fathers following a religion, and we are following their footprints.
Ya, dedi: size atalarınızı üzerinde bulunduğunuzdan daha doğrusunu getirdimse de mi? Ha! dediler: biz o sizin gönderildiğiniz şeylere inanmıyoruz
Il dit: «Même si je viens à vous avec une meilleure direction que celle sur laquelle vous avez trouvé vos ancêtres?» Ils dirent: «Nous ne croyons pas au message avec lequel vous avez été envoyés».
(And the warner) said: What! Even though I bring you better guidance than that ye found your fathers following? They answered: Lo! in what ye bring we are disbelievers.
Onun üzerine biz de onlardan intikamını aldık da bak o tekzib edenlerin akıbeti nasıl oldu?
Nous Nous vengeâmes d'eux. Regarde ce qu'il est advenu de ceux qui criaient au mensonge.
So We requited them. Then see the nature of the consequence for the rejecters!
Bir vakıt da İbrahim babasına ve kavmına dedi: haberiniz olsun ben o sizin taptıklarınızdan biriyim
Et lorsqu'Abraham dit à son père et à son peuple: «Je désavoue totalement ce que vous adorez,
And when Abraham said unto his father and his folk: Lo! I am innocent of what ye worship
O beni yaratandan başka, zira odur ki beni irdirecektir
à l'exception de Celui qui m'a créé, car c'est Lui en vérité qui me guidera».
Save Him Who did create me, for He will surely guide me.
Ve onu ardında (zürriyyetinde) kalan bir kelime yaptı gerek ki rücu' edeler
Et il en fit une parole qui devait se perpétuer parmi sa descendance. Peut-être reviendront-ils?
And he made It a word enduring among his seed, that haply they might return.
Fakat şunları ve atalarını ta kendilerine hakk ve bir Resuli mübîn gelinciye kadar müstefid edip yaşattım
Mais à ces gens ainsi qu'à leurs ancêtres J'ai accordé la jouissance jusqu'à ce que leur vinrent la Vérité (le Coran) et un Messager explicite.
Nay, but I let these and their fathers enjoy life (only) till there should come unto them the Truth and a messenger making plain.
Yaşattım da kendilerine hakk gelince «bu bir sihirdir, biz buna inanmayız» dediler
Et quand la Vérité leur vint, ils dirent: «C'est de la magie et nous n'y croyons pas».
And now that the Truth hath come unto them they say: This is mere magic, and lo! we are disbelievers therein.
Ve «ne olurdu şu Kur'an iki memleketten bir büyük adama indirilse idi» dediler
Et ils dirent: «Pourquoi n'a-t-on pas fait descendre ce Coran sur un haut personnage de l'une des deux cités?» (la Mecque et Tâ'îf).
And they say: If only thin Qur’an had been revealed to some great man of the two towns?
[[أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ ۚ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۚ وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا ۗ وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ]]
Rabbının rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların o Dünya hayattaki maışetlerini aralarında biz taksim ettik ve bir kısmını diğerinin derecelerle üstüne çıkardık ki ba'zısı ba'zısını tutsun, çalıştırsın rabbının rahmeti ise onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır
Est-ce eux qui distribuent la miséricorde de ton Seigneur? C'est Nous qui avons réparti entre eux leur subsistance dans la vie présente et qui les avons élevés en grades les uns sur les autres, afin que les uns prennent les autres à leur service. La miséricorde de ton Seigneur vaut mieux, cependant, que ce qu'ils amassent.
Is it they who apportion their Lord's mercy? We have apportioned among them their livelihood in the life of the world, and raised some of them above others in rank that some of them may take labour from others; and the mercy of thy Lord is better than (the wealth) that they amass.
[[وَلَوْلَا أَنْ يَكُونَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمَٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ]]
Ve eğer insanlar hep (küfre sapacak) bir ümmet olacak olması idi biz
Si les hommes ne devaient pas constituer une seule communauté (mécréante), Nous aurions certes pourvu les maisons de ceux qui ne croient pas au Tout Miséricordieux, de toits d'argent avec des escaliers pour y monter;
And were it not that mankind would have become one community, We might well have appointed, for those who disbelieve in the Beneficent, roofs of silver for their houses and stairs (of silver) whereby to mount,
Ve odalarına kapılar ve üzerlerine kurulacakları koltuklar kanepeler
(Nous aurions pourvu) leurs maisons de portes et de divans où ils s'accouderaient,
And for their houses doors (of silver) and couches of silver whereon to recline,
Ve altın ziynetler yapardık ve doğrusu bütün bunlar Dünya hayatın geçici metaı, rabbının ındinde. Âhıret ise korunan müttefekîler içindir
ainsi que des ornements. Et tout cela ne serait que jouissance temporaire de la vie d'ici-bas, alors que l'au-delà, auprès de ton Seigneur, est pour les pieux.
And ornaments of gold. Yet all that would have been but a provision of the life of the world. And the Hereafter with your Lord would have been for those who keep from evil.
Ve her kim Rahmanın zikrinden teâmî ederse biz ona bir Şeytan sardırırız artık o ona arkadaştır
Et quiconque s'aveugle (et s'écarte) du rappel du Tout Miséricordieux, Nous lui désignons un diable qui devient son compagnon inséparable.
And he whose sight is dim to the remembrance of the Beneficent, We assign unto him a devil who becometh his comrade;
Ve her halde onlar onları yoldan çıkarırlar, onlar ise onları doğru sanırlar
Ils [Les diables] détournent certes [les hommes] du droit chemin, tandis que ceux-ci s'estiment être bien guidés.
And lo! they surely turn them from the way of Allah, and yet they deem that they are rightly guided;
Nihayet bize geldiği vakıt ah, der: keşke benimle senin aranda iki maşrık bu'du olsa idi! sen ne kötü arkadaşmışın
Lorsque cet [homme] vient à Nous, il dira [à son démon]: «Hélas! Que n'y a-t-il entre toi et moi la distance entre les deux orients [l'Est et l'Ouest]» - Quel mauvais compagnon [que tu es]!
Till, when he cometh unto Us, he saith (unto his comrade): Ah, would that between me and thee there were the distance of the two horizons, an evil comrade!
Böyle demek bugün size hiç de faide vermez, çünkü zulmettiniz, hepiniz azâbda müştereksinizdir
Il ne vous profitera point ce jour-là - du moment que vous avez été injustes - que vous soyez associés dans le châtiment.
And it profiteth you not this day, because ye did wrong, that ye will be sharers in the doom.
O halde sen mi işittireceksin o sağırlara? Yâhud hidâyet edeceksin, o körlere ve açık bir dalâl içinde bulunanlara
Est-ce donc toi qui fait entendre les sourds ou qui guide les aveugles et ceux qui sont dans un égarement évident?
Canst thou (Muhammad) make the deaf to hear, or canst thou guide the blind or him who is in error manifest?
Şu halde şayed biz seni alır götürür isek elbette onlardan intikam alacağız
Soit que Nous t'enlevons [te ferons mourir] et alors Nous Nous vengerons d'eux;
And if We take thee away, We surely shall take vengeance on them,
Yâhud onlara yaptığımız vaîdi sana gösterirsek şübhe yok ki biz ona da muktediriz
ou bien que Nous te ferons voir ce que Nous leur avons promis [le châtiment]; car Nous avons sur eux un pouvoir certain.
Or (if) We show thee that wherewith We threaten them; for lo! We have complete command of them.
Sen hemen o sana vahyolunana tutun muhakkak ki sen doğru bir yol üzerindesin
Tiens fermement à ce qui t'a été révélé car tu es sur le droit chemin.
So hold thou fast to that which is inspired in thee. Lo! thou art on a right path.
Ve muhakkak ki o, hem senin için, hem kavmın için bir şereftir ve ileride ondan mes'ul olacaksınız
C'est certainement un rappel [le Coran] pour toi et ton peuple. Et vous en serez interrogés.
And lo! it is in truth a Reminder for thee and for thy folk; and ye will be questioned.
Senden evvel gönderdiklerimize sor Resullerimizden! biz Rahmandan başka ıbadet olunacak ilâhlar yapmış mıyız?
Et demande à ceux de Nos messagers que Nous avons envoyés avant toi, si Nous avons institué, en dehors du Tout Miséricordieux, des divinités à adorer?
And ask those of Our messengers whom We sent before thee: Did We ever appoint gods to be worshipped beside the Beneficent?
Celâlim hakkı için Musâyı âyetlerimizle Fir'avne ve cem'ıyyetine gönderdik, vardı haberiniz olsun, dedi: ben bütün âlemlerin rabbının Resulüyüm
Nous avons effectivement envoyé Moïse avec Nos miracles, à Pharaon et à ses notables. Il dit: «Je suis le Messager du Seigneur de l'univers».
And verily We sent Moses with Our revelations unto Pharaoh and his chiefs, and he said: I am a messenger of the Lord of the Worlds.
Vaktâ ki onlara böyle âyetlerimizle vardı, birdenbire onlar bunlara gülüverdiler
Puis, lorsqu'il vint à eux avec Nos miracles, voilà qu'ils en rirent.
But when he brought them Our tokens, behold! they laughed at them.
Her ne âyet de gösteriyorsak onlara mutlak birbirinden büyüktü, tuttuk onları azâba da çektik ki rücu' edeler
Chaque miracle que Nous leur montrions était plus probant que son précédent. Et Nous les saisîmes par le châtiment, peut-être reviendront-ils [vers Nous].
And every token that We showed them was greater than its sister (token), and we grasped them with the torment, that haply they might turn again.
Bu halde diyorlardı ki: gel ey sâhir! bizim için rabbına bir duâ et, sende olan ahdi hurmetine, çünkü biz artık yola geleceğiz
Et ils dirent: «O magicien! Implore pour nous ton Seigneur au nom de l'engagement qu'Il a pris envers toi. Nous suivrons le droit chemin».
And they said: O wizard; Entreat thy Lord for us by the pact that He hath made with thee. Lo! we verily will walk aright.
Bunun üzerine kendilerinden azâbı açtığımız vakıt da derhal cayıverdiler
Puis quand Nous eûmes écarté d'eux le châtiment, voilà qu'ils violèrent leurs engagements.
But when We eased them of the torment, behold! they broke their word.
[[وَنَادَىٰ فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَٰذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي ۖ أَفَلَا تُبْصِرُونَ]]
Ve Fir'avn kavmının içinde şöyle bağırdı: ey kavmım! Mısır mülkü benim ve hep şu nehirler benim altımdan akıyor değil mi? Artık gözünüzü açsanız a
Et Pharaon fit une proclamation à son peuple et dit: «O mon peuple! Le royaume de Misr [l'Egypte] ne m'appartient-il pas ainsi que ces canaux qui coulent à mes pieds? N'observez-vous donc pas?
And Pharaoh caused a proclamation to be made among his people saying: O my people! Is not mine the sovereignty of Egypt and these rivers flowing under me? Can ye not then discern?
Yoksa ben şundan daha hayırlı değil miyim ki o hem hakîr hem de meramını anlatamıyor
Ne suis-je pas meilleur que ce misérable qui sait à peine s'exprimer?
I am surely better than this fellow, who is despicable, and can hardly make (his meaning) plain!
Eğer o dediği gibi ise üzerine altın bilezikler atılsa ya! Yâhud yanında Melâikeler dizilse gelse ya!
Pourquoi ne lui a-t-on pas lancé des bracelets d'or? Pourquoi les Anges ne l'ont-ils pas accompagné?»
Why, then, have armlets of gold not been set upon him, or angels sent along with him?
Bu suretle kavmını istihfaf etti onlar da ona itaat eylediler, çünkü dînden çıkmış fâsık bir kavm idiler
Ainsi chercha-t-il à étourdir son peuple et ainsi lui obéirent-ils car ils étaient des gens pervers.
Thus he persuaded his people to make light (of Moses), and they obeyed him. Lo! they were a wanton folk.
Böyle vaktâ ki bizi gadaba da'vet ettiler biz de kendilerinden intikam aldık hepsini birden gark ediverdik
Puis lorsqu'ils Nous eurent irrité, Nous Nous vengeâmes d'eux et les noyâmes tous.
So, when they angered Us, We punished them and drowned them every one.
Gark ediverdik de onları sonrakiler için hem bir selef hem bir mesel kıldık
Nous fîmes d'eux un antécédant et un exemple [une leçon] pour la postérité.
And We made them a thing past, and an example for those after (them).
Ve vaktâ ki Meryemin oğlu bir mesel olarak ortaya atıldı derhal kavmin ondan çığrıştılar
Quand on cite l'exemple du fils de Marie, ton peuple s'en détourne,
And when the son of Mary is quoted as an example, behold! the folk laugh out,
Ya! dediler: bizim ilâhlarımız mı hayırlı? Yoksa o mu? Bunu sana sırf bir cidal olarak fırlattılar, doğrusu onlar çok husumetli bir kavimdirler
en disant: «Nos dieux sont-ils meilleurs, ou bien lui?» Ce n'est que par polémique qu'ils te le citent comme exemple. Ce sont plutôt des gens chicaniers.
And say: Are our gods better, or is he? They raise not the objection save for argument. Nay! but they are a contentious folk.
Hayır o ilâh değil, halîs bir kuldur, biz ona in'am ettik ve kendisini Benî İsraîl için bir mesel yaptık
Il (Jésus) n'était qu'un Serviteur que Nous avions comblé de bienfaits et que Nous avions désigné en exemple aux Enfants d'Israël.
He is nothing but a slave on whom We bestowed favour, and We made him a pattern for the Children of Israel.
Ve dilersek sizlerden de Melâike yaparız Arzda halef olurlar
Si Nous voulions, Nous ferions de vous des Anges qui vous succéderaient sur la terre.
And had We willed We could have set among you angels to be viceroys in the earth.
Ve hakkıkat o, saat için bir ılimdir, onun için sakın o saatin geleceğinde şekk etmeyin de bana tabi' olun, işte bu yegâne doğru yoldur
Il sera un signe au sujet de l'Heure. N'en doutez point. Et suivez-moi: voilà un droit chemin.
And lo! verily there is knowledge of the Hour. So doubt ye not concerning it, but follow Me. This is the right path.
Ve sakın sizi Şeytan çelmesin, çünkü o size belli bir düşmandır
Que le Diable ne vous détourne point! Car il est pour vous un ennemi déclaré.
And let not Satan turn you aside. Lo! he is an open enemy for you.
[[وَلَمَّا جَاءَ عِيسَىٰ بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلِأُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ ۖ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ]]
Isâ da o beyyinelerle geldiği vakıt şöyle dedi: ben size hikmet ile ve ihtilâf edip durduğunuz şeylerin ba'zısını size beyan edeyim diye geldim, onun için Allahdan korkun ve bana ıtaat edin,
Et quand Jésus apporta les preuves, il dit: «Je suis venu à vous avec la sagesse et pour vous expliquer certains de vos sujets de désaccord. Craignez Allah donc et obéissez-moi.
When Jesus came with clear proofs (of Allah's sovereignty), he said: I have come unto you with wisdom, and to make plain some of that concerning which ye differ. So keep your duty to Allah, and obey me.
haberiniz olsun Allah benim rabbım sizin de rabbınız ancak odur, onun için hep ona ıbadet edin, işte bu yegâne doğru yoldur
Allah est en vérité mon Seigneur et votre Seigneur. Adorez-Le donc. Voilà un droit chemin».
Lo! Allah, He is my Lord and your Lord. So worship Him. This is a right path.
Sonra o hizibler kendi aralarında ıhtilâf ettiler, onun için elîm bir günün azâbından vay o zulmedenlere
Mais les factions divergèrent entre elles. Malheur donc aux injustes du châtiment d'un jour douloureux!
But the factions among them differed. Then woe unto those who do wrong from the doom of a painful day.
Hep o saate, hiç farkında değillerken ansızın onun başlarına gelivermesine bakıyorlar
Attendent-ils seulement que l'Heure leur vienne à l'improviste, sans qu'ils ne s'en rendent compte?
Await they aught save the Hour, that it shall come upon them suddenly, when they know not?
Dostlar o gün birbirlerine düşmandırlar, müstesnâ ancak müttekîler
Les amis, ce jour-là, seront ennemis les uns des autres; excepté les pieux.
Friends on that day will be foes one to another, save those who kept their duty (to Allah).
Ey benim kullarım! size hiç korku yoktur bu gün ve siz mahzun da olmıyacaksınız
«O Mes serviteurs! Vous ne devez avoir aucune crainte aujourd'hui; vous ne serez point affligés,
O My slaves! For you there is no fear this day, nor is it ye who grieve;
Benim âyetlerime iyman edip de halîs müsliman olan kullarım
Ceux qui croient en Nos signes et sont musulmans,
(Ye) who believed Our revelations and were self surrendered,
Girin Cennete: siz ve zevceleriniz, sürurlar, neş'eler içinde
«Entrez au Paradis, vous et vos épouses, vous y serez fêtés».
Enter the Garden, ye and your wives, to be made glad.
[[يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ مِنْ ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ ۖ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ ۖ وَأَنْتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ]]
Altından tepsiler ve küplerle üzerlerine dönülür dolaşır, nefislerin hoşlanacağı, gözlerin lezzet alacağı şeyler hep orada ve siz orada muhalledsiniz
On fera circuler parmi eux des plats d'or et des coupes; et il y aura là [pour eux] tout ce que les âmes désirent et ce qui réjouit les yeux;» - et vous y demeurerez éternellement.
Therein are brought round for them trays of gold and goblets, and therein is all that souls desire and eyes find sweet. And ye are immortal therein.
Ve işte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle vâris kılındığınız Cennet
Tel est le Paradis qu'on vous fait hériter pour ce que vous faisiez.
This is the Garden which ye are made to inherit because of what ye used to do.
Sizin için onda çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz
Il y aura là pour vous beaucoup de fruits dont vous mangerez».
Therein for you is fruit in plenty whence to eat.
Haberiniz olsun ki mücrimler Cehennem azâbında muhalleddirler
Quant aux criminels, ils demeureront éternellement dans le châtiment de l'Enfer,
Lo! the guilty are immortal in hell's torment.
Kendilerinden o azâb gevşetilmez ve onlar onun içinde her ümidi kesmişlerdir
qui ne sera jamais interrompu pour eux et où ils seront en désespoir.
It is not relaxed for them, and they despair therein.
Ve biz onlara zulmetmemişizdir ve lâkin kendileri zalim idiler
Nous ne leur avons fait aucun tort, mais c'étaient eux les injustes.
We wronged them not, but they it was who did the wrong.
Ve şöyle çığrışmaktadırlar: ya mâlik! Rabbın işimizi bitiriversin, o demiştir ki: her halde siz duracaksınız
et ils crieront: «O Mâlik! Que ton Seigneur nous achève!» Il dira: «En vérité, vous êtes pour y demeurer [éternellement]»!
And they cry: O master! Let thy Lord make an end of us. He saith: Lo! here ye must remain.
Celâlım hakkı için biz size hakkı gönderdik ve lâkin ekseriniz hakkı hoşlanmıyanlarsınız
«Certes, Nous vous avions apporté la Vérité; mais la plupart d'entre vous détestaient la Vérité».
We verily brought the Truth unto you, but ye were, most of you, averse to the Truth.
İşi sıkı mı büktüler, fakat işte sıkı büken biziz
Ont-ils pris quelque décision [entre eux]? Car c'est Nous qui décidons!
Or do they determine any thing (against the Prophet)? Lo! We (also) are determining.
Yoksa biz onların sirlerini ve fısıltılarını işitmeyiz mi sanıyorlar? Hayır işitiriz hem de yanlarında elçilerimiz vardır yazarlar
Ou bien escomptent-ils que Nous n'entendons pas leur secret ni leurs délibérations? Mais si! Nos Anges prennent note auprès d'eux.
Or deem they that We cannot hear their secret thoughts and private confidences? Nay, but Our envoys, present with them, do record.
De ki: Rahmanın bir veledi olsa ben ona tapanların birincisi olurdum
Dis: «Si le Tout Miséricordieux avait un enfant, alors je serais le premier à l'adorer».
Say (O Muhammad): The Beneficent One hath no son. I am first among the worshippers.
Tenzih o sübhâna o Göklerin ve Yerin rabbı, rabbül'arşe onların vasıflarından
Gloire au Seigneur des cieux et de la terre, Seigneur du Trône; Il transcende ce qu'ils décrivent.
Glorified be the Lord of the heavens and the earth, the Lord of the Throne, from that which they ascribe (unto Him)!
Şimdi bırak onları dalsınlar, oynıya dursunlar tâ va'dolundukları günlerine çatasıya kadar
Laisse-les donc s'enfoncer dans leur fausseté et s'amuser jusqu'à ce qu'ils rencontrent le jour qui leur est promis.
So let them flounder (in their talk) and play until they meet the Day which they are promised.
Hem o odur ki Gökte de ilâh Yerde de ilâhdır ve hakîm odur alîm o
C'est Lui qui est Dieu dans le ciel et Dieu sur terre; et c'est Lui le Sage, l'Omniscient!
And He it is Who in the heaven is God, and in the earth God. He is the Wise, the knower.
Ve ne yücedir o ki Göklerin Yerin ve bütün aralarındakilerin mülkü onun, saate ılim de onun nezdindedir ve hep döndürülüp ona götürüleceksiniz
Et béni soit Celui à qui appartient la souveraineté des cieux et de la terre et de ce qui est entre eux. Il détient la science de l'Heure. Et c'est vers Lui que vous serez ramenés.
And blessed be He unto Whom belongeth the Sovereignty of the heavens and the earth and all that is between them, and with Whom is knowledge of the Hour, and unto Whom ye will be returned.
Ondan başka yalvarıp durdukları şeyler şefaat de edemezler ancak bilerek hakka şehadet eden kimseler müstesnâ
Et ceux qu'ils invoquent en dehors de Lui n'ont aucun pouvoir d'intercession, à l'exception de ceux qui auront témoigné de la vérité en pleine connaissance de cause.
And those unto whom they cry instead of Him possess no power of intercession, saving him who beareth witness unto the Truth knowingly.
Celâlım hakkı için sorsan onlara: kendilerini kim yarattı elbette Allah derler, o halde nasıl çevrilirler?
Et si tu leur demandes qui les a créés, ils diront très certainement: «Allah». Comment se fait-il donc qu'ils se détournent?
And if thou ask them who created them, they will surely say: Allah. How then are they turned away?
Onun ya rab! demesi hakkı için her halde onlar iymana gelmez bir kavımdırlar
Et sa parole (la parole du Prophète à Allah): «Seigneur, ce sont là des gens qui ne croient pas».
And he saith: O my Lord! Lo! those are a folk who believe not.
Şimdi sen onlardan sarfı nazar et de selâm: de, artık ileride bileceklerdir
Et bien, éloigne-toi d'eux (pardonne-leur); et dis: «Salut!» Car ils sauront bientôt.
Then bear with them (O Muhammad) and say: Peace. But they will come to know.
Zuhruf Suresi/NAKİLLER - Zuhruf Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri